Başbakan Erdoğan geçtiğimiz yıl aralık ayının ortasında Birleşmiş Milletler toplantısına katılmak için New York’a gitmişti. Erdoğan burada rutin toplantılar dışında üç de önemli görüşme yapmıştı. Şu anda aktif siyasette olmayan, ancak pek çok kişinin danışmak için kendisini aradığı bir siyasetçi dostum bayramın ikinci günü aradı.Yeni yıl ve bayram kutlaması bölümünden sonra sözü Cumhurbaşkanlığı seçimine getirdi. Aramızda şu konuşma geçti:- Bülent Eczacıbaşı’nı yazmışsın.- Evet ama sadece onu değil.- İyi bir portre.- Evet zaten anlatmak istediğim de oydu.- Dediğin portrede biri keşke olabilse.- Bulmak çok zor değil herhalde.- Zor değil de, bugünkü politik yapıdan çıkması zor görünüyor.- Doğru, önce şu tartışmaları bir atlatabilsek.- Sen Amerika’ya bak.- Bakıyorum da, bir şey görünmüyor ki.- Yakında görürsün.- Nasıl olacak bu?- Tayyip Bey Amerika’ya gitti geçen ay.- Evet 18-19 Aralık’tı galiba.- Öyle bir şey. Oradaki görüşmeleri var.- Birleşmiş Milletler toplantısı.- Onlar tamam, özel görüşmeler.- Clinton vardı.- Evet, sonra Hallbrook.- Başka?- Bir de Kemal Derviş.- Evet.- Kemal Derviş daha sonra Tayyip Bey’i Birleşmiş Milletler’in yeni Genel Sekreterine götürdü.- Ayrıntıları hatırlamıyorum.- Hepsi bir günde oldu bunların.- Zaman dardı.- Evet, bir kahvaltı, bir öğle yemeği, bir akşam.- Bu görüşmelerde ne oldu?- Cumhurbaşkanlığı konusu olmasın?- Yani Tayyip bey bu dört kişiyle bunu mu konuştu?- Bendeki bilgi böyle.- Nereden geldi?- O kadarını sorma, bizim de konuştuklarımız var herhalde.- Kendi Cumhurbaşkanlığı konusunu mu konuştu?- O da var, ama asıl önemlisi bu krizin nasıl atlatılacağı.- Nasıl yani?- Tayyip Bey kendisi dışında birinin olmasına rıza gösterebilir.- Bunu Amerika’da mı konuşuyor?- Zemin yokluyor?- Ne zemini?- Kendisinin olmasına sıcak bakılmadığını biliyor.- O zaman?- Başkası kim olabilir, onun zeminini yokluyor.- Ne bekliyor yani?- Amerika’nın da karşı çıkmayacağı biri olmalı.- Tayyip Bey buna razı olur mu?- Neden olmasın, sanki bugüne kadar başka türlü politika yaptı.- Ama bu başka.- Başka falan değil, böyle önemli bir konuda Amerikalı dışlamaya kalkmaz.- Peki AKP içinden biri mi olur?- Zannetmiyorum.- O zaman iş karışıyor.- Karışmaz, zamanı gelince güzel anlatırlar olur biter.- Partide sorun çıkmaz mı?- Çıkar gibi olur, ama bu kez CHP destek verir.- O zaman dışarıdan biri konuşuluyor.- Bana öyle geliyor.- Kim olabilir?- İşte onu sorma.- Neden en önemlisi bu değil mi?- Biraz daha zaman ver. Bu görüşmelerin ayrıntılarını anlatacağım.- Neden şimdi değil?- Çünkü bazı şeyler net değil. Sen de yazarsın, sonuç çıkmaz, üzülürsün.- Peki ne kadar sonra?- Şu anda bilmiyorum, ama çok uzun sürmez sanıyorum.- Söz mü?- Söz tabii.- Haydi hayırlısı.