Arınç aday olur ve 79 oy alırsa...

14 Ocak 2007

Cumhurbaşkanlığı seçimleriyle ilgili tartışmalar yılbaşı ve bayram tatilleri nedeniyle bir parça azalmıştı. Ancak kulisler ve senaryolar tekrar hız kazanmaya başladı. Cumartesi günü AKP’den milletvekili seçilen ama sonra istifa eden bir milletvekili ile karşılaştım. Oturup epeyi sohbet ettik. Cumhurbaşkanlığı konusunda hayli ilginç bir senaryosu vardı. Aramızda şu konuşma geçti.- Tayyip Bey aday olmayacak.- Bana göre de aklın yolu bu.- Muhtemelen AKP’den birini aday gösterecektir.- Öyle sanıyorum.- Karısının başının açık olmasına dikkat edecek.- Bunlar hep konuşuluyor.- Seçilen kişi Tayyip Bey’in sözünden çıkmayacak biri olacak tabii.- O da öyle söyleniyor. Başına sorun almak istemez.- Ama bu oyun kendi partisinden bozulabilir.- Yani AKP’den?- Evet aynen öyle.- Nasıl olacak bu?- Arınç faktörünü unutma.- Arınç ne yapacak ki?- Cumhurbaşkanı tarifini yapmıştı hatırlıyorsan.- Evet biraz kendini tarif etmişti.- Evet ama satırarasında mesaj da vardı.- Nasıl bir mesaj?- Tayyip Bey’e aday ol yoksa... diyordu.- Yoksa ne?- Sen aday olmazsan ben olurum.- Parti karar verirse olur tabii.- Hayır partinin kararı değil.- Kimin kararı.- Arınç’ın kendi kararı olacak.- Yani Arınç kendisi mi aday olacak?- Verdiği mesaj o.- Yani AKP bir aday açıklayacak.- İşte o zaman Arınç devreye girecek.- Ne yapacak?- Bu durumda ben de adayım diyecek.- Olabilir mi?- Olacağına bak.- Ne olur ki?- Neler olmaz. Hem Anayasa ve yasalara uygun seçim olur hem de kimse seçilemez.- Yok canım.- Çok basit, ilk iki turda CHP oy vermeyeceği için kimse kazanamaz.- Tamam.- Sonra üçüncü tura geçilir.- 276 oy gerekli. AKP grup kararına uyar.- Olmaz, bir kere grup kararı alınamaz, ikincisi oylama gizli zaten.- ????- Arınç’ın AKP’de büyük gücü var.- Bunu kullanır mı?- Arınç istemese de bu güç etkisini gösterir.- Neden?- Çünkü Tayyip Bey aday olmazsa geri adım atmış, korkmuş olacak. Arınç ve onun gibi daha radikal olanlar buna çok öfke duyacaklar.- Duysunlar, sonuç değişir mi?- Sayısal duruma bakmak lazım.- 276 oy alan seçilir.- Hesap yapalım. AKP’nin 354 milletvekili var.- Evet- Yani Arınç 79 oy alırsa Cumhurbaşkanı seçilemez.- Olur mu canım, dördüncü turda ikna ederler.- Unutma edemeyebilirler.- Bana göre ederler.- Bir başka nokta daha var.- Nedir?- AKP’nin 354 milletvekili var.- Tamam.- Bunların kaçı bir daha seçilemeyecek?- Bilemem.- Bana göre en az 200’ü bir daha seçilemeyecek.- Neden?- Aday bile yapılmayacaklar da ondan.- Ne var bunda?- Psikolojik etki yaratır.- Ne yapar yani?- Madem aday bile olamayacağım o zaman benden sonra tufan diyebilir pek çoğu.- O zaman ne olur?- Cumhurbaşkanı 4 turda seçilemediği için erken seçime gidilir.- Sezer seçime kadar yerinde kalır.- Aynen.- Ben Arınç’ın buna neden olabileceğini sanmıyorum.- Sen yine sanma, ama ben AKP’den geldim biliyorsun. Partinin içi şu anda arı kovanı gibi.- Yok canım belli olmuyor.- Bekle biraz daha.*****Mayolu fotoğrafYıl 1996. Ankara’da bir kapalı yüzme havuzu. Eşleri etkin görevlerde olan tesettürlü 6 kadın havuzu tamamen kapatıp birlikte güzel bir gün geçirmeye karar veriyorlar.6 kadın havuza geliyor, kapılar kapanıyor. Kadınlar başlarını açıp mayolarını giyiyorlar ve iki saat boyunca yüzüp eğleniyorlar.Ancak daha önce havuza monte edilen bir fotoğraf makinesi ile gizlice bir makara film çekiliyor.11 yıl önce kadın kadına havuz sefası yapan kadınlardan üçünün eşleri bugün çok önemli iktidar görevinde.Ve rivayete göre yine iktidar içinde olan ve bir tür iktidar savaşı veren biri yıllar önce çekilen bu fotoğrafları elinde tutuyor.Şantaj mı yapıyor? Hayır şu ana kadar bu konuda hiçbir adım atmış değil. Ancak etkin görevdeki yetkililerden biri, eşinin mayolu fotoğrafının bu kişi elinde olduğunu biliyor.Bir şey yapıyor mu? Hayır. Belki de bunun yayınlanmasına ihtimal vermiyor.İşte Ankara’daki üstü açık dedikodulardan biri bu.***** Kıbrıs’ta asıl kavga polis içinKıbrıs’ta Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat ile Genelkurmay’ı karşı karşıya getiren Lokmacı Köprüsü ile ilgili haberler gündemden düşmeye başladı.Ancak Kıbrıs’taki bilek güreşinin bitmediği, bundan sonra daha da sertleşeceği belirtiliyor.Kıbrıs’lı eski bir gazeteciden aldığım bilgiye göre Mehmet Ali Talat’ın asıl amaçlarından biri Kıbrıs polisini tamamen kendine bağlamak.Şu anda Kıbrıs’taki polis teşkilatı Kıbrıs Güvenlik Komutanlığı’na bağlı. Bu komutanlık teknik olarak Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin askeri kuvveti gibi görünüyor ama komutanı da subayları da Türk Silahlı Kuvvetleri mensubu.Bu nedenle KKTC polisi tamamen askerin eğitim ve kontrolünde.Talat ise kendi güvenlik gücünü kurmayı hayal ediyor. Bu nedenle ısrarla polisin Kıbrıs Güvenlik Komutanlığı’ndan alınarak İçişlerine bağlanmasını istiyor.Talat bu konuda kamuoyu oluşturmak için polis teşkilatına 3 bin yeni polis alınacağını açıkladı. Ancak polis teşkilatı kendisine bağlanmadan bunu yapmayacak.Genelkurmay ise polisin ayrılmasından sonra karşı taraftan “Türk askeri çekilsin” baskılarının artacağından endişe ederek Talat’ın bu planına karşı çıkıyor.*****PKK’nın Amerika için önemi yok kiAmerika Dışişleri Bakanı Rice PKK için terör örgütü demek yerine “Kürt İşçi Partisi” demeyi tercih etti. Herhalde bu bir dil sürçmesi değil. Dünyayı parmağında oynatan kadın bakan aslında Amerika’nın PKK’ya nasıl baktığını resmen göstermiş oldu.Bu durumda Türkiye’nin “Amerika sözünü tutmuyor, PKK’ya yönelik hiçbir şey yapmıyor” diye sızlanmasının hiç bir anlamı kalmıyor.Ayrıca olaya bir de şöyle bakalım. Kürtler Amerika için ne ifade ediyor?Bölgede tek bir Kürt toplumu yok ki. Irak’ta yaşayan Kürtler var. İran’daki Kürtler var. Ayrıca Suriye’de de önemli ölçüde Kürt yaşıyor. Türkiye Cumhuriyeti topraklarında da Kürt nüfus hayli yoğun.Peki bu durumda Amerika PKK’yı niçin sorun etsin? Sonuçta bölgedeki Kürt gruplar bir çatı altında değil. Bölgedeki genel stratejisini uygulamak varken PKK ile uğraşmanın Amerika’ya hiçbir getirisi yok.Boşuna Amerika’dan adım beklemeyelim. Terör kimsenin değil bizim sorunumuz.

