Son yılların moda deyimlerinden biri “tarihimizle yüzleşme.” Ne zaman Cumhuriyet ilkeleri, Atatürk ve devrimleri kötülenecekse hemen birileri ortaya çıkıp “Tarihimizle yüzleşmemiz gerek” diyor. Yüzleşme adı altında isteyen Atatürk ve devrimlerine istediği gibi saldırabiliyor. Çünkü “yüzleşiyoruz.” Ama ne zaman ki birileri Osmanlı dönemi ile ilgili bir film çekse, bir yazı yazsa, bir kitap hazırlasa ortalık karışıyor.
İşte bir kanalda yayınlanmaya başlanan Muhteşem Yüzyıl dizisi ile ilgili olanlara bir bakın.
Osmanlı kötüleniyormuş, Osmanlı’nın en muhteşem yılları sadece Harem açısından değerlendiriliyormuş, Osmanlı padişahları içki içen, kadınlarla âlem yapan kişiler gibi gösteriliyormuş.
Bütün bu saptamalar neye göre yapıldı? Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın açıklamasına göre “dizinin fragmanları” bu izlenimi vermiş.
Bu bir dizi film ve ilk bölümü yayınlandı. İleriki bölümlerde ne var bilmiyoruz. Ama belli ki Hürrem Sultan’ın Osmanlı Sarayı’na giriş günlerinden başlamış dizi.
Kıyamet de koptu. Tepkileri izleyince zannedersiniz ki Osmanlı Sarayı’nın Harem’i yoktu. Kadınlar buraya satılmazdı da Pop Star yarışması gibi yarışmalarla kabul edilirdi. Padişahlar sanki tek eşliydi, cariyeleri, halayıkları, eşleri, gözeleri olmazdı. Padişahların hiçbiri içki içmezdi, zevk ve sefa geceleri düzenlemezdi.
Sorun bunların yalan olması mı yoksa Cumhuriyet’e karşı dinci bir kesimin savunduğu Osmanlı döneminin imaj kaybına uğrama korkusu mu?
Ve tabii şu yüzleşme diye tutturanlar neden şimdi ortada yok?
Cumhuriyet’e ve Atatürk devrimlerine inanan hiç kimsenin Türk tarihi ile ilgili bir sorunu yoktur, olamaz da. Kimse Osmanlı dönemini inkâr etmez, başarılarından gurur duyar ama hatalarından da ders almaya çalışır.
Osmanlı elbette bir dönem dünyanın en büyük ve gelişmiş devletiydi. Böyle olması padişahların da insanüstü mükemmellikte olmalarını gerektirmez.
Osmanlı’yı iyi ve kötü tarafları ile tartışmanın hiçbir sakıncası yoktur. Hemen hemen hiçbir padişah annesinin Türk ve Müslüman olmaması, Osmanlı İmparatorluğu’nun değerini düşürmemiştir.
Ama Osmanlı’da harem olduğu gerçeğinin bile saklanmaya çalışılması bu büyük imparatorluğun gücüne gölge düşürecektir.
Lüferimi geri verin
Basında ilk kez Mutlu Tönbekici yazdı ve isyan etti. Açıkçası o güne kadar hiç dikkat etmemiştim. Piyasada lüfer yok. İstanbul’un en güzel balığı lüfere hasret kaldık. Lüfer yerine sarıkanat ya da çinekop adını verdiğimiz ufak boylu olanlarını yiyoruz. Nedeni basit, çünkü aç gözlü balıkçılar trollerle denizin dibini mahvettikleri için çinekoplar büyüyüp de lüfer haline gelemiyor. Tönbekici “Çinekopları almayın, satan balıkçıları protesto edin, servis eden lokantalara da gitmeyin” kampanyası açmıştı. Bu yazıları yazdığından beri ben de yazmak istiyordum, bir türlü olmadı. Pazar günü Beykoz Vakfı’nın düzenlediği panelden çıktıktan sonra Beykozlu balıkçılarla sohbet ettim biraz. “Yine mi lüfer yok, yerine bu çinekoplar var?” diye sorduğumda hayli utandıklarını gördüm. “Biz de satmak istemiyoruz, hatta satmıyoruz da çünkü vatandaş tepki veriyor” dediğinde tebessüm ettim. Demek halkımız tepki gösteriyormuş. Balıkçılar “Vatandaş balık lokantalarında da kızıyormuş, bazı lokantalar artık almak istemiyor” deyince daha da sevindim. Ama tüm bunlara rağmen henüz lüferin yüzünü göremedik. Demek ki eylemi daha yaygınlaştırmak gerek.
