Dürüst liberallere çağrı

12 Ocak 2011

ÖNERİBu köşeyi sürekli okuyanlar bilir ki, AKP’nin temsil ettiği zihniyete, yönetim biçimine hep karşı çıktım. Bu, iktidarın her şeyi çok kötü yaptığı anlamına gelmiyor. Elbette bu iktidarın Türkiye için çok yararlı işler de yaptığını bilmek ve hakkını teslim etmek durumundayız.KÖTÜLER ÖNEMLİ: Ancak iktidarlar, sadece yaptıkları iyi işlerle değerlendirilmezler. Yapmadıkları ya da kötü yaptıkları işler daha önemlidir çünkü bunlar ileride tamiri güç hasarlara yol açabilirler. Bir gazeteci olarak hep bu endişeyi dile getirmeye çalıştım.DÜŞMANLIK: İkinci nokta, bir siyasi iktidara muhalefet etmek “düşmanlık” değildir. Demokratik toplumlarda, eleştiri en kutsal haklardan biridir ve bunun kullanılmasını hiç kimse engellemeye ya da çirkin biçimde yaftalamaya kalkamaz.MASKELİLER: Bu köşede iktidara yönelik eleştirilerim kadar bu iktidara destek veren, benim “maskeli faşistler” olarak da nitelediğim, kimi liberal kişileri de hedef aldığım biliniyor. Çoğu sol kökenden gelen bu şimdinin liberalleri, elbette pek çok doğruyu da söylüyor. Birçoğunun yazdıklarına söylediklerine aynen katılabilirim. Ancak bu liberallerin önemli bir bölümü, samimi duygu ve düşüncelerini yansıtırken sadece iktidarın ekmeğine yağ sürdüklerini unutuyorlar.ALTIN ÇAĞ: 8 yıllık AKP iktidarı döneminde “altın çağlarını” yaşayan bu liberaller hiçbir konuda uzlaşamayacakları, yaşam biçimlerinde bir paralellik olmayan, gustoları çok farklı AKP’lilerin göz bebekleriydi. Nedeni çok basit; AKP zihniyetinin “Türkiye’nin bir İslam devleti olması endişesi taşıyan” kesimleri rahatlatacak bilgi birikimi, yetenek ve çapta elemanı yok. Bu kaynak liberal kesimde ise bol miktarda var.AÇIK KAPATTILAR: İşte AKP açığı bu liberallerle kapattı. Onların söylemleri, yetenekleri, bilgi birikimleri, entelektüel düzeyleri, AKP’li olmayan kesimleri de etkilemekte kullanıldı. Tabii kendini tamamen kiralayan liberaller de olmadı değil. Bu nedenle çağrım ilk bölümdekiler içindir.ORTAYA ÇIKTI: Her şeye rağmen namuslu liberaller AKP’nin söylemine de inanarak bugüne kadar yoğun bir destek verdi. Ancak 8 yılın sonunda geldiğimiz noktada, herhalde artık onlar da görüyorlar ki, AKP zihniyeti iyice ortaya çıktı.AB NE OLDU?: Örneğin Avrupa Birliği hedefinin bir şamatadan ibaret olduğu artık gün gibi ortada. Başbakan kendini “İslam dünyası içinde” görüyor ve “Biz birbirimize yeteriz” mesajları veriyor.HUKUK BİTTİ: Hukuk konusunda samimi olmadıkları, bütün amacın yargıyı tamamen ele geçirip ondan sonra hukuk adına kendi hukuklarını uygulatmak olduğu da belli oldu.12 EYLÜL: Darbelerle ve 12 Eylül’le hesaplaşma sloganlarının içi boş yalan olduğu anlaşıldı. Halk bununla kandırılıp sandık başına götürüldü ama icraat sıfır.İÇKİ YASAKLARI: Herkesin yaşam biçimine saygılı olunacağı söyleminin de bir kandırmaca olduğu gerçeğini içki yasakları ile öğrendik. Lokanta baskınları ile topluma başka bir yaşam biçimi dayatıldığı da ortaya çıktı.DİZİ KAVGASI: RTÜK kanunu ile zaten tamamen kontrol edilen medyaya hiç nefes aldırılmayacağı, dizilerin “İslami açıdan” tartışılmaya açılması, sanat eserleriyle ilgili çağ dışı tutum ve davranışların sergilenmesi de bunların artıları.RAHATSIZLAR: Gözlediğim kadarıyla liberal kesimin önemli bölümü bu durumdan son derece rahatsız. Çünkü “Biz AKP’li değiliz” söylemi ile sadece kendilerini kandırdıklarını, oysa bugüne kadarki tutumlarıyla AKP’li olmayan kesimleri etkilemekte büyük başarı kazandıklarını anlıyorlar artık.VE ÇAĞRIM: Şimdi diyorum ki; ey her şeye rağmen namuslu kalabilmiş liberaller, bir hafta boyunca hiçbir kanala çıkmayın, görüş belirtmeyin ve hatta güncel konularda yazmayın. (Ki bazıları bunu yapıyor, trafik, helikoter kazası, fuhuş operasyonu gibi konulara dalıverdiler.)MEYDANI BIRAKIN: Ekranlara sizi “AKP kontenjanından” sayıp davet ediyorlar. Çıkmayın bir süre ve ekranlara gerçekten AKP yandaşları çıksın. Onlar anlatsınlar örneğin şu içki meselesini, heykel konusunu veya AB ilişkilerini.Göreceksiniz: O zaman siz de göreceksiniz sizler olmayınca nasıl zayıf kaldıklarını, nasıl komik duruma düştüklerini.Samimiyim: Bu çağrım, hiçbir art niyet taşımayan, çok samimi bir çağrıdır.*****BUNU YAZMAK GEREKKime yandaş diyorum?Nedense bir sıfatı sık kullandığım için eleştirenler var. “Yandaş” diyorum, birileri çıkıp “Sen de yandaşsın CHP’nin (veya MHP’nin ve diğerlerinin) yandaşısın” diyor. Güya akıl ve mantık yürütüyor.İşin temeli bilgisizlikten kaynaklanıyor. Adam siyaset bilmiyor, sosyolojiden anlamıyor, tarihten nasibini almamış, yazma yeteneği de yok, kendince aklını kullanıp güya kurnazlık yapıyor.O halde şu yandaşlık sıfatını tekrar açıklamam gerek.Her ülkede, her gazeteci ve yazarın bir siyasi fikri, görüşü vardır. Bunu dile getirmesi, bu yönde yazılar yazması ve konuşması kadar normal bir şey olamaz. Bu biiir.İkincisi, muhalefette olan bir görüşün yandaşlığı da olamaz. Bu ancak destek olabilir. Çünkü muhalefet icra yetkisinde olmadığı için yandaşlığın bir karşılığı da olamaz.Üçüncüye gelince, yandaşlık sıfatı iktidar desteğinde kullanılabilir. O da fikirsel ve düşünsel açıdan destek değil, iktidarla birlikte operasyon yapmak anlamındadır.Benim dilime dolanan yandaşlık budur. Gazeteci, fikirsel desteği bir kenara bırakmış iktidarla al takke ver külah ilişkileri içinde. Bir gazeteci olarak ulaşamayacağı bilgi ve belgeleri alıyor, bunların bir kısmını tehdit ve şantaj aracı olarak kullanıyor, bir kısmını ise iktidarın gücüne katkı olsun diye kamuoyu oluşturmak için yayınlıyor.Bunun karşılığında çok ciddi maddi bir destek alıyor. Örneğin birkaç televizyonda, ki çoğu devletin ya da iktidara çok yakın kişilerin elinde, program yapıyor, parti toplantılarına götürülüyor, konuşmalar için para alıyor ya da kitaplarından kutularla satın alınıyor. Kimileri direkt iş ilişkisine giriyor, ihaleler kapıyor.İşte yandaş sıfatım budur.Herhalde anlaşılmayan bir şey kalmadı. Bu nedenle akıl ve zekâdan yoksun yorumlar göndermeye kalkmasın kimse.*****KAFAMI BOZAN ŞEYLERHaydi Yargıtay suçluydu!..Hizbullah’ın eli kanlı katilleri bir boşluktan yararlanarak serbest bırakıldılar. İktidar şimdi kendi sorumluluğunu unutup Yargıtay’ı suçluyor. Neden? Efendim çünkü Yargıtay sürenin dolacağını bildiği halde temyiz dosyalarını öne almamış. Önce o Adalet Bakanı’na sormak gerekmez mi “Peki siz niye alarm düğmesine basmadınız?” diye.Neyse, onu geçelim.Tamam Hizbullahçılar, PKK’lılar, mafyacılar Yargıtay yüzünden serbest bırakıldı. İyi de serbest kalanlar ortada yok şimdi. Hiçbiri karakollara gidip imza vermiyor. Belli ki kaçıp gittiler bile, ki zaten aksini kimse beklemiyordu.Serbest bırakılırken Yargıtay suçluysa, çıkanların kaçmasını önlemek de iktidarın işi değil mi?Yıllar önce Bodrum’da tatildeyken, kıyıya yakın bir yerde sürekli bekleyen bir Sahil Muhafaza hücumbotu dikkatimi çekmişti. Sorduğumda Alaattin Çakıcı’nın sahildeki evlerden birinde kaldığını, deniz yoluyla kaçmaması için önlem alındığını öğrenmiştim.Peki serbest kalan Hizbullahçılar izlendi mi, önlem alındı mı? Anlaşıldığı kadarıyla bu yapılmadı. O halde “iktidar Hizbullahçıları serbest bırakarak radikal İslamcı çevrelere şirin göründü” eleştirilerinin biraz da olsa gerçeği yansıttığını söyleyenler yanılmış olmazlar değil mi?*****CANIMI SIKAN ŞEYLERKarar yasal ama vicdani değilErgenekon sanıklarından Mehmet Haberal için hazırlanan “taburcu edilebilir” raporunu sakladığı gerekçesiyle İstanbul Üniversitesi Kardiyoloji Enstitüsü Başkanı Prof. Dr. Erhan Kansız tutuklandı.Eli kanlı katiller serbest bırakılırken, bir kalp uzmanının üstelik “rapor sakladı” gerekçesiyle tutuklanması herkesi isyan ettirebilir.Ancak sakin düşünürsek, uygulamada bir yanlış olmadığını görürüz. Kansız’ın tutuklanması yasalara uygundur. Ama vicdanları sızlattığı da kesindir.Çünkü, Kansız, savcılar tarafından “terör örgütü” olarak nitelenen dava kapsamında suçlanmaktadır. Bu durumda tutuklamadan başka yapacak bir şey yoktur.Sorun, Türkiye’nin aydınlarının, gazetecilerinin, bilim adamlarının “terörist” sıfatıyla yargılanmasından ve bu konuda bir türlü karara varılamamasından kaynaklanmaktadır.Bunu yaratanlar vicdani sorumluluğundan kurtulamayacaklardır.*****Elmanın içindeki kurt dışarı çıkmadan elmayı tarif edemez.(Rüştü Alçı)*****“Daha fazla özgürlük!” diyen AKP, çizdiği yasakçı tabloyla Yas-AK Parti olma yolunda ilerliyor! (Gani Yıldız)