*****Irak’taki ölümler insanları artık çok etkilemiyor!Artık bilemiyorum, idam sahnelerini bile yemek sofralarımıza kadar getiren televizyonlar mı çok etkili oldu, yoksa kanıksadığımız şiddet filmlerindeki vahşet sahneleri mi, Irak’ta son zamanlarda meydana gelen bombalama olaylarında ölen insanlar beni çok etkilememeye başladı.Eskiden patlayan bombalardan sonra sıcağı sıcağına gördüğüm manzaralar içimi kaldırırdı. Şimdi öyle değil. Sanki bir film izliyormuşum gibi geliyor bana. Bilmem sizler neler hissediyorsunuz?Bu konuda biraz kafa yorunca içimdeki öfkenin de etkili olduğunu farkettim.Irak’ta bombaları kim patlatıyor?Kim pazar yerinin ortasına içi bomba yüklü kamyonları sürüp pimi çekiyor?Kim beline bomba sarıp otobüs durağındaki insanların içine atlıyor?Amerikan askerleri mi, İngiliz askerleri mi?Hayır bizzat Iraklılar.Iraklılar kendi kendilerini öldürüyorlar.Dünya medyası ölen üç bin Amerika’dan söz ediyor. Peki ölen Iraklı sayısı kaç? Bunların kaçını Amerikan ve İngiliz askerleri öldürdü, kaçını kendi kendilerine öldürdüler. İşte bunları düşündükçe patlayan bombalar, parçalanan, ölen insanlar, içimdeki duyguları da köreltiyor.Ve aklıma her gün en az yüz kişinin ölümüne neden olan patlayıcı maddeleri kimlerin sattığı geliyor. Bomba yapımında kullanılar kimyasal maddeler hangi ülkelerden gelip geçiyor, bundan parayı kim kazanıyor.Zavallı Iraklı, nedenini kendisinin de bilmediği bir öfke ile kardeşini bombalarla parçalarken, birileri ellerini oğuşturup patlayıcı madde üretimine hız veriyor.Her şeyi görüp de bir şey yapamamak ne kötü bir şey.*****Amerikan askerinin değeriSaddam’ın asılması sonucu beni asıl korkutan tehlikenin ne olduğunu birkaç gün önce yazmıştım. Bana göre Amerika Saddam’ı asarak bütün bölgeye müthiş bir gözdağı veriyor ve “bana uzanan eli bedeli ne olursa olsun ödetirim” mesajı veriyor.Günlerdir bizim basında da dünya basınında da ölen Amerikalı askerlerin sayısı yazılıyor. Şu ana kadar üç bin Amerikalı ölmüş Irak’ta.Bu sayının çokluğuna bakarak “Amerika Irak bataklığında” diye yayınlar yapılıyor.Bana göre hiç de öyle değil. Bir Amerikalı askerin değeri ne acaba Amerika için?Bakın Amerika Vietnam’da 58 bin, Kore’de 36 bin, 1. Dünya Savaşı’nda 116 bin ve 2. Dünya Savaşı’nda 405 bin askerini kaybetti.Fiili savaş olmayan ama Amerikan askerlerinin de karıştığı çatışmalarda ölen asker sayısı da 5 bini geçiyor.Amerika için savaşta ilk ölen asker önemlidir. Aslında önemli de değil, yeni saldırıların başlatılması için bir gerekçedir bu.Vietnam savaşında ilk Amerikalı asker öldüğünde yer yerinden oynamış ve Amerika bunun intikamını almak için Vietnam’ın üzerine bombalar yağdırmıştı. Bir anlamda saldırılar için kamuoyu desteği sağlanmıştı. Sonuçta 58 bin Amerikalı öldü. Hiçbiri ilk ölüm kadar etkileyici olmadı.Ama silah sanayii en yeni silahları burada denedi ve çok para kazandı. Sonuçta Amerika güya kaybetti ama Vietnam da küçük Amerika oldu.Irak’ta ölen sayısı henüz 3 bin. Amerikalı askerlerin çoğu New York, Los Angeles, Şikago kentlerinin sokaklarından toplanmış adamlar. Amerikalılara göre onlar zaten asker olmasalar ya soyguncu, ya gaspçı, ya uyuşturucu bağımlısı ya katil olacaklar. Amerika için asker sayısı o kadar da önemli değil. Önemli olan genel çıkarlar. Amerika’nın bu bölgeden çok çıkarı var. O halde en az Vietnam’daki kadar ölümü göze almaktan çekinmeyecektir.