Yıldırım Tuna bu hafta da fıkra bombardımanı yaptı. Seçmekte çok zorlandım. Hepbirlikte okuyalım;Ağrı şiddetiAraştırmacılar doğum sırasında “annenin ağrısını babaya transfer eden bir aygıtı” geliştirmişler, başarılı olup olmadığını haber vermeden gizlice test etmek için bu aygıtı doğum yapmak üzere olan bir kadına yerleştirip oluşan ağrının %50 lik bir kısmını kocaya transfer edip evde haber bekleyen adamı “Nasılsın?” diye aramışlar. “Çok iyiyim, maç seyrediyorum” demiş adam ve telefonu kapatmış. Ağrı transfer şiddetini %75’e çıkartıp “Affedersiniz şimdi bir şey hissediyor musunuz?” diye adamı tekrar aramışlar, “Yahu ne hissedeceğim?.. Yok bir şey, iyiyim, maç seyrediyorum, meşgul etmeyin” demiş adam ve tekrar kapatmış telefonu. Araştırmacılar hayli şaşkın bu sefer aletin acı aktarım gücünü %100’e çıkartmışlar, hamile kadında ağrılar tamamen kesilmiş, kocayı arayıp sormuşlar “Peki şimdi bir şey hissedebiliyor musun?” diye, “Öff, yetti be” diye artık zıvanadan çıkmış adam “Yahu bir maç seyrettirmediniz.. Bizim takım mağlup, üst kattaki delikanlı manyak mıdır nedir deli gibi çığlıklar atıp duruyor, bu arada zırt pıt telefon çalıyor, yetti be..!”*****GözlükYaşlı çift arabaları ile seyahat ederken öğle yemeği için bir yol kenarı restoranında mola vermişler, daha sonra yollarına devam etmişler, hareket ettikten 40 dakika sonra yaşlı kadın gözlüğünü orada unuttuğunu fark etmiş, ilk buldukları kavşaktan geri dönmüşler, restorana varış süresince adam klasik bir “yaşlı canavar”a dönüşmüş, oflamış puflamış, bütün geri dönüş yolunu karısının burnundan getirmiş. Sonunda restorana gelmişler, kadın arabadan inip içeri doğru yürürken “Heyy” demiş kocası, “Madem gözlüğünü alacaksın bari benim şapkamla kredi kartımı da isteyiver!”*****KamyonBirinci sınıfta öğretmen sınıfa “Resim defterinize bir hayvan çizin” demiş, sıraların arasında dolaşırken Alihan’ın çizdiği eciş bücüş köpeği görünce “Sil onu yavrum” demiş “Ne yapmışsın öyle?.. Sanki Kamyonun altına girmiş gibi.. Hadi başka bir şey çiz.” Alihan bu sefer başlamış kedi çizmeye. Bir süre sonra öğretmen bunu da görüp “Ayy, bu ne Alihan?” diye sorunca “Öğretmenim” demiş Alihan üzgün bir şekilde, “Maalesef yine aynı kamyon!”*****Şilili madenciKadının yaşlı kocası yatakta karısına sürtünüp aşk yapmak istediğini hissettirince uykusu kaçan huysuz karısı vaziyeti anlayıp “Seninle Şilili Madenciler gibi bir fantezi geliştirelim mi?” diye sormuş. “Nee?” demiş adam heyecandan titreyerek, “Yorganın içinde bir şaftta aşağı inerek, sonra aynı şafttan yukarı çıkarak falan mı?.. Nasıl bi şey bu?” Kadın “Yok” demiş sinir içinde “Şimdi kalk yataktan defol ve 4 ay ortalarda görünme..!” *****Personel alımında ön görüşme- İsminiz ne?..- Kimin?.. Benim mi?..- Tabii ki sizin..- Temel..- Nerede doğdunuz?..- Kim?.. Ben mi?..- Evet?.. Siz..!- Trabzonda..- Kaç yıllık deneyiminiz var?..- Kimin?.. benim mi?..- Evet.. Sen, sen...- 10 yıllık..- Kaç yaşındasınız?..- Ben mi?..- Yok, ben..!- Valla 40 bilemediniz 45..!*****Çernobil elmasıPazarda satıcının biri “Elmaya geelll elmayaa.. Çernobilin elmaları bunlarrr!” diye bağırıyormuş. “Deli misiniz?” diye sormuş kadının biri, “Çernobil’in elmalarını kim alır ki?” Satıcı “Valla yenge yetiştiremiyorum” demiş “Kimi karısına, kimi kayınvalidesine alıyor, kalmıyor bile yani..!”*****ŞansDenizciler çok şanslıdırlar.. Onları çıktıkları limanda bekleyen bir kız vardır..Pilotlar da şanslıdırlar, onları da havaalanında bekleyen bir kız vardır..Kondüktörler de şanslıdır, onları gar’da bekleyen bir kız vardır..Burada tek şanssız ise o zavallı kız.. İlk limana koş, oradan havaalanına fırla, sonunda işin yoksa dilin bir karış dışarıda nefes nefese gar’a git..*****Arabalı ATM’den para çekme kurallarıATM noktalarında yeni uygulamaya geçilecekmiş. Artık arabadan inmeye gerek kalmadan ATM’ye yanaşacak ve camdan kolumuzu uzatıp makineyi kullanabilecekmişiz.Peki bu sisteme kolay adapte olabilecek miyiz? İşte uzun yıllardır bu sistemi kullanan Kanada’da “ilgililer” gördükleri lüzum üzerine erkek ve kadın sürücüler için bir “ATM kullanma klavuzu” hazırlamışlar.Bizim kadınlarımız için geçerli olur mu bilemem ama bakın Kanada’daki ATM kullanım kılavuzunda neler yazıyormuş;****** Kadınlar için: 1- Aracınızla bankamatiğe yanaşın. 2- Geri vitese takıp camla makine aynı hizaya gelmesi için gereken miktarda geri gelin. 3- El frenini çekin, camı açın. 4- Çantanızı bulun, kartınızı bulmak için ön koltuğa boca edin. 5- Radyonuzu kapatın. 6- Kartı makineye takmaya çalışın. 7- Arabadan bariz miktarda uzak kalan makineye daha rahat ulaşabilmek için arabanın kapısını açın. 8- Kartı yerleştirin. 9- Doğru tarafından tekrar yerleştirin. 10- İç kapağında şifrenizin yazılı oldugu telefon defterinizi bulmak için çantanızı kurcalayın. 11- Şifrenizi girin. 12- İPTAL tuşuna basın ve doğru şifrenizi girin. 13- Çekmek istediğiniz tutarı girin. 14- Yan aynadan makyajınızı kontrol edin. 15- Paranızı ve fişinizi alın. 16- Çantanızı tekrar koltuğa boşaltarak cüzdanınızı bulun ve paranızı içine koyun. 17- Fişinizi fermuarlı bölüme yerleştirin. 18- Makyajınızı tekrar kontrol edin. 19- 1 metre ilerleyin. 20- Bankamatiğe doğru geri geri gelin. 21- Kartınızı alın. 22- Çantanızı tekrar döküp kredi kartlığınızı bulun ve kartınızı uygun yere yerleştirin. 23- Arkanızda söylenmekte olan erkek sürücüleri kızdırmak için uygun el hareketini yapın. 24- Motoru tekrar çalıştırıp yola devam edin. 25- 5-6 kilometre ilerleyin. 26- El frenini indirin.****** Erkekler için: 1- Aracınızla bankamatiğe yanaşın. 2- Kartınızı yuvaya sokup şifrenizi girin. 3- Çekmek istediğiniz tutarı girin. 4- Kartınızı, paranızı ve fişinizi alın. 5- Yolunuza devam edin.*****Gani Yıldız’dan* Kadir Topbaş, “Spor Başkenti Başkanı” olmuş. Bozulan metrobüsü itme, su baskınlarında eşyalarla sörf yapma ve çöplerden yüksek atlama branşları bu başarıyı getirmiştir!* WikiLeaks belgelerinde yazılanları “bohçacı dedikodusu” olarak tanımlayanlara sormak lazım: Dış politikayı “yamalı bohça” haline getirerek adamların işini kolaylaştırmadık mı?* WikiLeaks’e bakış açımız: Gaz sızıntısını ateşle kontrol eden bir millete, belge sızıntısı vız gelir! * SBS komedisi şunu gösterdi: Öğrencilerin bilgi seviyesini ölçecek olanların bu işteki yeterlilik seviyesi ölçülmemiş!
