Bıkkınlık yaratarak rejim değişikliğine gidiliyor

14 Kasım 2010

Sevgili okurlar; bu haftanın tamamı tatil. Bir tatil yerine gidebilenler gitti. Aileleriyle buluşmak, hasret gidermek isteyenler de umarım amaçlarına ulaşmışlardır. Yerlerinde kalanlar ise herhalde neredeyse yıllık izin kadar olan uzun tatilin keyfini çıkaracaklardır. Tabii bir de bayram da olsa seyran da olsa çalışanlar var.Sakin bir haftaBu uzun bayramların en iyi taraflarından biri de siyasi sakinliğin ve sessizliğin sağlanması. Gerçi Başbakan geçen bayramda kızmıştı siyasette sessizliğin güzelliğini yazan gazetecilere. Ama her şeye rağmen toplumun da siyasetten ve tartışmalardan biraz uzakta kalması o kadar da kötü bir şey değil. Alınmamak gerek.Türbansız olmazBayrama giden haftaya da damgasını biliyorsunuz yine türban konusu vurdu. Cumhurbaşkanı, bizzat eşi tarafından başlatılan yepyeni bir tartışmayı kapatmak amacıyla olsa gerek “bıktım artık” çıkışını yaptı. Bıktığı türban konusunun tartışılmasıydı tabii. Ama ne var ki bu tartışmayı sürdürenler kim ona da bakmalıyız.Kesintisiz güç kaynağıTürban tartışması iktidarın en önemli güç kaynaklarından biri. Bunu “kesintisiz güç kaynağı” olarak değerlendiriyorum. Çünkü neredeyse 20 yıla yakın zamandır AKP ve onun önceki-şimdiki temsilcilerinin en önemli besin maddesi oldu. AKP bitmeyen türban tartışmasından aralıksız besleniyor ve güçleniyor.Üniversiteler tamamSonuçta türban üniversitede “legal” hale geldi artık. Gerçi kimileri çıkıntılık yapıp “yasaları” ve “uluslararası mahkeme kararlarını” hatırlatacak olursa konu tekrar alevlenecektir, ama gördüğüm kadarıyla şimdilik kimse buna yanaşmak istemiyor. CHP de biliyor ki bundan tek yararlanan AKP iktidarı oluyor.Türbanı genişletmekAnlaşıldığı kadarıyla bundan sonrası artık türbanın her yerde “makbul” hale getirilmesi aşamasıdır. Bu nedenle “ilkokulda türban” kampanyasına tamamen bir şaşırtmaca ve hedef saptırmaca olarak bakıyorum. Mantıksız bir tartışma başlatarak zihinler bulandırılmak isteniyor. Asıl oyun sonra gelecektir.İçten gelen tepkiİlkokulda türban konusu, küçük bir kesim “radikal” AKP’li dışında iktidarın hiçbir kesimi tarafından benimsenmiş görünmüyor. Hatta tam tersine iktidar bu çıkışın pek de akıllıca olmadığını, ilkokullarda türbanı savunmanın bir provokasyondan ibaret olduğunu söylüyorlar. Başbakan ise şimdilik “gizemli” davranıyor.Maskeliler yine ortadaOyunu fark etmeyen ve her ne fırsat olursa olsun iktidara destek olmak için çırpınan ve bunun karşılığını da şimdilik iyi alan maskeli kesim yine iyot gibi açığa çıktı. En keskin AKP’liler bile ilkokulda türban olamayacağını söylerken bu maskeliler “Ne var, niye ayrımcılık yapılıyor” diye ortaya çıktılar.Gelen tehlikeyi görünAKP ve çevresinin ilkokulda türbana karşı çıkmasının tek amacı, türbanı her yerde “geçerli” ve “aranılır- tercih edilir” hale getirme planıdır. Üniversitedeki zaferden sonra, ilkokula karşı çıkanlar şimdi “ne demek kamu alanı, kimseye ayrımcılık yapılamaz” söylemiyle bu planı uygulamaya başladılar bile. Tehlike hızla yaklaşıyor.Özgürlük-inançZihinleri bulandıran kavram kargaşası bilerek yaratılıyor. Türban konusu bir inaç sorunu mudur yoksa özgürlüklerin bir parçası mıdır? Eğer inanç konusu ise sorunun çözümü ancak rejim değişikliğindedir. “İslami kuralları her alanda geçerli ve etkin kılmak” için önce anayasa ve rejimin tamamen değişmesi gerekir.Özgürlük farklıOysa türban takmak kişinin özgürlüğü ve insan hakları çerçevesinde ele alınırsa, o zaman devletin kurallarına uymak da zorunlu olacaktır ki, “türbanımla hâkim de olabilirim, öğretmen de” deme hakkı kimsenin olamaz. Kendi özgürlük alanında dilediğini yapabilenler, kamu alanında sınırlamalarla karşılaşabilir.Amaç rejim değişikliğiBu kavram kargaşasıyla “özgürlük ve inanç” farkını kavrayamayan kitlelere, rejimi tümden değiştirmeye yönelik fikirler adeta beyin yıkama yöntemleriyle empoze edilmek isteniyor artık. Masum tartışmalar etrafından dönülerek aslında Cumhuriyet ilkelerinin tamamen ortadan kaldırılması amaçlanıyor.Her şey seçim sonunaTürban tartışmalarına direkt girmeyen Başbakan ise çok farklı bir yöntem uyguluyor. Her şeyi seçim sonuna bırakıyor ve tüm umutları da yeni anayasaya bağlıyor. Erdoğan seçimi farklı kazanacağından ve yeni anayasa yapacağından çok emin olduğu için, kendi içinde olmadığı tartışmalarla zemini güçlendiriyor.Seçmene havuçAnladığım kadarıyla Erdoğan anayasa değişikliği kampanyasındaki yöntemlerin çok işine yaradığını gördü. Başta türban olmak üzere, toplumda tartışma yaratan ancak zihnen tam kavranılmayan konuları alabildiğine sömürerek yine anayasa paketine sokup seçmene bir tür havuç gösteriyor.Büyük beklentiBaşbakan’ın gördüğü şu: Sorunları hemen çözme. Çözer gibi yap. Bazılarının önünü aç. Kendi kitlesi zaten biat etmiş şekilde oyunu verecektir. Ama bu yöntem AKP’li olmayan kesimleri de etkiliyor. Tıpkı anayasa referandumundaki gibi kimi komünistler, MHP’liler, Kürtler parlak lafların peşinden gidebilirler.Yapmak gerekmiyor kiReferandumda AKP dışındaki kitleleri etkileyen birçok vaatte bulunuldu. Değişikliklere karşı çıkanların gösterdiği tehlikelerin asla yaşanmayacağı söylendi. Ama referandum bitti, gerçek de ortaya çıktı. Yargı güya iktidarın tekeline girmeyecekti. Öyle bir seçim yapıldı ki, iktidar dışından bir kişi bile seçimi kazanamadı.Darbecilerin hesabıReferandumda önemli bir kesim darbecilerden özellikle 12 Eylülcülerden hesap sorulacağını sanıyordu. Bu nedenle AKP’ye destek verdi. Oysa bunun koca bir kandırmaca olduğu ortaya çıktı bile. İktidarın darbeciden hesap sormaya niyeti olmadığı gibi bu konudaki eleştirileri de çatlak ses olarak nitelendiriyor.Aynı yolda adım adımVaatlerin tutulmamasının hiç önemi yok. İktidar halkı tepkisizliğini biliyor ve işi değerlendiriyor. Şimdi referandumda tutulmayan sözler bu kez seçim vaadi olarak tekrar sunulacaktır. Seçimlerin kazanılması halinde ise yeni anayasa yazılacak ve aynı propagandalarla halkın önüne konacaktır. Ondan sonrası tufanEğer AKP tekrar seçimi kazanırsa, yazacağı anayasanın hukuk ve demokrasiye uygun olması, bugüne kadarki davranışları gözönüne alındığında mümkün değildir. Bu yeni anayasa Cumhuriyet ile bir hesaplaşma niteliğinde olacaktır ve rejimin tamamen değiştirilmesini sağlayacaktır. Üstelik halk kullanılarak.Muhalefetin göreviMuhalefet partileri umarım oynanan bu oyunu görüyor ve hazırlıklarını buna göre yapıyordur. Eğer muhalefet partileri seçime kadar kendi iç çekişmelerinin kurbanı olurlarsa seçimlerden yine hüsranla çıkacaklardır. Bu da Türkiye’nin artık geri dönülmez yola girişinin ilanı olacaktır. Muhalefetin böyle bir lüksü olamaz.Hepinize iyi haftalar, iyi bayramlar dilerim.

