Sevgili okurlar; geçen haftanın ana gündemi “askerlerdi“ ve üst üste öyle gelişmeler yaşandı ki, Başbakan “yasaları değiştirmekten” bile söz etti. Açıkçası Başbakan’ın söylediği şuydu: “Asker hizaya gelmek zorunda, aldığım kararları yargıya taşımaya kalksalar bile fark etmez, Meclis’i çalıştırırız.” Ayrıca Başbakan zaten “Anayasa’yı değiştirerek” kendilerince sorun olan her konuyu aşacaklarını da söylüyor.
Şiddetli gerginlik
Kimse askerden “sert açıklamalar” veya “hükümeti uyaran” bildiriler beklemesin, ama herkes de bilmelidir ki, yaratılan gerginlik “şiddetlidir” ve önümüzdeki günler hayli sıkıntılı ve heyecanlı olaylara gebedir. Sonuçta “hükümetin dediği” olacaktır, bundan da kimse kuşku duymasın. Çünkü bu gerginliğin asıl amacı “askeri iyice hizaya getirmek” ve bundan sonrası için “planlanan asıl oyunun” adımlarını atmaktır.
Döneme de bakarak
Demokrasi tarihimizde yaşananları, sadece bugün vardığımız hukuk, özgürlükler ve demokrasi anlayışı ile değerlendirmeye çalışırsak yanılırız. Her olayı aynı zamanda yaşandığı dönemle ve en önemlisi o günün dünya koşulları ile birlikte ele almak ve nitelendirmek zorundayız. Tartıştığımız konular çok yakın tarihi ilgilendiriyor ve tüm gelişmelerin tanıkları henüz hayatta. Galiba sıkıntı da buradan kaynaklanıyor.
Bugünün demokratları
Bugün ulaştığımız (dünyayla birlikte) anlayış düzeyi ile yakın tarihimizi irdelemeye kalktığımızda pek çoğumuzu irkilten gerçeklerle karşılaşıyoruz. Yakın geçmişin tanıkları olanlar, bugün kendilerini de şoka sokan olayların içindeydiler; oysa bundan 25 yıl önce çoğu, tüm bu olanları “olağan” sayabiliyordu. Örneğin bugünün çok demokrat bazı yazarları 15 yıl önce hükümeti yıkmak için askerle iç içeydi.
Türkiye’nin durumu
Türkiye’de özgürlükler, hukuk ve demokrasi savaşı asla yeni değildir. Özellikle 1961 Anayasası’nın getirdiği yenilikler Türkiye’de çok ciddi bir demokrasi rüzgârı estirmişti. Ancak Türkiye aynı dönemde “Sovyet sistemine karşı paktın” içindeydi ve demokrasi, özgürlükler rüzgârı, ülkenin sola ve hatta sosyalizme kaymasına da neden olabilirdi. İşte Türk Silahlı Kuvvetleri’nin asli görevi de bu kaymayı önlemekti.
Demokrasi=Sol
Bu açıdan bakınca, 1980 darbesine kadar yürütülen, demokrasi, hukuk ve özgürlükler mücadelesi, aynı zamanda sol fikirlerin de savunulması demekti. O günleri yaşayanlar hatırlayacaktır, dönemin sağ ve dinci politikalarında demokrasiyi savunmak, özgürlüklerden yana olmak öne çıkan argümanlar değildi. Hatta tam tersine, “komünizme karşı olmak” ortak paydasında birleşen sağ, “solu yok etmek” için şiddeti öne çıkarmıştı.
1980 askeri darbesi
Kafaları karıştıran 12 Eylül darbesidir. Çünkü 12 Eylül’de asker “Türkiye’nin kapitalist sistemde yerini alması ve komünist fikirlerin tamamen yok edilmesi” için yönetime el koydu. Bunu yaparken o ana kadar “devletin bekası” gerekçesiyle yanında yer alan bir kısım sağı da potanın içine attı. Yani bir anlamda “hedefe giden yolda kullanılanlar” artık ihtiyaç fazlasıydı ve onların da tasfiyesi gerekiyordu.