WikiLeaks ile ilgili ilk gün yazdığım yerde durmaya çalışıyorum. Dünyayı sarsan sızıntıların daha çok az bir bölümü ortaya döküldü. Biraz birikmeden bir yorum yapmak yanlış olur. Bugün dört elle sarıldığınız bir konu yarın elinizi yakabilir.Ama gördüğüm kadarıyla bu görüşüm pek değer bulmadı. İlgili ilgisiz, yetkili yetkisiz herkes konunun üzerine atladı. Tufan çıktı. Yapacak bir şey yok.Ben bir süre daha iddiaların doğruluğu ya da yanlışlığı üzerine gitmeden beklemeyi, sabretmeyi tercih ediyorum.Buna karşı günlerdir izlediğim saçmalıkları da yazmadan edemeyeceğim.Öncelikle, özellikle iktidar kanadı ve yandaşlarının gayretkeşliğini kahkahalarla izlemek herhalde benim gibi birçok kişiye keyif veriyordur.Başbakan’ı aklamak için birbiriyle yarışanlar, iddiaları yalanlamak için çareler arayanlar, kafa karıştırmak için olmadık komplo teorileri üretenler, hızını alamayıp WikiLeaks’i bile Ergenekon’a bağlı gösterenler.Eh bunları kahkaha atarak izlemeyip de ne yapacaktık yani?Yandaşlar, maskeliler, çıkarcılar, avantacılar günlerdir WikiLeaks’i küçültmek, etkisiz hale getirmek için elinden geleni ardına koymuyor. Belgeler için yapılan tanımlamalardan aklımda kalanlar şunlar: Yalan, iftira, safsata, soytarılık, hezeyan, tuzak, dedikodu, kaynağı belirsiz.Ama en hoşuma giden anlatım “Biz bunları biliyorduk, Allahaşkına burada yeni ne var?” diye soranlar.İşe bakın Türkiye İran’a silah satmış, Türkiye El Kaide’ye yardım ediyormuş, Türkiye’de nükleer silah varmış, Bir bakanımız avantayı çok seviyormuş, Bir başka bakanımız zevk âlemine pek düşkünmüş, Yine bir bakanımız enerji alanında yolsuzluklara karışmış, Bir bakanımız tehlikeliymiş, Meğer bunların hepsini biliyormuşuz. Öyle yazıyor birçok yandaş ve aslında yandaş olmadığı halde olayın heyecanına kapılıp köşe yazanlar.Harika bir ülkeyiz değil mi? Mümtaz medyamız Amerikan kaynaklarından çıkan bilgileri biliyormuş ama hiç yazmamışlar, dile getirmemişler. Hep aralarında konuşmuşlar, dedikodu yapmışlar.Oysa sadece 30 belgeden çıkan ve yukarıda saydığım birkaç olay bile “demokratik bir hukuk devletinde” deprem yaratır. İktidarlar devrilir, nice “sözde ünlü” kişi yok olup gider.Bizde ise “Ne var yani bunlarda, yıllardır biliyoruz” diyorlar.Bu arkadaşların hepsi Haliç’teki Simon olmuşlar da bizim haberimiz yok.*****Belgeleri çürütme yarışıHenüz 30 belge çıktı ama, iktidarda ve yandaşlarda müthiş bir telaş başladı. İbretle okuyorum bazı köşeleri ve aynı duygularla TV ekranlarında çırpınanları izliyorum.Hepsinde bir “belge çürütme” yarışı var. İçerikle ilgilenen pek yok bu kesimde. Varsa yoksa “Arkasında Amerika mı var yoksa İsrail mi” sorusu ya da iddialar için “dedikodu, yalan, iftira” deme yarışı. Bir kısmı da ajan gibi “köstebek” avlamaya çalışıyor.“Kimdir bu bilgileri üfleyenler?” diye sorup kendi kendilerine cevap veriyorlar “Ergenekoncular, AKP’den yüz bulamayanlar, AKP’den ayrılanlar.”Başbakan da katılıyor bu çürütme kervanına ama onun öfkesi tek konuyla sınırlı. İsviçre’de parası olduğuna inanmamız zaten mümkün değil ama, örneğin El Kaide’ye yardım, İran’a silah satışı, bazı bakanların adlarının yolsuzluğa karışması iddialarına neden bu kadar öfkeli cevap vermedi, anlamak pek mümkün değil.En komiği de WikiLeaks yandaş kesimin kimyasını öyle bir bozdu ki, kendi aralarında da çatışmaya başladılar. Bir gazete ilk kez gazetecilik yapmaya kalktı, bir günde 30 binden fazla tiraj kaybetti örneğin, kızdı AKP tabanı herhalde. Yazarları da birbirlerini suçluyor bu kesimin, eline tutuşturulan Ergenekon belgelerini yayınlayanlara bile Ergenekoncu damgasını yapıştırmaktan çekinmiyorlar.Tabii bir de bu yandaşların gazeteci olmadığı ortaya çıktı. Örneğin iktidara yaranmak için insanların hak ve özgürlüklerini, onurlarını hiç düşünmeyenler, “belgesi nerede bu iddiaların” diye sormazlar mı? Tek tesellim belki bu sayede meslek ahlâkını da öğrenmeye başlamaları olabilir.WikiLeaks’ın “ahlâki bir temizlik yaratabileceğini” yazmıştım ilk gün. İnanıyorum ki WikiLeaks sayesinde medyada da “ahlâk konusunun ne kadar önemli olduğu” ortaya çıkacaktır.*****Bugün 15.00’te CKM’deyizBugün saat 15.00’te Mustafa Mutlu ile birlikte Caddebostan Kültür Merkezi’nde olacağız. Kadıköy Belediyesi’nin düzenlediği söyleşide Kadıköy halkıyla buluşacağız.Söyleşinin temel konusu “medya ve demokrasi.” Mustafa Mutlu’yu bilmem ama benim tercihim bir konuşma yapmaktan ziyade, bizi dinlemeye gelecek olanların bu konuda çok merak ettiği sorulara cevap vermek.Bu arada programdan sonra Mustafa Mutlu “Rica Etsem Saçımı Okşar mısınız” romanını da imzalayacak. Bakarsınız o imzalarla uğraşırken biz sohbetimize devam ederiz.*****Memlekette demokrasi varBöyle bir “absürt” komediyle bu kadar mı güzel mesaj verilir?Müjdat Gezen öyle bir filmde oynamış ki, hem gülmekten katılıyorsunuz, hem gözleriniz yaşlarla doluyor duygusal finalde hem de harika bir demokrasi mesajı alıyorsunuz.Müjdat Gezen’in başrölünü oynadığı “Memlekette demokrasi var” filmini izledim önceki gün. Süleyman Nebioğlu’nun yazıp yönettiği filmde İlker Ayrık, Gülçin Santırcıoğlu, Nejat Birecik ve Semür Tilmaç enfes bir oyunculuk çıkarmışlar.Adnan Menderes’i idamından hemen önce Yassıada’dan kaçırmaya kalkan bir “deli” ile yardımcısı “başka bir delinin” çok absürt macerasını konu alıyor film.Deli, “demokrasi adına” kurtarmak istiyor Adnan Menderes’i. Yoksa Menderes olduğu için değil. Çünkü Adnan Menderes’in “milli irade sandığı” oy tabanının aslında ne demokrasiden ne hukuktan ne insan haklarından haberinin olmadığını biliyor o “deli” ve “Seni sallandırdıklarında bunların hiçbiri olmayacak arkandan” diyecek kadar da cesur konuşuyor, üstelik Adnan Menderes’in yüzüne karşı.Korktuğu oluyor sonunda delinin. Adnan Menderes gerçekten sallandırılıyor. Tek başına... Umutsuzca. Terk edilmişlik duygusu içinde.İş başa düşüyor ve o “deli” Menderes’i kurtarmak için akla hayale gelmez bir planın içinde buluyor kendini. Öncelikle “yüz bin kibrit” bulması gerekir delinin. Gerisini mutlaka gidip izleyerek kendiniz görün.Filmin sonuna kadar gülmekten ağlayacaksınız, ama müthiş finaldeki duygu selinde gözleri sulanmayacak bir kişi bile çıkabileceğini sanmıyorum.Ve bir küçük not: Elbette senariste akıl vermek haddim değil. Ama filmde gördüğüm için çok mutlu olduğum Ateş Böceği Ercan için 10 saniyelik fazla bir replik yazardım ben. Film boyunca sadece uyuyan Ateş Böceği Ercan, kibritlerin toplandığı sahnede keşke “uyanıp” cebindeki son kibrit tanesini koysaydı masanın üzerine.*****İstediğiniz kadar sistemi değiştirin, kişiler değişmedikçe sonuç hep aynı çıkacaktır (Fur KANER)