Devamını Oku

Hay dilimizi eşek arısı soksun

13 Kasım 2010

Dilimizi derken Türkçemizi değil tabii, Türkçe konuştuğumuzu sanan dilimizi demek istiyorum. Nereden aklıma geldi, anlatayım...Biliyorsunuz bu yıl Antalya Film Festivali’ne gitmiştim. Festivali başından sonuna da izledim. Tam o günlere de tatilimi denk getirmiştim. Ama demiştim ki “Köşeyi bir süreliğine kapatıyorum, buna karşın Antalya’da olduğum sürece festivalle ilgili yazılar yazacağım.”Bu yazılar benim köşemde değil de, eğer olursa festivalle ilgili haberlerin olduğu sayfada yayınlanacaktı. Ancak gariptir yazıişlerimiz, festivali ajanslardan izlemeyi tercih etti bana da “Rahatına bak” dedi. Ben de yazmadım yani.Neyse, geçmiş gün, Antalya Film Festivali’ni skandala dönüştürmeye çalışanlar Emir Kusturica’yı istenmeyen adam ilan etmişlerdi hatırlarsanız. Bu ünlü sanatçı da festivalin birinci günü Antalya’dan ayrılmıştı.Konum o da değil. Gelelim dil sorununa. Kusturica diye yazıyoruz ama Kustirika diye okuyoruz biliyorsunuz. Bütün televizyonlarda isim hep böyle okundu. Bir tek Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Akaydın, Kustirasa diye telafuz ediyordu bu sanatçının adını. Çünkü doğru okunuşu böyle.Peki biz niye Kustirika diyoruz hep. Çünküsü şu: Hepimiz Amerikan etkisi altındayız ve İngilizce biliyoruz ya, c’yi k yapıyoruz çok bilmiş gibi. Oysa Amerikalı o c’yi s diye okuyor, kimse farkında değil.Aslına bakarsanız İngilizce kökenli olmayan pek çok ismi de Amerikan etkisi altında hep o dildeki telaffuzuyla okuyoruz farkında olarak ya da olmayarak.Örneğin en çarpıcı örneklerden biri Alman Başbakanı Angela Merkel. Bu isim tam da yazıldığı gibi okunuyor. Çünkü Almanca’da kelimelerin tamamına yakını yazıldığı gibi okunuyor. Yani Angela Merkel. Ama bu ismi İngilizce üzerinden okumaya kalkanlar Encila Mörkıl diye okuyorlar. Televizyon haberlerinde dikkat edin hep böyle.Ya da Alman asıllı Yahudi yönetmen, Steven Spielberg. Bu ismin okunuşu Sitiven Şipilberg. Oysa bu ismi İngilizce okuyanlar Sitiven Şpilbörg diye telaffuz ediyor.Bizde en güldüğüm yanlış okuma, hatta yanlış yazma olayı ise Sultans of the Dans’tı. İngilizce okuyanlar “saltıns of dı dans” diyor. Buradaki sultan bildiğimiz sultan. İngilizler Sultan’ı Sultan olarak okuyor ama yazarken Soultan yazıyor, çünkü ancak böyle yazınca telaffuz doğru oluyor.Oysa Sultan yazılıp da Saltın diye okunan bir şey yok.Pek çok örnek bulabilirsiniz böyle. Önemli olan bir dilin başka bir dil üzerindeki etkisidir. Ve ülkemizde özellikle İngilizce yaygınlaştıkça bu yanlış telaffuzlar da artacaktır.İngiliz spiker maç anlatırken bir futbolcumuzdan “Nekati, Nekati” diye söz ediyordu. Tabii söylediği kişi aslında Necati, ama o öyle okuyor.Amerikalılar dünyanın her yerinde gördükleri kelimeleri kendi telaffuzlarıyla okur. Biz de onu taklit ediyoruz işte. Bu yüzden aslı “sunami” olan kelimeyi Amerikalı telaffuz edebilmek için “tsunami” diye yazıyor diye biz de yıllardır “tusunami” diye okuyoruz.Bir gerçek fıkra ile bitireyim. Fransızca çok beter bir dildir. Kelimelerinde bir sürü harf vardır, ama okunuşları çok farklıdır. Örneğin ünlü Şanzelize caddesi Champs-Elysees diye yazılır. Çoğu Amerikalı tabelalardaki yazıyı “Çampelayz” olarak teleffuz ettiğinden gerçekte Şanzelize’de olduklarının farkına varmaz. Fransızlar da bununla çok dalga geçer.*****Yaşlılık maalesef böyle bir şey işteYaşı biraz ilerlemiş olanlar lütfen alınmadan okusunlar. Kendimi de artık giderek yaşlılar arasında görmeye başladım, çünkü bazı maddeler galiba benim için de geçerli olmaya başladı. Yıldırım Tuna önemli bir soruna parmak basmış. Birlikte okuyalım...* Çocuklarınız tıpkı size benzemeye başladılar, siz onlardan hoşlanmıyorsunuz ama torunlarınız harika şeyler. Değil mi?* Dışarı çıkmak çok güzel ama evi bulup dönmek ise “Harika..”* İnsanlar size “Çok iyi görünüyorsunuz” dedikten sonra bir de yaşınızı söylüyorlar..* Tren, sinema, uçak, otobüs yarı fiyatına ama sizin bunlara ayıracak gücünüz yok..* Bütün isimleri unutuyorsunuz, ama kimse de buna bozulmuyor..* TV karşısındaki koltukta yatağınızdan çok daha rahat uyuyorsunuz..* Eskiden çocuklarınızın evlenmeleri için dua ederdiniz, şimdi ise ayrılmamaları için..* Eşinize “Gece arkadaşlarla yemeğe gidiyoruz, merak etme..” dedikten sonra en geç gece 9’da evde oluyorsunuz..* Herkes birbiriyle nedense “fısıldayarak” konuşuyor..* Okuduğunuz kitapta 100’üncü sayfaya gelince o kitabı daha önce okuduğunuzu anımsıyorsunuz..*****PAZAR FIKRALARIYıldırım Tuna’dan gelen son fıkralarla bayram öncesi keyifli pazarlar dilerim...Acil şifalarSosyal bir proje kapsamında kulüp başkanımın ricası ile devlet hastanesine ziyarete gittim. Orada hastaları eğlendirmek için götürdüğüm dizüstü org’la bir sürü şarkı söyledim, onlara çeşitli fıkralarımdan anlattım, ayrılırken de “Hepinize geçmiş olsun” dedim.. Onlar da bana hep bir ağızdan bezgin bir yüz ifadesi ile “Biz de size acil şifalar diliyoruz” dediler.YakalamakTorunuma her dedenin yaptığı gibi “Diş Perisi” masalını anlattım. Çıkan her dişinden sonra perinin gelip onun yastığının altına 1 lira koyduğunu söyledim. Sabah erkenden tam yastığının altına parayı koyacaktım ki birden uyanıp yatağında ayağa kalktı ve “Seni yakaladım dede” dedi elimi sertçe tutarak, “Diş perisinin benim için bıraktığı parayı çabuk yerine koy.. Ayıptır yahu!..”İkizlerBaba doğumhaneden koşarak çıkıp dışarıda bekleyen aile büyüklerine “İkizimiz oldu” diye müjdeyi vermiş. “Yaşasın!” demiş kayınvalidesi, “Kime benziyor?” Baba “Şey” demiş bir an düşünüp, “Birbirlerine işte!..”Ruh hastasıBenim son derece çekici genç komşum harika bir şey ama gerçekten de tam bir ruh hastası... Benim onu takip ettiğimi ve hatta taciz ettiğimi düşünüyor... Evinde ne zaman bir ses duysa benim evine ‘serdiğimi’, pardon pardon ‘gir-di-ği-mi’ düşünüyor. Hatadan dolayı özür dilerim ama odasının tam karşısındaki ağacın üzerinde dürbünümle günlüğünü hatasız okuyabilmek kolay bir şey değil tabii...BebekSoru: Kocam olacak adam çok yakışıklı, ben de çok güzelim, bebeğimiz olursa kesin reklamlarda oynar.. Bunun için kiminle görüşmemi tavsiye edersiniz?Cevap: Terapistinize gidin!..*****Gani Yıldız’dan...Bir beldenin belediye başkanı, çocuk yapanlardan su parası almayacağını açıkladı. Artık “Su akar, Türk bakar!” yok, “Su akar, Türk çocuk yapar!” var. İç tüzüğe aykırı olmasına rağmen, hacca giden AKP’li vekiller, arkadaşlarına bıraktıkları pusulalarla oy kullanmış. AKP’nin siyasetimize soktuğu yeni kavram: “Milletvekili vekili milletvekilleri” Kredi kartına taksitle kurban dönemi başladı. Kurbanı, kredi kartıyla kesen için kurban kesim günü kadar hesap kesim günü de önemli!