Devamını Oku

Çuvalda da kabadayılık beklerdik

12 Ocak 2007

Başbakan Tayyip Erdoğan özellikle irticalen yaptığı konuşmalarda çoğu kez sinirlerine hakim olamıyor ve bir başbakan, bir devlet adamına yakışmayan sözler söyleyebiliyor.Böreğini satmak zorunda kaldığını anlatan bir vatandaşa “Ben sakatatçı mıyım” ürünlerini değerine satamadığını söyleyen bir çiftçiye “Ananı da al git” göz yaşları içindeki bir şehit annesine “Askerlik yan gelip yatma yeri değildir” demesi sadece hafızalardan kazınmayan birkaç örnek.Tayyip Bey İl Başkanları toplantısında da bayraklı kurbanlı sokak afişlerini eleştirenlere yönelik olarak “zavallılar, şuursuzlar, nasipsizler” diye seslendi.Hemen ardından da ekledi: “Bir Başbakan böyle konuşur mu? Evet bayrağının önünde duran bir Başbakan, bir genel başkana, farklı yaklaşımlar içerisinde olanlara böyle konuşur. Benim veya bizim bayrak sevgimizi, bayrak aşkımızı, kimsenin test etmeye hakkı yoktur. Bunu da açıkça söylüyorum.” Tayyip Bey kabadayı üslubunu seviyor. Bunu sevmesinde medyanın da hayli etkisi var. Hatırlayın AKP’nin ilk iktidar dönemlerini. Tayyip bey için Kasımpaşa’dan, hakiki Kasımpaşa bıçkınlarının katıldığı programlar bile yapılmıştı.O günün koşullarında bunlar sevimli görünüyordu, ama artık çok zaman geçti. Hemen her olayda Kasımpaşalı bıçkın havası takınmak kabak tadı veriyor.Ayrıca ilk günlerin o “sevimli” argosu henüz devlet yönetimine pek yansımıyordu ve en önemlisi vatandaş bu kabadayı söylemin Türkiye’nin çıkarlarını korumak adına da kullanılacağı beklentisi içindeydi.Gelin görün ki, içteki kabadayılık, o bıçkın hava iş dışarı çıkmaya gelince sönüp gidiyor. Tayyip bey ülke içinde esip gürlüyor da, örneğin AB’nin önünde bu kabadayılıktan eser kalmıyor.Örneğin Türk askerinin kafasına çuval geçirildi. İşte asıl kabadayılık burada olmalıydı. Ne oldu? Hiç. Sadece mülayimlik.Türkiye’de eleştirilince “Bunlara böyle konuşulur” diyeceksiniz, başınıza çuval geçirilince susacaksınız, kabadayılıktan eser kalmayacak.Yine PKK’nın önemli bir lideri burnumuzun dibinde haftanın iki günü hastanelere gidip muyene oluyor, Tayyip beyin eli kolu bağlı. Ne yapayım ben böyle kabadayılığı?Şimdi “en son Irak ve Kerkük konusunda Tayyip Erdoğan’ın çıkışı içteki kabadayılığı andırmıyor mu” diyebilirsiniz. Görünüş öyle, ama bunun için hemen yandaki yazıyı da okumanız gerek.*****Alanlar gitti ama satıcı elimizdeDanıştay Tüpraş’ın yüzde 14’lük bölümünün blok olarak Ofer’e satılması işlemini durdurdu dün. Ortaya çok ciddi bir sorun çıkacak. Çünkü bu hissele çoktan satıldı ve karı paylaşıldı bile. Yani alıcıya ne yapılabilir bilemiyorum ama satıcılar elimizde. Bu olaydan yakında hükümeti bile sarsacak bir Yüce Divan olayı çıkabilir, bunu ihmal etmeyin.Bu konuda değinmek istediğim bir nokta daha var.Haberin açıklanmasından itibaren piyasalarda panik başladı. Borsa düştü, finans çevreleri tedirgin oldu. Kimi TV kanalları da gün boyu bu kararı adeta eleştirerek “Piyasalar sıkıntıya girdi” yayınları yaptılar.Ekonomi elbette çok çok önemli. Ama ne yazık ki son zamanlarda ekonominin önemini bahane edip, hukuk, demokrasi, anayasa, insan hakları konularını ihmal eder bir havaya girdik.Ekonomi iyi olsun diye her türlü hukuksuzluğa, yasadışılığa göz yummak, göz yummayanları eleştiri bombardımanına tutmak moda oldu. “Aman piyasalar bozulmasın” mantığı ile hukuk ayaklar altına alınırsa, gün gelir o ekonomi sizi altına alıp çiğnerken, hukuk da sizi kurtaramaz.*****Bir komutan Kıbrıs’taÇok üst düzey bir komutanın bu hafta Kıbrıs’a gideceğini öğrendim. Üst düzey bu komutan Kıbrıs’ta tam 4 gün geçirecekmiş. Üstelik bu gezi şimdilik kaydıyla resmen açıklanmamış. Komutan Kıbrıs’a vardığında ilgili birimlerin de haberi olacakmış. Bu en azından bu satırların yazıldığı saate kadar böyleydi.Peki üst düzey bir komutan Kıbrıs’ta neden 4 gün kalır? Bu gezi tatil amaçlı olmadığına göre 4 gün uzun süre değil mi?Elbette uzun bir süre. Bir üst düzey komutanın 4 gününü Kıbrıs’ta geçirmesi için önemli bir gerekçesi olmalı.Bu bilgiyi aldığım kaynak “Bu dört gün sonunda Talat’ı izleyin bakalım, ne olacak?” dedi.Allah Allah, ne oluyor ki?*****Kerkük çıkışı Kürt devletine yeşil ışık mı?Başbakan Erdoğan Bush’un yeni Irak politikasını açıklamasına saatler kala yaptığı konuşmada esti gürledi biliyorsunuz. Kerkük’te bir oldu bittiye razı olamayacağımızı, bu konunun bizim için çok önemli olduğunu vurguladı.Peki bu esip gürleme bir sonuç verir mi? Türkiye Kerkük’e yönelik bir eylemde bulunabilir mi?Konuyu çok yakından izleyen bir bürokratla konuştum dün. Bana “Acaba bu çıkışın altında fiilen yaşayan ama henüz resmiyet kazanmamış bir Kürt devletinin kurulmasına yeşil ışık yakma olabilir mi?” dedi.Doğal olarak “böyle bir şey olabilir mi?” diye karşılık verdim. Cevaben “Eğer Kerkük petrollerinden Türkiye de pay alırsa, Kürt devletinin kurulmasına karşı çıkılmayabilir” dedi. “Nasıl yani?” dedim. “Bekle bakalım ne göreceğiz” dedi.Peki bu durum Türkiye’nin lehine olur mu? Bu soruya aldığım cevap çok daha çarpıcı oldu: “Kısa vadede çok iyi sonuç verir. Türkiye zafer kazanmış sayılabilir. Ve bu AKP’ye seçim bile kazandırabilir.” “Peki uzun vadede?” diye üsteledim. “Uzun vadede ise bir felaket. Türkiye içinden asla çıkamayacağı bir girdabın içine sürüklenir. Bunun sonucu kaçınılmaz olarak bölünmektir. Bunu engellememiz mümkün olmaz.” Ankara’da kapalı kapılar ardında neler oluyor acaba?