Siyasetçiler bilir
Bu durumu elbette dönemin siyasileri de biliyorlardı. Ki zaten 12 Eylül darbecilerinin titizlikle koruduğu ve hayata geçirdiği, “Türkiye’nin kapitalist manifestosu” denilebilecek “24 Ocak kararları” temel politika haline getirildi. Plan Türkiye’nin planı değildi, batı patentli, Amerikan destekli “yeni bir yaşam biçimiydi” ve koruması, kollanması da askerlere teslim edilmişti. İşte askeri vesayet denilen budur.
Siyasetçinin tavrı
Bu politikaların temeli İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra atılmıştı. Herhalde Batı o güne kadar pek ciddiye almadığı Türkiye’yi kara kaşı kara gözü için arasına katmamış ve NATO üyesi yapmamıştı. Elbette Türkiye’nin üzerine düşen görevler de vardı. Siyaset bunu yürütebildiği ölçüde yürüttü, başarısızlık söz konusu olunca devreye asker sokuldu. Örneğin 27 Mayıs “batı tipi” hukuk ve demokrasinin öğretilmesi için yaptırıldı.
İşler iyi gitmiyor
Kim ne derse desin, Türk halkı özgürlük, demokrasi, hukukun üstünlüğü kavramlarıyla 27 Mayıs’ta tanıştı. Ama demokrasi geleneği yeni olan Türkiye’de yeşeren demokrasi batının istediği gibi gitmiyordu. O halde “fazla gelen” demokratik düzene yeniden bir “nizam verilmesi” gerekiyordu ve siviller bunu yapmayı başaramadığı için talimat yine askere verildi, 12 Mart muhtırası çıktı ortaya.
Ve son düzenleme
Sonunda biraz önce belirttiğim 12 Eylül’e geldik. O yıllarda “global ekonominin” temellerini atan ve artık “Sovyet sisteminin çökeceğini” gören batı, Türkiye’nin de bu sistemin değişmez üyesi olması için nihai kararını verdi. Askere yine talimat verildi, müdahale sağlandı, Türkiye “gelmekte olan global ekonominin bölgedeki temsilcisi” olmak için hazırlanmaya başlandı. Asker işin “disiplin” bölümündeydi artık.
1990’lar işin sonu
Ve geldik 1990’lara. Sovyetler Birliği yıkıldı. Global ekonomik düzen, içine eski Sovyet ülkelerini de alarak yeni yapısını kurdu. Burada en büyük darbeyi sol görüşler yedi. Çünkü o ana kadar demokrasi ve özgürlük mücadelesi “sağa” dolayısıyla “kapitalizme karşı” yapılıyordu, oysa yeni durumda “savunulacak bir sol kalmadığı” gibi, kapitalist sistem “solun arzuladığı” değişimleri artık zararlı görmediği için hayata geçirmeye başlamıştı.
Askerin işi bitti
Elbette bu durumda askerin de “tarihi misyonu” sona eriyordu. Komünizm tehlikesi ortadan kalktığına göre askerin yeni “misyonu” ne olacaktı? Asker, siyasetçilerin de katıldığı bir oyunun içindeki en önemli aktör olma vasfını yitirmişti ve sanıyorum komutanlar ilk kez “Biz kimin ordusuyuz?” sorusuyla karşı karşıya kaldılar. Artık siyasetçi ile birlikte bir oyunun içinde olamayacakları çok açıktı.
Siyasetçi oyunu sürdürdü
Durumdan siyaset de etkilendi. Alışkanlıkların hemen terk edilmesi o kadar kolay olmuyor. Daha önce “yapılamayan her şeyi” askerin etkisine bağlayan siyaset de bocaladı. Sıkıştığında askerden medet umanlar artık yalnız başlarına kalmıştı. Siyasetle işbirliği içindeki kimi sivil kesimler de aynı şaşkınlık içindeydi. İşlerini siyasetçi-asker etkisiyle yürütenler için de “zamanın sonunun” çanları çalıyordu.