Devamını Oku

İstanbul’da trafik müdürü var mı?

12 Kasım 2010

Başlığı özellikle böyle yazdım. Elbette İstanbul’un bir Trafik Müdürü var, üstelik son derece yetkin bir polis.Ama, biliyorum ki, trafikle ilgili yazılar eğer işin başındakileri hedef almazsanız boşa gidiyor.Çünkü başta o müdür olmak üzere ilgililer yazıyı ya hiç okumuyor ya da okuyup bir kenara atıyor. Hatta büyük ihtimalle “çok bilmiş” diye de öfkeleniyorlar.İstanbul trafiği artık “cinnet” halde.Özellikle iki çevre yolunu kullanmak isteyenler saatlerce yollarda dura kalka ilerlemekten bir hal oluyorlar.Ama inanın, tıpkı Hanefi Avcı’nın “Haliç’teki Simonları” gibi herkes bu duruma alışmış. Artık yollarda perişan olan, otomobilli veya toplu taşıma aracındaki milyonlarca kişi öfkelenmiyor bile, kaderine razı biçimde başını öne eğmiş, işine ya da evine varmayı bekliyorlar.Geçenlerde en yoğun saatlerde ortalıkta hiç trafik polisi olmamasını eleştirmiştim. Bir polis müdürü arayıp “Her kavşağa bir polis koyamayız ki” demişti.Mantıken haklı olabilir. Ama diyorum ki, sizler İstanbul’un trafik sorununu çözmekle mükellefsiniz, gerekirse her kavşağa, hatta her ışığın altına bir de polis koyacaksınız.Uzunca süredir, sorunu kendim de yaşadığım için trafiği büyük bir dikkatle izliyorum, trafiğin nerelerde neden çok sıkıştığını saptamaya çalışıyorum.Şu bir gerçek ki, trafik sadece kurallardan ibaret değil. Trafik artık dünyada bir bilim. Babadan kalma usullerle, yol genişletmeyle, kavşak açmayla, köprü ve geçit inşa etmeyle trafik derdi çözülmüyor.Çözülmediği de ortada zaten, dikkatli İstanbullular zaten görüyordur, açılan her kavşak, geçit veya genişletilmiş yol trafiğin daha da sıkışmasına neden oluyor aslında.Çünkü hiçbir şey akla ve bilime göre yapılmıyor. Belediye milyonlar harcayarak dört şerit yol açıyor, ama bitiş noktası tek şerit. Koca bulvar yapılıyor, bağlantılar dar olduğu için yığılma yaşanıyor.Çizgiler ya hatalı ya da sürücüler güya kurnazlık yaptılarını sanarak tek şeritlik çıkış ya da giriş noktalarını üç şeride çıkararak arkadan gelip geçecek trafiği kesiyor.İşte trafik polisi, belki herkes kurallara uyana kadar, bu noktalarda 24 saat durmalı.Sadece şerit terbiyesi yapılması halinde bile trafik yoğunluğunun yarı yarıya azalacağını görmemek mümkün değil. Trafik müdürlüğünün de bunu bilmemesine olanak yok.Ama haklı oldukları taraf şu ki, bütçe nedeniyle ellerinde yeterli polis yok. 1200 trafik polisinin ancak yarısı gün içinde hizmet verebiliyor. O polislerin önemli bir bölümü de Cumhurbaşkanı ve Başbakan geçecek diye saatlerce yollarda beklemekle görevlendiriliyor.İstanbul Trafik Müdürlüğü büyük bir seferberlik başlatarak, hem kurallara uyulmasını sağlama, hem planlama hem de denetim konusunda atağa geçmeli. Aksi takdirde böyle giderse birkaç yıl sonra hiç trafik sorunumuz kalmayacak İstanbul’da, çünkü trafik bir gün bir duracak ve kimse gelip çözemeyecek.*****Başbakan, Ankara’nın havasını soran AB Komisyonu Başkanı’na, “İyi. Siyasi havalar da güzel!” demiş. Üstad Orhan Veli haklıymış; bizi bu güzel havalar mahvetti! (Gani Yıldız)*****Ayazağa’nın ağlayan çocuklarıErtunga Civan, askerliğimi yaptığım Deniz Kuvvetleri’ndeki eğitim subayıydı, bundan 30 yıl önce. Foça Amfibi’den gelmiş bir komando yüzbaşıydı. 4 aylık eğitim boyunca, benimle de tüm yedeksubay adayları ile çok demokrat bir ilişkisi olmuştu. Hepimizin fikrini alması, bazılarımızın kantarın topunu kaçırmasına bile hoşgörülü yaklaşımı bizi çok şaşırtırdı.Yıllar yılları kovaladı, sevgili komutanımla zaman zaman buluştuk, dertleştik, güldük, eskiyi andık.Geçenlerde aradı, sesi üzüntülüydü “Can” dedi, “Ağaçlarımızı kesiyorlar.” Dedim ki “Komutanım, telefonda hiç yormayın kendinizi ben size uğrarım, daha ayrıntılı konuşuruz.”Atlayıp gittim. Ertunga Civan Maslak’taki Oyak Sitesi’nde oturuyor. Hiç gitmemiştim oraya. Galatasaray Stadı’nın yapıldığı tepenin tam arkasındaki tepe. Stadla site arasında geniş bir vadi var. Bu vadinin bir ucuna da belediye 600 yataklı hastane inşa ediyor.Komatanım vadinin kenarına getirdi, hastane inşaatından başlayan tepenin üzeri bir koruluk. “İşte” dedi, “Hastaneye yol açmak için burada gördüğün bütün ağaçlar kesilecek.”Bu ağaçları, yıllar önce Oyak sitesi yapıldığında ilk yerleşen ailelerin çocukları dikmişler tek tek. Tam 1800 tane. Geçen yıllarda aradan başka ağalar da fışkırmış, belki ağaç sayısı 2 bin olmuş. Hatta o zaman yine Belediye Başkanı olan Mustafa Sarıgül de bir ağaç dikme törenine katılmış. Şimdi o ağaçlar ve yeşillik tamamen ortadan kalkıyor.Ertunga Civan “Oysa” dedi ve ekledi: “Şehir plancılarına da danıştık. Bu yol tabii ki yapılacak ama vadi üzerinden geçecek bir viyadükle de hallolabilir, hem buradaki ağaçlar ve yeşillik kurtulur hem de yol daha güvenli olur.” Ne yazık ki ne belediye ne başka ilgililer kulak asıyormuş.En çok bu korulukta günlerini geçiren çocuklar ve şimdi genç birer adam olan bu ağaçları diken o zamanın çocukları üzülüyormuş duruma. Öyle ya, bir ağaç bu kadar kolay mı yetişiyor ki, bir yol uğruna 1800 tane birden kesmeyi vicdanlarına sığdırıyorlar?*****Kömür yok sanaKonu başlığına “fıkra gibi” dedim ama aslında gülünecek gibi değil, çünkü siyasi açıdan çok hazin bir durum. Geçenlerde bir toplantıda konuşmacıydım. Çıkışta kapı önünde sohbet ediyorduk katılanlarla. Derken giyiminden hayli yoksul olduğunu hissettiğim genç biri yanıma yaklaştı: “Can Abi seni gördüm, bir not yazdım, şimdi anlatması uzun sürer, ama bu notu mutlaka oku” dedi. Küçük bir kâğıt parçası verdi elime sonra da “Seni hep izliyorum, böyle devam et ne olur” dedikten sonra da uzaklaştı. Verdiği notu okudum. Şöyle yazıyordu: “Can Abi, eve AKP’den birileri geldi. Bana git AKP’ye kaydol, sana bir iş bulacaklar dediler. Ama ben AKP’ye gidip kaydolmadım. Ondan sonra bana gelen yiyecek yardımı kesildi. Şimdi kömür de vermeyeceklermiş. Hani demokrasi, hani özgürlük.” O genç vatandaşla konuşamadığıma çok üzüldüm sonra. Gıda ve kömür yardımının demokrasiyle ve özgürlükle ilişkisi olmadığını, bunun bir kandırmaca olduğunu anlatmaya çalışırdım belki kendisine.Ama partiye kayıt olmadığı için yoksul ve işsiz birine yapılan yardımın kesilmesinin vicdani ve ahlaki sorumluluğunu da bunu yapanlara sormak gerek.*****Dev binalar ve servis terörüTrafikle ilgili bir notayı ayrıca yazmak istedim. İstanbul’un her tarafına “Kentsel dönüşüm” adı altında dev binalar dikiliyor. Tamam güzel de, bunlara nasıl gidilecek, nasıl çıkılacak hiç düşünülmüyor bile.Kimse kalkıp da “Yollar yapılıyor görmüyor musun?” demesin, testi kırılmadan söylemek gerek. Örneğin Maslak’a dev binalar yapılırken de sormuştuk aynı soruyu gazeteciler olarak. Şimdi konuşmanın da yazmanın da yararı yok. Çünkü Maslak artık çözümsüz halde.Dev binaların arasında daracık yollar. Tek trafik polisi bile yok.Yollar orayı “babalarının malı sanan” servis minibüsçüleri tarafından çift sıra dolduruluyor. Buna bir de gökdelenlerin garajlarına giriş çıkış yapan araçlar eklenince, sabah, öğle ve akşam saatlerinde kâbus yaşanıyor.Maslak sadece bir örnek. Gayrettepe, Şişli, Fındıklı servis terörünün en çok yaşandığı yerler. Servis terörüne bile el atılamayan bir kentte yaşıyoruz yani.