Devamını Oku

Kıbrıs’ta askeri mi test ettiler?

10 Ocak 2007

Kıbrıs Lefkoşa’daki Lokmacı köprüsünün kaldırılması pratikte bir işe yaramadı. Bunu herkes kabul ediyor. Çünkü belirtilen amaç Rumlar’a bir iyi niyet göstermekti. Rumlar’ın ise bu iyi niyeti kabul etmedikleri daha baştan belliydi. Onlar “Köprüyü yıkıp kapıyı açın ama oradaki Türk bayraklarını da kaldıracaksınız” şartını öne sürerek, bu iyiniyete kesinlikle karşılık vermeyeceklerini bildirmişlerdi.Yani işin başından sonu belliydi. Amaç Avrupa Birliği’ni etkilemekse, o da zaten mümkün değildi, çünkü AB Rum ağzını kullanıyordu bu konuda.Peki Talat bunu neden yaptı?Siyasal İslamcı ve AKP’li basını izlediğinizde Talat’ın “eyleminin” aslında askere karşı olduğu hemen anlaşılıyor. Çünkü AKP’li görüşlerin yorumuna göre askerin dediği olmadı, sivil irade karar verdi.Bütün mesele bu. Askerin dediği olmadı. Şimdi kimileri adeta zil takıp oynuyor.Bana öyle geliyor ki, bugünkü iktidar, yaklaşan Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde bulduğu her bahane ile askeri test etmeye çalışıyor.Orgeneral Özkök Genelkurmay Başkanı iken böyle testlere gerek yoktu. Çünkü iktidar askerin tavrını biliyordu, bunu test etmenin bir anlamı yoktu.Şimdi durum pek öyle değil. Yeni Genelkurmay Başkanı hangi durumda ne yapabilir, o şimdilik meçhul.Kıbrıs Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat’ın Türkiye’deki iktidarla arası çok iyi. Cumhurbaşkanı seçilmesini, Rumlar’la birlikte yaşayalım referandumunu kazanmasını, koalisyon hükümetindeki rakip partiden adam ayartıp iktidarını güçlendirmesini bu iktidara borçlu.Sıra Talat’ın bunun karşılığını vermesine gelmişti herhalde. O da Türkiye’de çok hassas olan bir konuyu, üstelik uluslararası arenaya taşıyarak test ettirdi.Genelkurmay Başkanlığı Lefkoşa’daki köprünün yıkılmasına ve yolun tek taraflı olarak açılmasına karşı çıkıyordu.Ancak konu Kıbrıs’ta üst düzey kişilerin gündeminde kalıyor ve kamuoyuna yansımıyordu.Talat bir anda ortaya çıktı ve köprüyü yıkacağını açıkladı, ardından da askeri suçladı.Doğal olarak Genelkurmay da aksi bir açıklamada bulundu.İşte olayın test bölümü de o an başlamış oldu.Talat köprüyü yıkmaya kalkarsa asker fiili durum yaratabilir mi? Akla gelmeyen bir şey bulabilir mi?Hayır, asker hiçbir şey yapmadı. “Madem sivil otorite böyle diyor o halde bize söz düşmez artık” dedi.Askerin bu konuda hiçbir şey yapmayacağı anlaşılınca da Tayyip Bey, Talat’ın acele ettiği yolunda bir açıklama yaptı. Tayyip Bey böylelikle kendilerini olayın dışına taşımış oldu.Kıbrıs’ta Türk soykırımını önlemek için binlerce şehit veren Türk Silahlı Kuvvetleri’ni, kimi siyasi hesaplar uğruna test etmeye kalkmak gün gelir ters tepebilir.*****Bizans Sarayı otel oluyormuşSultanahmet Meydanı’ndaki Bizans Sarayı’nda son zamanlarda hummalı bir çalışma olduğu görülüyor. Burasının yakın bir zamanda otel olacağı belirtiliyor.Bizans Sarayı yıllardır tartışılır. Hemen yanıbaşındaki Four Seasons Oteli’nin eski sahipleri Bizans Sarayı’nı da otele katmak için çaba harcamışlardı. Ancak böyle bir tarihi eserin yer altında kalmasına izin verilmemişti.Şimdi öğreniyorum ki Four Seasons Otelini’nin yeni sahipleri hazırladıkları proje ile Bizans Sarayı’nı otele dönüştürmeye çalışıyormuş.Projeyi henüz görmedim ama şu anda yerin altında olan Bizans Sarayı aynen korunacak, üzerine otel inşa edilecekmiş. Proje sahipleri bunu bir kültür vadisi olarak sunmuşlar ve bu da kabul edilmiş.Konu yıllardır tartışıldığı için öyle sanıyorum ki, bu otel inşaatı ve burada yapılacak işler gelecekte proje sahiplerinin başını sıkıntıya sokabilir.Bu nedenle Four Seasons’un yeni sahipleri projelerini sadece izin almak zorunda oldukları makamlara değil, konuyla ilgili diğer uzmanlara, tarihçilere, İstanbul halkına da anlatmak ve ikna etmek zorundalar.*****Uçurmayın şu uçaklarıUçaklarla ilgili üst üste gelen haberler insanı ister istemez ürkütüyor.Bir uçağın kargo kapağının düşmesi, bir başkasının neredeyse askeri uçakla çarpışacak olması, bir diğerinin başka bir yolcu uçağı ile havada teğet geçmesi, hatta Demirel’in bindiği uçağının havada tehlike atlatması son 15 güne sığan olaylar.Üstüne ekmek parası uğruna savaşın ortasında emek vermek amacıyla Adana’dan Bağdat’a giden 34 Türk işçisinin düşen uçakta can vermesi kabus gibi üzerimize çöktü.Burada anlamadığım şu: Dünkü bütün gazeteler ve televizyonlar, Bağdat’ta düşen Rus yapımı Antonov uçaklarının teknik olarak yetersiz olduğunu, bugüne kadar pek çok faciaya yol açtıklarını, bu uçaklarla uçmanın intiharla eşdeğer sayılabileceğini yazdılar söylediler.Peki durum gerçekten böyleyse, bizim havacılık yetkililerimiz, Ulaştırma Bakanlığı ne yapar? Eğer bu uçaklar “uçan tabut” olarak kabul ediliyorsa, bu uçakların bırakın bizim havaalanlarımızı kullanmasına, tepemizden geçip gitmelerine bile izin verilmemesi gerekmiyor mu?Bundan sonra böyle bir karar alınacaksa, can veren 34 Türk’ün hesabını kim verecek?*****Acaristanbul Sarıyer gibi olmasın sakınAcarlar’ın Beykoz sırtlarında yaptığı yasadışı villaların yıkımı başlıyor. Ormanı talan edenler, yasalara uymayanlar elbette bunun bedelini ödemeli. Ama burada bir nokta var, bu adalet herkese uygulanmalı. 50-100 villayı yıkmak kolay, oysa İstanbul’da onbinlerce kaçak bina var. O ayrı konu.Acaristanbul madem yıkılıyor bir hatırlatma yapmak istiyorum. Yıllar önce Nurettin Sözen Sarıyer sırtlarındaki Uyum villalarını yıkmıştı. Üzerinden 15 yılı aşkın süre geçti, yıkılan evlerin duvarları hala duruyor. Eğer o villalar yıkılmamış olsaydı, Sarıyer şimdi bir dünya cenneti gibi olacaktı. Peki yıktınız, yine de orası cennet haline getirilebilirdi. Hayır biz ne yaptık, sadece yıktık ve bıraktık.Acar villaları da yıkılıp bırakılmaz inşallah. Madem yıkılacak, bari orası İstanbul’a örnek bir koruluk haline getirilmeli.