Dünyada kazan kaynamaya devam ediyor. WikiLeaks belgeleri “gıdım gıdım” yayınlanıyor. Türkiye’deki Amerikan Büyükelçiliği‘nden gönderilmiş 7 bin küsur kriptonun henüz 30 kadarı açıklandığı halde kopardığı fırtınayı görüyorsunuz.Pek çok kişi “artçı dalganın” geleceğini söylüyor. Ben açıkçası “artçı” olarak düşünmüyorum gelebilecek belgeleri, tam tersine asıl şimdikiler sanki öncü depremler, asıl deprem daha sonra yaşanacak.Her neyse, falcılık yapacak halim yok tabii. Ama çok ciddi meraklarım da var. Türkiye ile ilgili “bilgi kırıntıları” edindiğimiz birçok olay var. “Acaba” diyorum kendi kendime, WikiLeaks’de bunlar da var mıdır?Neler mi takıldı aklıma? Sıralayayım isterseniz:1- ÇUVAL OLAYI: Amerika’nın Irak operasyonu öncesinde 1 Mart tezkeresi AKP’deki birkaç kişinin oy vermemesi sayesinde geçmemişti. Daha sonra Amerikan askerleri Irak’taki Türk askerlerini tutuklayıp başlarına çuval geçirmişlerdi.Acaba bu olay kriptolara nasıl yansıdı? Çuval olayında Türkiye hükümeti nasıl tavır aldı, neler konuşuldu, Genelkurmay Başkanı hangi tepkiyi gösterdi?2- SINIR ÖTESİ OPERASYON: 2007’de Hükümet Türk Silahlı Kuvvetleri’ni Kuzey Irak’ta operasyon yapması için görevlendirdi. Mehmetçik karlı dağlarda terörist kovalarken ABD Başkanı “Çıkın dışarı” talimatı verdi. Askerimizi geri çektik? Bu sırada neler konuşuldu, hükümet nasıl davrandı, neden Genelkurmay Başkanı kararı kendi vermiş gibi açıklamalar yaptı? Bunların da kriptoları vardır herhalde.3- KÜRT AÇILIMI: Hükümetin Kürt açılımı için Amerika’dan gelen talebi yerine getirdiği söylendi hep. Kürt açılımında Amerika gerçekten işin içinde mi, bu konuda çeşiti temaslar ve görüşmeler yapıldı mı, yapılıyor mu? WikiLeaks belki bunları da açığa çıkarır.4- APO İLE GÖRÜŞMELER: Başbakan “hükümet görüşmez, devlet görüşür” diyor ama sonuçta Apo ile yapılan görüşmeler hükümetin bilgisi altında yürütülüyor elbette. Üstelik Apo Türkiye’ye getirildiğinde “Amerika’ya söz verildi, Apo asılmayacak” dedikoduları çıkmıştı. Bakalım WikiLeaks’te bununla ilgili bir belge çıkacak mı?5- ONE MINUTE: Başbakan’ın Davos’ta bir moderatörle kapışması ve İsrail’e yönelik ağır sözler söylemesi Amerika’yı çok rahatsız etmişti. Bu konuyla ilgili Ankara- Washington arasında mutlaka pek çok yazışma yapılmıştır. WikiLeaks’te bunların da ortaya çıkması pek mümkün görünüyor bana.6- BEYAZ SARAY GÖRÜŞMESİ: Ergenekon soruşturmasının 2006 Beyaz Saray’daki Bush- Erdoğan görüşmesinde kararlaştırıldığı ileri sürülmüştü. Bu gerçekse, Washington- Ankara arasındaki yazışmalarda bu konudan bolca söz edilmiş olması gerekiyor. WikiLeaks belki Ergenekon’un çözümü için de aydınlatıcı belgeler sunar.7- KIBRIS SÖZÜ: Doğrulanamayan ve kanıtlanamayan dedikodulara göre AKP iktidara gelirken Kıbrıs sorununu çözmek için Amerika’ya söz vermişti. Eğer iddialar doğruysa WikiLeaks belgelerinde bu konudaki görüşmeler ve belgeler olabilir mi?Bu konular bir çırpıda akla gelenler. Ama hiç aklımıza gelmeyen pek çok belge de çıkabilir ortaya. Bazı bakanların yolsuzluğa bulaştığı, bazı bakanların tehlikeli bulunduğu, İsviçre’de hesap açılmış olabileceği aklımıza hiç gelmezdi örneğin ama WikiLeaks’te çıktı bunlar.Dediğim gibi, sanki şimdiye kadar gelen belgeler “öncü depremler” gibi. Asıl deprem daha sonra yaşanabilir.*****Şimdi neredeler?WikiLeaks belgelerinde Ankara’da görev yapan üç büyükelçinin adı geçiyor. Yandaş medya olayın şaşkınlığı içinde bir yandan belgeleri ya-lanlamaya çalışırken diğer yandan da bu büyükelçilerin zaten “yeteneksiz, bilgisiz ve yetersiz” olduğunu kanıtlamaya çalışıyor.Peki bizimkilerin kötülediği bu üç eski büyükelçi acaba şimdi hangi işlerdeler?* ERIC EDELMAN: Ankara’dan ayrıldıktan sonra Savunma Bakanlığı Müsteşarlığı‘na ve Başkan Yardımcısı Dick Chenney’in danışmanlığına getirildi. Halen Avascent Uluslararası Danışma Şirketi ve Dış Politikalar Girişimi’nin (FPI) üyesi.* ROSS WILSON: Ankara’daki görevi bittikten sonra etkin düşünce kuruluşu Atlantik Konseyi’nin başına getirildi. Eylül 2010 yılında “Karadeniz Enerji ve Ekonomik Forumu”nu İstanbul’da düzenleyen bu kuruluşun davetlisi olarak Erdoğan da bir konuşma yaptı.* JAMES JEFFREY: Ankara’daki görevinden sonra Orta Doğu’daki en kritik mevkiye, Bağdat Büyükelçiliği‘ne atandı. Buradan anlaşılıyor ki yazı yazmasını bilmeyen, vizyondan uzak, Türkiye’yi kavrayamamış! Bu diplomatlar terfi etmişler.*****Kaddafi ödülüBaşbakan Erdoğan “çok önemli!” bir ödülü almak üzere Libya’ya hareket ederken WikiLeaks belgeleri saçıldı ortaya biliyorsunuz. Ve Başbakan uçağa binerken “Eteklerindeki taşları bir döksünler bakalım” dedi.Erdoğan’nın Kaddafi’den “İnsan Hakları Ödülü” alması WikiLeaks olayı arasında kaynayıverdi. Oysa bu çok “garip” ödül üzerinde durulmalıydı ama durulamadı.Açıkçası benim de hiç içime sinmeyen ve anlam veremediğim ödül konusunda, sanıyorum birçok gazeteci de WikiLeaks olayı nedeniyle değinmedi ve ödülle ilgili haberler geçip gitti. Sadece Liberal Demokrat Parti Genel Başkanı Cem Toker bu konuda bir tepki gösterdi. Toker’in tepkisini size de aynen aktarmak istiyorum:“Pan Amerikan yolcu uçağını İskoçya’nın Lockerbie semalarında düşürttüğünü, 270 günahsız sivilin ölümüne neden olduğunu kabullenerek ailelerine 10’ar milyon dolardan toplam 2.7 milyar dolar tazminat ödemeyi kabul eden Libya Diktatörü Muammer Kaddafi‘den “Kaddafi İnsan Hakları Ödülüne” layık görülen ve bunu kabul eden Sn. Başbakanımı kutluyorum. Bir Türk olarak büyük onur duydum. Önümüzdeki yıllarda eğer verilirse, Ömer El Beşir İnsan Hakları Ödülü, Ahmedinejad Dünya Barış Ödülü gibi son derece onur verici ödülleri de Sn. Başbakanımızın hak edeceğinden en ufak bir şüphem yoktur.”*****Amerika’yı teselli etmek de bize düştüDünya WikiLeaks belgeleriyle çalkalanırken Türkiye’de iktidar ve yandaşları belgeleri çürütmeye, iddiaları sulandırmaya çalışıyor. Dün de yazdığım gibi elbette sabırlı olmamız gerek ama bu cansiparane savunma da insanı sadece güldürüyor.Tabii bu arada açıkçası kanıma dokunan gelişmeleri de TV ekranlarından izlemek insanı kahrediyor.Örneğin koca Dışişleri Bakanı Clinton’ın “özür dilediğini” söyleyebiliyor. Oysa herkes biliyor ki Clinton özür dilemedi sadece “belgelerin saçılmasından dolayı duyduğu üzüntüyü” belirtti. Bunun da ötesinde Türkiye’nin tavrını da anlamak zor. Yalan da olsa örneğin bir Amerikan Büyükelçisi TC Başbakanı’nın İsviçre’de 8 hesabı olduğunu yazıyor, bizim Dışişleri Bakanımız bırakın biraz soğuk davranmayı, Amerikan Dışişleri Bakanı’nı teselli etmeye kalkarak “Bu ilişkilerimizi etkilemez” diyebiliyor.Elbette uluslararası ilişkiler küslükle yürümez ama, insan biraz tepki gösterir. Zaten Amerika çıplak yakalanmış, teselli etmenin ve hatta neredeyse “özür diler havaya girmemizin” anlamı var mı?Başbakan’ın tavrını anlamak da zor. Erdoğan belgeleri yazanları hiç suçlamıyor da konunun hassasiyetini dile getiren muhalefete bağırıyor. Bunu yazan medya da nasibini alıyor. Erdoğan’ın medyaya eleştirisi tehdit değildir de nedir?Oysa sakin sesle iddiaları yalanlamak ve Amerika’ya sitem etmek daha inandırıcı olurdu. Ama Erdoğan bu konuyu da iç politikaya malzeme yapmak istiyor. Peki Erdoğan neden bu kadar öfkeli? Ama bir de şu açıdan bakalım: Kim bilir belki WikiLeaks’ten gelecek başka belgeler konusunda çok tedirgindir. Amerika’nın hemen yanında durarak bunların engelleneceğini umuyordur.