Devamını Oku

Muhalefet bu kez bilgisayar sistemine hâkim olmalı

11 Ocak 2011

ANALİZÜnlü bir özdeyişimiz vardır. Yenildiği halde yenilgiyi bir türlü kabul edemeyenlere “Yenilen pehlivan güreşe doyamazmış” denir. 2007 seçimlerinde bilgisayar yoluyla hile yapıldığı iddialarına karşı iktidar ve yandaşları bu deyişi bol bol kullanmıştı.Haksız değildi iktidar ve yandaşlar elbette. Çünkü yaygın kanı bir hile olmuş olabileceği doğrultusundaydı ama kimse bunun kanıtlarını ortaya koyamadı. Hile vardıysa bile muhalefet partileri “mahçup olma korkusuyla” olayın üzerine gitmekte çekingen davrandı.Sonuçta zihinlerde “hile oldu” kanısı yapıştı kaldı ama çare de bulunamadı.Şimdi seçimlere 5 ay kaldı. Muhalefet “Yenilen pehlivan güreşe doyamazmış” psikolojisi altında kalmadan yine zihinleri kurcalayan “yine hile olacak” iddialarına karşı şimdiden önlem almalı.Örneğin Türkiye halkı seçimlerde kullanılan bilgisayar sisteminin ne olduğunu bilmiyor. Bu programı kim yazdı bu bilinmiyor.Yine örneğin seçimlerde kullanacağımız bilgisayar programının asıl sahibi kim? Bu da bilinmiyor. Yazılıma ne kadar para ödendi? Bunu da bilen yok.En önemlisi bu sistemin güvenliği nedir? Her ne kadar Yüksek Seçim Kurulu refarandum öncesi çıkan dedikodular nedeniyle bir açıklama yaparak sistemin son derece güvenli olduğunu bildirmişti ama bu ne kadar güven duyulabilecek bir açıklamadır?CHP ve MHP başta olmak üzere seçime katılacak tüm muhalefet partileri bu konu üzerinde önemli durmalıdır. Konuyu sürekli gündemde tutarak seçimde kullanılacak bilgisayar sistemi hakkında ayrıntılı bilgi sahibi olmalıdır.Öğrendiğime göre CHP Emrehan Halıcı’nın başkanlığında bir “Bilişim merkezi” kurmuş. Halıcı bilgisayar konusunda son derece yetkin ve yetenekli bir isim. Halıcı’nın büün işi gücü bırakıp sadece bu konuya dikkat vermesi gerekir.2007 seçimlerinden sonra bilgisayarla hile yapılmış olabileceğini yazan ilk gazeteciyim. Benim dışımda bir iki kişi daha konuya girdi.Bu süreçte gerek CHP’liler gerekse MHP’liler bazı sandıklarda alınan sonuçlarla YSK’nın bilgisayarındaki sonuçların tutmadığını gördüler. Ancak Baykal da Bahçeli de konunun üzerine gidecek cesareti bulamadılar.Bundan tam iki yıl sonra Deniz Baykal’ın uçakta karşılaştığı bir eski bakana “hile iddialarının üzerine gitmeliydik” dediğini bizzat bu bakandan dinlemiştim. İş işten geçmişi tabii.*****CANIMI SIKAN ŞEYLERKorkunun ecele faydası yokSöyleyince kızıyorlar ama görüyorsunuz ki Türkiye adım adım “dönüştürülüyor.” Bir taraftan bireysel özgürlükler, hak hukuk, demokrasi nutukları atılırken, yaşam biçimleri üzerindeki baskılar giderek artıyor ve “İktidara bağımlı tek tip bir halk” oluşturulmaya çalışılıyor.Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurulu bir yönetmelikle içki konusunda yeni esaslar belirledi. Buna göre artık içki içilmesi de satılması da hem çok zor hale getiriliyor hem de “caydırıcı” önlemler hayatımıza giriyor.Örneğin kır düğünü yapacaksınız, içki veremiyorsunuz konuklara.Her türlü açılış, gala, özel tören, kutlama gibi etkinlikler eğer içki ruhsatı olan yerde yapılmıyorsa kesinlikle içki servisi yapılamayacak. Saraylarda, müzelerde, özel mekânlarda, sergi açılışlarında içki servisi yok artık.Anadolu’nun birçok kentinde içki fiilen yasak, içkili lokantalara izin verilmiyor. Bu nedenle genellikle kent dışında, yol ve otoyol kenarlarında, mücavir alan olarak bilinen yerlerdeki tesislerde içki içilebiliyordu. Yönetmelik bunu da yasakladı.Örneğin şirketiniz adına yılbaşı ya da özel günlerde sevdiklerinize veya müşterilerinize hediye paketi göndereceksiniz. Paketin içine her şeyi koyabilirsiniz ama içki koyamazsınız bundan sonra.İçki reklamı zaten yasak gibi, ama artık içki satan ruhsatlı yerler de içkiyi ayrı bir bölümde sergileyecek. Dükkâna giren biri ortalık yerde içki görmeyecek. Eğer alıcıysa bu özel bölüme geçip kimseye göstermeden alacak içkisini.Bütün bunlar iktidarın yaşam biçimini giderek nasıl dönüştürdüğünün göstergeleridir. Şunu söylemeliyim ki, iktidar bütün bunları yarattığı korku ortamı sayesinde gerçekleştiriyor. Öyle bir korku havası hâkim ki, ilgili kimse bu dönüşüme itiraz edemiyor.Dün gün boyu bazı haber kanallarında içki konusu ele alınmıştı. Doğal olarak sektörün temsilcileri de ekrandaydı.hepsinde “inanılmaz” bir ağırbaşlılık hâkimdi. Kimse yapılanın yanlış olduğunu yaşam düzenlerine karşı bir dayatma ile karşılaştığımızı dile getiremedi.Genel eğilim “Aslında bize zararı yok, zaten halkın yarıdan fazlası içki içmiyor, bizim için önemli olan turistik tesisler, otellerdir” şeklindeydi. Kimileri “sanıldığı kadar sert önlemler yok, sadece izin almamız gerek, onu da alıyoruz zaten” diyerek konuyu geçiştirdiler.Tabii bu korkuyla nereye kadar gideceğiz? Kimse ağzını açamazsa, kimse tepki gösteremezse ve popülist kaygılarla durumu idare etme yolunu seçerse, bu iktidar canının istediğini yapmaya devam eder. Bilelim ki korkunun ecele faydası yok.******MERAK ETTİKLERİMYa temyiz etmediyseHukukçu değilim, sadece mantık yürütüyorum ve gerçekten merak ediyorum. Okurlarımdan birinin mesajı aklıma takıldı.Şimdi, günlerdir Yargıtay onaylamadığı için serbest bırakılan Hizbullahçıları, PKK’lıları, Devyolcuları, mafyacıları konuşuyoruz. Aslında hepsi için hükümler verilmiş, ama dava temyize gitmiş, oradan karar çıkmamış.Şöyle düşünelim. Hizbullahçılar ceza aldılar aslında. Ömür boyu, 36 yıl, 20 yıl ceza alanlar var. Diyelim ki ömür boyu hapis cezası alan temyize gitti de, 20 yıl ceza alan “Ne değişecek?” diye düşünerek temyize gitmedi.Bu durumda temyize giden henüz tutuklu, diğeri ise hükümlü konumunda değil mi?Yani temyize giden hapisten çıkıyor ama temyize gitmeyen hapiste kalıyor.Mantığım diyor ki “Mahkeme cezayı verdiği an, hüküm verilmiş demektir ve kişi tutuklu olmaktan çıkar hükümlü durumuna geçer.”Gerçekten sadece merak ediyorum. Konuyu iyi bilen biri aydınlatırsa sevinirim.*****BUNU YAZMAK GEREKKanuni, Mustafa ve hatta VedaKimi demokrat, hukukun üstünlüğüne inanan, Atatürk ilke ve devrimlerine bağlı yazarlar Kanuni dizisine yönelik linç kampanyasına karşı çıktılar ya, fırsat bulan AKP ve yandaşları “Bu ne ikiyüzlülük, Mustafa filmine tepki verenler, Kanuni dizisine tepki gösterenlere karşı çıkamaz” haykırışlarına başladılar.Dürüstlük, namus, ahlâk bir yana, ama asıl akıl ve zekâdan da yoksunluk var galiba.Kanuni dizisi ile Mustafa farklı.Kanuni bir dizi film. Tarihi aynen yansıttığı iddiasında değil. Bir dönemi, çeşitli hikâyelerle sarmalayarak anlatmaya ve bir TV dizisi olduğu için seyirci toplamaya, reyting yapmaya çalışıyor.Mustafa ise bir dizi ya da konulu film değil, belgeseldi. Atatürk’ü “farklı bir açıdan ele alan” ama tamamen tarihsel gerçekleri yansıttığı iddiasında olan bir belgeseldi.Bu nedenle Mustafa’nın eleştirilmesi hatta yerden yere vurulması çok normal. Nitekim o belgeselle ilgili çok ağır eleştiriler çıktığı gibi çok iyi ve olumlu izlenimler de yazıldı, söylendi.Bu ikisinin dışında Veda ise bir filmdi. Tarihsel gerçekten yola çıkan, vefa, sadakat ve aşk örtüsüyle harmanlanmış sinema filmiydi. Veda’nın da “belgesel olma” iddiası yoktu.Sadece tarihi gerçeklere sadık kalınmaya çalışılmıştı.Bu nedenle Kanuni hakkında Mustafa belgeseli üzerinden yapılan sataşmaları sadece gülerek izliyorum.*****Sıkıntısına katlanabilirsen şöhreti elde edebilirsin (Rüştü Alçı)Bir lisede, kız ve erkek öğrencilerin birbirlerine 45 santimden fazla yaklaşmamaları istenmiş. Cumhuriyetin yüzüncü yılına bu “yaklaşımla”, daha doğrusu yaklaşamamayla gidiyorsak vay halimize! (Gani Yıldız)

Devamını Oku

Yüzleşme meraklılarına ne oldu?