28 Şubat başarısızlığı
Bugünün sözde demokratları 28 Şubat’ı hâlâ bir darbe gibi anmaya çalışıyor. Oysa 28 Şubat askerin değil sivillerin işidir. Alışkanlıklarından vazgeçemeyenler askeri bir kez daha devreye sokmak istediler. Oysa daha önce askere talimatlar yağdıran dış güçlerin planları başkaydı. Bunu algılayamayanlar “askerin nasıl olup da darbe yapamadığına” anlam veremediler. Suçu Erbakan’a attılar.
Erbakan’ın ruh hali
28 Şubat sivil yönetimi aslında askerle başa çıkabilir ve bugün yaşananlar bundan 15 yıl öncesinden halledilebilirdi. Çünkü artık askerin elinde “darbe yapma gücü” kalmamıştı. İş siyasetin gereken yerine oturmasına kalmıştı. Ama Erbakan korktu. “Genlerinden” gelen “asker korkusu” ağır bastı ve Erbakan adım atamadı. Yardımcısı Çiller ise asker tarafından desteklendiğine inandırılmıştı, o durumdan yararlanmayı seçti.
Türkiye’de yeni dönem
Erbakan 28 Şubat ağırlığını kaldıramadı ama öğrencileri “müthiş bir deneyimden” geçme fırsatı bulmuştu. Gerçek şuydu ki artık askerin darbe yapma ihtimali yoktur. O halde yapılan hatalar sonucu daha önce iktidarı “rüyasında bile göremeyen” bir kesim kendini bir anda iktidar koltuğunda bulduğu gibi bir taşla birkaç kuş vurabilecektir artık. Yeter ki sabırlı olunsun. Türkiye’nin tamamen dönüştürülmesi hayal değildir çünkü.
Darbe paranoyası
Nasıl trapezciler eğer bellerinden bir iple bağlıysalar, olabilecek en tehlikeli numaraları yapabilirler, iktidar da “darbe olmayacağı gerçeğine” sarılarak “hayali bir darbe ihtimali” üzerinden asıl politikasını devreye soktu. Bir darbe paranoyası yaratarak asker önce yıpratılmaya, sonra zorlanmaya başlandı. Art arda gelen tutuklamalar, ortaya atılan iddialar doğal olarak zihinleri bulandırıyordu. Halk artık askere eskisi gibi güvenemiyordu.
Bugünün yarını
Türk Silahlı Kuvvetleri artık belini doğrultamayacak hale getirilmiştir. Bundan sonra ilk anayasa değişikliği ile askeri yargı ortadan kaldırılacaktır. Ama asıl yapılmak istenen ordunun temel yapısını tamamen değiştirmektir. Bunun için ilk adım “profesyonel askerlik” adı altında “istenilen kişileri ordunun bünyesine sokmaktır. Ardından gelecek olan da “subay dönüşümü” olacaktır.
Harp okulları
Silahlı Kuvvetler subay ihtiyacını Harp okullarından ve bazı ihtiyaçları için de belli eğitimler almış üniversite mezunlarından karşılıyor. Harp okullarına girişin ise kuralları vardır. Örneğin imam hatip mezunları (Tüm meslek liseleri) harp okullarına (eğitim durumları yeterli görülmediği için) alınmıyor. Ayrıca ordu sınava girenler için de bir güvenlik soruşturması yapıyor. Bu da kimi cemaat ve tarikatların orduya girmelerini engelliyor.
Engeller kaldırılır
Uygulanan planın sonunda harp okullarına giriş konusundaki engellemeler de kaldırılacaktır. Ordu bu sayede önümüzdeki 15 yıl içinde “zihinsel” bir değişim de geçirecek ve mevcut iktidarla daha uyumlu çalışacak subay ve astsubayların yetiştirilmesi mümkün olacaktır. Sonuçta Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bir “İslam ordusu”na dönüştürülmesi sağlanacaktır.
Hepinize iyi haftalar dilerim
Askerle didişmenin Türkiye’yi götüreceği yer
Haberin Devamı