Devamını Oku

“Gazeteci!” Orhan Pamuk’u ayıpladım

9 Ocak 2007

Radikal Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İsmet Berkan geçtiğimiz hafta bir gününü Nobel Ödüllü yazarımız Orhan Pamuk’a bıraktı. Gazete Pamuk’un yönetmenliğinde hazırlandı.Konunun anonsu yapıldığında Orhan Pamuk’un nasıl bir gazete hazırlayacağını çok merak etmiştim. Ancak gazete önüme geldiğinde gerçekten büyük bir hayal kırıklığına uğradım ve üzüldüm daha da ötesi Pamuk’u ayıpladım.Pamuk’un kendi hazırladığı gazetede Cumhuriyet Gazetesi’ne olan hıncını almasına dünkü Cumhuriyet ağır cevaplar vermişti. Benim konum bu değil.Pamuk’un hazırladığı gazetede en çok dikkatimi çeken şu oldu.Pamuk ve pek çok kişi yıllardır şu eleştiriyi yapar: “Medya kendi çıkarı için yayın yapıyor. Şirketlerin hatta kişilerin çıkarları haberlerden daha önemlidir. Bu nedenle bu medyaya güvenilemez.” Bu iddiada haklılık payı yok mu? Var elbette. Böyle şeyler de yaşamadık mı? Yaşadık.Ama ne ilginçtir ki, bu eleştirileri çok yapan Orhan Pamuk, eline bir gazete hazırlama fırsatı geçtiği anda, bunu kendi hesaplaşması, daha doğrusu kendi çıkarı için kullandı.Bu konularda “çok radikal” olduklarını her fırsatta belirten Radikal yöneticileri de belli ki hiç bir uyarıda bulunmadılar.Oysa ben Orhan Pamuk’tan ne bekliyordum.Nobel Ödüllü, son derece entellektüel, düşüncesi sağlam, namuslu bir aydının, hazırlayacağı gazetede o günün Türkiye’sinin yaşadığı sorunlarla ilgili yorumunun ne olacağını merak ediyordum.O günün gündeminde Başbakan’ın tarikat ziyareti, Cumhurbaşkanlığı tartışması, eşlerin seviyesiz bir kavga haline getirilmesi, Saddam’ın idamının ardından Irak’ta ve bölgede yaşananlar, Kıbrıs’taki bilek güreşi vardı.Orhan Pamuk tüm bunları ıskalayıp medyayı kendi çıkarı için kullanmayı tercih etti. Aklına, zekasına, bilgi birikimine ihanet etti.Üzüldüm ve ayıpladım.***“Ama AKP’li değilim”Gazeteci olarak yazdığımız yazı ve haberler nedeniyle çeşitli yollardan övgüler ve eleştiriler alırız. Elbette herkesi memnun etmek mümkün değil. Ancak hepimizin bir görüşü, fikri var ve bunları özgürce, korkmadan, herkesin önünde dile getiriyoruz.Son günlerde özellikle iktidara yönelik eleştirileri eleştiren mesajlarda “çok ilginç” bir ayrıntı dikkatimi çekmeye başladı.Sistemli bir şekilde ve çok sayıda mesaj hep “Ben AKP’li değilim ama” cümlesiyle başlıyor ya da bu cümle yazı içinde mutlaka kullanılıyor. Bunca yıldır böyle bir şeye hiç rastlamadım. Pek çok iktidar geçti meslek hayatım boyunca, hepsine yönelik ağır eleştiriler de yazdım, ama hiç birinde “Ben şu partiden değilim ama” ifadesinin altını çizen mesaj, mektup, faks ya da telefon almadım.Öyle sanıyorum ki, bugünkü iktidar gazetecilere şu mesajı vermek istiyor: “Siz eleştiriyorsunuz ama AKP’li olmayanlar da bunların haksız olduğuna inanıyor. Siz bunları yazdıkça AKP’li olmayanlar da bizim saflarımıza katılacak.” Bu bir tür aba altından sopa göstermek gibi.Tabii buna kanacak varsa.***TV’deki işaretler ne işe yarıyor?RTÜK çocukları televizyon yayınlarındaki bazı tehlikelerden korumak amacıyla ekranların sağ üst köşesine programla ilgili bilgi konulması uygulamasını başlattı biliyorsunuz.Örneğin “Genel izleyici” yazıyor. Anlıyoruz ki bunu herkes, çoluk çocuk seyredebilir. Her programa uygulanan bu yöntem acaba çocuklara yönelik çizgi filmlerde geçerli değil mi?Açın bakın televizyonlardaki çizgi filmlere, bir çoğunda şiddet, dehşet, vahşet ve cinsellik var. Birbirlerini kılıçla kesen adamlar, seksi kıyafetli kızlar, doğa üstü güçlere sahip kahramanlar...Çocukların bundan etkilenmemesi mümkün mü? Değil elbette.***Bir de gol atınKıbrıs’ta askerle bilek güreşine giren Mehmet Ali Talat Lokmacı barikatını dün yıkmaya başladı. Talat’tan ve Türkiye’deki siyasal İslamcı basından aynı sesi duyuyoruz. Diyorlar ki “Türkiye iyi niyetini gösteriyor. Topu Rumlara veriyoruz. Dünya bizim çözüm için ne kadar çabaladığımızı görüyor.” Gerçekten böyle mi? Gerçekten topu Rumlara vererek haklılığımızı gösteriyor ve inandırıcı oluyor muyuz? Bana hiç öyle gelmiyor. Ayrıca artık şu futboldaki Fair Play’den de vazgeçmeliyiz belki. Bugüne kadar “bakın biz ne kadar iyiyiz” demek adına topu hep Rumlara verdik. Onlar bize teşekkür etmediği gibi topu aldıklarında kalemize hep gol atmaya çalıştılar.Artık bizim de topu Rumlara vermek yerine şöyle tarihe geçecek bir gol atmamızın zamanı gelmedi mi?“Bu futbolcularla ! mı?” diyorsanız, ona bir şey söyleyemem tabii.***İyi ki kim olduğunu açıklamaktan sakınmışMilli Piyango’nun yılbaşı çekilişinde 20 milyon liraya ortak olan 4 talihliden biri Denizlili. 5 milyon liranın talihlisi parasını alıp Denizli’deki bir bankaya yatırmış. Böyle bir para hangi banka şubesine yatarsa o şubenin müdürü havalara uçar. Nitekim Denizli’deki banka şubesinin müdürü de sevincinden ne yapacağını şaşırmış. Müdür adına açıklama yapan müdür yardımcısı talihlinin ismini açıklamak istemediğini belirtmiş ama ondan söyle öyle bir tarif vermiş ki, evlere şenlik.Banka müdür yardımcısının açıklamasına göre 5 milyon liranın adını saklayan talihlisinin özellikleri şöyle: 35 yaşında, ortaokul mezunu, evli ve iki çocuk babası, kiralık evde oturuyor, 92 model Şahin arabası var. Talihli dinlenmek ve parasını nasıl değerlendireceğini belirlemek için 3 aylığına Almanya’daki bir yakının yanına gidiyor. Şu anda vize işlemleriyle ilgileniyor.Denizli gibi bir yerde bu tanımdan sonra talihlinin kimliğini saklaması mümkün mü?