Böyle olacağı belliydi. Koca Amerika “çok iyi korunduğu” zannedilen belgelerinin dünyanın gözü önüne serilmesine engel olamadı. Çağımız teknolojisi artık ne yasak dinliyor ne de güvenlik. Aslına bakarsanız insanın yüreğinden “oh olsun” demek geçiyor. Sen tüm dünyayı dinleyip, olmadık operasyonlarla başka ülkelerin düzenlerini kurmaya kalkar, özgürlük ve demokrasi getireceğim diye ülkeleri işgal etmeye kalkarsan, birileri de çıkar bunları başına çuval gibi geçiriverir.İşin bu noktası daha çok tartışılacak. Ama ben yine Türkiye’ye dönmek istiyorum.Görünen o ki, Amerika’dan sızan bilgilere göre “yazışmalarda birinci ülke Türkiye.” (Amerika hariç tabii) Ve biz bu belgelerin henüz 30 kadarını gördük. Geride 7 bin küsur belge daha var.Ama 30 belge bile Türkiye’yi sarsmaya yetti. Geride kalanların da açıklanmasının yaratacağı depremi bir düşünün.Bu nedenle sabırlı olmayı tercih ve temenni ediyorum. Belgelerin üzerine hemen atlamak bunlardan “lehte-aleyhte” sonuçlar çıkarmaya çalışmak için henüz çok erken. Benim görüşüm böyle belki de, medyaya bakıyorum inanılmaz komiklikler yaşandığını gözlüyorum. En çok Ankara’dan belge gönderilmiş olmasını “İşte Türkiye’nin gücü” diye tarif edene mi şaşırırsınız, yoksa “Tayyip Erdoğan çok övülmüş” diye ahkâm kesenlere mi gülersiniz ya da “Bunlar vallahi dedikodu” diye işi sulandırmaya çabalayanlara mı ağlarsınız?Devlet adamlarımız da şaşkın vaziyette. En basit savunmaya başvuruyorlar. Örneğin yalanlıyorlar bazı ifadeleri. Dün de yazdım başka çareleri yok, çünkü belge denilenler aslında birer kanaat notu. (Dün yazımda bu kelime kanat olarak çıkmış, anlamı biraz değiştiriyor tabii, özür dilerim. CA)Diplomaside belgeler kadar kanaatler da önemlidir. Çünkü resmi söylem açıktır, ama kanaatler bu resmi söylemin arkasındaki gerçeği anlatır. Büyükelçilerin yazılarında çok ciddi yolsuzluk iddiaları var. Ayrıca Başbakan’ın İsviçre bankalarında 8 ayrı hesabı olduğu öne sürülüyor. Bu iddia doğru olabilir mi? Ben ihtimal vermek istemiyorum, ama bilgiyi paylaşan da dünyanın süper gücü. Bu insanı kuşkulandırıyor. O halde ne üzerine atlamalıyız ne de “palavradır canım” demeliyiz. Hükümetteki başka bakanlarla ilgili yolsuzluk iddiaları da yabana atılacak cinsten değil. İktidar telaşa kapılmadan ve sadece inkâr ederek iddiaları karşılamak yerine bunların kanıtlarını da ortaya sermelidir. Okurlardan sürekli “bu işin sonu nereye varır?” soruları geliyor. Hepsine verdiğim cevap aynı: “Biraz sabretmek gerek, belli ki belgelerin arkası gelecek ve bizi çok şaşırtacak bilgiler öğreneceğiz. Bunları beklemeli ve sağlıklı değerlendirme yapmalıyız.”*****Asıl zorda olan ObamaWikiLeaks ile ilgili şimdilik sadece Türkiye’yi konuşuyoruz ama, birçok ülkenin başı sıkıntıda. Almanya, Fransa, İngiltere, bazı başka Avrupa ülkeleri, Irak, İslam dünyası aynı etkiyle sarsılıyor.Ancak başı asıl sıkıntıda olan kişi ABD Başkanı Obama. Eğer ille bir “komplo teorisi” aranacaksa, bana göre bütün bu sızdırmanın ardında Obama’yı sıkıştırmak ve politikalarını değiştirmek amacı yatıyor.Amerika’da Demokratlar Cumhuriyetçiler’e oranla daha barışçı, daha uzlaşmacı görünür. Obama’nın dünya politikası da daha sorunsuz olmaktan ve uzlaşmadan yana. Bu politika, Amerika’nın dünyadaki etkinliğini yitirdiğini düşünenlere çok ters geliyor. Obama’ya yönelik tepkiler ve hazırlanan tuzaklar çok fazla.Örneğin Beyaz Saray’ın Pentagon’un yoğun baskısı altında olduğu Obama’nın da “taarruzuna uğradığı askeri vesayete karşı bir kitap hazırladığı” biliniyor.WikiLeaks ile Amerika ve yönetimi dünya önünde çok küçük düştü. Amerikalı “şahinlerin” bunu kabullenmeleri mümkün değil.Belli ki Obama WikiLeaks yüzünden çok sıkıntılı günler yaşayacak ve büyük ihtimalle ikinci kez başkan seçilemeyecek. Beyaz Saray’ın bu duruma düşmesi dünya politikalarında ciddi değişimler olacağının da habercisidir.Yeni dünya eskisi gibi olmayacak.İyi mi kötü mü, onu şimdiden tahmin emek de pek mümkün değil.*****Wikileaks konusunda herkesin kafası karışık. Belki de durumu özetleyecek en iyi cümle: Wikileaks’e inanma, Wikileaks’siz de kalma! (Gani Yıldız)*****Füze kalkanına onay vermişizWikiLeaks belgelerinde beni en şaşırtan konuların başında füze kalkanı ile ilgili bölüm geliyor.Oysa başta Başbakan olmak üzere devletin konuyla ilgili yöneticileri öyle bir kahramanlık havası yaymışlardı. Sanki Lizbon’da yapılan toplantıya Türkiye damgasını vurmuştu. NATO’ya ayar vermiştik, isteklerimizi ortaya koymuştuk ve bunlar da kabul edilmişti.Gerçek bu değildi tabii ki. “İsteklerimiz” olarak tanımlanan hiçbir şey gerçekleşmemişti.Ama belgelerden anlıyoruz ki, bize söylenmeyen doğruların öncesi de varmış. Meğer füze kalkanı uzun zamandır konuşuluyormuş ve Türkiye “üssün bizde kurulacak olmasından çok memnun olmuş.”Bir devletin önde gelenleri kendi halkına doğruları söylemekten kaçınıyor ve bir de üstelik bunlardan kahramanlık destanları çıkarmaya alışıyorsa ortada ciddi sorun var demektir.Ve gerçeklerin ortaya çıkması bu maskeleri de düşürür. Gereğini ise halk nasıl olsa yapar.*****Vergi barışı mı?Hükümet seçime 7 ay kala “vergi barışı” adı altında bir uygulama başlattı biliyorsunuz. Daha önce de yazmıştım, “bu vergi barışı aslında parası olanlara yarıyor, gerçekten ekonomik kriz nedeniyle ödeme güçlüğüne düşenlerin bundan yararlanması çok zor” diye.Çünkü bilinçli olarak ödemekten kaçınanlar hariç, sıkıntıya düşenler ellerinde para olmayanlar. Öyle olunca da hem borç birikiyor hem de ödenmez hale geliyor.Parası olmayanlar “sicilleri bozuk” olduğu için kredi de alamıyorlar ve borçlarını ödeyebilecek bir kaynağı bulamıyorlar.Okurlarımdan biri vergi borcunun nasıl katlanarak arttığını ve ödenemez hale geldiğini başına gelen örnekle anlatıyor:1997’de 3 bin lira (o zaman 3 milyar tabii) vergi borcum vardı. 1999 yılında 5 bin oldu, yanılmıyorsam 2002 yılında af dediler, aslında o af değildi, ödeme kolaylığıydı.Para bulamayınca 5 bin lira oldu 15 bin lira. Takside bağlattım 5 bin kadar ödedim, tıkanıp kaldım. Bir şirketten alacağım olan 6 bin liraya vergi dairesi el koydu ve dükkân battı. Çünkü 6 bin lira ile 20 bin lira borcum olan yere ödeyip süre kazanarak, dükkânımı kurtaracaktım.Tabii zincir koptu, 20 bin lira alacağı olan kişi haciz başlattı. Bu kez borç faiziyle 30 bine çıktı. Avukat masrafları faiz falan derken 60 bin liralık makine haczedildi ve 30 bine satıldı. Sonuçta 250 bin liralık dükkân iflas etti. Geçenlerde borcumu öğrenmeye gittiğimde kalan 4 binlik liralık borcum, olmuş 45 bin lira.Hükümet gayet güzel bir şey yaptı, ben buradan alkışlıyorum kendilerini, ama biz mağdurlara sahip çıkmalı.