10 Ocak 2011

Son yılların moda deyimlerinden biri “tarihimizle yüzleşme.” Ne zaman Cumhuriyet ilkeleri, Atatürk ve devrimleri kötülenecekse hemen birileri ortaya çıkıp “Tarihimizle yüzleşmemiz gerek” diyor. Yüzleşme adı altında isteyen Atatürk ve devrimlerine istediği gibi saldırabiliyor. Çünkü “yüzleşiyoruz.” Ama ne zaman ki birileri Osmanlı dönemi ile ilgili bir film çekse, bir yazı yazsa, bir kitap hazırlasa ortalık karışıyor.İşte bir kanalda yayınlanmaya başlanan Muhteşem Yüzyıl dizisi ile ilgili olanlara bir bakın.Osmanlı kötüleniyormuş, Osmanlı’nın en muhteşem yılları sadece Harem açısından değerlendiriliyormuş, Osmanlı padişahları içki içen, kadınlarla âlem yapan kişiler gibi gösteriliyormuş.Bütün bu saptamalar neye göre yapıldı? Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın açıklamasına göre “dizinin fragmanları” bu izlenimi vermiş.Bu bir dizi film ve ilk bölümü yayınlandı. İleriki bölümlerde ne var bilmiyoruz. Ama belli ki Hürrem Sultan’ın Osmanlı Sarayı’na giriş günlerinden başlamış dizi.Kıyamet de koptu. Tepkileri izleyince zannedersiniz ki Osmanlı Sarayı’nın Harem’i yoktu. Kadınlar buraya satılmazdı da Pop Star yarışması gibi yarışmalarla kabul edilirdi. Padişahlar sanki tek eşliydi, cariyeleri, halayıkları, eşleri, gözeleri olmazdı. Padişahların hiçbiri içki içmezdi, zevk ve sefa geceleri düzenlemezdi.Sorun bunların yalan olması mı yoksa Cumhuriyet’e karşı dinci bir kesimin savunduğu Osmanlı döneminin imaj kaybına uğrama korkusu mu?Ve tabii şu yüzleşme diye tutturanlar neden şimdi ortada yok?Cumhuriyet’e ve Atatürk devrimlerine inanan hiç kimsenin Türk tarihi ile ilgili bir sorunu yoktur, olamaz da. Kimse Osmanlı dönemini inkâr etmez, başarılarından gurur duyar ama hatalarından da ders almaya çalışır.Osmanlı elbette bir dönem dünyanın en büyük ve gelişmiş devletiydi. Böyle olması padişahların da insanüstü mükemmellikte olmalarını gerektirmez.Osmanlı’yı iyi ve kötü tarafları ile tartışmanın hiçbir sakıncası yoktur. Hemen hemen hiçbir padişah annesinin Türk ve Müslüman olmaması, Osmanlı İmparatorluğu’nun değerini düşürmemiştir.Ama Osmanlı’da harem olduğu gerçeğinin bile saklanmaya çalışılması bu büyük imparatorluğun gücüne gölge düşürecektir.***Lüferimi geri verinBasında ilk kez Mutlu Tönbekici yazdı ve isyan etti. Açıkçası o güne kadar hiç dikkat etmemiştim. Piyasada lüfer yok. İstanbul’un en güzel balığı lüfere hasret kaldık. Lüfer yerine sarıkanat ya da çinekop adını verdiğimiz ufak boylu olanlarını yiyoruz. Nedeni basit, çünkü aç gözlü balıkçılar trollerle denizin dibini mahvettikleri için çinekoplar büyüyüp de lüfer haline gelemiyor. Tönbekici “Çinekopları almayın, satan balıkçıları protesto edin, servis eden lokantalara da gitmeyin” kampanyası açmıştı. Bu yazıları yazdığından beri ben de yazmak istiyordum, bir türlü olmadı. Pazar günü Beykoz Vakfı’nın düzenlediği panelden çıktıktan sonra Beykozlu balıkçılarla sohbet ettim biraz. “Yine mi lüfer yok, yerine bu çinekoplar var?” diye sorduğumda hayli utandıklarını gördüm. “Biz de satmak istemiyoruz, hatta satmıyoruz da çünkü vatandaş tepki veriyor” dediğinde tebessüm ettim. Demek halkımız tepki gösteriyormuş. Balıkçılar “Vatandaş balık lokantalarında da kızıyormuş, bazı lokantalar artık almak istemiyor” deyince daha da sevindim. Ama tüm bunlara rağmen henüz lüferin yüzünü göremedik. Demek ki eylemi daha yaygınlaştırmak gerek.Bu arada bir çift sözüm de Sahil Muhafaza Komutanlığı’na. Her şey onların gözü önünde olup bitiyor. Ellerinde çok hızlı ve güçlü deniz araçları var.Mevzuat yeterli değil falan bahanesinin arkasına sığınmasınlar. Bal gibi yetkileri var. Ama ne yazık ki teknelerini kıpırdatıp da soruna eğilmiyorlar.***Nijerya elçiliği’nden cevap varCumartesi günü bu köşenin etkili isimlerinden Yıldırım Tuna’nın Nijerya’daki elçiliğimizle yaşadığı ilginç olayı nakletmiştim.Makine imal eden Tuna Nijerya’dan mal siparişi vermek üzere gelecek iki Nijeryalı için vize başvurusunda bulunmuş, ancak Nijerya Büyükelçiliği “Gelecek kişilerin tüm masraflarını kabul ettiğinizi ve bu kişilerin vizeleri bittiğinde ülkelerine dönmelerini garantilediğinizi noter tasdiki ile bildirin” demişti.Bu yazımın sonuna Nijerya’dan pek çok kaçak geldiğini bu garip uygulamanın buna karşı yapılmış olabileceğini belirtmiştim.Bu doğru çıktı. Nijerya elçilik yetkilileri Yıldırım Tuna’ya gönderdikleri ikinci mesajda Nijerya’dan birçok kişinin Türkiye’de ve başka ülkelerde kaçak çalıştıklarını belirtiyor ve “Bu uygulama Dışişleri ve Emniyet Genel Müdürlüğü’nün talebi ile yapılıyor” diyor.Yani Nijerya’dan kaçak gelişi önleyemeyen Dışişleri ve Emniyet bu çareyi bulmuş belli ki. Benzer uygulamaları bazı batı ülkeleri bize karşı da uygulamıştı ve hatta hâlâ uygulayanlar var. Biz buna büyük tepki gösteriyoruz. Demek ki bu tür “garip” uygulamalar başa gelince yapılıyormuş.Eğer Dışişleri Bakanlığı bunu kabul ediyorsa bize yapılan uygulamalara da hak veriyor demektir.Nijerya elçilik yetkilileri yılda 11 bin kişinin vize başvurusu yaptığını belirtiyor ve “Nijerya’da sahtecilik çok yaygın. Bize getirilen belgelerin doğruluğunu anlamak çok zor. Ayrıca sahte belgeler de geliyor” diyor.Tamam, Nijerya’da sahtecilik yaygın olabilir, ama Türkiye öyle değil. Türkiye’deki bir şirketin bilgilerinin sahte olması mümkün değil. Bu durumda en azından kendi halkına saygı gösteren bir elçilik, kendi şirketlerinden gelen bilgileri ciddiye almak zorundadır.Belli ki Afrika’ya açılma kampanyaları falan da Türkiye kamuoyuna yapılan propaganda sadece. İşin gerçeği öyle değil.Bu arada Nijerya’da kendi halkına güvenmeyen elçilik yetkililerine küçük bir öneride bulunayım. Vize ile hiç uğraşmasınlar, nasıl olsa orada bir Türk okulu vardır. Türk müdür ve yetkilileri Nijeryalıları çok iyi tanıyordur, vizeleri onlar versinler daha kolay olur.***Deniz Feneri’ne konsolosluk avukatıBiliyorsunuz savcılarımız nihayet harekete geçti ve Deniz Feneri olayıyla ilgili bilgi almak için Almanya’ya gitti. Şu anda hangi aşamada bilemiyorum. Ama yeni öğrendiğim bir bilgi beni çok şaşırttı.Deniz Feneri Almanya’nın kurucusu olarak bilinen ve mahkûm edilen Mehmet Gürhan’ın avukatı Ercan Açıkel aynı zamanda Frankfurt Konsolosluğumuzun da avukatlığını yapıyormuş.Ercan Açıkel’le konsolosluk yetkilileri her hafta cuma günü toplantı yaparak davalar üzerine çalışıyormuş. Çok ilginç değil mi?Bir başka nokta daha. Açıkel’in ortağı Hamdi Küçüktepe. Bu ikili kurdukları hukuk bürosunun adını AK koymuşlar. Soyadlarının baş harfleri yani. Tesadüf olabilir tabii.***Arınç’ın “Çalışan Gazeteciler Günü” mesajı: Çağdaş demokrasi medyayla olur. Bu anlamlı mesaja bir ekleme: Yandaş medyayla olan ise demokrasi değil demAKrasidir. (Gani Yıldız)