Devamını Oku

Kerkük Türkleri korku içinde

8 Ocak 2007

Kerkük ve Musul, Misak-ı Milli sınırları çizilirken sınırlarımız içinde yer alıyordu. Ancak Lozan Anlaşması sırasında bu bölge elimizden gitti.Tabii konu bugüne kadar çok tartışıldı. Acaba Misak-ı Milli sınırları içinde yer alan Musul ve Kerkük bizde kalabilir miydi? O günün koşulları belli ki Türkiye’nin ısrarcı olmasını önledi.Musul ve Kerkük Irak’ın Basra’dan sonraki en önemli petrol yataklarına sahip. Bu nedenle dünyanın gözü de bu bölgede doğal olarak.Nitekim Amerika’nın Irak operasyonunun asıl amacının da tüm bu petrol bölgelerinde tam hakimiyet kurmak olduğu iyice açığa çıktı. Dün Vatan’ın da manşetinde okuduğunuz gibi Irak yeni çıkaracağı petrol yasası ile tüm petrol kaynaklarını İngiliz ve Amerikan şirketlerine devredecek.Petrol tabii ki çok büyük güç. Ancak Musul ve Kerkük’te milyonlarca soydaşımız da yaşıyor.Amerikan güdümündeki Kürt gruplar, petrolden yeterli payı alabilmek ve Musul-Kerkük bölgesindeki Türk nüfusunun etkisini azaltabilmek için, Irak operasyonunun başından bu yana türlü oyunlar oynuyorlar.Önce binlerce Kürt savaşın ilk günlerinde Kerkük’ü bastı. Oradaki Türkler’in işyerlerini tahrip etti. Türkleri göçe zorladı.Ardından Kerkük’e Peşmerge akını başlatıldı. Böylelikle bölgedeki Türk nüfusunu azınlık duruma düşürmek amaçlanıyordu. Gelinen noktada Kürtler, Kerkük’te bir refarandum talep ederek bölgenin aslında bir Kürt bölgesi olduğunu kanıtlamaya çalışıyor.Türkiye ise şimdilik bütün bu gelişmeleri seyrediyor. PKK teröründe olduğu gibi bu konuda da umudumuz Amerika’nın insafına kalmış.Öte yandan Kerkük’teki Türkmenler’in temsilcileri bölgeye 100 bin Peşmerge daha sevk edildiğini açıklayarak yakın bir gelecekte bir Türkmen katliamına girişileceğinin sinyallerini haykırarak veriyor.Kürtler, Kerkük bölgesinde tam hakimiyet kurarsa ne olur?Birincisi, bölgenin petrolünden çok büyük pay alırlar. İkincisi, Kürt devletini üstelik güçlü biçimde kurmanın temellerini atarlar. Üçüncüsü, bölgedeki Türk gölgesinin tamamen kalkmasını sağlarlar. Dördüncüsü, Türkiye’nin bölgede etkili olmasını engellerler.Türkiye bütün bunlara sadece baksın öyle mi?*****Harbiye MarşıKıbrıs’ta Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat ile asker bir çekişme içinde biliyorsunuz. Cumartesi günü konuştuğum askere yakın bir kişi ilginç şeyler söyledi. Aramızda şu konuşma geçti.- Bu sorunun temeli yeni değil.- Orası belli oluyor.- Askerin tepesini ne attırdı biliyor musun?- Hayır bilmiyorum.- 29 Ekim törenlerinde asker resmi geçitte Harbiye Marşı’nı söyledi.- Söyleyebilir.- Arkasından geçen Kıbrıs polis teşkilatı da aynı marşı söyledi.- Onlar da mı?- Onları Türk askeri eğitiyor.- Ne var bunda?- Bir şey yok tabii de Talat kızmış.- Nasıl kızmış?- Komutanı yanına çağırtmış?- Ne demiş?- Polis niye Harbiye Marşı ile yürüyor demiş.- Komutan ne demiş?- Rahatsız mı oldunuz demiş.- ????- Sonra da bu marşta kanla irfanlı kurduk bir vatanı diyor, siz bundan mı rahatsız oluyorsunuz diye eklemiş.- Talat ne yapmış?- Çok bozulmuş.- Sonra?- Gerginlik başlamış.*****Ulusal devlet çökerse yerine ne gelir?MİT Müsteşarı Emre Taner’in beklenmedik konuşması hararetli biçimde tartışılıyor. Taner’in “Ulusal devlet modeli bitirilmek isteniyor” uyarısı büyük yankı yarattı.MİT başka ülkelerde olduğu gibi doğal olarak gizli çalışan, birine selam vermeyi bile “sır” kabul ederek sakınan, binbir elekten geçirmeden açıklama yapmayan bir kuruluş.Böyle bir kurumun başının bir anda bu kadar önemli bir açıklama yapması herhalde tesadüf değildir.Demek ki Türkiye’nin “ulus devlet” niteliğini kaybetme tehlikesi kapıda.Peki Türkiye “ulus devlet” niteliğini kaybederse yerini ne doldurur?Ümmet devleti.Tayyip Bey’in Cumhurbaşkanı olmasına karşı çıkan önemli bir kesimin endişesi Atatürk ilke ve devrimlerinden ve laiklikten sapma olacağı. Atatürk ilke ve devrimleri çökertilirse Türkiye kendini bir anda ümmet devleti içinde bulabilir.Siyasi İslamcı bazı gazetelerin Emre Taner’in açıklamalarını yorumlama biçimine bakıldığında bu endişeyi taşıyanlara hak vermemek mümkün görünmüyor.*****Kadınlığa yakışmıyorDevlet Bakanı Nimet Çubukçu, ilginç bir misyon üstlenerek Cumhurbaşkanlığı seçimi tartışmalarını sulandırıp dikkatleri başka yöne çekti. Şimdi koca koca siyasiler “eşlerini” konuşmaya başladılar.Böyle bir üslubu bugüne kadar hiç görmemiştim.Ne mantık sistemine oturuyor, ne akılla bağdaşır hali var.Hele kadın bakanın işi “metres” düzeyine kadar düşürmesi inanılacak gibi değil.Nimet Hanım galiba yaklaşan seçimler nedeniyle parti içindeki yıldızını parlatmaya çalışıyor ama, başta kadın onuru olmak üzere siyaseti, tartışma adabını yerle bir ediyor.Türkiye gibi bir ülkede bu densiz tartışmaya bir başka densiz katılıp da Nimet Hanım’ı da tartışmaya açarsa ne yapacak acaba?

Devamını Oku

Kerkük’e girsek ne olur?