Bu arada bir çift sözüm de Sahil Muhafaza Komutanlığı’na. Her şey onların gözü önünde olup bitiyor. Ellerinde çok hızlı ve güçlü deniz araçları var.
Mevzuat yeterli değil falan bahanesinin arkasına sığınmasınlar. Bal gibi yetkileri var. Ama ne yazık ki teknelerini kıpırdatıp da soruna eğilmiyorlar.
Nijerya elçiliği’nden cevap var
Cumartesi günü bu köşenin etkili isimlerinden Yıldırım Tuna’nın Nijerya’daki elçiliğimizle yaşadığı ilginç olayı nakletmiştim.
Makine imal eden Tuna Nijerya’dan mal siparişi vermek üzere gelecek iki Nijeryalı için vize başvurusunda bulunmuş, ancak Nijerya Büyükelçiliği “Gelecek kişilerin tüm masraflarını kabul ettiğinizi ve bu kişilerin vizeleri bittiğinde ülkelerine dönmelerini garantilediğinizi noter tasdiki ile bildirin” demişti.
Bu yazımın sonuna Nijerya’dan pek çok kaçak geldiğini bu garip uygulamanın buna karşı yapılmış olabileceğini belirtmiştim.
Bu doğru çıktı. Nijerya elçilik yetkilileri Yıldırım Tuna’ya gönderdikleri ikinci mesajda Nijerya’dan birçok kişinin Türkiye’de ve başka ülkelerde kaçak çalıştıklarını belirtiyor ve “Bu uygulama Dışişleri ve Emniyet Genel Müdürlüğü’nün talebi ile yapılıyor” diyor.
Yani Nijerya’dan kaçak gelişi önleyemeyen Dışişleri ve Emniyet bu çareyi bulmuş belli ki. Benzer uygulamaları bazı batı ülkeleri bize karşı da uygulamıştı ve hatta hâlâ uygulayanlar var. Biz buna büyük tepki gösteriyoruz. Demek ki bu tür “garip” uygulamalar başa gelince yapılıyormuş.
Eğer Dışişleri Bakanlığı bunu kabul ediyorsa bize yapılan uygulamalara da hak veriyor demektir.
Nijerya elçilik yetkilileri yılda 11 bin kişinin vize başvurusu yaptığını belirtiyor ve “Nijerya’da sahtecilik çok yaygın. Bize getirilen belgelerin doğruluğunu anlamak çok zor. Ayrıca sahte belgeler de geliyor” diyor.
Tamam, Nijerya’da sahtecilik yaygın olabilir, ama Türkiye öyle değil. Türkiye’deki bir şirketin bilgilerinin sahte olması mümkün değil. Bu durumda en azından kendi halkına saygı gösteren bir elçilik, kendi şirketlerinden gelen bilgileri ciddiye almak zorundadır.
Belli ki Afrika’ya açılma kampanyaları falan da Türkiye kamuoyuna yapılan propaganda sadece. İşin gerçeği öyle değil.
Bu arada Nijerya’da kendi halkına güvenmeyen elçilik yetkililerine küçük bir öneride bulunayım. Vize ile hiç uğraşmasınlar, nasıl olsa orada bir Türk okulu vardır. Türk müdür ve yetkilileri Nijeryalıları çok iyi tanıyordur, vizeleri onlar versinler daha kolay olur.
Deniz Feneri’ne konsolosluk avukatı
Biliyorsunuz savcılarımız nihayet harekete geçti ve Deniz Feneri olayıyla ilgili bilgi almak için Almanya’ya gitti. Şu anda hangi aşamada bilemiyorum. Ama yeni öğrendiğim bir bilgi beni çok şaşırttı.
Deniz Feneri Almanya’nın kurucusu olarak bilinen ve mahkûm edilen Mehmet Gürhan’ın avukatı Ercan Açıkel aynı zamanda Frankfurt Konsolosluğumuzun da avukatlığını yapıyormuş.
Ercan Açıkel’le konsolosluk yetkilileri her hafta cuma günü toplantı yaparak davalar üzerine çalışıyormuş. Çok ilginç değil mi?
Bir başka nokta daha. Açıkel’in ortağı Hamdi Küçüktepe. Bu ikili kurdukları hukuk bürosunun adını AK koymuşlar. Soyadlarının baş harfleri yani. Tesadüf olabilir tabii.
Arınç’ın “Çalışan Gazeteciler Günü” mesajı: Çağdaş demokrasi medyayla olur. Bu anlamlı mesaja bir ekleme: Yandaş medyayla olan ise demokrasi değil demAKrasidir.
(Gani Yıldız)