Devamını Oku

Sıcak para çıkarsa Türkiye yine ‘en büyük’ olacak mı?

10 Kasım 2010

Cumhurbaşkanı Londra’da Chatham Hause ödülünü aldı. Cumhurbaşkanlığı uçağındaki gazeteci dostlarımızdan Abdullah Gül ve Birinci Hanımefendi’nin Londra temaslarını ve etkinliklerini keyifle okuyoruz.Uçaktaki gazeteci dostlarımızın üzerinde durdukları en önemli konular Türkiye’nin artık bir dünya ülkesi olduğu, belirleyici duruma geldiği ve Avrupa’nın Türkiye’ye gıpta ile baktığı yolundaki gözlemler.Anladığımız kadarıyla Türkiye dışarıdan “fevkalade” başarılı görülüyor. Öyle ki Cumhuriyet tarihinin hiçbir döneminde Türkiye bu kadar önemli ve güçlü hale gelmedi.AKP iktidarı sayesinde Türkiye dünyanın parlayan yıldızı oldu.Açıkçası son üç gündür gazetelere Londra mahreçli yazılan tüm haber, yorum, analiz ve köşe yazılarını büyük keyifle okudum.Eğer doğduğumdan beri Türkiye’de yaşıyor olmasaydım, son 35 yılımı da gazeteci olarak geçirmeseydim, büyük ihtimalle ben de büyük bir gurur duyacaktım öğrendiklerimden.Ama ne yazık ki Londra’daki görkemli törenlerde Türkiye’nin çok övülmesi gerçekleri yansıtmıyor. Evet, Türkiye şu sıralar Batı ülkelerinin bütün isteklerini karşılayan ve uyguladığı ekonomik politikalar nedeniyle bu ülkelere çok kazandıran bir ülke durumunda.Ki zaten çok övülmemizin en önemli nedeni bu. Adamlar akıllarına gelen her şeyi hiçbir engelle karşılaşmadan rahatlıkla bize satıyorlar. Paralarını da anında alabiliyorlar.Bizi övmeyecekler de kimi övecekler.Gelelim işin Türkiye tarafına. Görüntü olarak gerçekten ekonomi çok parlak gibi. Özellikle büyük kentlere yükselen dev binalar, açılan yollar, kavşaklar göz kamaştırıyor.Caddeler son model ve çok lüks araçtan geçilmiyor. En pahalı markalar peynir ekmek gibi satılıyor. Bayram tatilini fırsat bilip yurt dışına gideceklerin sayısının on binler olduğu belirtiliyor.Ama arka sokaklara geçildiğinde, milyonlarca insanın yeşil kart uygulamasına tabii olduğunu, milyonlarca eve her sabah bir koli gıda maddesi bırakıldığını, işsizliğin yüzde 10, yüksek okul mezunu işsizliğin ise yüzde 25’i geçtiğini biliyoruz.Demek ki ortada bir gariplik var. Gariplik de şu: Türkiye gerçekleri sadece belli bir pencereden gösteriliyor herkese. Yoksullar ve kendisini yoksul hissedenler bile bu pencereden bakarken suçu üstlenerek “herhalde bizim bir hatamız var, bu nedenle yoksul kalmışız” duygusuna kapılıyor.Türkiye, Avrupa’nın ve belki başka ülkelerin de “parlayan yıldızı” gibi görünebilir. Buna karşın “parlamayan” ülkelerden çok önemli bir farkımız var.Anlatmaya çalıştığım parlak görüntüler “sıcak para” dediğimiz Türkiye’ye hızla giren ve kârını da alarak aynı hızla çıkan, bunu yıl içinde birkaç kez tekrarlayan para ile sağlanıyor.Ve bir sabah, Türkiye’ye bu parayı sokup çıkaranlar bundan vazgeçerse, parlaklığın nasıl matlaştığını, üstelik birkaç günde neler olabileceğini hayal bile etmek istemem.Kimileri diyebilir ki “Öyle şey olmaz, kim bindiği dalı keser?” Mantıken haklı olabilir. Ama sıcak para aynı zamanda bir saadet zinciridir ki, eninde sonunda bir yerinden kopar.Ben Türkiye’yi, zorlama tekniklerle başarılı gibi görmek değil, gerçekten kendini kurtarmış, gerçek anlamda saygın hale gelmiş bir ülke olarak görmek istiyorum.Şu anda “parlayan” ülkeyiz belki ama yine de AB’ye almıyorlar bizi. Gerçekten AB’ye girecek kıvama geleceğimiz günlerin özlemini çekiyorum.*****Araştırma da doğruladıMeğer denk gelmiş. Ben gözlemlerimi yazarken, AKP’nin yan örgütü gibi çalışan TESEV isimli vakıf da “Türbanlıların çalışma hayatındaki durumu”nu araştırıyormuş.Araştırmanın sonucu ile benim gözlemlerim neredeyse aynı.Araştırma türban yasağının üniversitelerde değil asıl çalışma hayatında kendisini gösterdiğini belgelerle ve rakamlarla ortaya koyuyor. Buna göre türbanlılar genellikle arka odalarda çalıştırılıyor.Tabii kurum AKP’nin yan kuruluşu gibi olunca, araştırmayı da bir şekilde çarpıtmış. Deniyor ki “Laik kesimin sahip oldukları özel sektör kuruluşlarında türbanlı yok.”Buna doğru diyelim, peki adını “Müslüman” olduğu halde “müstakil” diye telaffuz eden, üniversite kapılarındaki kızları tahrik eden, her fırsatta türbanı bir özgürlük olarak sunup provokasyon yapan işadamları neden türbanlı çalıştırmıyor?Neden ürünlerinin reklamını yaparken hep “laik” kesimin yaşam biçimini örnek gösteriyor? Neden dizilerde, reklamlarda, filmlerde türbanlı starların da olması için gayret sarf etmiyor?TESEV sanıyorum türbanlıları hayata sokmak için böyle bir çaba harcamış. Ama kendileri de görecek ki, işin içinde para olduğu için türban yasağını en sert biçimde yine bu türbancı kesim uygulayacaktır.*****Bari Ağca’yı savunmayınBaşbakan Erdoğan dün Kore’ye gitmeden önce gazetecilerin sorularını yanıtlarken, bir soru TRT ekranlarına çıkarılan Mehmet Ali Ağca ile ilgili oldu.Gazeteci dostumuz “Ağca gibi bir gazeteci katilinin devlet televizyonuna çıkarılmasını nasıl karşıladığını” sordu Başbakan Erdoğan’a.Erdoğan çok şaşırtıcı bir cevap verdi. “TRT devletinmiş, özel televizyonmuş, ne fark eder. Neden bu kadar devletçi düşünüyorsunuz. Bana az önce basın özgürlüğü ile ilgili sorular sordunuz, bu ne şimdi?” dedi.Özeti şu ki; Başbakan bir gazeteci katilinin TRT ekranlarından “suçsuz adam” olarak tanıtılmasından zerre rahatsızlık duymamış.Hatta belli ki Ağca’nın söyle bir yayına çıkarılmasından memnun da, ki belki de yayından önce kendisine de sorulmuştur.Çok üzüldüm ve çok canım sıkıldı.Kafamı en çok bozan ise zaten TRT’nin bir gazeteci katilini ekrana çıkarması. Olacak iş değil.Ama daha da kötüsü programı hazırlayan kişinin bunu hararetle savunması, savunmanın da ötesine geçerek bu konudaki eleştirileri kıskançlığa bağlayarak adeta alay etmesi.Mehmet Ali Ağca için “suçsuz” dedi sunucu. Gerçi sonra “cezasını çekmiş” olarak tanımladı ama, böyle bir hukuki ve insani hata affedilebilir mi?Ağca işlediği bir cinayet ve bir cinayet teşebbüsü nedeniyle yargılanmış ve cezasını çekmiştir. Yani suçsuz değil, cezasını çekmiş biridir. Bunun böyle olduğunun söylenmesine rağmen “suçsuz” tanımının da eklenmesi, bir dalgınlık ve hata değildir kasıtlı yapılmıştır. Herhalde bilinç altında yatan bir duygunun açığa çıkması gibi düşünüyorum.*****Eski ABD Başkanı George W. Bush, yeni kitabında, “Türkiye 1 Mart Tezkeresi’nde bizi yüzüstü bıraktı!” demiş. Anlaşılan ABD’ye iyi müttefik olmak için hep dizüstü durmak gerekiyor! (Gani Yıldız)