7 Ocak 2007

Küresel dünya düzenini savunanlar ısrarla “yakın bir tarihte dünya yeniden şekillenecek” diyorlar. Bunu anlatırken de bazı ülkelerde harita değişiklikleri olacağını da vurguluyorlarNitekim son 20 yıla baktığımızda aslında küreselleşen dünya kavramı sonucunda haritalarda çok ciddi değişiklikler olduğu gözleniyor. 1990’daki ülke sayısı ile şimdiki aynı değil.Dünya yeniden şekillenirken, en büyük değişimin de Ortadoğu coğrafyasında olacağını görmemek mümkün değil. Irak daha şimdiden üç ayrı devlete bölünmüş gibi görünüyor bile. Bunun yakın zamanda başka bölge ülkelerini de kapsamaması düşünülemez.Şimdi kritik bir soru sormak istiyorum.Türkiye küreselleşen dünyanın bu büyük değişiminde nerede yer alacak?Türkiye’yi Kürt konusundan endişe ederek “Türkiye bölünecek, bu kaçınılmaz” diyerek korku senaryoları üretenlerin beklediği akıbet mi bekliyor, yoksa Türkiye bırakın bölünmeyi topraklarını büyütmüş bir ülke mi olacak?Ya da biraz daha açık sorayım, hangisini tercih edersiniz?Üzerimizdeki “Bize bir şey yaptırmazlar, engel olurlar, biz beceremeyiz” komplekslerini atıp şöyle bir senaryoyu düşünelim:Türkiye 200 binin üzerindeki askeriyle, Güneydoğu bölgesindeki terörü bitirmek ve Irak topraklarında yaşayan soydaşlarımızın güvenliğini sağlamak için Kerkük’e kadar girse ve burada güvenliği sağlasa.Bize kim ne yapacak?MİT Müsteşarı cuma günü tarihi bir açıklama yaptı. Müsteşar Emre Taner “Türkiye bekle gör ve sadece savunma politikalarıyla ayakta kalamaz” dedi.Herhalde bu görüşler müsteşarın şahsi fikirleri değildir.Peki o zaman bu görüşlerin arkasında kim duruyor, kim duracak?Hükümet mi?Asker mi?İktidara yürümek isteyen yeni bir oluşum mu?Ne olursa olsun Türkiye artık bölgesinde çok daha aktif ve cesur politikalar izlemek zorundadır.Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesine elbette hepimiz yürekten bağlıyız.Ama burnumuzun dibinde yeni dünya düzeni adı altında coğrafya ve ülkeler yeniden şekillendirilirken “dur bakalım ne olacak” tavrı ile politika sürdürmek gerçekten bu ülkenin felaketi ile sonuçlanacaktır.Hemen Güneydoğu sınırımızda, fiilen parçalanan Irak’ın ilk devleti gayrı resmi olarak kuruldu bile. Ve adına da Güney Kürdistan diyorlar. İyi de demek ki bu ülkenin bir de kuzeyi var.Peki kuzey neresi? Neresi olacak bizim ülkemiz, bizim topraklarımız.O halde Türkiye’nin Kerkük’e girmesini bir macera gibi görmemeliyiz.Diyorum ki, bunu bir düşünelim.Ama bunu yaparken, yılların verdiği eziklikle bir aşağılık duygusuna kapılmayalım. “Bize yaptırmazlar” korkusunu önceden yaşamayalım.Madem dünya küreselleşiyor ve yeniden şekilleniyor, o halde kiminle işbirliği yapacağımıza da karar verelim.Amerika mı, Avrupa mı, dünyanın başka güçleri mi? Çıkarımız neredeyse onu gözetelim.“Olur mu kardeşim” demeden, korkmadan, bugüne kadar sürdürülen “Irak’ın toprak bütünlüğünü istiyoruz” gibi absürd resmi görüşün arkasına sığınmadan konuyu tartışalımAksi takdirde gerçekten bizi bölecekler.Bunu mu istiyoruz?Yoksa barış içinde yaşayan, bölgedeki Kürt ve Türkmenlerin de içinde bulunduğu güçlü Türkiye mi olmalıyız?Önceki gün seçimlere iddialı biçimde hazırlanan bir siyasi partinin önemli ismi aradı. Cumhurbaşkanlığı konusunda bazı fikirleri olduğunu söyledi. Aramızda şu konuşma geçti:- Cumhurbaşkanlı***Edip Başer: Ben de çok merak ediyorumCumartesi günü Bahçeşehir Üniveristesi Stratejik Araştırmalar Merkezi’nin düzenlediği “Terör Okulu” nun ders yılı kapanış töreninde konuşan Emekli Orgeneral Edip Başer’i dinledim. Başer’e konuşmasından sonra “TC Başbakanı gayrı resmi bir açıklamasında Amerika’nın sözünü tutmadığını söyledi. Başbakan verilen hangi sözleri kastetti?” diye sordum. Başer anında cevapladı “Ben de çok merak ediyorum.” Salondaki herkes ister istemez gülümsedi. Başer daha sonra devam etti: “Sayın Başbakan’ın ne kastettiğini bilmiyorum. Ama sanıyorum bunu daha önce benimle paylaşma ihtiyacını da hissetmedi. Ayrıca bu konudaki her şeyi bana söylemek zorunda değil. Benim görevim çok ayrı. Çünkü Amerikalı temsilci tarafından bana söylenenlerin hepsi yapıldı. Bu konuda aksi bir şey söyleyemem. Ama Sayın Başbakan Amerika’da bazı görüşmeler yapmıştı. Belki orada, konuşulmuş şeyler, verilmiş sözler olabilir.” Başer’in bu sözleri elbette çok ilginç. Özellikle “Amerika’daki bazı konuşmalar” sözü bana çok manidar geldi.*****Arınç: Dedem Sarı Hüseyinoğlu Ahmet Efendi’dirDün sabah Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’ndan aradılar. Konu yine dün yayınlanan “Cumhuriyeti kanla kurduk ama kinle yönetemeyiz” başlıklı yazıydı. Bu yazıda internet ortamında dolaşan bir yazıda Menemen’de Kubilay’ı şehit eden Derveş Mehmed’in TBMM Başkanı Bülent Arınç’ın dedesi olduğu iddiası vardı. Ben de bu iddianın doğruluğunu bilemediğimi ama insanların babaları, dedeleri veya akrabaları nedeniyle suçlanamayacağını belirterek İsmet İnönü’nün ders niteliğindeki bir davranışını anlatmıştım.Arınç internette dolaşan bu iddiaya çok üzüldüğünü belirtiyor. Çünkü bu tür iddialar doğru olmasa bile elden ele gezerek bir süre sonra doğru muamelesi görüyor ve zihinlere yerleşiyor. Arınç bu konuda bir düzeltme yapmanın da pratikte faydasını görmediğini belirtiyor.Buna rağmen ailesi ile ilgili bilgiyi sadece bana vermek istediğini de söylüyor.Buna göre Arınç 1800’lü yıllarda Horasan’dan Manisa’ya göç etmiş Yörük ailelerinden birinin ferdi. Bu ailelerden Hacı Nebi sülalesi Manisa’nın Büyük Sümbüllü köyüne yerleşmiş. Dedesi Sarı Hüseyinoğlu Ahmet Efendi olarak tanınıyormuş. Ahmet Efendi Çanakkale Savaşı’na katılıp gazi olduktan sonra tekrar köyüne dönmüş. Bir süre sonra Ahmet Efendi’ye Hicaz görevi çıkmış. Ancak Arınç’ın dedesi görevine giderken Halep’de rahatsızlanmış ve Ramazaniye Askeri Hastanesi’nde hayatını kaybetmiş. Künyesi de eşi Raziye Hanım’a gönderilmiş.Durum bu. İnternette dolaşan ve doğruluğu belirsiz pek çok iddia var. Bunun yanı sıra kimi kişilerin öfke ve nefretle yazdıkları yalanlar da ne yazık ki doğru kabul ediliyor. Bunların hiçbiri bana ahlaki gelmiyor.Arınç’ın siyasi fikir ve görüşlerine katılmadığımı, Cumhurbaşkanı makamında görmek istemediğimi dün bizzat da söyledim. Ama istemediğimiz kişileri safdışı etmek için ahlak dışı yollara sapılmasını da asla içime sindiremem.