Devamını Oku

Bahane ile yargı tamamen bitirilecek

10 Ocak 2011

Sevgili okurlar; geçtiğimiz haftayı “şok” bir gelişme ile karşıladık. Tutukluluk sürelerini düzenleyen “Avrupa Birliği Uyum Yasası” yürürlüğe girince yüzden fazla kişinin işkencelerle öldürülmesi zanlısı olan Hizbullah örgütünün lider ve tetikçi kadrosu serbest bırakıldı. Bunun yanı sıra mafya liderleri, kanlı katiller de tahliye kervanına katıldı.Her şey yasal ama...İşin aslına bakarsanız şaşıracak bir durum yok. Çünkü yasa böyle. Bir kişi “devletin güvenliği ile ilgili” suç işlemiş bile işlemiş olsa hüküm giymeden 10 yıldan fazla tutuklu kalamıyor. Hizbullah ve diğerleri hakkında 10 yıl geçtiği halde hala bir hüküm verilememiş. Bu durumda tahliyeler yasalara ve hatta hukuka uygun. Buna karşı vicdanları sızlattığı kesin.Suçlu arama telaşıVicdanların bu kadar rahatsız olduğu bir ortamda “bir suçlu” arama telaşı da normal. Garip olan, ama 8 yıllık AKP iktidarı ile ne yazık ki alıştığımız ise iktidarın bu konuyu da bahane ederek yargıyla yeni bir kavgaya girmesi. Üstelik bu kez iktidarın yargının belini iyice bükme ve zaten başlamış olan “yargıyı tamamen iktidara bağlama” operasyonunun başarıya ulaşması ihtimali var.Sorumluluk iktidardaNormal bir hukuk devletinde benzer bir olay yaşansa, ki bu olmaz, herkes sorumluluğun iktidarda olduğunu bilir. Çünkü yargı bağımsız olsa da adalet sistemi bakanın kontrolündedir ve son tahliyelerin olacağını en iyi bilen makam Adalet Bakanlığı’dır. Bakan konunun siyasi tarafıdır ve önlem alma keyfiyeti de bakanlığa aittir. Yargıda hata aramak abestir.Alarm zilleri çalmadıElbette şu söylenecektir; Yargı elindeki dosyaların durumunu bilmektedir. Neden alarm zillerini çalmamıştır? Mantıken doğru olmakla birlikte gerçeği yansıtmıyor bu söylem. Çünkü yargının böyle bir görevi yoktur. Konunun özü siyasidir ve bunun sorumlusu da iktidardır. Oysa iktidar bunu bildiği halde düz mantıkla yargıyı hedefe koymuştur.Sürekli bir didişmeAKP 8 yıllık iktidarı boyunca devletin temelini oluşturan kurumları yıpratmayı, kadrolarıyla oynayarak onları bağımlı hale getirmeyi, giderek işlevsiz kılmayı amaçladı. Bunda büyük başarı kazandığı da ortada. Sadece YÖK olayı bile yeter. AKP çok karşı olduğu bu kurumu ele geçirdikten sonra üniversiteleri dilediği gibi yönetmeye başladı ve artık YÖK’ten şikayet etmiyor.Bürokrasi zaten bittiİktidar açısından bakıldığında devlet bürokrasisi konusunda fazla bir sıkıntı kalmadı. Kadro olarak da zihniyet olarak da devlet bürokrasisi artık tamamen iktidarın kontrolü altında. İktidarın önündeki asıl büyük engeller asker ve yargıydı. İktidar yargıyla iki ileri bir geri adım atarak didişmeyi tercih etti. Yargı kurumları iyice etkisizleştirilirken yüksek yargı için çok ince ve planlanmış bir operasyon başlatıldı,Önce asker bitirildiİktidar, yargıdan önce askerin gücünü etkisizleştirme operasyonunu başlattı. Bunda da başarıya ulaştı. Asker yetki, yetenek ve güç olarak sıradan bir bürokrat yapıya dönüştürüldü. Artık Türkiye’de askerin bir hükmü kalmamıştır. Şimdi sıra yüksek yargıdadır ve bunda da yolun yarısına gelindiği anlaşılmaktadır. Sıra en vurucu darbededir.Sıkışınca halk kullanılıyorYüksek yargının bitirilmesinde önce devreye halk sokuldu. Hukuk ve demokrasi kavramlarını yeterince bilmeyenler üzerinden, AKP’ye karşı çıkmayı demokrasiye ihanet sayan bir zihniyetin oluşması sağlandı önce. Ardından maskeli faşistler etrafa salınarak “ileri demokrasiye” geçileceği masalı anlattırıldı.Referandumla halletmekİktidar ve yandaşları yargıyla ve yüksek yargıyla oynamanın tehlikeli olabileceğini gördükleri için işi güya demokrasinin gereği olarak halka havale etmeyi tercih etti. Böylelikle başta Anayasa Mahkemesi olmak üzere yüksek yargının tamamen iktidar kontrolüne geçirileceği düzenlemeleri yaparak akıl almaz propagandalarla referanduma gittiler.Halkın bir suçu yokZaten yoksullaştırılan, yardıma bağlanan, zihinleri yalanlarla ve komplo tuzakları ile bulandırılan geniş bir halk kesimi, kendi yaşamlarına bile ihanet eden kimi aymaz yandaşların etkisiyle bu değişiklikleri kabul ettiler. Gerçek birkaç gün içinde ortaya çıktı, iktidar HSYK seçimlerini dilediği gibi yaptı. İş işten geçmişti artık.Anayasa Mahkemesi de bittiAynı şekilde Anayasa Mahkemesi’nin de yapısı tamamen değiştirildi, iktidarın adamları fütursuzca yüce mahkemeye atandı. Artık iktidar partisinin “kapanma” ihtimali sıfıra düştüğü gibi anayasaya aykırı çıkarılacak kanunların önlenmesi de tarihe karıştı. İktidar dikensiz gül bahçesini birkaç eksiği ile yarattı. Önündeki tek engel Danıştay ve YargıtayÖldürücü darbe geliyorŞimdi artık sıra bu iki kurumda. Kamu vicdanını sızlatan tahliyeler bahane edilerek Yargıtay’ın yapısı da değiştirilecek ve iktidar burada da hakimiyetini kuracaktır. Bu da son derece ucuz bir popülizme sarılarak yapmaktadır. 8 yıldır elini sürmediği yargı sistemini bahane ederek “Kim istemez hızlı yargıyı” söylemiyle halkı tahrik etmektedir.Yine halkın arzusu gibiBu iktidarın en becerdiği şey, demokrasi ve hukuk dışına çıkarak yaptığı her eyleme halkı da ortak etmekteki becerisi. Adeta bir demokrasi sopası ile kitlelerin kafasına vuran iktidar, demokrasi ve hukukla hiç ilgisi olmayan her girişimini sanki demokrasi ve hukukun gereği gibi sunma başarısı göstermektedir. Yandaşlar bunun içinİktidara bu konuda en büyük destek özünde kendisi gibi düşünmeyen, kendisi gibi yaşamayan ve hedefleri de kendi hedefleriyle örtüşmeyen kimi yandaşlardan gelmekte. Hiçbir kimliği ve kişiliği olmayan, ilkesiz, çıkarcı ve Türkiye sevgisizi olan bu maskeli kesim halkın aldatılmasında fevkalade iyi biçimde kullanılmıştır ve kullanılmaktadır.Yalanı meşrulaştırmakNeredeyse 20 yıldır medya aracılığı ile kafaları muhallebiye çevrilmiş olan halkın bir bölümü AKP ile ilgisi olmayan bu maskeli kesimin iktidar paralelinde olmasının gerçek amacını anlamamakta ve “demek ki demokrasi böyle bir şey” diye düşünerek iktidara olan desteklerini artırmaktadır. Maskeli gafillerin anlamadığı ise yeni bir iktidar döneminde kendilerine ihtiyaç kalmayacağı gerçeğidir.Seçime de gerek yokİşin aslına bakarsanız, yüksek yargı operasyonu da iktidar adına başarı ile tamamlandığında, artık seçimlere bile gerek kalmayacağı ortadadır. Bu durumda her ne kadar seçim kampanyası yapılacak olsa da artık bu iktidarı sandıkta devirme ihtimali çok azalacaktır. Seçimler tıpkı şimdilik gülerek izlediğimiz diktatörlüklerde olduğu gibi yaşanacaktır.Oy oranları şaşırtabilirBöyle olunca tıpkı diktatörlüklerdeki gibi iktidar partisi yüzde 60’ları 70’leri bile görebilir. Siyasi rekabet kalmadığında, özgürlükler sözde demokrasi ve hukuk adına kısıtlandığında, yargının bağımsız karar verme yeteneği olmadığında seçim yapsanız ne olur yapmasanız ne olur? Sadece açıklanan sonuçlara bakar ve çaresiz boyun eğersiniz.Peki böyle mi olacak?Bu çizdiğim karamsar tabloya bakarak kaderimizin bu olacağını da düşünmeyin. Eğer oynanan oyunu herkes anlarsa, bunu çaresizlik içinde iktidara boyun eğen kitlelere anlatabilme becerikliliğini de gösterirse bu oyunun bozulacağı kesindir. Demokrasi ve hukuk yoluyla mücadele edenlerin sonuçta başarısız olma ihtimalinin olmadığını da herkes bilmeli.Sorumluluk siyasi partilerdeBu açıdan bakınca, önemli olan siyasi partilerin gücüdür. Türkiye oynanan oyunlardan, söylenen yalanlardan, atılan iftiralardan ve hazırlanan tuzaklardan sivil toplum kuruluşlarının duygusal tepkileriyle değil siyasi partilerin demokrasi ve hukuk mücadelesiyle kurtulabilir. Bu nedenle artık görev muhalefetteki tüm partilerin omzundadır.Partilere destek olmak gerekO halde durumdan şikayetçi olan, gerçek demokrasi ve hukuk düzenini özleyen herkesin siyasi partileri yüreklendirmesi, zihnen kendini en yakın hissettiği siyasi partiye destek vermesi asıl görevidir. Kendi aralarında konuşan ve yakınanların, ama siyasi partilere mesafeli duranların hüsrana uğrayacaklarını bilmeleri gerek.Hepinize iyi haftalar dilerim.