Başbakan Erdoğan “Eteklerindeki taşları bir döksünler bakalım” dedi Wikileaks belgeleri için.Bence yanılıyor. Eteklerdeki taşlar o kadar da önemsiz değil. O taşlar dökülürken hasar görebilir kendisi de.O noktayı geçelim. Şu anda olay çok taze ve belirsiz, bu nedenle her yazılana inanmak da karşı çıkmak da yanlış olur.Wikileaks belgeleri denilenler ilk bakışta “kriptolardan” oluşan “değerlendirmeler” manzumesi gibi.Kripto, elçiliklerin bakanlıklarına ya da ilgili birimlere gönderdikleri her türlü gizli bilgi, belge ve değerlendirme.Şu ana kadar medyaya yansıyan belgelerde genellikle büyükelçi ya da büyükelçilik görevlilerinin bulundukları ülke ile ilgili “subjektif” değerlendirmeler var.Kanıt yok. Belki gerek de yok. Çünkü aslında bu tür bilgiler ve değerlendirmeler kanıtlardan bile daha önemli. Bu tür kriptolar ülkelerle ilgili kanatların oluşmasında çok önemlidir.Çünkü bazı değerlendirmeleri yapabilmek için kanıt bulamayabilirsiniz. Kanıtlı belgeler genellikle resmi görüşler, imza atılan metinlerdir. Oysa herkes bilir ki, resmi söylem ile gerçek söylem arasında mutlaka fark vardır ve kriptolara yazılanlar daha önemsenir.Wikileaks belgeleri tamamen doğru da olabilir. Çoğunun yanlış ya da kasıtlı olduğu düşünülebilir, bir kısmının düzmece olduğu da iddia edilebilir.Ayrıca şu ana kadar (Türkiye ile ilgili) yayınlanan belgelerin kanıtlı olmadığı da açık. Bu durumda ilgili kişilerin her şeyi külliyen yalanlaması da mümkündür, ki zaten ilk yalanlama Mehmet Şimşek’den geldi bile. Şimşek hakkındaki iddia vahim ama kanıtı yok. Bu durumda bakanın “yok öyle bir şey” demesi çok normal. Peki bakan doğru mu söylemiş sayılır. Yüzde 50-50 derim ben.Wikileaks belgelerini saatlerce okumaya çalıştım. Önümüzdeki günlerin hayli heyecanlı geçeceğini elbette tahmin ediyorum ama bu konuda iyimser bir başka yorumum var.Bu belgeler “dünya çapında bir temizlik” harekâtının ilk adımı da olabilir. Çok açık bir gerçek ki, dünya siyaseti çok kirlendi. Global ekonomik ilişkiler de bu kirliği katmerleştiriyor.Dünya ahlâki bir sorun da yaşıyor ve bu nedenle artık pek çok şey dikiş tutmuyor. Bu belgeler sayesinde her ülkede temizlik yapılması, normal yollardan gitmesi sağlanamayan birçok siyasetçinin tarihin çöplüğüne atılması gündeme gelebilir.Biz siyasi çekişmeleri, kalitesizliği, demokrasi ve hukuk konusundaki eksiklikleri ve kasıtlı tutumları sadece kendimize özgü sanıyoruz. Oysa dünyanın yarıdan fazlası, üstelik öykündüğümüz batı ülkelerinde bile benzer tartışmalar yaşanıyor.Sanki bizde iktidar için alternatif yok da İtalya’da var mı, Fransa, Almanya, Belçika bizden çok mu daha iyi?Şu anda doğal olarak Wikileaks’in sadece Türkiye ile ilgili belgelerine bakıyoruz. Oysa Avrupa, Asya, Amerika ülkelerinin yüzünü kızartacak pek çok iddia ve değerlendirme var bu belgelerde.Nitekim Amerika zaten bu yüzden bütün ülkeleri uyararak “Aman bunlar aramızı bozmasın” mesajı veriyor.Sonuçta Amerika bir kenara çekilir eninde sonunda. Ama bu belgelerde adı geçen tüm ülkelerde “ahlâki” açıdan bir temizlik yapılması gündeme gelir. Umarım...***Wikileaks belgeleri ile ilgili bilmemiz gerekenlerKendini ‘Saplantılı ve bilgi fukarası bir köşe yazarı’, iki uzman, bir amatör olarak tanıtan Tevfik İzmirli gecesini gündüzüne katarak Wikileaks ile ilgili dünyanın çeşitli ülkelerinde yayınlanan haberleri taramış ve bazı notlar çıkararak göndermiş.Bu bilgileri sizler de paylaşmak istedim:- Toplam belge sayısı 251.287.- Amerika’nın Ankara Büyükelçiliği, 7.918 belgeyle Washington’dan sonra en fazla belge üreten merkez olmuş.- Yunanistan, Ukrayna hakkında hiç belge yok.- Wikileaks belgeleri kendi web sitesinde değil, önceden anlaştığı yayın organları kanalıyla açıklıyor.- Bunlar; Amerika’da The New York Times, İngiltere’de The Guardian, Almanya’da Der Spiegel, Fransa’da Le Monde ve İspanya’da El Pais.- Belgeler bu beş yayın organına birkaç hafta önceden teslim edilmiş.- Bunların yayına aynı saatte başlamayı kabul etmeleri şart koşulmuş.- Şu ana kadar okuduğumuz tüm belgeler bu beş gazete tarafından açıklanan belgeler.- Belgeler beş değişik gizlilik seviyesinde. Gizli (Secret) olanlar 11.000 adet. Yabancılar Görmeyecek (Noforn) olanlar 9.000 adet. Gizli ve Yabancılar Görmeyecek olanlar 4.000 adet. Kalanı ise ya gizlinin bir alt sınıfı olan Mahrem (Confidential) ya da gizli olmayan belgeler.***Protesto adabıBaşbakan’dan başlıyor, iktidarla ilgili ne kadar yetkili varsa, ahaliye “protesto adabı” konusunda “ayar” vermeye kalkıyor. Erdoğan, İTÜ’nün açılışında pankart açtıkları için 1 yıl 3’er ay hapse mahkûm edilen öğrencilerle ilgili konuşurken “Benim haberim yok gazetelerden okudum” demiş. Sonra da eklemiş “Yumurta atarak ayakkabı fırlatarak protesto olmaz.”İyi güzel de, o gençler ne yumurta attılar ne ayakkabı fırlattılar. Sadece pankart açtılar. Bir güzel dayak yediler önce, sonra saatlerce karakollarda tutuldular, mahkeme de onları ağır biçimde cezalandırdı.Demokratik ülkelerde protestolara ayar vermeye kalkmaz hiçbir siyasetçi. “Protesto öyle olmaz böyle olur” da diyemez. Genel gerçek bu olduğu için bizde protestonun kime yönelik olduğuna bakılıyor sadece. İktidara yönelikse ağır ceza. Muhalefete yönelikse demokrasinin gereği.***Yoğurdu üflemekKPSS’nin lise mezunu ve lisans sonrası adaylarını kapsayan sınavlar pazar günü yapıldı. O gün Erdemit’teydim. Kente girdiğimde bir gariplik sezdim. Her zaman geçtiğim yollar polisin “olay yeri” bantlarıyla kapatılmıştı.Trafik ise keşmekeş haldeydi. Çünkü örneğin bir kavşakta iki taraftan gelen yol kesilmiş, ama trafik ışıkları unutulmuş. Böylelikle ana yoldan giden araçlar, yan yollar kapalı olduğu halde sanki trafik akıyormuş gibi kırmızı ışıkta bekliyor.O sırada görev yapan trafik polisleri de kıllarını bile kıpırdatmıyor.Tam Türkiye’lik bir durum yani.Meğer yollar KPSS sınavları için kapatılmış. Sınav neredeyse ona açılan tüm yollar kesilmiş ki araç girişi olmasın. Kopya çekilen sınav belli ki ilgilileri o kadar korkutmuş ki, akılalmaz önlemler almışlar. Sınav salonlarına bozuk para ile bile girilememesi de bunun küçük bir kanıtı.İyi de bu tür önlemler, yine de kopyayı önlemiyor ki, sadece sınavla ilgisi olmayanlara biraz eziyet çektiriyor o kadar.***Paşalarımızı rahat bırakmıyoruz. Şimdi de Haydarpaşa’nın başını yaktık! (Gani Yıldız)***Protestolarda yumurta kullanan öğrencilere bir öneri; yumurtanın sadece AK’ını fırlatın, belki cezasız kurtulursunuz! (Gani Yıldız)