*****İki soyut kavram hainlik kahramanlıkSarıkamış faciasının yıldönümü nedeniyle medyada bir Enver Paşa tartışması sürüyor.Sarıkamış’ta kimine göre 90 bin kimine göre 18 bin askerin donarak ölmesi ister istemez Enver Paşa ile ilgili tartışma yaratıyor.Bu tartışma şu anda bu kime yarar bilemem ama, bu konuda değinmek istediğim nokta şu: İnsanları kahramanlık mertebesine çıkarmak ya da hain damgası vurarak yerin dibine sokmak çok kolaydır.Çünkü ikisi de soyut kavramlardır. Her ikisi de duruma göre değişir.Gazi Osman Paşa Plevne’de bir avuç askerle düşmanın üzerine yürüdüğünde bütün askerlerini kaybetseydi Plevne Kahramanı olarak değil, Plevne’de askerini boşuna öldüren bir beceriksiz olacaktı.Kurtuluş Savaşı kazanılmasaydı ve padişahlık sürseydi, İstanbul’daki gazeteci Ali Kemal bir kahraman olarak anılacaktı belki de.27 Mayıs’ı yapan subaylar başarılı olmasaydı Menderes yerine belki de onlar asılacaktı, tıpkı daha sonra bir daha darbeye kalkışan Talat Aydemir ve iki arkadaşı gibi.Ben kimsenin hain olmaya meraklı olduğuna veya kahraman olmak için çaba harcadığına inanamam. Hainliği de kahramanlığı da çoğu kez şartlar belirler. İncecik bir çizgidir bu. Yanlış tarafa düştüğünüz an tarihin çöplüğüne atılırsınız. Enver Paşa da herhalde ülkeyi satmak istemiyordu. Yanlış bir ideale inanmıştı, hain damgası yedi.
Bayram nedeniyle İstanbul caddeleri, sanıyorum bazı başka büyük kentlerde de böyledir, Tayyip Bey’in fotoğraflarıyla süslendi. Fonda koskoca bir Türk bayrağı var, üzerinde Tayyip Bey’in fotoğrafı. Onun ağzından çıktığını anladığımız “Kurban olam ayına yıldızına. Bayramınız kutlu olsun” sözleri duruyor.Asıl söylemek istediğime birazdan geleceğim de burada merak ettiğim bazı şeyler var.Adına bilboard denilen bu açıkhava reklam panolarında AKP’yi ve Tayyip Bey’i sık sık görüyoruz. Bunlar kaça mal olmaktadır, parası nereden ödenmektedir, AKP ve Tayyip Bey yıllık anlaşmalar mı imzalamışlardır yoksa canları istediğinde buralara reklam mı vermektedir? Eğer kullanmak istedikleri sırada panolar doluysa kendilerine öncelik tanınmakta mıdır, böyle yapılıyorsa bu önceliğin artı bir fiyatı var mıdır?Bunlara da açıklık getirilmesi gerekiyor bence.Gelelim konumuza.Öyle sanıyorum ki Tayyip Bey bazı çevrelerin “Türk sözünü hiç ağzına almıyor” imalarından rahatsızlık duyuyor. Böyle olunca da olur olmaz her yerde Türk bayrağı ile fotoğraf çektirmeye ve yine olur olmaz her konuda Türklükten dem vurmaya çalışıyor.Oysa her yerde Türklükten bahsetmekle, eline Türk bayrağı almakla ulusal duyguların güçlü olduğunu kanıtlayamazsınız. İlgisiz ama bağımlı geniş kitleler bu söylemlerden etkilenebilir. Ancak elinde güç ve yetki bulunanlar, değer verdikleri konuları sık sık lafla gündeme getirerek değil, uygulamalarıyla gösterirler.Bayrağı elinize alıp ulusal duygunuzun güçlü olduğunu göstermek isteyeceksiniz, öte taraftan Türkiye’yi ileride sıkıntıya sokacak kararların altına imza atmaktan çekinmeyeceksiniz.Türklük diyeceksiniz, sonra eşinizin Arap olduğunu söyleyeceksiniz. Burada kimse kalkıp da “Türkiye’de birçok millet ve etnik grup var” safsatasına sarılmasın. Türkiye’nin güzelliği bu milletler ve etnik grupların