Devamını Oku

Pazar geldi neşemizi bulalım yine

8 Ocak 2011

Bu pazar da Yıldırım Tuna’dan harika fıkralar geldi. Hiç zaman kaybetmeden, uzatın ayaklarınızı ve okumaya yani keyiflenmeye, gülmeye başlayın...Neredesin balım?Karımın ısrarı ile köy evinden bozma sözde “butik otel’e gittik.. Otelde sahibinden ve bizden başka kimse yoktu, otele dönüştürülmeye çalışan ev de neredeyse 100 yıllık bir viraneydi.. Yatmadan önce son bir sigara içmek için dışarı çıktığım an elektrikler kesildi.. Zifiri karanlıkta el yordamı ile odayı bulmaya çalıştım, korkmuş olacağını tahmin ettiğim eşimi rahatlatmak, ve biraz da işin içine romantizm katmak için önüme çıkan kapıyı açarak “Balım?.. Balım?..” diye melodili bir sesle seslendim.. Cevap yoktuÖ “Neredeymiş bakalım benim balım?” Karanlıkta bir erkek sesi “Gardaş burası bizim banyo” dedi “Kovanlar da ahırın öte yanında!”Ekonomist kadınBabam aniden rahatsızlandı, ve ben mecburen 200 milyon dolarlık işimizin başına geçmek zorunda kaldım..Yeni işimle birlikte hayatımı da düzene sokmak için bir toplantıda rastladığım olağan üstü güzellikteki rüya kıza kur yapmaya başladım, “Şu an normal biri gibi görünebilirim ama birkaç sene sonra babam ölünce bana 200 milyon dolar kalacak..” diye de onu etkilemek için durumu anlattım. Sözlerimden çok etkilenen kız heyecanlanarak kartımı istedi ve tam 3 gün sonra babamla evlenerek üvey annem oldu. Kadınlar gerçekten ekonomi konusunda bizlerden çok daha akıllı..Zamane Genç Kadın: Beni nereye götürüyorsunuz?..Genç Erkek: Oh, şöyle arabayla şehir dışında bir hava alacağız..Genç Kadın: Arabayı sonra ıssız bir yere çekecek, elbiselerimi çıkaracak, öpecek ve daha sonra bana sahip olacaksınız değil mi?Genç Erkek: Ne münasebet?.. Aa?.. Tabii ki hayır?Genç kadın: Amaaann, öyleyse neden gidiyoruz ki?Nedeni var mı?Kız: Seni tanıdıktan sonra yemeden içmeden kesildim.Oğlan: Neden?Kız: Nedeni var mı kardeşim? Cebinde beş kuruşun yok ki!Ayıp artıkKız: Bazı erkekler beni gerçekçi buluyor, bazıları çok çirkin.. Senin düşüncen ne?Oğlan: Bence iki görüş de doğru.. Gerçekten çok çirkinsin!Peri masalıDünyanın en kısa Peri masalı şöyle: Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde delikanlı kıza “Benimle evlenir misin?” diye sormuş. “Hayır” diye cevap vermiş kız. Ve oğlan hayatının sonuna kadar arkadaşlarıyla eğlenmiş, maç seyretmiş, istediği kızlarla beraber olmuş, hep ama hep mutlu yaşamış...Bana özelHakim tecavüz davasında saldırıya uğramış genç kıza “Sanık size tecavüz etmeden ne söyledi?” diye sormuş, kızcağız yüksek sesle cevap vermeye utanınca hakim cevabı bir kağıda yazarak kendisine vermesini istemiş, notu hakim okuduktan sonra jürinin de okuması için göndermiş, notu sırayla okuyan jüri üyeleri bir yanlarında oturana veriyorlarmış, bir erkek jüri üyesi notu okuduktan sonra tam yanında uyuklamakta olan orta yaşlı kadın jüriyi hafif dürterek notu uzatmış, kadın kendine gelip “Seni öyle arzuluyorum ki sana yapacaklarıma inanamayacaksın..” yazan notu okumuş, hafif gülümseyerek cebine atmış. “ 12 numaralı jüri üyesi” demiş hakim, “Lütfen aldığınız o notu bana uzatır mısınız?” Kadın, “Yapamam efendim” demiş yanındaki erkek jüri üyesine tekrar bakıp gülümseyerek, “Tamamen bana ait, özel..!”*****Tarihsel fıkralarOkurlardan Giray Ertuğrul bu hafta çok sayıda “tarihi fıkra” gönderdi. Doç. Burhan Tarlabaşı’nın düzenlediği bu tarihi fıkralar, yaşanmış ibret verici kısa hikayelerden oluşuyor. Hem gülmek hem tarihe mal olmuş kişilerin ders veren nitelikteki anekdotlarını sizlerle paylaşmak istiyorum. Doç Tarlabaşı’nın düzenlediği tarihi fıkra sayısı çok fazla. Önümüzdeki haftalarda da bunlara devam ederiz. Buyrun birlikte okuyalımAldığımız fiyataKeçecizâde’nin Rusya’da bulunduğu sıralarda Rus Çarı, Keçecizâde Fuad Paşa’ya takılır: - Paşa şu Girit’i satsanız!- Hay hay, satalım ekselans- Kaça satarsınız?- Aldığımız fiyataGirit’in yirmi seneyi aşkın bir zamanda ve binlerce şehitle alındığını bilen Çar sararır. Biz de onlaraSultan Alparslan 27 bin askeriyle Bizans topraklarında ilerlerken, keşfe gönderdiği askerlerden biri huzuruna gelip telaşla “300 bin kişilik düşman ordusu bize doğru yaklaşıyor” der. Alparslan hiç önemsemeyerek cevaplar “Biz de onlara yaklaşıyoruz.” AçlıkFatih, hocası Akşemseddin’e sorar: “İnsan açlığa ne kadar dayanabilir?” Akşemsettin cevap verir: “Ölünceye kadar.”Adama göreİncili Çavuş, Osmanlı elçisi olarak Fransa Kralına gönderildiğinde, elbiselerinin bazı yerlerinde yama varmış. Kral, bunları görünce dayanamayıp: “Bana senden başka gönderecek adam bulamadılar mı?” diye sorunca, İncili “Osmanlılar, adama göre adam gönderirler” cevabını vermiş. “Beni de sana göndermelerinin hikmeti bu olsa gerek.”Müsade etmezSadrazam Keçecizade Fuad Paşa’ya yetmişlik bir kadının otuz yaşında bir gençle evlenmek istediğinden bahsetmişler. Paşa hemen “Ahmet müsaade etmez” demiş. Sormuşlar “Hangi Ahmet?” Paşa cevaplamış “Karaca Ahmet.”Ak sakallıVarna Savaşı’nda muharebe meydanında gezen II. Murad, düşman askerlerinin hep genç olduğunu görür. Komutanlarından birine sorar. “Garip değil mi? Bu kadar ölünün içinde hiç ak sakallı görmedim. Hepsi genç, hepsi taze!” Komutan şu cevabı verir: “Padişahım! İçlerinde bir ak sakallı olsaydı, başlarına bu felâket gelir miydi?”Akıl vergisiDostlarında biri, Fransız kralı 15. Lui’ ye “Majesteleri” demiş. “Akıl vergisi almayı hiç düşündünüz mü? Hiç kimse budalalığı kabul etmeyeceğine göre, herkes böyle bir vergiyi seve seve öder.” Kral, alaylı alaylı gülerek “Hakikatten enteresan bir fikir, cevabını vermiş. Bu buluşunuza karşılık, sizi akıl vergisinden muaf tutuyorum” der.*****Bunlar yaşanmışBu hafta internetten topladığım bir dizi “fıkra gibi olaya” yer vermek istiyorum. Beğenirseniz devam etmeye çalışırım. Bunların bazıları biliniyor olabilir, yayınlanmış da olabilir, ama yine hepsi gerçek ve çok gülünç.***Cadaloz kaynana arkadaşımın düğünündeyiz. Nikah kıyılıyor, imzalar atılıyor, gelin ve damadı tebrik etmek için ayağa kalkıldığında elektrikler kesiliyor. Biz hep beraber “Aaaa!” diye tepki gösterirken, arkadaşımın annesi oldukça yüksek sesle düşüncesini dile getiriyor. “Oğlumun daha ilk dakikadan hayatı karardı.” ***Hamile olan sevgili sarışın kuzenim, gebelikle ilgili okuduğun; “Bebekler zekalarının yüzde 80’ini anneden alıyorlar” makalesinden sonra panikle bana dönüp; “Ay inanmıyorum. Bana ne kalacak o zaman?” diye sorduğunda sana “Üzülme öyle bile olsa senin kaybedeceğin bir şey yok!” diyemedim ya! Lanet olsun içimdeki insan sevgisine! ***Yengemin burun ameliyatından sonra elinde bir demet çiçekle gelen abimin inceliğini, kurduğu cümleyle daha bir iyi anladık. “Hatun kokla bakayım burnun çalışıyor mu?” ***“Seviyor musun?” dedim, “Seviyorum” dedi. “Ne kadar?” dedim, “Çok” dedi. “Ne kadar çok?” dedim. “Her akşam eve gelip dırdırını çekecek kadar çok...” dedi. Sustum... *****Gani Yıldız’dan* Erzurum’daki Dünya Üniversiteler Kış Oyunları’nda “yumurta atma” dalı var mı? Varsa altın madalya kesin bizde!* Devlet Bakanı Aliye Kavaf, “Reklamda çocuk kullanmak istismardır.” demiş. Ebeveynlere kızmamak lazım, zira üç çocuk olunca reklamdan gelecek paraya ihtiyaç olabiliyor!* TRT spikerleri, Balyoz davasının iddianamesini okumuş. Türkiye, 12 Eylül darbesini de bir TRT spikerinden duymuştu. Demek darbenin türü değişse de sesi değişmiyor.* Sınır güvenliğini, sivil sınır ordusunun sağlaması planlanıyor. Bu görev işsizler ordusuna verilebilir. Hem iş sahibi olurlar hem de o kadar insan sınırda kuş uçurtmaz!*****Havaalanındaki X-Ray’in 2010 istatistikleri- Bombalı terörist sayısı: 0- Travesti: 133- Hemoroit vakası: 3172- Büyümüş prostat: 8249- Estetik yapılmış göğüs: 59350- Gerçek sarışın: 3