Devamını Oku

Her şeye rağmen ayaktayız

9 Kasım 2010

Büyük Atatürk’ü 10 Kasım’da, 72 yıl önce kaybettiğimiz gün yine hasretle anıyoruz. Ama artık her geçen gün yüreği ülke sevgisiyle dolu, demokrasiye, hukuka, sosyal devlet anlayışına, çağdaşlığa, bilime, kültüre, sanata inanmış insanlar üzerinde kara bulutlar biraz daha kalınlaşıyor.Buna rağmen Türkiye’nin aydınlık yüzü biliyor ki, yapılan bütün baskılara, Türkiye’yi geri götürme çabalarına rağmen, Atatürk’ün çizdiği yolda çağdaş dünyaya emin adımlarla yürüyenler dimdik ayakta.Kurtuluş Savaşı’nda “gecenin en karanlık olduğu an gün doğumuna en yakın zamandır” düşüncesiyle yılmadan direnenler ülkeyi geldiği uçurumun kenarından nasıl çekip aldılarsa, bugün de bu olacaktır.Türkiye’nin aydınlık insanları her zaman olduğu gibi aklın, mantığın ve bilimin ışığında yürüyecektir.Kimse umutsuzluğa kapılmasın, yenilmişlik duygusuyla içine kapanmasın, köşesine çekilmesin. Büyük Atatürk’ün ilke ve devrimleri bir güneş gibi parlarken Türkiye’yi yolundan çevirmeye kimsenin gücü yetmez.Kandırılmış, aldatılmış, yoksullaştırılmış kitleler Türkiye’nin geri götürülmesine razı görünebilir. Bu, kimseyi şaşırtmasın, umutsuzluğa sevk etmesin.Türkiye bugüne kadar hep kazandı, yine kazanacaktır.Rahat uyu büyük Atatürk.*****Atatürk’ten gerçek ‘one minute’Bir moderatörün omzuna dokunmayı “milli kahramanlık” olarak halka yutturan zihniyete karşı Atatürk’ten bir küçük anı anlatmak istiyorum, büyük önderi andığımız bugün.Atatürk, Savarona yatı satın alınıncaya kadar Ertuğrul gemisini kullanırdı. Bir de “Acar” adlı küçük bir motoru vardı. Atatürk Acar’la Boğaz’da gezmeyi çok severdi.30’lu yılların başında Atatürk Antalya’yı ziyarete gidiyor. Antalya Belediyesi de deniz sevgisini bildiği için Atatürk için Acar motorunun aynısını yaptırmış. Ziyaret sırasına Atatürk’ü bu motorla gezdirmek istiyor.O yıllarda İtalyan’ın faşist lideri Mussolini’nin gözü hâlâ Antalya’da. Kıta sahanlığı gibi kavramlar henüz olmadığı için İtalyan donanması Antalya açıklarına gelmiş demirlemiş, güya askeri tatbikat yapıyor.Gemilerin topları Antalya’ya yöneltilmiş kuru sıkı atışlar yapıyor.Durum Atatürk’ün çok canını sıkıyor. Acar motoruna bindikten sonra “Cumhurbaşkanlığı forsunu çekin” emrini veriyor. Ardından da kaptana “motoru şu gemilere doğru sür” diyor.Kaptan tabii ki tedirgin oluyor, “Efendim, onlar İtalyan savaş gemileri, tek başınıza oraya doğru gitmeniz sakıncalı olabilir” diyor.Atatürk “Sana ne diyorsam onu yap” karşılığını veriyor kararlı ve sert bir tonda.Bu sırada İtalyan amiral gemisinin komutanı da dürbünle kendilerine doğru hızla gelen motoru izliyor. Motor yaklaştıkça cumhurbaşkanlığı forsu daha belirgin hale geliyor. Demek ki Cumhurbaşkanı yani Atatürk motorda.Amiral gemisinin komutanı hemen diğer gemilerle telsiz bağlantısı kuruyor, kısa bir süre sonra İtalyan gemileri tornistan ederek açığa çekiliyor. İşte gerçek “one minute” budur. Elbette İtalyan gemileri Atatürk’ün motoruna ateş açamazdı. Atatürk de tek başına gemilere el koyamazdı. Burada önemli olan kararlı tavırdır. Bir ulusun gururunu rencide etmeye kalkanlara verilen çok anlamlı bir cevaptır. Yoksa bir Arap ülkesinin kapısında iki saat bekledikten sonra “hadlerini bildirdik ama” babalanması milleti sevindirmez sadece rencide eder.*****AB’ye girmek hayal demek kiCumhurbaşkanı Abdullah Gül Londra’da Kraliçe’den “çok önemli” bir ödül aldı. Chatham House adındaki bu ödül her yıl “en başarılı” devlet adamına veriliyor.Anlaşıldığı kadarıyla Gül’e İngiltere’de büyük ilgi var. Ödül de zaten İngilizler’in çok önem verdiği bir ödül. Genellikle İngiltere’nin çıkarlarına uygun davranışlar sergilemiş olan devlet adamlarına veriliyor.Elbette ödül alan devlet adamları İngilizler adına hizmet etmiş değiller ama, sonuçta çıkarlar ortak olunca İngilizler’in de hoşuna gidiyor tabii.Gül dün tüm dünyaya yayın yapan BBC’deydi. Sunucu “2025 yılında Türkiye’nin Avrupa Birliği üyesi olabilir mi?” diye sorunca Gül “Emin değilim” cevabını verdi.Demek ki Cumhurbaşkanı önümüzdeki 15 yıl içinde Türkiye’nin AB üyesi olması konusuna “kuşkuyla” bakıyor.Bu kuşku Türkiye’nin koşulları yerine getirememesinden mi kaynaklanıyor yoksa Gül, AB’nin “ne yaparsak yapalım” bizi içine kabul etmeye pek niyeti olmadığını mı düşünüyor?15 yıl sonrası için bile “emin olamıyorsak” AB yolunda çaba harcadığımız konusu da pek doğru değil demek ki..Garip olan bir de şu var: Gül, Londra’da bunları söylerken Egemen Bağış ise Avrupa Birliği raporunu değerlendiriyordu ve “Bu rapor bugüne kadar yazılmış en iyi rapor, artık AB’nin kokusunu alıyoruz” diyordu.Allah aşkına hangisi doğru olabilir?***Dünya’nın en büyük adalet sarayını yapıyor, saraylara layık mahkeme salonları kuruyoruz. Peki adalet sistemimizin “arka odaları”nda neler oluyor? (Gani Yıldız)*****48 saat demiştimCHP’de Önder Sav krizi çıktığı gün ekranlarda konuşanlar partinin çok ciddi bir iç çatışma yaşadığını, iki başlılık doğduğunu, partinin bölünmesinin bile gündeme gelebileceğini söylüyorlardı.O gün birkaç TV ekranında ben de konuştum. Savunduğum şuydu: “CHP’deki bu fırtına 48 saat sürer.”Nedenini de şöyle anlatıyordum: “Sav ve sevenleri henüz binanın içindeler. Yani kendilerini henüz kral sanıyorlar. Parti örgütünün yüzde 65’ine sahip olduklarını düşünüyorlar. Oysa o binadan çıksınlar, halkın arasına girsinler. Örgütteki yüzde 65’lik egemenliğin halkta yüzde 0 nokta 65 bile olmadığını göreceklerdir.”Dediğim aynen çıktı. Akıl almaz sözlerle Kılıçdaroğlu ve çalışmak istediği yeni ekibe saldıranlar, 48 saat içinde sessizleşti, sakinleşti.Hatta öyle ki Sav’ın yanında yer alan bazı isimler bizzat arayarak “Parti içi krizi basın büyüttü. Kimse direnmiyor ve yeni yönetime karşı çıkmıyor” bile dediler.Şimdi şunu da eklemek istiyorum: Medyada yine bazı görüşler dile getiriliyor. CHP’de suların durulmadığını, sıranın şimdi Baykal ve Sav arasındaki çatışmaya geldiğini söylüyorlar.Kesinlikle böyle bir şey olmaz, olamaz. Ne Baykal ne Sav ekipleri diye bir şey kalmayacaktır. Kalanların da etkisi olmayacaktır.CHP yeni yönetimle iyi yoldadır. Bu partiye gönül verenlerin yüreği rahat olsun. Bundan sonra partiyi karıştırmaya kimsenin gücü yetmez.