Devamını Oku

“Cumhuriyet’i kanla kurduk ama kinle yönetemeyiz”

6 Ocak 2007

Son günlerde internet ortamında dolaşan bir mektup var. Nedim Çakmak’ın “İşgal günlerinde işbirlikçiler” adlı kitabı kaynak gösterilerek Meclis Başkanı Bülent Arınç’ın Memenen olaylarının baş kahramanı Derviş Mehmed’in torunu olduğu ileri sürülüyor.İddia doğru mu yanlış mı, tarihsel bilgim ve kaynaklarım buna yetmez.Ancak kişilerin ana babaları hatta çok geçmişte yaşamış akrabalarından sorumlu tutulmaları ne kadar doğru onu da tartışmak lazım.Gerçi bazı çevrelere göre Arınç ile Derviş Mehmed aynı kafa yapısına sahip kişiler olarak gösterilebilir, ki bu yine de yeterli değildir.İnternetteki bu mektubu görünce aklıma Atatürk’ten sonra Cumhurbaşkanı olan İsmet İnönü’nün verdiği bir ders geldi. Çok bilinmeyen bir öykü değildir ama, bilmeyenler için ilginç geleceğini düşünüyorum.İspanya Büyükelçesi olduğu sırada eşi Ermeni teröristlerce alçakça katledilen Zeki Kuneralp, Kurtuluş Savaşı sırasındaki yazıları nedeniyle hain kabul edilen ve Ankara’da İstiklal Mahkemesi’nde yargılanmaya götürülürken İzmit’te linç edilen Ali Kemal’in oğludur.Ali Kemal’in ölümünden sonra annesi oğlu Zeki’yi alarak Almanya’ya gitmiş ve burada bir Alman’la evlenmiş. Çift daha sonra İsviçre’ye taşınmış. Zeki Kuneralp de doğal olarak bütün eğitimini İsviçre’de ve Avrupa’nın diğer ülkelerinde almış. İngilizce, Fransızca ve Almanca’yı ana dili gibi konuşur olmuş.Zeki Kuneralp günün birinde annesine artık Türkiye’ye dönmek ve ülkesine hizmet etmek istediğini söylemiş. Annesi doğal olarak karşı çıkmış ve “Oğlum babana yapılanı biliyorsun, seni orada işe almazlar hatta yaşatmazlar” demiş. Ama Zeki Kuneralp dinlememiş ve Türkiye’ye dönmüş. Çalışmak üzere Dışişleri Bakanlığı’na başvurmuş.O zamanlarda devletin önemli birimlerine atama yapmadan önce başvuru dilekçelerinin başbakanlar tarafından da okunması ve daha sonra Cumhurbaşkanına sunmaları adettenmiş.Zeki Kuneralp’in Dışişleri Bakanlığı’nda çalışmak için yaptığı başvuru İnönü’nün önüne gelmiş. İnönü dilekçeyi okumuş, Zeki Kuneralp’in eğitiminden çok etkilenmiş. Ancak bir de görmüş ki, üzerinde “İşe alınması muvafık değildir” ibaresi var.İnönü “Neden?” diye sormuş. Sonra dilekçenin arkasını çevirmiş. Burada kırmızı kalemle “Vatan haini Ali Kemal’in oğlu” yazıyormuş.İnönü biraz düşündükten sonra dilekçenin üzerine “İşe alınmasına muvafakat ediyorum” yazısını yazmış ve imzalamış. Sonra dönmüş “Biz bu cumhuriyeti kanla kurduk ama kinle yönetemeyiz” demiş.Ardından eklemiş “Ben bunu Gazi’den öğrendim.” Zeki Kuneralp Dışişleri Bakanlığı’na girdikten sonra çok başarılı çalışmalar yapan bir bürokrat oldu. Pekçok ülkede Büyükelçilik görevinde bulundu.***Duble yol duble kaza!Milliyet gazetesinin dünkü manşeti şöyleydi: “Böylesi ancak Türkiye’de olur.” Haberde duble yolların işe yaramadığı, kazaların eskiye oranla iki kat arttığı anlatılıyordu.Yine dünkü Yeni Şafak Gazetesi’nin birinci sayfasında ise “Bölünmüş yollar kazaları azalttı” başlığı vardı. Yeni Şafak’a göre duble yollar sayesinde ölümlerde çok büyük oranda düşüş vardı.Hangi doğru bilemeyiz tabii. Çünkü burada bakış açısı önemli. Ölüm sayısına mı bakılacak, kaza sayısına mı? Artık her neyse.Ama benim şu duble yollarla ilgili eleştirim başka.Birincisi bu yolların ihale ediliş biçiminde çok ciddi ve çirkin iddialar var. Bu yolların çoğunun işinin ehli olmayan ve tek özellikleri AKP hüviyeti taşımaları olan müteahhitler tarafından yapılmakta olduğu söyleniyor.İkincisi bu yolların yine büyük bölümünün dünya standartlarına uymaması, özellikle alt kaplama malzemelerinin inşaat hafriyatlarından hatta çöplerden sağlanması.Üçüncüsü, bu yolların pekçok yerinde sürücü emniyetini tehdit eden kurallara aykırı eğim ve meyillerin bulunması.Dördüncüsü baştan sonra bitirilmiş bölünmüş yol çok az. Pekçok yerde 100 kilomerelik bir yolun yarısı tamamlanmış diğer yarısı ise yapım aşamasında. Ama iki yıldır grayderle açıldığı halde üzerinde başka işlem yapılmamış yüzlerce kilometre yol öylece duruyor. Ödenek olmadığını söylüyorlar.Ama iş duble yolların propagandasına gelince, sanki bunların hepsi bitmiş gibi anlatılıyor. Tatsız bir durum. ***Bu da ikinci çuvalTürk askerinin başına çuval geçirten Amerikalı general David Petraeus Irak’taki tüm Amerikan güçlerinin başına getiriliyormuş. Çuval olayı Türk halkını derinden üzmüştü. Bu olay Türkiye’deki Amerikan aleyhtarlığını da dünyadaki en üst sıralara çıkarmıştı.Ardından Genelkurmay Başkanlığı bu konuda Amerika’nın özür dilediğini söylemiş yürekler biraz ferahlamıştı. Üstüne bir de Kurtlar Vadisi Irak filmini çekip, Amerikalıları sinema ekranında yerle bir edince sanki olayı da unutmuştuk.Ama gelin görün ki, Amerika sanki nisbet yapar gibi Türk askerinin başına çuval geçirten generali en üst komutan yapıyor.Diplomaside adettir, eğer bir görevli dost bir ülke ile isteyerek istemeyerek bir krize neden olursa, ona en azından artık orada görev verilmez. Taltif edilecekse bile bu başka yerde yapılır.Ama Amerika hiçbir şey olmamış gibi bu generali işin başına getiriyor.Biz PKK’nın hallini bile Amerika’nın insafına bırakınca, onların tavrı da gurur kırıcı oluyor.***Bazen kendimize haksızlık ediyoruzBayram ve yılbaşı tatilini İtalya’da geçiren bir yakınım dönüşte aradı ve “Türkiye’de bazı şeylere çok kızıyoruz ama, inan ki Avrupa ülkelerinde çok daha beteri yapılıyor ve siz Türkiye’deki kadar gürültü bile çıkaramıyorsunuz” dedi.Olay şu: İtalyan Havayolları Alitalya ile Milano’ya gitmişler. Dönüş de yine aynı havayoluyla yapılacak.Dönüş günü belirtilen saatte alana gelmişler. Uçağa binmişler. Tam kapılar kapanırken pilot hidrolik sisteminde arıza olduğunu bildirmiş. Önce bir süre uçakta beklemişler. Sonra uçaktan indirilmişler. İki saate yakın terminalde bekletilmişler. Bu sırada Alitalya’dan tek bir yetkili bile gelmemiş yanlarına.Gece yarısına doğru bir görevli gelmiş, uçağın kalkamayacağını bu nedenle herkesi bir otele götüreceklerini söylemiş.Milano’nun dışında bir otele gidilmiş. Otelde lokanta kapalı olduğu için kimse yemek yiyememiş. Herkes ancak saat 02.00’de yatağına yatabilmiş.Sabah saat 07.00’de herkes kaldırılmış, kahvaltı bile verilmeden doğru alana gidilmiş. Ancak yine uçak yok.Ortadaki tek Alitalila görevlisi de “Arzu edeni başka hava yolları ile aktarmalı gönderebiliriz” demiş. Herkes isyan etmiş tabii de sonuç sıfır.Sonunda turu düzenleyen şirket Bologna’dan bir uçak bulmuş. İki saat otobüs yolculuğu ile Bologna’ya gidilmiş ve sonunda Türkiye’ye dönebilmişler.Şimdi bu olay bizde olsa belki de gazetelerin manşetinde yer alır. Bunu yapanları yerin dibine sokarız. Burası Avrupa. Kriterleri böyle demek ki...