Devamını Oku

Yıldırım Tuna bu kez fıkra yollamadı

7 Ocak 2011

ŞAŞIRDIMHer hafta fıkralarının tiryakisi olduğumuz Yıldırım Tuna’dan gelen mesajı görünce “Bu haftanın fıkraları da geldi” diye açtım. Ama o da ne? Bu kez fıkra yerine Yıldırım Tuna’nın başına gelen “ibret verici” bir olay çıktı.Meraklandırmadan size de aktarayım. Yıldırım Tuna’nın asıl işi makine üretmek. TUNATEK adlı bir firması var. Dünyanın gelişmiş ülkelerine bile makine ihraç ediyor.Tuna’nın şirketi Kanada’dan Venezuela’ya, Nikaragua’dan Zambiya’ya dünyanın makinesini satmış bugüne kadar. Son müşterileri de Nijerya’dan çıkmış. Niger Tech ve Alpha İndustrial firmaları Yıldırım Tuna’nın makinelerini görmek ve sipariş vermek üzere Ankara’ya gelmeye karar vermişler.Tuna da vize işlemlerinde kolaylık sağlamak üzere Türkiye’nin Nijerya Büyükelçiliği’ne bir yazı göndermiş.Şöyle demiş Tuna: Niger Tech ve Alpha İndustrial Firması’ndan Sayın Mr. Maile Charles Etueva ve Ms. Issabu Angela’yı Ankara’da kurulu fabrikamıza talep ettikleri makineleri bizzat görmeleri için ilişikteki davetiye ile davet ettik. Kendilerine gerekli vizenin verilmesi için müsaadelerinizi arz ederiz. Saygılarımla.. Yıldırım Tuna.. TUNATEK Hasır Çelik Sanayi Ltd. Şti.Nijerya Büyükelçiliği ise Tuna’ya garip bir mesaj göndermiş cevaben. Şöyle demişler:“Davet mektubunuzun, davet ettiğiniz kişilerin sizin tarafınızdan kabul edileceğini, Türkiye’de kalacakları süre boyunca tüm masraflarının sizin tarafınızdan karşılanacağını ve vize sürelerinin sonunda bu kişilerin ülkeden ayrılacağını garanti edeceğiniz bir noter taahhütnamesi şeklinde düzenlenmesi gerekmektedir.”Tabii ki Yıldırım Tuna’nın tepesi atmış. “Zaten bugüne kadar ne zaman işim dışişleri makamlarına düşse en ufak olumlu bir yardımlarını görmedim” diyen Tuna “Türkiye’de kalacakları süre boyunca bütün masrafların bizim tarafımızdan karşılanmasını istiyorlar. Uluslararası ticarette asla böyle bir şey olmaz. Ziyarete gelen firma yol ve konaklama giderlerini ‘mutlaka’ kendi öder.. Bizden makine alacağını kesin olarak bilmediğimiz, bizi ziyaret eden firmaların bütün masraflarının bizim tarafımızdan karşılandığını düşünebiliyor musunuz?.. Buna hangi şirketin bütçesi yeter?” diye soruyor.Vize süresi sonunda bu kişilerin ülkeden ayrılacağını garanti etmelerinin istenmesine de şaşıran Tuna “Bu kişiler direkt uçakla İstanbul’a, oradan aktarmalı uçakla Ankara’ya gelmektedirler. Görüşme tamamlandıktan sonra Yabancılar Şubesi Polisi gibi yanlarında Ankara’dan İstanbul’a gidip onları zorla ülkelerine kalkan uçağa mı bindireceğiz?” diyor.Anlaşıldığı kadarıyla Nijerya’dan kaçak yollarla gelen mültecilere karşı sorumluluk ihracatçı firmalara yıkılmak isteniyor. Oysa Nijerya elçiliği iş için Türkiye’ye gelecek şirket yöneticileriyle, kaçakları ayıracak akıl ve zekada olmak zorunda. *****ÜZÜLDÜMYazamadan kaybettikRüştü Alçı vefat etti. Zaten çok ağır bir hastalıkla boğuşuyordu, ne yazık ki gücü yetmedi. Rüştü Alçı “madenci babası” diye bilinen bir işadamıydı, aynı zamanda hukukçuydu. Bilge kişiliği, iş ve hukuk dünyasında ona saygın bir yer edindirmişti.Rüştü Alçı, İstanbul Erkek Lisesi’den hayli küçüğüm olan kardeşim gazeteci Nagehan Alçı’nın babasıydı. İzleyenler hatırlayacaktır, Beyaz TV’de birlikte program yaptığım Rasim Ozan Kütahyalı’nın da kayınpederi. Ozan-Nagehan çifti, Rüştü Alçı’nın da “mürüvvetini görmesi” için hastanede kıyılan nikâhla evlenmişlerdi yılbaşından hemen önce.Aslına bakarsanız Nagehan da biliyordu babasını kaybedeceğini, düğününe gelemeyeceğini, ona son bir mutluluk tattırmak istemişlerdi.İşte bu nikâhtan önce Beyaz TV’de yayınlanan son programımızda Rüştü Alçı’nın hayat deneyimlerini aktardığı “Arafa mı, Harvard mı” adlı kitabını tanıtmıştık.Kitabın ilk bölümü Alçı’nın Arafa Köyü anılarına ayrılmış.Arafa, Nevşehir’in Gülşehir ilçesine bağlı bir köy. Alçı buraya 1957 yılında gitmiş. Köy insanının saflığı, iyiliği, duyguları ve düşünceleri ile geldiği yeri karşılaştırıyor Alçı.Kitabın diğer bölümlerinde ise Rüştü Alçı dünya görüşünü, duygularını anlatan küçük küçük cümlelere yer vermiş. Rasim Ozan Kütahyalı ve Latif Şimşek’le kitap üzerine konuşurken “Rüştü Bey’in özlü sözlerine kendi köşemde yer vermek istiyorum, umarım izin verir” demiştim. Reklam arasında telefon eden Rüştü Bey bundan büyük mutluluk duyacağını bildirmişti.Planım yılbaşından sonra hem kitabı tanıtmak hem de hergün bir özlü söze yer vermekti. İlk hafta üst üste yaptığım seyehatler nedeniyle bunu başaramadım. Önümüzdeki hafta başlamaya karar vermiştim ki, üzücü haber geldi.Bir kere daha gördüm ki, “eğer bir karar verdiysen sakın erteleme” sözü çok doğruymuş. Keşke henüz aramızdan ayrılmadan kendi cümlelerini benim köşemde görebilseydi.Nur içinde yatsın.*****KAFAMI BOZAN ŞEYLERBankalar böyle mi kazanıyor?Bankalar neredeyse hepimizin hayatının bir parçası artık. Kimse “benim bankayla işim yok” diyemez. Çünkü ya maaşı bankaya yatıyordur, ya kirasını bankaya yatırıyordur, mutlaka kredi kartı vardır. Yani bankadan kurtuluş yok.Ancak bankalar pekçok hizmeti verirken üzerimizden haksız kazançlar sağlıyorlar mı?Bir küçük olay anlatmak istiyorum bugün. Gazetedeki arkadaşlarımdan biri geçen yıl bir bankadan kredi almış. Taksitlerini de yine aynı bankadaki maaş hesabına bağlamış. Günü geldiğinde taksit otomatik ödeniyor.Ancak her nasılsa aralık ayında hesapta taksit tutarından 5 lira eksik para varmış. Tabii otomatik çekim yapılamamış ama durum arkadaşıma da bildirilmemiş.Bu konuyu daha önce yazmıştım. Otomatik ödemelerde bankalar yeterli bakiye olmazsa çekim yapamıyor ama müşteriyi de uyarmıyor. Bu nedenle benim de başım elektrik idaresiyle derde girmişti. Dünyanın ceza ve faizini ödemiştim. Bu durum aynen devam ediyor. “Faturanızı biz ödüyoruz” diye bağırıp çağıran, reklamlar veren bankalar ödememe halinde hâlâ müşteriyi uyarmıyor.Gelelim tekrar ana konumuza. Arkadaşım tabii taksidin ödenmediğini farketmemiş. Bir ay sonra bir yazı gelmiş bankadan, “taksidiniz ödenmedi” diye. Arkadaşım şaşırmış tabii, ama durumu görünce diyeceği bir şey olmamış. Ancak borcu kapatırken gördüğü 50 liralık fazlalık dikkatini çekmiş. Açıp sormuş bankaya, “Bu 50 lira nedir?” diye. Demişler ki: “Size tebligat gönderdik ya, işte onun bedeli.”İnsaf yani. Bir tebligatın bedeli 50 lira mıdır? Bankalar yoksa asıl kârlarını bu tür küçük gibi görünen ve bizim sırtımıza yüklenen paralarla mı sağlıyor?*****HOŞUMA GİDENLERRüştü Alçı’danRüştü Alçı’nın kitabından seçtiğim bir kaç cümleyi sizinle de paylaşmak istiyorum:* Adalet yoksa cennet de güzel değildir.* Şöhret aniden gelmişse ağır bir yüktür.* Öğünmek ayıptır, ben hiç öğünmedim demek de..* Milletvekili olmak kolay, milletin vekili olmak zordur.* Rahatlamanın önünde sıkıntı vardır.* Çukura baş eğmeden bakılmaz.* Sofrayı seyretmekle tadına varılmaz.* Bir fikrin doğruluğu inananların çokluğu ile ölçülmez.(Not: Diğer günlerde devam edeceğim)*****Tahliyelere bakılırsa; iktidarın, cezaevlerini müzeye dönüştürme projesi eski cezaevleriyle sınırlı değil! (Gani Yıldız)