kaynaşmasıdır. Bizde kimse aidiyet açısından milletini ya da etnik grubunu söylemez. Bunu öne sürmez, bu konu sadece daha samimi ve kapalı ortamlarda dile getirilir.Ayrıca milliyet ve etnik kimlik konusundaki en büyük devlet olan Amerika’da, başkanından “Benim eşim İrlandalı” veya “İtalyan” ne bileyim “Çinli” gibi bir ifade duyabilir misiniz? Amerika Başkanı’nın eşi Amerikalıdır. Ancak medyada gerektiğinde Amerikan başkanın eşinin kökeni yazılabilir. “İtalyan asıllı, İrlanda asıllı veya Çin asıllı” gibi.İstanbul caddelerini donatan bu panolardaki görüntü bir başka çelişkiyi de yansıtıyor.Tayyip Bey ve partisi ulusal konularda hassasiyet gösteren çevreleri alaycı bir dille “ulusalcılar” diyerek eleştirmeye çalışıyor.Ama bir bakıyorsunuz bizzat Tayyip Bey elinde Türk bayrağı, ay yıldız hamaseti ile ulusalcı kesilmiş. Hoş değil.Ve son olarak; Sayın Başbakan neden “kurban olam” sözünü kullanıyorsunuz? Karadeniz’deki panolarda “kurban olim”, Ege’de “kurban olem” mi yazıyor? Halkın içinden gibi görünmek için ille de Türkçeyi bozmamız mı gerekiyor?*****Atatürkçü Düşünce Derneği’nde çatışma çıkmışLaiklik, Atatürkçülük ve ulusal duruş konularında son derece hassas olan Atatürkçü Düşünce Derneği, Başkan Emekli Orgeneral Şener Eruygur ile yönetim kurulu arasındaki görüş ayrılıkları nedeniyle zor günler yaşıyormuş.Eruygur kendisini sürekli eleştiren yönetim kuruluna rest çekerek “O zaman genel kurula gidelim ve yeniden seçim yapalım” demiş. Bir sivil toplum kuruluşu için son derece normal bir gelişme bu.Ancak Siyasal İslamcı basın bu konuyu ele alırken alaycı bir üslupla “Laiklerin, Atatürkçülerin birbirine düştüğünü” belirterek lafı “Bunların hepsi böyle” ye getiriyor.Oysa bu kesimin yanıldığı bir şey var. Demokrasiye gerçekten inananların toplandığı her yerde benzer durumlarla karşılaşılır.Çünkü demokrasinin temel ayaklarından biri, tartışmadır, eleştiridir. Bu tartışma ve eleştiriler bazen hoşumuza gitmeyen akçalı konularda ya da ayrıcalıklı uygulamalar olarak çıkabilir karşımıza. Ama bunları gidermenin yolunun da demokrasi olduğunu bilir herkes.Siyasal İslamcı anlayışta, tartışma, eleştiri, şüphe, soru sorma alışkanlığı olmadığı için demokrasiye gerçekten inanan kesimlerin davranışları karşısında hep hayrete düşerler.O zaman da işi demagojiye dökmeye çalışırlar.*****The Banker’in tahminiThe Banker dergisinde ileri sürülen “AKP’nin yapılacak ilk seçimde tek başına çoğunluğu sağlayamayacağı” tahmini sanıyorum Amerika’nın yaptırdığı bir araştırmaya dayanıyor.Amerikan yönetimine de yakın olduğu bilinen büyük bir danışmanlık şirketi bundan iki ay kadar önce Türkiye’deki siyasi eğilimleri araştırmak için geniş bir kamuoyu anketi yaptırdı.Bu araştırmanın amacı Amerikan yönetimine, 2007 sonu itibarıyla Türkiye’deki siyasi haritanın sunulmasıydı.Güçlü Amerikan şirketi, maddi hiçbir fedakarlıktan kaçınmayarak çok ciddi bir araştırma yaptırdı. Sonuçları da yılbaşından kısa bir süre önce ortaya çıktı.Bu sonuçlar şimdi Amerika’da ilgili kuruluşların yöneticilerinin masasında duruyor.Peki ne sonuç çıktı: İşte bunu söyleyebilmem mümkün değil. İki nedeni var. Birincisi sonuçları çok özel ve samimi bir ortamda öğrendim. Açıklamam o kişilere karşı büyük saygısızlık olur. En azından bilgiyi alış yöntemim nedeniyle kendi gururum zedelenir.