Sevgili okurlar; geçen haftanın ana gündemi “askerlerdi“ ve üst üste öyle gelişmeler yaşandı ki, Başbakan “yasaları değiştirmekten” bile söz etti. Açıkçası Başbakan’ın söylediği şuydu: “Asker hizaya gelmek zorunda, aldığım kararları yargıya taşımaya kalksalar bile fark etmez, Meclis’i çalıştırırız.” Ayrıca Başbakan zaten “Anayasa’yı değiştirerek” kendilerince sorun olan her konuyu aşacaklarını da söylüyor. Şiddetli gerginlik Kimse askerden “sert açıklamalar” veya “hükümeti uyaran” bildiriler beklemesin, ama herkes de bilmelidir ki, yaratılan gerginlik “şiddetlidir” ve önümüzdeki günler hayli sıkıntılı ve heyecanlı olaylara gebedir. Sonuçta “hükümetin dediği” olacaktır, bundan da kimse kuşku duymasın. Çünkü bu gerginliğin asıl amacı “askeri iyice hizaya getirmek” ve bundan sonrası için “planlanan asıl oyunun” adımlarını atmaktır. Döneme de bakarak Demokrasi tarihimizde yaşananları, sadece bugün vardığımız hukuk, özgürlükler ve demokrasi anlayışı ile değerlendirmeye çalışırsak yanılırız. Her olayı aynı zamanda yaşandığı dönemle ve en önemlisi o günün dünya koşulları ile birlikte ele almak ve nitelendirmek zorundayız. Tartıştığımız konular çok yakın tarihi ilgilendiriyor ve tüm gelişmelerin tanıkları henüz hayatta. Galiba sıkıntı da buradan kaynaklanıyor. Bugünün demokratları Bugün ulaştığımız (dünyayla birlikte) anlayış düzeyi ile yakın tarihimizi irdelemeye kalktığımızda pek çoğumuzu irkilten gerçeklerle karşılaşıyoruz. Yakın geçmişin tanıkları olanlar, bugün kendilerini de şoka sokan olayların içindeydiler; oysa bundan 25 yıl önce çoğu, tüm bu olanları “olağan” sayabiliyordu. Örneğin bugünün çok demokrat bazı yazarları 15 yıl önce hükümeti yıkmak için askerle iç içeydi. Türkiye’nin durumu Türkiye’de özgürlükler, hukuk ve demokrasi savaşı asla yeni değildir. Özellikle 1961 Anayasası’nın getirdiği yenilikler Türkiye’de çok ciddi bir demokrasi rüzgârı estirmişti. Ancak Türkiye aynı dönemde “Sovyet sistemine karşı paktın” içindeydi ve demokrasi, özgürlükler rüzgârı, ülkenin sola ve hatta sosyalizme kaymasına da neden olabilirdi. İşte Türk Silahlı Kuvvetleri’nin asli görevi de bu kaymayı önlemekti. Demokrasi=Sol Bu açıdan bakınca, 1980 darbesine kadar yürütülen, demokrasi, hukuk ve özgürlükler mücadelesi, aynı zamanda sol fikirlerin de savunulması demekti. O günleri yaşayanlar hatırlayacaktır, dönemin sağ ve dinci politikalarında demokrasiyi savunmak, özgürlüklerden yana olmak öne çıkan argümanlar değildi. Hatta tam tersine, “komünizme karşı olmak” ortak paydasında birleşen sağ, “solu yok etmek” için şiddeti öne çıkarmıştı. 1980 askeri darbesi Kafaları karıştıran 12 Eylül darbesidir. Çünkü 12 Eylül’de asker “Türkiye’nin kapitalist sistemde yerini alması ve komünist fikirlerin tamamen yok edilmesi” için yönetime el koydu. Bunu yaparken o ana kadar “devletin bekası” gerekçesiyle yanında yer alan bir kısım sağı da potanın içine attı. Yani bir anlamda “hedefe giden yolda kullanılanlar” artık ihtiyaç fazlasıydı ve onların da tasfiyesi gerekiyordu. Siyasetçiler bilir Bu durumu elbette dönemin siyasileri de biliyorlardı. Ki zaten 12 Eylül darbecilerinin titizlikle koruduğu ve hayata geçirdiği, “Türkiye’nin kapitalist manifestosu” denilebilecek “24 Ocak kararları” temel politika haline getirildi. Plan Türkiye’nin planı değildi, batı patentli, Amerikan destekli “yeni bir yaşam biçimiydi” ve koruması, kollanması da askerlere teslim edilmişti. İşte askeri vesayet denilen budur. Siyasetçinin tavrı Bu politikaların temeli İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra atılmıştı. Herhalde Batı o güne kadar pek ciddiye almadığı Türkiye’yi kara kaşı kara gözü için arasına katmamış ve NATO üyesi yapmamıştı. Elbette Türkiye’nin üzerine düşen görevler de vardı. Siyaset bunu yürütebildiği ölçüde yürüttü, başarısızlık söz konusu olunca devreye asker sokuldu. Örneğin 27 Mayıs “batı tipi” hukuk ve demokrasinin öğretilmesi için yaptırıldı. İşler iyi gitmiyor Kim ne derse desin, Türk halkı özgürlük, demokrasi, hukukun üstünlüğü kavramlarıyla 27 Mayıs’ta tanıştı. Ama demokrasi geleneği yeni olan Türkiye’de yeşeren demokrasi batının istediği gibi gitmiyordu. O halde “fazla gelen” demokratik düzene yeniden bir “nizam verilmesi” gerekiyordu ve siviller bunu yapmayı başaramadığı için talimat yine askere verildi, 12 Mart muhtırası çıktı ortaya. Ve son düzenleme Sonunda biraz önce belirttiğim 12 Eylül’e geldik. O yıllarda “global ekonominin” temellerini atan ve artık “Sovyet sisteminin çökeceğini” gören batı, Türkiye’nin de bu sistemin değişmez üyesi olması için nihai kararını verdi. Askere yine talimat verildi, müdahale sağlandı, Türkiye “gelmekte olan global ekonominin bölgedeki temsilcisi” olmak için hazırlanmaya başlandı. Asker işin “disiplin” bölümündeydi artık. 1990’lar işin sonu Ve geldik 1990’lara. Sovyetler Birliği yıkıldı. Global ekonomik düzen, içine eski Sovyet ülkelerini de alarak yeni yapısını kurdu. Burada en büyük darbeyi sol görüşler yedi. Çünkü o ana kadar demokrasi ve özgürlük mücadelesi “sağa” dolayısıyla “kapitalizme karşı” yapılıyordu, oysa yeni durumda “savunulacak bir sol kalmadığı” gibi, kapitalist sistem “solun arzuladığı” değişimleri artık zararlı görmediği için hayata geçirmeye başlamıştı. Askerin işi bitti Elbette bu durumda askerin de “tarihi misyonu” sona eriyordu. Komünizm tehlikesi ortadan kalktığına göre askerin yeni “misyonu” ne olacaktı? Asker, siyasetçilerin de katıldığı bir oyunun içindeki en önemli aktör olma vasfını yitirmişti ve sanıyorum komutanlar ilk kez “Biz kimin ordusuyuz?” sorusuyla karşı karşıya kaldılar. Artık siyasetçi ile birlikte bir oyunun içinde olamayacakları çok açıktı. Siyasetçi oyunu sürdürdü Durumdan siyaset de etkilendi. Alışkanlıkların hemen terk edilmesi o kadar kolay olmuyor. Daha önce “yapılamayan her şeyi” askerin etkisine bağlayan siyaset de bocaladı. Sıkıştığında askerden medet umanlar artık yalnız başlarına kalmıştı. Siyasetle işbirliği içindeki kimi sivil kesimler de aynı şaşkınlık içindeydi. İşlerini siyasetçi-asker etkisiyle yürütenler için de “zamanın sonunun” çanları çalıyordu. 28 Şubat başarısızlığı Bugünün sözde demokratları 28 Şubat’ı hâlâ bir darbe gibi anmaya çalışıyor. Oysa 28 Şubat askerin değil sivillerin işidir. Alışkanlıklarından vazgeçemeyenler askeri bir kez daha devreye sokmak istediler. Oysa daha önce askere talimatlar yağdıran dış güçlerin planları başkaydı. Bunu algılayamayanlar “askerin nasıl olup da darbe yapamadığına” anlam veremediler. Suçu Erbakan’a attılar. Erbakan’ın ruh hali 28 Şubat sivil yönetimi aslında askerle başa çıkabilir ve bugün yaşananlar bundan 15 yıl öncesinden halledilebilirdi. Çünkü artık askerin elinde “darbe yapma gücü” kalmamıştı. İş siyasetin gereken yerine oturmasına kalmıştı. Ama Erbakan korktu. “Genlerinden” gelen “asker korkusu” ağır bastı ve Erbakan adım atamadı. Yardımcısı Çiller ise asker tarafından desteklendiğine inandırılmıştı, o durumdan yararlanmayı seçti. Türkiye’de yeni dönem Erbakan 28 Şubat ağırlığını kaldıramadı ama öğrencileri “müthiş bir deneyimden” geçme fırsatı bulmuştu. Gerçek şuydu ki artık askerin darbe yapma ihtimali yoktur. O halde yapılan hatalar sonucu daha önce iktidarı “rüyasında bile göremeyen” bir kesim kendini bir anda iktidar koltuğunda bulduğu gibi bir taşla birkaç kuş vurabilecektir artık. Yeter ki sabırlı olunsun. Türkiye’nin tamamen dönüştürülmesi hayal değildir çünkü. Darbe paranoyası Nasıl trapezciler eğer bellerinden bir iple bağlıysalar, olabilecek en tehlikeli numaraları yapabilirler, iktidar da “darbe olmayacağı gerçeğine” sarılarak “hayali bir darbe ihtimali” üzerinden asıl politikasını devreye soktu. Bir darbe paranoyası