Devamını Oku

Yıldız Teknik’te heyecanlı bir gün

5 Ocak 2011

Pazartesi günü Yıldız Teknik Üniversitesi’ndeydim. Öğrenci Konseyi’nin düzenlediği bir panele katıldım. Türkiye Gençlik Birliği geçen yıl Diyarbakır’ın Aslanoğlu Köyü’ne bir ilkokul inşa etmişti. Harç karmadan duvar örmeye, pencere takmaktan kiremit döşemeye kadar her işi gönüllü öğrenciler yapmıştı.Ben de bu yararlı çalışmayı birkaç yazımda dile getirmiştim. Öğrenciler hem verdiğim katkıya teşekkür etmek hem de okul inşaatı ile ilgili açtıkları fotoğraf sergisini tanıtmak için beni davet etti. Bir de panel düzenlemişler, Aslanoğlu Köyü’nün muhtarı Mehmet Tanrıkulu da gelmiş, birlikte konuştuk.HEYECAN BAŞLIYOR: Buraya kadar normal. Şimdi gelelim işin heyecanlı bölümüne. Salona girdiğimde içerisi hayli boştu. CHP Parti Meclisi üyesi Önay Alpago oturuyordu, biraz sohbet ettik, bu tür etkinliklere olan ilgisizlikten yakındım. Sonra muhtarla birlikte sahneye çıktık.GARİP SESSİZLİK: Ama bir gariplik vardı. Salonun kapısından ellerinde telsizler olan adamlar girip çıkıyor. Derken biri gelip paneli yöneten Öğrenci Birliği Başkanı Mirkan Kemal Alp’i dışarı çağırdı.GİREMEYENLER: Anladım ki bir grup öğrenci içeri girmek istiyor, ama sokulmuyorlar. Neyse, bir buçuk saat kadar konuştuk. Ben konuşmamda öğrenci sayısının azlığını eleştirdim, “Burası üniversite, sorunlar özgürce ama kavgasız ancak burada tartışılır, keşke her görüşten öğrenci burada olsaydı” dedim.KAPIDA KARGAŞA: Panel bitti. Vedalayıp kapıya yöneldim ki, kapı önünde bir kalabalık var. Güvenlikçiler de kapının iki tarafını tutacak biçimde sıralanmışlar.KORUMA TELAŞI: Durumu görünce “Ne oluyor, ben böyle girmedim ki, şimdi çıkarken ne değişti?” diye sordum. Polis olduğunu sandığım bir sivil kişi “Sizi yukarı taraftan çıkaralım” dedi. Bir an çok canım sıkıldı “Ne demek bu” dedim, “Burası üniversite, eğer ben bir yazar olarak üniversiteden kaçar gibi çıkacaksam, onca yazdığımın konuştuğumun ne anlamı kalır?”O GRUP VAR: Polis biraz ileride kümelenmiş bir grubu göstererek “O taraftan geçmeyin, bir tahrik olmasın” diye üstelemez mi? Ardından bir özet yaptı. Bir grup önce “bu toplantıyı yaptırtmayız” demiş. Sonra da salona girmek istemişler. Ama rektörlük güvenlik gerekçesiyle bu grubun içeri alınmamasını istemiş.KARŞILAŞMA: Bunu öğrenince o gruba doğru yürüdüm ki onlar da bize doğru gelmeye başladılar. Araya güvenlik girdi, tam karşı karşıya kaldık. İçlerinden biri “toplantı bitti mi?” dedi. “Bitti” dedim. “Bizi almadınız” diye sesini yükseltti. “Sorumlusu ben değilim” dedim.HEPSİ KONUŞUYOR: Derken her kafadan bir ses çıkmaya başladı. “Biz eşkıya değiliz” “Bizim dinleme hakkımız elimizden alındı” “Biz bu okulun öğrencisi değil miyiz.” “Aramıza niye güvenlik girdi?”KORUMAYIN BENİ: Polisten rica ettim ve “Tamam sorumluluk benim, lütfen beni korumayı bırakın artık” dedim, onlar da gönülsüz çekildiler. Ardından “Bakın” diye söze girdim. “Keşke içerde olsaydınız. Hem beni dinlerdiniz, hem soru sorardınız, ancak böyle anlaşabiliriz.” BİZİMLE DE KONUŞUN: Yine biri “O halde gelin bizimle de konuşun” dedi. “Keyifle” geleceğimi söyledim ve birlikte yürümeye başladık. Az önce etrafımı güvenlik çevirmişti, bu kez salona giremeyen öğrenciler. Doğru kantine gittik. Bir çay getirdiler.ÇAY MOLASI: Biraz konuştuk, sert tavırlarının yanlış olduğunu, toplantıları basar havasında davranışların doğru olmadığını, üniversitelerin özgür tartışma ve bilim yuvası olduğunu bu fırsatı iyi değerlendirmeleri gerektiğini anlatmaya çalıştım. Sonra da bir taksiye binerek okuldan ayrıldım.ÖNEMLİ NOKTALAR: Şimdi burada iki noktayı daha belirtmek istiyorum. Birincisi, kendilerine Yurtsever Demokratik Gençlik diyen grup bir gün önceden “Bu toplantıyı yaptırmayız” diye Öğrenci Konseyi’ni bir tür tehdit etmiş. Durum böyle olunca okul yönetimi güvenlik gereğince bu grubun salona sokulmamasına karar vermiş. “Toplantı yaptırmama” fikri çok yanlış. Tam tersine yapılsın, hatta destek olun, ama içeri girip ne söylemek istiyorsanız söyleyin.AZALIVERDİLER: Benimle konuşmak isteyip içeri giremeyen grup başta 30 kişi kadardı. Ama ben onlarla konuşup bir de yanıma güvenlikleri de istemeden kantine gidince sayı bir anda 5-6’ya düştü. E hani bana soracaklarınız vardı?PANELİ DÜZENLEYENLER: Bana göre paneli düzenleyen grup da yanlış yapmış. Keşke “toplantıyı yaptırmayız” diyenlerle uzlaşıp “Siz de gelin o halde” diyebilselerdi. Belki çok idealist düşünüyorum.VE FİNAL: Son notum şu; tam taksiye binerken bir gazeteci geldi ve “Can Bey saldırıya uğramışsınız diye duyduk” dedi. Güldüm tabii. Sonra ister istemez aklıma şu geldi; “Kimbilir belki böle bir şey yapılmasını arzulayanlar vardı, ama benim her iki kesimle de çok doğal bir iletişim kurmam, bu hevesi kursakta bırakmıştı.”*****Bugün E-5’te eylem varAlem FM’de Nihat Sırdar’ın başlattığı “Benzin zammını protesto eylemleri” bütün hızıyla sürerken Büyük Birlik Partisi İstanbul İl Başkanlığı tarafından yapılan “1 dakikalık protesto” bu akşam E-5 karayolu üzerinde yapılacak.BBP eylemi şöyle oluyor; Yoğun trafikte giden bir araç durup trafiği kesiyor. Araçtan inenler üzerinde “Benzin zammına karşı 1 dakika” yazılı pankartı açıyorlar ve tam bir dakika boyunca sessizce duruyorlar. Bir dakika dolar dolmaz da pankart toplanıyor ve araç hareket ediyor, trafik açılıyor.İşte BBP’nin bu ilginç ve modern eylemi bugün saat 18.30’da Topkapı Cevizlibağ’da gerçekleştirilecek. O sırada yoldan geçenler şaşırmasın. Belki yolları bir dakika kesilmiş olacak ama “sivil tepki” için herkesin destek olması gerektiğine inanıyorum.*****Tantan’a göre tarih tekrarlanıyorZaman zaman ilginç çıkışlar yapan Yurt Partisi Genel Başkanı Saadettin Tantan’ın Kürt sorunu konusunda yaptığı açıklamalar da sanıyorum çok tartışılacaktır. Tantan’a göre “tarihsel bir oyun yeniden sahneye konuyor” ve “daha önce Osmanlı’yı parçalamaya çalışanlar” şimdi de “Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkmayı” amaçlıyor. Kürt hareketinin çok uzun yıllardır başka ülkelerin istihbarat örgütleri tarafından kullanıldığını söyleyen Tantan “Bu nedenle Osmanlı Dönemi’nde Kürtçü hareket en çok Kürtlere zarar vermişti. Ne yazık ki şimdi de aynı şey oluyor” diyor. Tantan bu konuda şu ifadeyi kullanıyor: “1900’lerde Batılıların temel politikası, Osmanlı’nın her köşesindeki zayıf halkaları bulup, onlarla işbirliği yapmaktı. Bu daha çok Kürtçülükte ve Ermeni, Yunan, Bulgar milliyetçiliğinde karşılığını buldu. Bir bakıma, Batı, Osmanlı İmparatorluğu’nu dini - etnik ayrımcılıkla yıktı.”Cumhuriyetin kurulmasından sonra da durumun değişmediğini belirten Tantan’a göre Amerika, İngiltere, İsrail, Almanya, Fransa ve Rusya, Türkiye’deki etnik- mezhepsel yapıyı kışkırtmaktan vazgeçmediler. Hatta, Osmanlı döneminde olduğu gibi siyasette, bürokraside, iş dünyasında ve medyada kendilerine işbirlikçi bulmaya devam ettiler, etmeye devam ediyorlar.Günümüzde bu yapının Kürtçülük hareketi ve PKK terör örgütü olarak yaşandığını kaydeden Tantan Cumhuriyetten önce Osmanlı’nın parçalanması için etnik milliyetçi akımların okullarla, gazetelerle ve kimi yayınlarla desteklendiğini hatırlatarak şöyle diyor: “Bugünkü iktidar ve parlamento, Kürtçüler için televizyon kurmuş hatta camilerde Kürtçe hutbe dahi okutmuştur. Yine, terör örgütüyle bağını hiçbir zaman reddetmeyen Meclis’teki ayrılıkçı parti de, İmralı’nın talimatı ve emperyalistlerin desteğiyle, demokratik özerklik, iki dil projesini hayata geçirmek için çalışmaktadır.”Tantan’a göre tarih bu yüzden unutulmamalıdır. *****Milli gelirde psikolojik eşik olan 1 trilyon TL aşıldı. Açlık ve yoksulluk sınırını aşamayıp bozuk psikolojiyle yaşayan milyonlar bu habere çok sevinmiş olmalı! (Gani Yıldız)