İkincisi ise sonuçlar o kadar ilginç ki, açıkçası bugünden yazmaya cesaret edemeyebilirim. Ama önümüzdeki günlerde, bunun kadar ciddi olmasa da yerli araştırmalar yapılacak. Nasıl olsa benzer sonuçlar alınacak. O zaman herkes görecek zaten.*****The Banker yanılıyorUluslararası finans ve bankacılık dergisi The Banker son sayısında Türkiye ile ilgili ilginç bir analize yer vermiş.Derginin yazısında bana göre çok yanlış bir değerlendirme var. Dergi diyor ki “Yapılan kamuoyu araştırmalarına göre AKP’nin bundan sonraki genel seçimlerde çoğunluğu elde etmesi çok zor. Bu durum Türkiye’nin AB umutlarına sert bir darbe vurabilir.” Yani The Banker sanıyor ki sadece AKP Türkiye’nin AB üyeliği konusunda canla başla çalışıyor, onun dışında kalanlar AB’ye karşı ve eğer AKP iktidardan giderse AB hayali de suya düşer.Oysa tam tersi. AKP “kerhen” ve “zorunlu” olarak AB yanlısı politika izledi. Yüzde 25 halk desteği ile Meclis’in yüzde 65’ini ele geçirince kendisi de şaşkınlık yaşayan AKP, karşısında olan kesimleri de mutlu edebilmek ve iktidarını yerleştirebilmek için AB ipine sarıldı.İşin aslı şudur: AKP dışındaki siyasi parti ve görüşler AB konusunda AKP’den çok daha samimi, kararlı ve inançlıdır. Şundan kimsenin şüphesi olmasın ki, tam tersine AKP iktidarda değilken AB ile görüşmeleri sürdürmek ve üyelik sürecini hızlandırmak çok daha kolay olacaktır ve Türkiye’nin ulusal gururu da incinmeyecektir.
Eski yılın son günlerinde TİSK Başkanı Tuğrul Kutadgobilik cumhurbaşkanlığı seçimleri ile ilgili görüşlerini açıklarken Bülent Eczacıbaşı, Hikmet Çetin, İhsan Doğramacı, Kamran İnan gibi isimleri örnek göstermişti. Saygın bir ismi olan gazeteci bir ağabeyim dün yeni yıl kutlama mesajıma cevaben aramıştı. Laf lafı açtı konu bu ilginç öneriye geldi. Aramızda şu konuşma geçti.- Senin 7 yıl önceki önerini tekrarladılar biliyorsun.- Hangisi.- Bülent Eczacıbaşı’nın Cumhurbaşkanlığı.- Evet, bizim gazete.- Hâlâ aynı görüşte misin?- Evet bana göre çok yakışır.- Ama olur mu?- Şu anda bir şey söylemek mümkün değil. Neden olmasın?- Bana göre de yakışır da kimse yanaşmaz.- Belli olmaz.- Sen yine yazınla destekler misin?- Elbette, ama, aması var.- Nedir o?- Ben bu Meclis’in Cumhurbaşkanı seçmesini içime sindiremiyorum.- Nasıl?- Geçen gün yazdım ya.- Haa, evet.- Bana göre bu Meclis millet iradesini yansıtmıyor. Önce millet iradesini temsil eden bir meclis yapısı oluşturulmalı.- Yani sen dışarıdan adaya da sıcak bakmıyorsun.- Evet yazdığım gibi. Sadece Tayyip Erdoğan değil, bir AKP’li, hatta CHP’li ya da dışarıdan biri bu açıdan bakınca fark etmiyor.- Peki seçim olursa?- Tamam o zaman sorun yok ki.- Yeni Meclis Eczacıbaşı’nı veya önerilen diğer isimleri sence seçer mi?- Seçer de bence bu yakışık almaz.- Ne fark ediyor?- Yeni Meclis içinden birini çıkarır herhalde.- Çıkaramazsa.- Bu kadar zorlama.- Hayır zamanında sen önermiştin diye söylüyorum.