yaratarak asker önce yıpratılmaya, sonra zorlanmaya başlandı. Art arda gelen tutuklamalar, ortaya atılan iddialar doğal olarak zihinleri bulandırıyordu. Halk artık askere eskisi gibi güvenemiyordu. Bugünün yarını Türk Silahlı Kuvvetleri artık belini doğrultamayacak hale getirilmiştir. Bundan sonra ilk anayasa değişikliği ile askeri yargı ortadan kaldırılacaktır. Ama asıl yapılmak istenen ordunun temel yapısını tamamen değiştirmektir. Bunun için ilk adım “profesyonel askerlik” adı altında “istenilen kişileri ordunun bünyesine sokmaktır. Ardından gelecek olan da “subay dönüşümü” olacaktır. Harp okulları Silahlı Kuvvetler subay ihtiyacını Harp okullarından ve bazı ihtiyaçları için de belli eğitimler almış üniversite mezunlarından karşılıyor. Harp okullarına girişin ise kuralları vardır. Örneğin imam hatip mezunları (Tüm meslek liseleri) harp okullarına (eğitim durumları yeterli görülmediği için) alınmıyor. Ayrıca ordu sınava girenler için de bir güvenlik soruşturması yapıyor. Bu da kimi cemaat ve tarikatların orduya girmelerini engelliyor. Engeller kaldırılır Uygulanan planın sonunda harp okullarına giriş konusundaki engellemeler de kaldırılacaktır. Ordu bu sayede önümüzdeki 15 yıl içinde “zihinsel” bir değişim de geçirecek ve mevcut iktidarla daha uyumlu çalışacak subay ve astsubayların yetiştirilmesi mümkün olacaktır. Sonuçta Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bir “İslam ordusu”na dönüştürülmesi sağlanacaktır. Hepinize iyi haftalar dilerim
ÇOK GÜLDÜMYıldırım Tuna bu hafta da coşmuş. Çok sayıda ve komik fıkralar göndermiş. Ben hepsine çok güldüm, sanıyorum ki sizlerin de çok hoşuna gidecek.Bu arada bir noktayı tekrar belirtmek istiyorum. Yıldırım Tuna fıkralarının “müptelalarının” (bağımlı- tutkulu- tiryaki) oluştuğunu görüyorum. Geçenlerde bir açılıştaydım.Çok önemli bir sanatçımız “Can Bey vallahi her gün okuyorum sizi, ama pazarları da iple çekiyorum, Yıldırım nereden buluyor bu fıkraları?” diye sordu.Bir baktım ki çevremizdeki herkesin yüzünde bir tebessüm belirdi ve “Biz de çok seviyoruz” dediler.Tabii bu arada pazar fıkralarını eleştirenler de var. Bunların bir bölümü “Çoğu bildik fıkralar” diyorlar. Eh her fıkra kimsenin bilmediği fıkra olacak değil. Ki zaten Yıldırım Tuna da “bazı fıkraları yeniden düzenlediğini” söylemekten çekinmiyor.Diğer bölüm ise biraz “fanatik.” Onlar da diyorlar ki “Biz pazar günü de gündemle ilgili yorum ve analizler bekliyoruz. Pazar olunca sayfanız bizim için ölüyor.”Kim bilir belki haklılardır. Ama diyorum ki “Haftanın bir günü çirkin gerçeklerden, iç karartan krizlerimizden, anlamsız çatışmalara girenlerin saçmalıklarından uzak olmamızda da bir sakınca yok.”Neyse bu hafta girişi biraz uzattım, zaman yitirmeden geçelim fıkralara...İyi rahipRahip pazar günü her zamankinin üçte biri olan 10 dakikada vaazını bitirdikten sonra izleyicilere dönüp “Sizlerden özür dilerim” demiş, “Hazırladığım vaazın bir bölümünü kâğıt yemeyi çok seven köpeğime kaptırdım, o yüzden kısa kesmek zorunda kaldım.” Dinleyiciler dağılırken adamın biri rahibe yaklaşmış, “Efendim..” demiş saygılı bir şekilde, “Ben komşu kasabadan geliyorum.. Şayet köpeğinizin yavruları varsa birini bizim rahibe hediye etmek isterim de!..”KudurmuşlarAdamın biri telaşla belediyeyi arayıp “Bahçeme 30 tane başıboş köpek girdi” demiş. Yetkili “Çok normal” demiş alaylı bir ses tonu ile, “Ama aralarında kudurmuş olabileceğini tahmin ettiğiniz varsa o zaman iş başka tabii..” Adam “Sanırım 28 tanesi de resmen kudurmuş durumda..” diye cevap vermiş, “Çünkü diğer ikisi postacıyı yiyorlar, çok benciller ve diğerleriyle de asla paylaşmak istemiyorlar!..”Kör yılanYılan “Gözlerim iyi görmüyor” şikâyeti ile göz doktoruna gitmiş. Muayenesi bittikten sonra doktor ona bir gözlük vermiş, 2 hafta sonra da kontrole gelmesini rica etmiş. Tam 2 hafta sonra perişan bir şekilde muayenehaneye gelen yılana “Hayrola?” demiş doktor, “Gözlük sana uymadı mı?” Yılan “Gözlüğümde bir sorun yok..” demiş “Keşke daha önce gelseydim.. Son 2 yıldır bir bahçe hortumu ile yaşıyormuşum da haberim yok.. Tevekkeli tatsız geceler, çocuk falan da olmuyor diye üzülüp duruyordum!..”Tüh yine mi?Adam iş seyahatine giderken şüphelendiği karısı için bir dedektif tutmuş. Döndüğünde de neler olduğunu sormuş. “Siz gider gitmez karşı apartmandaki adam evinize geldi” diye başlamış anlatmaya, “Önce bir şeyler içtiler, daha sonra yatak odanıza geçtiler, ikisi de çırılçıplak yatağa girdi” Adam öfkeyle sormuş tekrar “Ee?.. Daha sonra ne oldu?” Dedektif “Işığı kapattılar ondan sonra bir şey göremedim.” Adam “Kahretsin” demiş sinirle, “Yine belirsizlik, yine o bitmeyen şüpheler!..”FormaliteDelikanlı kız arkadaşının babasının bürosuna gitmiş, “Şeyy, bu sadece bir formalite ama kızınızla evlenebilmek için izninizi istiyorum” demiş. “Dur bakayım dur biraz” diye sinirlenerek yerinden kalkmış kızın babası, “Sana bunun bir formalite olduğunu kim söyledi bakayım?” Delikanlı mahcup biçimde “Şeyy” demiş, “Jinekolog!”Alkolün zararıGece yarısı hayli ilerlemiş bir saatte polis arabamı durdurup “Hayrola? Nereye?” diye sordu. “Alkolün vücudumuza ve beynimize zararları ile ilgili bir konferansa gidiyorum” diye cevap verdim. “Sahi mi?” dedi polis alaylı bir şekilde, “Gecenin bu saatinde kim verecek bu konferansı?” Cevapladım: “Karım..”Karıma sorayımAdamın biri apartman dairelerinden birinin kapısını çalmış, adamın biri açınca kapıyı, “Affedersiniz..” demiş, “Bu apartmanda acaba homoseksüeller oturuyor mu?” Kapıyı açan “Bilemiyorum” diye cevap vermiş “Karıma sormalıyım” ve içeri doğru seslenmiş “George buraya bir bakabilir misin balım?”*****-Babaaaaa... Annemle evlenmeden önce araba kullanırken sana kim yardımcı oluyordu?.. *****TavsiyeEğer kocanıza her gün bir balık verirseniz doyar.. Ama o adama balık tutmasını öğretirseniz hafta sonları Kesinlikle ondan kurtulursunuz!..*****KOMİKSudan bir yazıSu büyük sorun biliyorsunuz. Hatta kimi stratejistler gelecekteki bir “dünya savaşının” su yüzünden çıkacağını söylüyor.Gerçi savaşların çoğu “sudan” sebeplerle çıkıyor ya o da ayrı konu.Ama gelin bugün işi biraz biz sulandıralım. Hani İstanbul’da 5. Uluslararası Su Forumu yapılmıştı ya, işte bizden biri oturmuş bu Forum’un sonunda yayınlanan bildirgeyi biraz sulandırarak yeniden yazmış.Okuyalım; 1- Su böreği ve sulu köfteyi az tüketelim.2- Gidenin arkasından su dökmeyelim.3- Kimseye sulanmayalım.4- Sulu boya değil kuru boya kullanalım.5- Meyve suyunu değil posasını tüketelim.6- Kimseyle aramızdan su sızdırmayalım.7- Çok yürüyüp ayağımıza kara sular indirmeyelim.8- Kimseyi bir kaşık suda boğmayalım.9- Havadan konuşalım sudan konuşmayalım.10- Saman altından su yürütmeyelim.11- Pişmiş aşa su katmayalım.12- Sulukule ekibini fazla izlemeyelim.13- Olayları sulandırmayalım.14- Sudan sebeplere fazla kafamızı takmayalım.15- Su terazisi kullanmayalım.16- Rakımıza su katmayalım.Yazan dibine bir de not eklemiş. Diyor ki, “Konunun daha fazla suyunu çıkarmadan bunu herkese yollayalım.”*****Askeri açığa alan iktidar, kendisine yakın sivillerle ilgili hukuki bir durum olduğunda, konuyu “açığa vurmamayı” tercih ediyor. (Gani Yıldız)