Devamını Oku

Yargının teslim bayrağı

4 Ocak 2011

ANALİZHepimizin gözü önündeki Türkiye gerçeklerini ancak yaşadıkça öğrenebiliyoruz. Örneğin son birkaç yıldır “tutukluluk bir ceza halini aldı” tartışmaları yapıyoruz ama, cezaevlerindeki 57 bin kişinin yıllardır hüküm giymeden tutuklu olarak kaldığını bilmiyorduk.Anlaşıldı ki cezaevlerinde hüküm giymeden tutulanların sayısı hükümlüleri geçmiş.Doğru olan, tutukluluğun bir tür ceza gibi kullanıldığı.Vahim olan, davaların yıllarca bitirilememesi.“Geç gelen adalet adalet değildir” demiş bilge kişiler, Türkiye’deki durum adaletin hiç olmadığının belgesidir.Bir diğer deyişle, yargının teslim bayrağını çekmiş olmasının ilanıdır.Doğal olarak kızıyoruz; çünkü örneğin 40 küsur kişinin katili olduğu konusunda hiçbir şüphe kalmamış Hizbullah örgütünün liderleri serbest bırakıldı.Birçok ölümlü olaya karıştığı bilinen bir mafya lideri serbest kaldı.Dünyaya uyuşturucu sevk eden adamın biri şimdi özgür.Kızmanın anlamı yok. Kanun böyleyse adamlar elbette serbest bırakılacak.Biz beğenmiyoruz diye kanun uygulanmayacak değil.Ancak şunu da sormamız gerekmiyor mu? Her şey ortadayken bir dava neden 10 yılda bitirilemez.İşte Hizbullah’ın liderleri. 10 yıl önce saatlerce polisle çatıştılar. Polis şehit ettiler. Kendilerinden birçok kişi öldü. Sonunda çatışılan eve girildi, evde domuz bağıyla işkence edilmiş kişilerin zemine gömülmüş cesetleri bulundu. Silah, patlayıcı maddeler çıktı evden.En önemlisi itiraflar alındı. Peki nedir kararı bu kadar uzatan, erteleyen?Yargıtay Başkanı’na göre “iş yoğunluğu.”Benim anladığım ise bürokratik işlemler. Ne olursa olsun, herhalde dünyanın hiçbir “hukuk devletinde” suç ve niteliği ne olursa olsun 10 yılda bitmeyen dava yoktur.O halde Türkiye’de de olmamalı. Üstelik “ileri demokrasiye” geçtiğimiz bir dönemde.Bir konuya daha dikkat çekmek istiyorum. Siyasetçi bir dostumun “uçuk da olsa komplo teorisi komplo teorisidir” diyerek belirttiği bir noktayı paylaşmak istiyorum.Eğer birileri çıkar da AKP iktidarına “Siz bu yasayı 2005 yılında Hizbullah ve benzeri İslamcı terör örgütü militanlarını kurtarmak için çıkartıp, 5 yıl beklettiniz, şimdi ortam uygun hale gelince yürürlüğe soktunuz” derse ne olacak?Elbette Başbakan’ın “Hukukun gereği ne ise o yapılıyor” sözlerine inanmak zorundayız ama ya vicdanlar...?*****DİKKATİMİ ÇEKEN ŞEYLERDiziler uzun mu? Uzun. Peki, kısalsın mı? Evet. İyi de bundan devlete ne?Herkesin dilinde bir değişim lafıdır gidiyor.Ama soruyorum “değişimden ne anlıyorsun?” diye doğru dürüst cevap verebilen yok.En akıllı olanı “Artık hiçbir şey eskisi gibi değil, devletin toplum üzerindeki gücü ve etkisi azaldı, asker geriledi, birey hakkı öne çıktı” cevabını veriyor. Eh, bunun su götürür tarafı var.Konuya niye böyle girdim? Anlatayım.Son günlerin gözde tartışmalarından biri televizyon dizilerinin uzunluğu.Bazıları rating rekoru kıran diziler en az 1.5 saat sürüyor. Normal bir sinema filmi süresi kadar dizi. Bu, dünyada yok. Diziler genellikle 35-45 dakika arası olur. Her bölüm 60 dakika dilimi içine konur. Kalan bölüm reklam ve tanıtıma ayrılır.Bizdeki uzunluğun önemli nedenlerinden biri RTÜK uygulamaları. Çünkü batıdaki gibi 35-45 dakika süreli dizi çekilirse reklam alma şansı azalıyor. Prodüksiyon şirketleri daha fazla reklam alabilmek için süreyi uzatıp RTÜK’ün belirlediği zaman aralıklarını yaratmaya çalışıyor.Hatta sırf bu nedenle “tanıtım reklamı” falan gibi absürd kuşaklar bile icat ediyorlar ki sırf minareyi kılıfa uydurabilsinler.Nedeni ne olursa olsun dizilerin uzunluğu çoğu zaman seyirciyi baydığı gibi dizi çalışanlarını da perişan ediyor.Onlar da haklı olarak yılın son günlerinde isyan ettiler. Her hafta bir sinema filmi uzunluğunda dizi çekmek demek, insanların gece gündüz çalışması demek.Dizilerde oynayanlar sadece kendi sahnelerinde çalışıyor, ama dizi emekçileri için durum böyle değil.Buraya kadar söylenecek bir şey yok. Garip olan RTÜK’ün devreye girmesini istemek. Devletin bu işe el atmasını talep etmek.Lafa gelince “her şey ekonomidir, piyasa koşulları belirleyicidir, buna kimse müdahale edemez” diyeceksiniz, çözemeyince de “devlet gelsin” çığlığı atacaksınız.Nerede kaldı değişim, devletin gücünün ve etkisinin azalması?Program denetiminde RTÜK’ün karşısına dikileceksiniz, sonra dizilerin kısaltılması için RTÜK’ten aman dileyeceksiniz.Önce kafalardaki bu çelişkinin giderilmesi gerek. Dizileri kısaltmak kolay.*****ŞAŞIRDIMSize ne dizi yıldızının aldığı paradan?Dizilerin uzunluğu tartışılırken, RTÜK Başkanı topa farklı yerden girdi ve dizi yıldızlarının aldığı paralara taktı kafayı.Efendim dizi yıldızları bu kadar para almazlarsa bölümler kısalabilirmiş. Bölüm uzunlukları bu fahiş ücretler nedeniyle oluyormuş.Buyurun size Türkiye usulü liberal bakış açısı.Kendine liberal diyenlerin hiçbirinin ilkesi olmadığından Türkiye hep böyle garip tartışmalara takılıp kalıyor.Bir dizide yıldızın kaç para alacağı kimseyi ilgilendirmez.O fiyatlar dizilerin başarılarına göre şekilleniyor. Kimsenin alnında “aptal” yazmıyor ki seyredilmeyen bir dizinin yıldızına yüz binlerce lira ödesin.Ama işi cıvık popülizm haline getirmek kolay. İnsanlar 1000 liranın altında gelirle yaşamaya çalışırken, bir dizi yıldızının ayda 120 bin lira kazandığını söylemek prim yapıyor tabii ki.Toplumun tanıdığı sevdiği insanların, yaptıkları iş karşılığında aldıkları parayı dile dolayan bunu ancak kıskançlıktan yapıyordur.*****OKURDAN MESAJLARSilivri’den mektupBu mektup Silivri sakinlerinden değil. Orada çalışan bir kısım sivil personelden. İsimlerini açıkça yazmamı istemiyorlar çünkü korkuyorlar.Sıkıntıları servis sorunu. Özetle şöyle. Silivri cezaevi kampüsünde görevlendirilenlerin birçoğu İstanbul’da yaşıyor. Evlerini yakına aldıranlar var ama çoğu eş durumu ve çocukların okulu nedeniyle bunu yapamıyor.“Gelip gidiyoruz, o mesele değil, ama maddi olarak çok zordayız” diyorlar.İstanbul’un içi sayılan cezaevlerinde çalışan personele aylık akbil veriliyormuş. Askeri personelin zaten servisi var. Sivil personele ise sadece Silivri’ye kadar servis konulmuş. Söylentiye göre bu yıl o da kalkıyormuş.Özel mahkemeler ve özel tutuklular için İstanbul’un 70 kilometre dışına cezaevi kampüsü kurmak kolay, ama burada çalışacakların durumunu da düşünmek gerekmiyor mu?*****Benzinin litresi 4 TL oldu ama Kasım ayında enflasyon sıfır çıkmış. Birileri yine halkı “bidon kafa” yerine koyuyor. (Cem Toker Liberal Demokrat Parti Genel Başkanı)*****Bazı davalarda tutukluluk süresi 10 yıla kadar uzatılabilecek. Demek bizim adalet sistemimizde: “Suçsuzluğu kanıtlanana kadar herkes tutukludur.” ilkesi geçerli! (Gani Yıldız)*****İktidarın dilinden düşürmediği duble yola neden “duble yol” deniliyor? Çünkü kalitesiz malzeme ve işçilik yüzünden her sene iki defa asfaltlanıyor! (Gani Yıldız)

Devamını Oku