- Tabii benim söylediğim şuydu, Bülent Eczacıbaşı portresindeki birinin Cumhurbaşkanı olması beni çok mutlu eder.- Siyasilerden farkı ne?- Fark yok, ben siyasilerin bu portrede olmasını istiyorum.- Ama olmuyor işte.- Olmuyor tabii, bu nedenle herkesi zorlamaya çalışıyorum.- Nasıl?- Öyle herkesi beğenmemekle olmaz, gerekirse taşın altına elinizi sokun diye.- Eczacıbaşı’nın portresi nasıl sence.- Genç, düzgün fizikli, çok iyi eğitim almış, Türkiye’yi ve dünyayı tanıyor, iyi bir işadamı, bilinen hiçbir yolsuzluğu ya da skandalı yok, aile hayatı çok iyi.- Böyle çok insan yok mu?- Olmaz olur mu, ama diyorum ya, pazardan adam seçmiyoruz ki, birileri de ortaya çıkmalı.- Çıkmazsa.- Çıkabilecek olanları zorlamalıyız.- Eczacıbaşı seçilse ne iyi olur ama değil mi?- Onun için lobi mi yapıyorsun?- Kararı ben verecek olsam yaparım.- Ben de yaparım da, keşkee.*****Yılbaşını evde geçirmekYılbaşı gecelerini evin dışında geçirmekten çok hoşlanmıyorum. O gecenin kargaşası içinde insan eğleniyor mu yoksa dayak mı yiyor bunu pek ayırdedemiyorum.Yılbaşı gecesi bir yerde itiş kakış oturmaktansa, 1 Ocak gecesi sevdiğim bir yere gitmek bana daha keyifli geliyor.Bir kere bir gece önce her şey tüketildiği için yediğiniz her şey henüz yapılmış oluyor. Bunun yanı sıra bir gece öncesinin tantanasını atlatan personel yılın ilk gününün etkisiyle belki daha canayakın oluyor. En önemlisi de sakinlik insanı rahatlatıyor.Bu yıl evdeydim. Televizyon izledik ailecek.Hemen söylemek istiyorum ki, televizyon kanalları gerçekten iyi hazırlanmışlardı yılbaşı gecesine. İnsan nereye bakacağını şaşırıyordu doğrusu.Bol zapping yaparak bazı yerlerde biraz daha uzun kalarak, saat 24.00’ten sonra ise yabancı kanallara bakarak 03.00’ü bulmuşuz.En çok zamanı atv’deki Avrupa Yakası’nda geçirdik. Bol bol güldük. Kanal D’deki Arka Sokaklar’da ise heyecanla birlikte eğlenceyi de yaşadık. Show’da, Star’da TGRT’de sevdiğimiz bir sanatçıyı bulduğumuz an sabitlendik.Haber kanallarıyla diğer tematik kanallar da bu gece için iyi hazırlanmışlardı. Habertürk’ün konserleri, Sky’ın eğlencesi, NTV ve CNN’deki keyifli sohbetler de gecemize renk kattı. Kanaltürk’te Candan Erçetin’e her zamanki gibi bayıldık.Ama gecenin yıldızı hangileriydi derseniz CNBC-e ve TRT2 diyeceğim. Madonna konseri, bir sahne şovunun nasıl yapılacağını gösterdiği gibi bir sanatçının nasıl olup da dünyanın her ülkesinde bu kadar sevilebildiğinin cevabını verdi bize. İşinizi bu kadar ciddiye alarak yapıyorsanız başarıya ulaşmamanız mümkün değil. Aynı konser daha sonra Alman Pro-7 kanalında da yayınlandı. Kendimizi alamayıp biraz da oradan izledik. TRT-2’deki kurulduğundan bu yana TRT’deki yılbaşı gecelerinden verdiği kesitler bize müthiş bir nostalji yaşattı.Mehmet Ali Erbil’in, Ajda Pekkan’ın, İbrahim Tatlıses’in, Orhan Gencebay’ın, Sezen Aksu’nun bundan 30 yıl önceki hallerini izlerken o yılların keyfini de yaşadık.Velhasıl ev de yılbaşı kutlayanlar galiba sıkılmadılar.Bir de Milli Piyango’dan, haydi geçin büyük ikramiyeyi, şöyle teselli edecek bir ikramiye çıksaydı....