BUNU YAZMAK GEREK
İstanbul trafiğindeki keşmekeş yeni değil. Kendimi bildim bileli İstanbul’dayım ve trafiğin rahat olduğu zamanı hiç hatırlamıyorum.
Boğaz Köprüsü yoktu daha, trafik yine çileden çıkarırdı.
Köprü ile ferahlama olacak sanıldı, tam aksine 4 şeritli yollar bile ara sokaklara döndü. Sonra bir köprü daha, şimdi biri daha yapılacak ancak trafik aynı trafik.
Elbette 90’lı yıllardan itibaren özellikle, trafiğe milyonlarca araç katıldı, bunlarla baş etmek çok zor. Ama belli ki trafik geçit yapmakla, şerit eklemekle, kentin ortasından otoyol gibi yollar geçirmekle çözülmüyor.
Yapılan her geçit, açılan her kavşak aslında trafiğin biraz daha sıkışmasına neden oluyor.
Aslına bakarsanız İstanbul’un yolları batının büyük kentlerindeki yollardan çok daha fazla, geniş ve kullanışlı.
Buna rağmen trafiğin aksamasının üç nedeni var:
BİRİNCİSİ, trafik polisinin yetersizliği,
İKİNCİSİ ve bence en önemlisi, sürücü hataları,
ÜÇÜNCÜSÜ iki köprüye giden yolların ana trafiği kesmesi.
Bugün sizlere birinci faktörden, trafik polislerinin yetersizliğinden söz etmek istiyorum. Daha sonraki yazılarımda diğer faktörleri ele alacağım.
İstanbul Trafik Şube Müdürlüğü’nde yaklaşık 1200 trafik polisi çalışıyor. Polisler 24 saat esasına göre görev yaptığı için bunların ancak yarısı hizmette. İzinli, raporlu olanları da çıkardığımızda demek ki İstanbul’un tamamında ancak 500 kadar trafik polisinin görev yapabildiğini söyleyebiliriz.
Bu sayı 14 milyonu aşan nüfusuyla İstanbul için asla yeterli olamaz. Olmadığı da ortada zaten.
Trafik polisinin eksikliği özellikle “pik” denilen yani en yoğun saatlerde kendini hissettiriyor. Önemli kavşaklarda, birbirini kesen büyük caddelerde yeterli sayıda polis olmaması nedeniyle trafik keşmekeşe dönüşüyor.
Yoğun trafik akışının olduğu caddelerdeki trafik ışıkları trafiğin akışına değil tam tersine durmasına neden oluyor.
Çünkü bir taraftan dura kalka akan trafik, kırmızı ışık yandığında karşı tarafın yolunu kesiyor. İşte o noktada trafik polislerinin bulunmaması sorunu içinden çıkılmaz hale getiriyor.
Konuyu bir Trafik Müdürü ile konuşmuştum geçen hafta, “Trafik ışıkları zaten polisin orada olmaması için var, her trafik ışığının altına bir polis koyamayız ki” demişti. Çok doğru da, geçerli değil.
Ayrıca tabii ki her ışığın altında bir polis olmayacak da, en yoğun saatlerde bu kavşakların işlerliğini sağlamak da polisin görevi. Klasik söyleme sığınıp kimse bahane aramamalı.
Tabii İstanbul’da trafiğe çıkanlar kritik noktalarda da polisi görememekten şikâyetçi. İstanbullu bir sürücü trafik polisi ile ancak devlet büyükleri geçecekse karşılaşıyor. O trafik polisleri de trafiği yönlendirmek için değil, devlet büyüğünün geçeceği yolları kesmek için bekleşiyor.
Belli ki bütçeden trafik polisi sayısını artırmak için kadro çıkamıyor. Çünkü maliyetinin yüksek olduğu düşünülüyor.
Oysa İstanbul’da duran trafiği akıtmanın sağlayacağı tasarruf polis maaşlarından kim bilir kaç kat fazla olacaktır.
OKURDAN MESAJLAR
Araba çekmede son sınır!
İstanbul’da trafik ekiplerinin, daha doğrusu trafik ekibi görünümündeki dernek ve vakıfların korsan araç çekme faaliyetlerini defalarca yazdım. Bir şey değişmiyor aslında, bir Trafik Müdürü arayıp önce biraz üzüntü belirtiyor, sonra ilgi gösterileceğini söylüyor, hepsi bu.