Devamını Oku

İstismarı türbanlılar bitirebilir

8 Kasım 2010

Üniversite kapılarında türban istismarı yapanların sıra türbanlıların normal hayatta iş bulmalarına gelince sırtlarını çevirdiklerini dünkü yazımda “AVM’lerde türbanlı çalıştırılmıyor, İslamcı şirketler bile türbanlı kadın yönetici bulundurmuyor” diye anlatmıştım.Yazım tahminimin de üzerinde bir ilgi çekti. Pek çok okurum “Bugüne kadar dikkat etmemiştik, ama gerçek sizin yazdığınız gibiymiş” mesajları göndermişler.Kentlerde ve genellikle “alım gücü daha yüksek” kesimlerde türbanlı çalıştırılmaması, türbanın nasıl istismar edildiğini ve sıra ticarete gelince “inanç” konusunun pek ciddiye alınmadığının tipik bir örneği bu.Türbanlılar bizzat türbanı istismar edenler tarafından bir de bu açıdan istismar ediliyor. Bunun bir örneğini de dün Türk-İş’i ziyaret eden CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu verdi.Kılıçdaroğlu birçok işyerinde türbanlı kızların sigortasız olarak çalıştırıldıklarını ve Türk-İş’in bu konuda görevini yapması gerektiğini belirtti.Evet, birçok türbanlı kadın çalışıyor, ama bunların çoğu ya geri hizmetlerde, ya yetenek gerektirmeyen işlerde veya merdiven altı denilen kaçak sektörde sigortasız çalışmak zorunda kalıyor.Kendini “İslamcı” olarak tanımlayan televizyon kuruluşları bile ekranlarına “türbanlı ana haber sunucusu veya program yapımcısı” çıkarmazlarken, hemen her gece türbanlı kadınları ekrana sürüp “üniversitelerde türban özgürlüğünü” tartıştırıyor.Diyorum ki, gerçeği ancak ekranlarda tartışan bu türbanlı kadınlar ortaya çıkarabilir. Sadece üniversitede türban konuşmak yerine “Neden AVM’lerdeki dükkânlarda türbanlı çalıştırma yasağı var” veya “neden kendilerini AKP’li olarak tanıtan şirketlerde türbanlı kadın yönetici yok” diye sorsunlar. Türbanlı kadınların sadece kaçak işlerde ve geri planda çalıştırılmasının hesabını sorsunlar.Devletin engellemesine karşı çıkmak kolaydır. Önemli olan kendini “inançlı, Müslüman, İslamcı” diye tanıtanların türbanlılara koyduğu ambargodur.Türbanlı kadınlar asıl bu “engeli” aşmak zorundalar.*****7 bin 80 tane bir lira toplayacaklarPazar günü Ulusal Kanal’da Kurtul Altuğ’un sunduğu programa katıldım. DP Genel Başkanı Hüsamettin Cindoruk ve CHP eski Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’le üç saate yakın çok hoş bir ufuk turu yaptık.Program arasında bir genç yanıma gelerek kendisini tanıttı. Özgür Senger Türkiye Gençlik Birliği İzmir İl yöneticisi. Son anda hatırladım ve o anda unuttuğum için mahcup oldum, çünkü hafta içinde beni aramıştı. Ben de çok sıkışık olduğumu belirterek “Pazar günü Ulusal Kanal’a gidiyorum, yolun düşerse orada görüşebiliriz” demiştim.Özgür Senger 9 Eylül Üniversitesi açılış töreninde Başbakan Erdoğan konuşmaya başlarken “Cumhuriyet yıkıcıları kürsüye çıktı” diye bağırmış karga tulumba, tekme tokat dışarı çıkarılmıştı.Ancak Özgür’e çok öfkelenen Başbakan dava açmıştı. Dava sonuçlandı ve Özgür 354 gün adli para cezasına çarptırıldı. Yani hapis yatacağına gün başına para ödeyecek.Mahkeme bu 354 günün parasını da hesap etmiş. Bu da 7 bin 80 lira tutuyor.Özgür önce temyize gidecek elbette. Ama “sonra” diyor ve ekliyor “Ceza kesinleşirse arkadaşlar aralarında para toplamaya karar vermişler. Türkiye Gençlik Birliği üyesi arkadaşlara çağrı yapılacak, her üyeden sadece bir lira istenecek. Parayı da tamamı bozuk para olarak bir torbaya koyup götüreceğiz.” YouTube’un kapatılmasını eleştiren üniversiteliyi “özgüveni ne de yüksek bunun böyle” diye öven Başbakan’ın bir başka üniversiteliyi para cezasına mahkûm ettirmesi de sadece bizim ülkemize özgü olmalı.*****Erdoğan kendisine hakarete kızmıyormuşKesinlikle söylemeliyim ki halka ilişkiler, halkı etkileme ve inandırma konusunda Başbakan’ın eline kimse su dökemez. Çükü popülizmi o kadar iyi biliyor ve kullanıyor ki “helal olsun vallahi” demekten başka çaremiz yok.Tabii, o popülizme insanın canının sıkılmaması da mümkün değil ama ne yazık ki, fazla düşünmeyi sevmeyen büyük kitleler etkilendiği için de söyleyecek lafınız pek kalmıyor.Biliyorsunuz Başbakan kendine yönelik eleştirilerin bir bölümünü “hakaret” kabul ederek herkese dava açıyor. Bu kişi ister yazar, ister gazeteci olsun, ister öğrenci ister sokaktaki vatandaş, fark etmiyor.Ama canımı sıkan şu ki Başbakan “Önemli olan bana hakaret etmek değil. Biz ona aldırmayız. Ama hiç kimse TÜRKİYE CUMHURİYETİ BAŞBAKANINA hakaret edemez” diyor.Bu garip bir psikoloji. Makam kişiden önemli hale geliyor ve Başbakan kendisini değil “yüce” bir makamı koruduğunu anlatıyor.Bunları söylerken bakıyorum da kendisini dinleyenler önce kafalarını sallayıp sonra bir alkış tufanı patlatıyorlar.İnsanın canı sıkılmaz mı?*****Çankaya fişlemesi mi?Cumhurbaşkanı Londra’da Kraliçe’den ödül alıyor. Törene giderken yanında yine gazeteciler vardı ve hemen hepsiyle özel görüşmeler yaptı.Bu görüşmelerden öğrendiğim bir iki noktaya kafam takıldı, çok merak ediyorum.Cumhurbaşkanı diyor ki “Ben Alevi kökenli rektör de atadım.” İyi güzel de bir kişinin Alevi olduğu nasıl belli olur? Herhalde alnında yazmıyor. Demek ki önüne gelen listede söz konusu kişinin adının yanında “Alevi’dir” yazıyor. Ya da güvenlik soruşturmalarında bir kişinin inanç durumu da kayda geçiriliyor.İkinci konu şu: Cumhurbaşkanı yine diyor ki “Tabii ki bir atama yapılacağında araştırıyoruz, soruşturuyoruz. Google’a bakıyoruz. Eğer kişi Google’a düşmüşse bazen aleyhine oluyor.”Bu da çok ilginç. Çünkü Google’da, ancak bir kişi hakkında internet ortamında bir yayın yapıldıysa bilgi bulabilirsiniz. Ama internet ortamı denetimdeki bir bilgi ağı değil. Canı isteyen istediğini yazabiliyor.Örneğin sapır saçma Ekşi Sözlük diye bir site var. Ahlak ve vicdan dışı bu sitede herkes canı kimi karalamak istiyorsa aklına eseni yazıyor.Eğer Cumhurbaşkanlığı Google’da tarama yaparken bu siteye de giriyorsa, hiç kimse için atama imzası atmaz, daha doğrusu atamaz.*****Güncel fıkraGiray Ertuğrul göndermiş. “Tam şimdiki Türkiye” demiş ama, bilemem artık. Bir de siz okuyun bakalım fıkrada anlatılan doğru mu?Bir Fransız, bir Alman ve bir Türk müzede “Adem ve Havva Cennet Bahçesi’nde” tablosunun karşısına geçmişler. Alman: Şu vücutların mükemmelliğine bakın. Adem ile Havva Alman olmalı. Fransız: Havva ne kadar feminen, Adem ne kadar maskülen. Bu kadar seksi olduklarına göre Fransız olmalılar. Türk: Yok, yok, bunlar kesin Türktür. Baksanıza, üstte yok, başta yok, elmadan başka yiyecek yok. Zavallılar hâlâ kendilerini cennette sanıyor.*****Cumhurbaşkanı’na göre, başörtüsü de özel TV’ler gibi çözülmüş. Ancak aralarında fark var; o zaman özel TV’ler açılıyordu, şimdi başlar kapanıyor! (Gani Yıldız)

Devamını Oku

Türbanla AVM’de çalışmak mümkün mü?