Ulusal Strateji Merkezi- USMER İstanbul Başkanı Haluk Dural geçtiğimiz günlerde Türkiye’ye kurulması planlanan füze kalkanı ile ilgili çok ilginç bir değerlendirme yapmış.Dural değerlendirmesini bana da göndermiş. Hayli uzun olan ve içinde pek çok teknik bilgiyi de barındıran değerlendirmenin sonuç bölümü çok şaşırtıcı bazı iddiaları da içeriyor.Düşünce ufkunuza yararlı olacağını düşündüğüm bu değerlendirmeyi herhangi bir yorum yapmadan size de aktarmak istiyorum:“...ısrarla Güneydoğu Anadolu bölgemize yerleştirilmek istenen ABD-NATO füze kalkanı, bu durumda kime karşı kullanılacaktır?Bu soruyu cevaplamadan önce Haziran 2011 seçimleri sonrasına kadarki dönemde gerçekleşebilecek muhtemel gelişmeleri sıralayalım:Yeni Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nde Rusya, İran, Irak ve Yunanistan dış tehdit kapsamından çıkarıldığına göre, TSK’nın yeniden yapılandırılmasıyla mevcudu 300.000’e indirilecek; sınır birlikleriyle ilgili yasa çıkartılıp, İçişleri Bakanlığı’na bağlı olarak kurulacak “Sınır Birlikleri”, TSK’nın öncelikle Irak sınırından geri çekilmesiyle boşaltılacak, Irak sınırına yerleştirilecek;Jandarma teşkilatı, TSK’den kopartılıp, İçişleri Bakanlığı’na bağlanacak, görev alanı ve yetkileri budanacak...Eğer AKP, Haziran 2011 seçimlerini istediği çoğunlukla kazanırsa, Anayasa’nın ilk üç maddesini değiştirip, Türkiye’yi federal yapıya geçirecek, Anayasa’ya PKK’nın isteği doğrultusunda “Kürt Halkı” ibaresi sokulacak, Özal’ın Cumhurbaşkanı olduğu 1991 yılında 3723 sayılı ve 12.04.1991 tarihli yasa ile TBMM tarafından onaylanan Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı anayasal güvenceye bağlanacak, Güneydoğu ve Doğu bölgesine “özerklik” verilecek.Irak’taki ve yurt içindeki PKK militanlarına af getirilerek, yurda girişleri ve BDP’li belediyelerde istihdam edilerek, özerk bölgenin milis kuvveti oluşturulacak,Ayrılıkçı Kürt Hareketi BM’e başvurup, İkiz Sözleşmeler’in birinci maddesine göre, Türkiye’den ayrılıp, Kuzey Irak’taki Barzani ile birleşmek üzere “Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı” için plebisit isteyecekler.ABD’nin Irak’tan çekeceği 50.000 kişilik muharip birlikleri ağır silahlarıyla birlikte İskenderun ve Mersin limanlarından gitmek üzere Zaho’dan Türkiye’ye girmeye başlayacaklar, 18 ay sürecek çekilme sırasında Güneydoğu Anadolu bölgemizde karakollar kuracaklar, yani bölgeyi fiilen işgâl ederek, ayrılıkçı hareketlere askerî koruma sağlayacaklar.Ülkemizin işgali ve bölünmesine karşı, Türk halkı ve ordusu, vatanın bölünmez bütünlüğünü korumak üzere harekete geçecekler.Bölgede, bugüne kadar provaları yapılmış olan “Kalkışma” başlatılacak ve buna ABD destekli Barzani fiilen katılacaktır.Türk ordusu Barzani’ye ve ayrılıkçı harekete ve onlara koruma sağlamak için çekilme bahanesiyle bölgeye yerleşen Amerikan kuvvetlerine müdahale ettiğinde acaba, Türk Hava Kuvvetleri karşısında, İran’a karşı yerleştirildiği iddia edilen ABD-NATO füze kalkanının THAAD ve Patriot füzelerini mi bulacaktır?”***Yürek burkan bir gözlemSevgili Can Ataklı; 21 Kasım 2010 günü mahalle kasabına gittim. Kasaba gelen bir vatandaş utana sıkıla elindeki paketi kasaba verdi. Kasap fiyat söyledi parasını aldı gitti. Kasaba “Hayrola” dedim “Nedir bu?” Meğer parası olmayanlar Kurban Bayramı’nda gelen etleri kasaba para karşılığında satıyorlarmış. Durum bu kadar vahim demek ki. Yazıp duyurursanız halk ve yöneticiler okusun. Olayın geçtiği yer Kırklareli’dir. Bilgilerinize, selamlar. Ş.M***Ülkemize en uygun enerji rüzgâr enerjisi olsa gerek. Zira her gün milletçe rüzgâr ekip fırtına biçiyoruz! (Gani Yıldız)***Gerçekten NATO mu tehdit altında?Üst üste gelen başka haberlerle, özellikle generallerin açığa alınmalarıyla füze kalkanı konusu gündemin alt sıralarına düştü. Ama ben biraz daha sürdürmek istiyorum çünkü pek çok kişinin merak ettiği konu, çeşitli medya organlarında bölük pörçük dile getirilmiş olsa da, bazı sorular hâlâ cevapsız.En önemli merak konusu şu: Türkiye’ye kurulması planlanan füze kalkanı İran’dan NATO ülkelerine gelebilecek bir nükleer tehdide karşı mı düşünüldü?Basit bir hesap yapalım.İran’ın elinde “Şahap” adını verdikleri füzeler var. Bunların menzili 2000 kilometre. Bu füzelere nükleer başlık konulması halinde İran NATO ülkelerinden Türkiye’yi vurabiliyor. Füzelerin menzili diğer NATO ülkelerinden ancak Bulgaristan’a kadar uzanabiliyor.Buna karşın İsrail menzil içinde.İran’ın Türkiye ile ciddi bir sorunu yok. (Füze rampasından sonra olabilir.) Bilindiği kadarıyla İran’la hiçbir Avrupa ülkesi de sorunlu değil. Sadece hepsi Amerika’nın “ısrarlı ricaları” sonucu bu ülkeye ambargo uyguluyor. Gizliden gizliye işbirliği yapmadıklarını da söyleyemeyiz.Kısacası İran’ın durup dururken Türkiye dahil Avrupa’daki NATO ülkelerine nükleer silahla saldırması olası değil, mantıklı da değil.Ama İran İsrail’e (az ihtimal de olsa) nükleer bir saldırı yapabilir.Tabii bir de 2000 kilometre menzil içinde içlerinde Türkiye de olmak üzere Kafkasya’da ve Orta Asya’da sayısız Amerikan üssü var.Füze rampasının neden Türkiye’ye kurulduğunu bir kere daha düşünmek gerekmez mi?Ve bir not: İsrail’in Jericho füzelerine nükleer başlık takılabiliyor ve menzilleri de 7900 kilometre. Tüm Avrupa ülkelerini kapsıyor bu menzil.Ve son soru: İsrail’den bir nükleer füze harekete geçerse bizde kurulacak sistem yine alarma geçecek mi?***Kavuştuğu isteğin değerini bilmektir, gerçek istekler. (Fur KANER)***Donatella Piatti’ye yapılan çok ayıptırDonatella Piatti ile hiç karşılaşmadım, ama yazılarını görür ve okurdum hep. Daha yakından tanımam ise Fatih Terim’e İtalyanca dersi verdiği sırada oldu. Fatih Hoca kendisinden büyük övgüyle söz etmişti bir sohbetimizde.Piatti 35 yıldır Türkiye’de yaşamasına rağmen sürekli oturma izni yokmuş meğer ve belli aralıklarla kendi ülkesine gidip sonra tekrar geliyormuş. Oysa bir Türk’le evliydi, oğlu da Türk vatandaşı ve İstanbul’da yaşıyor. Tam bilmiyorum belki yasalar gereği oturma iznini hep uzatarak yaşamıştır Türkiye’de. Üç ay önce “feci” bir olay gelmiş Donatella Piatti’nin başına. Yurt dışına çıkarken anlaşılmış ki oturma izninin süresini aşmış. Vay sen misin süre aşan. Polis kaba biçimde Piatti’yi çoğu fuhuş için gelen yabancı kadınların tutulduğu havaalanı nezarethanesine atmış. 24 saat beklettikten ve hiçbir talebine cevap vermedikten sonra sınır dışı etmiş.Donatella Piatti şimdi çok üzgün. “Sürgündeyim” diyor, “Kendimi gücenmiş, kırılmış hissediyorum.”Yasalar elbette herkes için eşittir de, 35 yılını Türkiye’de geçirmiş, yasaların belirttiği biçimde “maruf olan” yani tanınan bir kişiye bu kadar çirkin muamele etmeye hakkımız var mı?O çirkinliği yapan polislerden biri de mi gazete okumamış, haydi okumamış, bunu gözyaşları içinde anlatan bir kadının söylediklerine de mi inanmamış ya da bir amirine sormak gereği duymamış.O polislere belki yasal olarak ceza verilemez ama İstanbul Emniyet Müdürü’nün bir insanlık dersi vermesini beklemek de hakkımızdır.