Çünkü araç çekmenin rantı çok yüksek. Kimse bu ranttan olmak istemiyor. Bu nedenle emniyet teşkilatı her türlü eleştiriyi göğüsleyerek bu düzenin devamını sağlıyor.
Ne diyeyim, ben bu tür aksaklıkları gördükçe yazmaya devam edeceğim.
Bugün araç çekmede işin “şahikası” sayılacak bir olay anlatacağım.
Nazan Kayran, Maslak-Darüşşafaka metro hattının açılmasına çok sevinen bir çevre sakini. Çünkü metro sayesinde artık her gün arabasıyla şehir trafiğine girmesi gerekmiyor.
Arabasını metro durağındaki İSPARK’a bırakıyor, şehir içindeki işlerini halledip metroyla gidip dönüyor, arabasını alıp evine gidiyor. İdeal olan da bu zaten. Ama Nazan Hanım arabasını İSPARK’ın tabelasanın altına bırakıyor, görevliye parayı ödüyor, metroya binip gidiyor, işini bitirip geri dönüyor ve bakıyor ki, arabası yerinde yok. İSPARK görevlisi de yok. Biri “Arabanızı polis çekti” diyor. Polisin arabayı çektiği otopark bulunuyor, çekici ücreti, park parası ve trafik cezası ödeniyor ve araba geri alınıyor.
Ama Nazan Hanım soruyor: “İSPARK tabelası olan yere park ediyorum, parayı ödüyorum, makbuzu alıyorum, araba neden çekiliyor?” Meğer Trafik ile İSPARK o bölgede kavgalıymış. İSPARK “tabela dikmiş” polis “park edilemez” diyormuş. Kabak da parasını verip park eden vatandaşın başına patlıyor.
DİKKATİMİ ÇEKEN ŞEYLER
Dava bana açılırsa yargı kötü, başkasına açılırsa iyi!
Yandaş medya son zamanlarda hayli telaşlı ve tedirgin.
Çünkü bu medya kuruluşları ve bazı yazarlar hakkında çok sayıda dava açılmış ve açılmaya da devam ediyor. Buna isyan ediyorlar.
Gazetecilere dava açılması hiçbirimizin hoşuna gitmiyor tabii. Buna karşın, başkaları için, üstelik saçma sapan iddianamelerle davalar açılmasına hiç ses etmeyenlerin ve sıkıştıkları an “Yargı kararına saygılı olalım, yargılamanın sonucunu bekleyelim” diyenlerin kendileriyle ilgili davalara tepki göstermelerini anlamak mümkün değil.
Aynı şekilde “Yargıya saygılı olalım, yargı kararlarını bekleyelim, bir suçunuz yoksa aklanırsınız zaten” diyenler olursa, haksız mı sayılırlar?
Ayrıca başkalarına dava açan savcılar “kahraman” oluyor da, bunlara dava açanlar neden “derin devlet” adamı sayılıyor.
İnsanda, samimiyet ve dürüstlük olmayınca biz bunları daha çok yaşarız.
HOŞUMA GİDENLER
Ne zamandır hiçbir sanat etkinliğine gidemiyordum. Yazıydı, televizyon konuşmalarıydı, referandumdu, bazı konferanslar ve bilgi almak için Anadolu’nun çeşitli illerine gitmelerdi derken, ne yazık ki hayatın bu en keyifli anlarından mahrum kaldım.
Pazar günü bu “makûs” dönemi geride bırakabilmek için ilk adımı attım. Dünyanın en izlenen müzikallerinden biri olan Chicago’yu izledim. Tabii New York’taki dekor ve sahnenin aynısı değildi belki ama, çok keyifli bir iki saat geçirdim. Özellikle danslar ve espriler çok güzeldi.
Bir de, başrol oyuncusu uzaktan bakınca tıpkı Gülgün Feyman’dı sanki. Epeydir görmediğim sevgili arkadaşımı sahnede izler gibi hissettim. Neyse, uzun zamandan beri ilk oldu ama bu yıl tiyatro, konser, gösteri gibi etkinliklere daha çok katılmayı düşünüyorum. İlk olarak da önümüzdeki hafta Antalya Altın Portakal Film Festivali’nden başlıyorum. Başından sona izleyip izlenimlerimi sizlere de aktaracağım.