Devamını Oku

Erdoğan iki seçimi birden kazanmak zorunda

5 Ocak 2007

Önceki gün seçimlere iddialı biçimde hazırlanan bir siyasi partinin önemli ismi aradı. Cumhurbaşkanlığı konusunda bazı fikirleri olduğunu söyledi. Aramızda şu konuşma geçti:- Cumhurbaşkanlığı konusunu çok yazıyorsun.- Evet şu anda en önemli siyasi gelişme bu.- Genellikle Erdoğan’ın seçilmemesi doğrultusunda.- Benim içime pek sinmiyor da ondan.- Benim de sinmiyor ama siyaset böyle değil.- Ne anlamda?- İçimize sinmeyen pekçok şey siyasette geçerli.- Orası öyle.- Bana göre Tayyip Erdoğan sonuna kadar zorlayacak.- Galiba öyle, ama ben aklı selimin galip geleceğine inanıyorum.- Siyasette aklı selim her zaman geçerli değil ki.- ????- Canım sen de öyle olduğunu biliyorsun pekâlâ.- ????- Bak Tayyip Erdoğan zorlamak zorunda.- Neden?- Çünkü ya bu sefer seçilir ya hiç seçilemez.- Belli mi olur?- Şimdi seçilemezse en erken ne zaman seçilir?- Bundan sonra.- Yani 7 yıl sonra.- Evet.- Demek ki seçilmesi için iki genel seçim daha kazanmak zorunda.- Öyle tabii.- Yani önce bu yıl yapılacak seçimlerde iktidar olacak.- 5 yıl daha başbakan.- Evet. Bir seçim daha olacak, 5 yıl sonra.- Onu da kazanır mı?- Sanki bu yılı kazandı da.- Onu daha bilmiyoruz.- Eski oyunu alamayacağı kesin.- Neden, bir şirketin yaptığı araştırma AKP’yi çok yüksek gösteriyor.- Şu yüzde 36’yı diyorsun.- Evet.- Bana göre mümkün değil, zaten öyle olsa.- Ne olur?- Ne olacağı var mı, hiç durmaz seçime gider.- Ben bir baskın seçim yapabileceğini düşünüyorum.- Onu 10-15 gün içinde göreceğiz zaten.- Gider mi?- Anketlere inanırsa gider belki. Ama birileri mutlaka gerçeği söylüyordur.- Hangi gerçeği?- Gerçek oyunu.- Kaçtır?- Yüzde 25’in altı.- Gerçekten mi?- İddiaya girelim mi?- Ben niye gireyim, ben gazeteciyim.- O zaman yaz, çıkmazsa adımı ifşa et.- Tamam.*****Tayyip Bey’in Üsküdar’daki eviBaşbakan’ın evinin Üsküdar’da olduğunu biliyordum da gazetelerden, yerini bilmiyordum.Bayramdan epeyi önceydi, Çamlıca’dan köprü yoluna gitmek için iniyorum. Bir baktım köprüye giden yol çok sıkışık. Çengelköy’e inip, Beylerbeyi’nden çıkarak bu yolu bay pass etmeyi düşündüm. Meğer o yolun üzerindeymiş Tayyip beyi evi. Ve tesadüfe bakın ki, o sırada da İstanbul’daymış.Aman efendim, bütün sokaklar polis kaynıyor. Onlarca polis otosu, üç tane içi çevik kuvvet dolu otobüs.Tamam elbette güvenlik alınacak da, bu kadar göstere göstere yapılması bir tuhaf.Ayrıca nedir bu kadar endişe edilen. Çevreyi daha az tedirgin ederek yapılamaz mı bu koruma?Avrupa ülkelerinde de benzer terör tehditleri var ama Başbakanların evlerinin çevresinde bu kadar geniş güvenlik yok. Ya da en azından gelip geçenin de hayretini toplayacak kadar görünen bir güvenlik yok.Bu yapılan güvenlik mi yoksa gösteriş mi, ya da bilmediğimiz bir korku mu, anlamak çok zor.*****“Ellerine çelik çomak verdik” de ne demek?Başbakan Tayyip Bey’i televizyonda izliyorum. Lübnan’dan İstanbul’a dönmüş. Oturduğu evin çevresinde gezintiye çıkmış. Bir dükkana girmiş ve gazetecilerin sorularını cevaplandırıyor.Gazeteciler doğal olarak Cumhurbaşkanlığı konusunu soruyorlar.Tayyip bey alaycı gözlerle diyor ki: “Benden Cumhurbaşkanı adayı olduğumu duydunuz mu? Hayır, duymadınız. Ben ne dedim? Nisanda parti olarak kimin aday olacağını açıklayacağız. Haaa bu arada aday olmak isteyen varsa çıkar aday olur. Hatta Baykal da aday olmak istiyorsa çıksın söylesin.” Buraya kadar herşey normal.Ama Tayyip bey hemen sonra “irticalen” yaptığı konuşmalardaki havasına bürünüp, “Şimdi biz bunların eline verdik çelik çomağı, nisana kadar oynarlar” demez mi?Çelik çomak dediği, kendisinin Cumhurbaşkanlığı için aday olup olmayacağı sorusu.Doğal olarak tüm Türkiye bunu tartışıyor. Tayyip bey ise bunu, “çelik çomak” benzetmesi yaparak cevaplıyor.Tayyip beyin üslubu konusu, iktidara geldiği günden beri gündemden düşmüyor.Fikirlerini benimseyelim benimsemeyelim, Türkiye Başbakanı’na böyle konuşmak hiç yakışmıyor. Halktan görünmek, onun gibi davranmak ve konuşmak başka, siyasete bu avamlığı sokmak başka.Gelelim işin ikinci cephesine.Evet doğrudur, Tayyip bey şu ana kadar hiçbir şekilde Cumhurbaşkanlığına aday olduğunu söylemedi. Ama aday olmayacağını da söylemedi.Türkiye’nin bu kadar önemli bir kararında, bunca tartışmaya rağmen Başbakan’ın kendisi ya da bir başkası adına hiç konuşmaması da tuhaf değil mi?Atla deve değil ki, madem ki Cumhurbaşkanını bu Meclis kendi içinden seçecek, kim aday olacaksa ya da parti kimi destekleyecekse adını açıklar olur biter.Öyle anlaşılıyor ki, Tayyip bey zaman kazanarak zemin yokluyor, tepki ölçüyor.Nisan ayı geldiğinde eğer Çankaya’ya çıkmaktan çekinirse “Ben zatan hiç aday olmamıştım” sözünün arkasına sığınacak.Tabii bu kamuoyunda ve özellikle kendi tabanında ne kadar inandırıcı olacak? Kendi tabanı acaba böyle bir söylem karşısında Tayyip beye ne tepki verecek?*****Hangi kaşar?Erdoğan kadrolaşma konusunda “asıl CHP bu konuda kaşardır” dedi ya, insanın aklı karışıyor. Çünkü Tayyip bey bunu söylerken CHP’nin hiç iktidar olamadığını da belirtiyor. Bu durumda hiç iktidar olamamış bir parti nasıl oluyor da kadrolaşmada “kaşar” tadında oluyor? Türkiye’de uzun yıllar iktidarı elinde tutanlar DP, AP, ANAP ve DYP’liler. CHP bu partiler sayesinde kadrolaştıysa helal olsun.

Devamını Oku