7 Kasım 2010

Sevgili okurlar; bu hafta başında sizlerle yıllardır en çok konuştuğumuz konuyla ilgili bazı duygu ve düşüncelerimi paylaşmak istiyorum. Çünkü neredeyse artık bir devlet politikası haline gelen türban konusunda söylenen yalanlar, yapılan takiyeler ve sahtekârlıklar hani “burama getirdi artık” deyimi var ya aynen öyle.“Türbanlı hanımlar”Başbakanımız son zamanlarda yeni bir deyim üretti. “Başörtülü hanım kardeşlerimiz” diyor. Sonra ekliyor: “Türbanlı hanımlarımız başı açık hanımlarımızın hakkını savunuyor ama başı açık hanımlarımız türbanlı hanımlarımızın hakkını savunmuyor. İşte durum budur.” Bunu nereden çıkardığını anlamak mümkün değil elbette.Hak savunmakBaşbakan’a göre türbanlı hanımlar başı açıkların hakkını savunuyor ama gelin bakalım uygulama öyle mi? Lafa gelince “Travestilerin bile hakkını savunuyoruz” diyen türbanlı hanımlar, örneğin İstanbul’da yapılan Kadınist toplantısında, protesto gösterisi yapan başı açık hanımlara karşı hiç de hoşgörülü davranmadılar.Dayağa alkışBu toplantıda bir grup başı açık hanım “erkeklerin sevgisi her gün üç kadını öldürüyor” yazılı pankart açtı. Vay sen misin açan, başı açık hanımlara yine başı açık hanım polisler saldırıverdi. Hepsi karga tulumba dışarı çıkarıldı. Ama o ne ki, türbanlı hanımlar, başı açık hanım polisleri alkışlamaya başlamaz mı?İşte gerçek yüzAslına bakarsanız o türbanlı hanımların asıl duyguları, gerçek yüzleri bu. Çünkü “hak savunmayı” sadece kendi görüşlerine karşı çıkmayanlar varsa uyguluyorlar. Eleştirenin, iktidardan şikâyet edenin hakkı hukuku olamayacağına inanıyorlar. Eleştiriyorsa, karşı çıkıyorsa dayak yemeleri bile alkışlanabilir.Her alanda bu böyleTürbanlı hanımlar mı bu çifte standarda sahip sadece? Hayır iktidar mensupları ve onlardan olmayan yandaşları da aynı. YouTube’un yasak olmasını istemeyen üniversite öğrencisini “Senin özgüvenin ne kadar yüksek böyle” diye öven Cumhurbaşkanı ve Başbakan gerçek özgüveni görmezden geliyor.Eleştiriye fena dayakBırakın kendini liberal sanan maskeli faşistleri ya da AKP’nin erkek takımını, “çok hoşgörülü” ve “hakka hukuka saygılı” türbanlı hanımların, sokak ortasında dövülen üniversite öğrencilerinin ya da kar altında hortumla ıslatılıp havuza atılan işçilerin hakkını savunduğunu gördünüz mü hiç bugüne kadar?Tek dert üniversiteİktidar desteğindeki bu türbanlı hanımların tek hedefi türbanı üniversitede yaygınlaştırmak. Oradan başlayarak kamusal alanda türbanın neredeyse geçerli tek kıyafet haline getirilmesini sağlamak. Peki kamusal alan için çırpınan türbanlı hanımlar neden sivil alanlarda aynı mücadeleyi vermiyor.Alışveriş merkezleriNeredeyse tüm Anadolu kentlerini de saran bir alışveriş merkezi çılgınlığı yaşıyoruz. Türkiye’nin ve dünyanın en ünlü markaları bu alışveriş merkezlerinde lüks dükkânlar açtılar. Şimdi soruyorum: Bu alışveriş merkezlerindeki lüks dükkânlarda çalışan türbanlı hanım var mı? Bir iki istisna dışında yok.Yönetim kararlarıNiye hiç türbanlı hanım yok? Şimdi sıkı durun. Çünkü bütün bu alışveriş merkezlerinin yönetimlerinin kararı var: “Dükkânlarda türbanlı hanım çalıştırılması istenmiyor.” Nedeni çok basit. Türbanlı hanımlar çalıştığında, başı açık bayanlar alışverişe gelmiyormuş. Bir dükkânda bile türbanlı hanım olsa tüm çarşı etkileniyormuş bundan.Haydi buyrun bakalımBuradan şu çıkıyor ki, alışveriş yapan, bu lüks dükkânları ayakta tutanlar başı açık bayanlarmış. İktidarın yarattığı iklimle zenginleşen, altlarına çekilen son model BMW’lerle, Mercedes’lerle, kamyon gibi arazi araçlarıyla gezen Versace’lı, Gucci’li türbanlı hanımlar bile dükkânlarda “benzerlerini” istemiyormuş.Kendiniz bakınŞimdi, falanca ildeki ya da feşmekânca semtteki bir alışveriş merkezinde çalışan türbanlı hanımdan mesaj alabilirim. Sağda solda tek tük türbanlı hanım çalıştıran dükkân olabilir. Ama herkes bundan sonra gittiği alışveriş merkezlerinde etrafına bir baksın. Türbanlı hanım çalıştıran dükkân var mı yok mu?Gezinti için çok varBuna karşılık en lüks alışveriş merkezlerine minibüslerle getirilen ve gruplar halinde gezdirilen türbanlı hanımlara rastlamak çok mümkün. Asla karşı da değilim. Karşı olduğum, “satış yapamayız” korkusuyla türbanlı hanım çalıştırmayan zihniyetin, gösteri amaçlı türban savunuculuğu yapmasıdır.Ya reklamlarLafa gelince millet iradesinden söz eden, “Halkımız bu, sen neye karşı çıkıyorsun” diyenler iş ticarete, mal satmaya, para kazanmaya gelince, türbanlı hanımlara, resmi devlet ideolojisinden bile daha katı biçimde karşı çıkıyorlar. Örneğin reklamları ele alalım. Bir tek türbanlı hanım var mı reklamlarda?O kadar konut ilanı varGazeteler ve TV’lerin reklam kuşaklarında konut reklamından geçilmiyor. Hepsi aynı şeyi söylüyor: “Siz saraylarda yaşamaya layıksınız, siz en güzeline sahip olmalısınız.” Bakıyorum bu konutları satanların çoğu AKP’li ya da yandaş. Ama hiçbirinin aklına “Türkiye gerçeği”ni yansıtmak gelmiyor nedense.Havuzlu sitelerBirbirinden cazip rezidansların, sitelerin reklamlarında havuzlar, spor tesisleri, saunalar hatta golf alanları var. Ama bakıyorsunuz bunlardan yararlanan aile tipi hiç de “Türkiye gerçeği” ile ilgili değil. Başı açık hanımlar, mini etekli kızlar, ‘tikiboy’ oğlanlar. Türbanlı hanımların da “en iyisine sahip olma hakkı” yok mu?Bütün reklamlar öyleSadece konut reklamları mı? Siz bugüne kadar birkaç yerde asılı zaten türbanı tanıtan reklamlar dışında türbanlı hanımların rol aldığı bir reklam izlediniz mi? Neden reklamlardaki mutfaklar, salonlar, yatak odaları “Türkiye gerçeğini yansıtan” türden değil de, başı açık hanımların tercih ettiği biçimde acaba?İşin aslı şudurPara kazanma hırsı her türlü inancın önüne geçiyor ne yazık ki. Bu hırsa kapılanlar yanlarında türbanlı hanım çalıştırmıyor, türbanlı hanımları reklamlarında oynatmıyor, ama türbanlı kızların üniversiteye girmesi için güya demokrasi savaşı veriyor. Türkiye bu sahtekârlığı artık görmeli. Bu istismar adam gibi sona erdirilmeli.Türbanlı hanım CEOHaydi diyelim ki para kazanma hırsı inançların önüne geçiyor, peki türbanlı hanıma çok saygılı pek çok iş adamı neden türbanlı hanım yönetici çalıştırmıyor. Ben bugüne kadar hiçbir yerde (babadan kalma işinin başındakiler hariç) yönetim kademesinde profesyonelce çalışan türbanlı görmedim.Hepsi okumuş kızlarLafa gelince “Türkiye’de özgürlük olmadığı için kızlarını yurt dışında okutan” aileler var. Peki bu kızlar diplomalarını alıp Türkiye’ye gelince ne yapıyorlar? Kendilerine iş verilmediği için evlerinde oturuyorlar. Müslüman Sanayici ve İşadamları Derneği var örneğin, buna üye şirketlerden kaçında türbanlı hanım yönetici var?Olanlar türbansız hanımİslamcı kimliğini öne çıkaran şirketlerde çalışan kadın yöneticiler var. Ama ne gariptir ki bu kadınlar türbansız hanım. Peki bu şirketlerin çalıştırabileceği Amerika’da, Avrupa’da eğitim görmüş, master ve doktora yapmış türbanlı hanım hiç mi yok. Olmaz olur mu? Ama ah şu para kazanma hırsı.İslam ülkelerinde aynıBakın bu para kaygısı pek çok İslam ülkesinde de kendini aynı şekilde gösteriyor. Ülkelerinde kadınları kara çarşafların altına saklayan kimi ülkelerin kadın yöneticileri de var. Ve ne tuhaftır ki, bu kadınların hepsinin başı açık. Neden? Çünkü türbanlı bir hanımla dünya şirketlerinin önüne çıkamıyorlar. Para söz konusu da ondan.Haydi harekete geçinŞimdi diyorum ki, türbanı üniversiteye, hatta şimdi ilkokullara sokmak için çırpınan türbanlı hanım dernekleri; üniversite yolu bir biçimde açıldı artık. O halde artık gücünüzü “özel alanlara” yöneltin. Örneğin önce şu AVM’lerde “türbanlı hanım çalıştırmama” prensibini bir yıkın. Sonra özel şirketlerde yönetici olmak için savaşın.Direniş göreceklerAncak bunu yapmayacaklar. Çünkü üniversitede türban sömürüsü yapmak kolay. Oysa özel alanlarda türbanı savunmaya kalktıkları an önce “türbansever erkeklerin” hışmına uğrayacaklar. Bu erkekler “Nereden çıktı şimdi bu, siz üniversite kapılarında oturun yeter” diyecekler. Bu isteğe tahammül bile edemezler.Kızlarını çıkarmazlarVe, bakın buradan söylüyorum. Türbanlı hanımlar üniversite istismarı yaptıkları sürece, “inançlı” erkeklerin ve “maskeli faşistlerin” gözdesidirler. Ama iş özel alana geldiğinde bu erkekler kızlarını sokağa bile çıkartmayacaklardır. Türbanlı hanımlar lütfen gerçeği görün ve üzerinizden oynanan bu oyuna bir son verdirin. Hepinize iyi haftalar...

Devamını Oku

Pazar fıkraları

6 Kasım 2010

ÇOK GÜLDÜMYıldırım Tuna’dan gelen fıkralarla keyifli ve neşeli bir pazar dilerim...Araba fiyatıGazetede 2009 model bir Cadillac’ın 50 dolara satıldığını duyunca koştum ve arabayı satın aldım. Bana faturayı düzenleyen kadına “Bu fiyat gerçekten inanılmaz” dedim, “Bu araba en az 35.000 dolar eder.”Satıcı kadın “Biliyorum” dedi, asık bir suratla “Eşim bunu ölmeden 39.000 dolara almıştı.. Vasiyetinde ‘Arabamı satın, tutarını metresime ödeyin’ diye bir talimatı var, işte onu yerine getiriyoruz!..”Hadi başlayalım hâkim bey!Anormal içki içiyorum ve ondan sonra resmen sapıtıyorum.. Bir gece yine acayip içmişim, beni bir olay nedeniyle nöbetçi mahkemeye getirmişler. Hâkim “İçki içtiğiniz için burada getirildiğinizi biliyor musunuz?” dedi. “Oooo, sağ olun efendim” dedim sallanarak, “Hadi başlayalım.”Nasıl inandı?Yeni Zelanda’da okyanusa evlilik yüzüğünü düşüren bir adam aradan tam 1 yıl geçtikten sonra kumsalda yürürken dalgaların tam sahille buluştuğu yerde yüzüğünü bulmuş..Herkesin bu olayda en hayret ettiği tek şey adamın karısının buna nasıl inandığı!..AlabalıkTemel ile Dursun ormanda yürürlerken ellerindeki sepetleri ağzına kadar alabalık dolu 2 kişiye rastlamışlar.. Nerede ve nasıl avladıklarını sormuşlar, “Köprüden başım aşağıda, ayaklarım yukarıda sarktım, arkadaş da beni ayaklarımdan sıkıca tuttu, alabalıklar suda zıplarlarken onları ellerimle yakaladım..” diye cevap vermiş delikanlılardan biri, hemen bizimkiler önlerine çıkan ilk köprüde tarif edilen gibi yapmışlar, Temel başı aşağıda köprünün tam ortasına kadar aşağı sarkmış, Dursun da onun ayaklarından sıkıca tutmuş, biraz sonra temel “Çek beni yukarı çabuk, çabuukk!..” diye bağırmış. “Hayrola?” demiş Dursun, “Balık mı geliyor?” temel çığlık çığlığa “Yok bee ne balığı!” diye bağırmış, “Tren geliyor!..”BoruOtobüse biner binmez sarışın kız düşmemek için bir dikey bir boruya tutunmuş. Daha sonra aynı boruya tutunan ve onun gözlerine dikkatle bakan delikanlıyı fark etmiş, hemen sırtını dönmüş. Otobüs durağa gelince delikanlı sarışının omzuna dokunup “Ben burada ineceğim..” demiş. “Bana ne?” diye cevap vermiş sarışın sinirlenerek, “Ben iniş yolunuzu tıkamıyorum ki?..” Delikanlı “Ama bu boru benim..” demiş, “Hırdavatçıdan banyo perdemi asmak için almıştım da..”Karımdan elektrik alamıyorum!Temel arkadaşı Dursun’a “Karımdan elektrik alamıyorum” demiş. “Geçkin yaşından dolayı yeni mi başladı bu olay?” diye merakla sormuş Dursun. “Yok..” diye cevap vermiş Temel, “Evlendiğimiz günden beri böyle.” Dursun şaşırıp “E bunca yıldır nasıl sürdürdün?” diye sorunca “Valla” demiş Temel, “Kaçak elektrik, jeneratör falan idare etmeye çalıştık işte.”*****KOMİKKızlar nedir, ne değildir?* Öpersiniz, beyefendi değilsinizdir. Öpmezsiniz, adam değilsiniz. * İltifat edersiniz, yalan der. Etmezsiniz, bırakır gider. * İstediğine evet dersiniz, karaktersiz olursunuz. Karşı çıkarsınız, anlayışsız. * Çok yanına gidersiniz, sıkıldım der. Az gidersiniz küser. * İyi giyinirsiniz, çapkın der. Dikkat etmezsin, zevksizlikle suçlar. * Kıskanırsın, huyun kötü der. Kıskanmazsın, sevmiyorsun der. * Siz bir dakika geç kalın, kıyamet kopar. Kendisi bir saat geç kalsa, ne var. * Arkadaşlarınızla buluşursunuz, adı ihmal olur. O buluşur “Bizim Kızlar” olur. * Siz başka kadınlara bakacak olursunuz, gözleriniz oyulur. Başka bir adam ona baktığında, adı hayranlık olur. * Konuştuğu zaman, dinlemenizi ister. Dinlediğiniz zaman, neden konuşmuyorsun der. YALAN MI? (Teşekkürler İsmet Kurtulan)*****YENİ ÖĞRENDİMAmerika’da arkadaşlık ilanı veren kadınların kullandıkları tanımların gerçek anlamıYalnızlığın hüküm sürdügü Amerika’da “arkadaşlık ilanları” pek geçerlidir. Ama her ilana da kanmamak gerek. İşte deneyimli bir “arkadaş arayan” Amerikalı erkeğin gözünden verilen ilanlardaki şifreler...- 40’lı yaşlardayım: Tam 49’undayım.- Macera düşkünüyüm: Önüme gelen herkesle çıkarım.- Atletik görünümlüyüm: Göğüslerim yok.- Ortalama bir tipim: Möööööö...- Feministim: Şişmanım.- Arkadaşlık artık bende önce geliyor: Eskiden yellozun tekiydim.- Güzelim: Hastalık derecesinde yalancıyım.- Biraz tutucuyum: Elimi biraz zor tutarsın.- Şehvetliyim: Acayip şişmanım.- Ruh ikizimi arıyorum: Bir erkek olsun da ne olursa olsun yapışacağım.- Konulara profesyonelce yaklaşırım: Resmen tescilli fahişeyim.(Yıldırım Tuna)*****TV’deki dizileri eğitime son derece yardımcı oluyorlar. Ne zaman bir dizi başlasa TV’yi kapatıp elime bir kitap alıp okumaya başlıyorum. (YT)*****Bilim adamlarına göre görünmezlik mümkünmüş. Durun, biz daha dokunulmazlığı halledemedik! (Gani Yıldız)*****Otomobil satışları patlamış. Bakalım bu patlama sonucu, ödenemeyen krediler yüzünden kaç aile yok olacak! (Gani Yıldız)

Devamını Oku