*****Sizin de canınız sıkılmıyor mu?Hiçbir ülkeyi küçük görmek haddimiz değil elbette.Ancak çok değil bundan 20 yıl öncesine gittiğimizde anılarımızda yer eden bazı olaylardan sonra bugün geldiğimiz nokta insanın kanına dokunuyor.Bulgaristan ve Romanya dünden itibaren resmen AB üyesi oldu. Üstelik bu iki ülke Sovyet sistemi yıkıldıktan sonra, 12 yıl önce başvuru yapmışlardı ve şimdi üye oldular.Biz ise bırakın 12 yılda üye olmayı 20 yılın hesabını yapıyoruz da işin içinden çıkamıyoruz.1995’lere kadar Bulgaristan Türkiye’nin açıkçası en acıdığı ülkelerden biriydi. Halkı bize göre sefalet içindeydi. Avrupa’ya gitmek-gelmek için zorunlu olarak Bulgaristan’ı kullanan Türkler bizi çok şaşırtan hikayeler anlatırlardı.Bulgar kadınları bir çift naylon çoraba vücutlarını satıyorlardı. Transit yoldaki trafik polisleri bir elma ya da bir limon karşılığında ceza yazmaktan vazgeçiyordu.Hele Bulgar zulmünden kaçan Türkler’in sınır kapılarımıza yığılmaları. Nasıl üzülmüştük ve ağlamıştık onlara.O gün Türkiye’ye göç edenlerin hepsi bugün AB üyesi oldular.Şimdi korkarım, Bulgarlar yıllar önce bizim onlara acıyarak baktığımız gibi bize bakıyorlardır.Bu da bize ders olsun diyeceğim ama....*****Bush ölecekmiş!Beyaz Show’da Fatma Ana adlı bir falcı vardı yılbaşı akşamı.Yeni yılda neler olacağını söyledi. Bu Fatma Ana galiba daha önce de bazı kehanetlerde bulunmuş bazıları da tutmuş.Fala o kadar inanmam ama atalarımızın dediği gibi “fala inanma, falsız da kalma” şiarına da uyarım bir parça.Bu nedenle Fatma Ana’nın söylediği bazı şeyler aklımda kaldı.Fatma Ana diyor ki “Bu yıl erken seçim olmayacak. Seçimler zamanında yapılacak.” Ardından hemen eklemeden de edemiyor: “Ancak Başbakan olacağını daha önceden bildiğim Tayyip Erdoğan’ın Çankaya’ya çıkacağını hiç göremiyorum.” Fatma Ana deprem korkusu içinde yaşayan milyonları da rahatlattı: “Bu yıl deprem olacak ama korkmayın kimsenin kılına bir şey olmayacak, hiçbir yer yıkılmayacak.” Kehanetlerin en önemlisi ise Bush’un öleceği. Fatma Ana’ya göre Bush öyle normal şekilde de ölmeyecek. Ölümü çok acı verici ve korkunç bir olayla gerçekleşecek. Ne olacak ki acaba?Beyaz elbette kendi için de sordu. Ona da bu yıl evlilik gözüküyormuş. Ya Kütahyalı ya Eskişehirli yüksek okul okumuş, terbiyeli iyi bir aile kızıymış müstakbel gelin. Haydi hayırlısı.
Yeni yılın ilk günü adettendir, gazete yazarları geçmiş yılın değerlendirmesini yapar; yeni yıldan beklentilerini açıklar, okurlarını rahatlatacak, umut dolu mesajlar vermeye çalışır.Ben bu yıl bunu yapmak istemiyorum.Son günlerde neredeyse dillere pelesenk olan ’gerginlik yaratmayalım’, ’uzlaşma yolları bulalım’, ’hoşgörülü olalım’, ’demokratik çizgiden uzaklaşmayalım’ türünden sözlerin aslında içinin ne kadar boş olduğunu ve hepsinin de belli bir amaca hizmet ettiğini söylemek istiyorum.Hani ’adamı dinden imandan edecekler’ diye bir deyimimiz vardır. Tıpkı öyle işte. İnandığım birçok değerin başka amaçlarla kullanılması insanı delirtiyor.Örneğin şu ’gerginlik’ konusu. Tayyip Bey ve yakınları ile onu çok sevenler ’gerginlik olmaması’ için çırpınıyorlar.Nedir gerginlik örneğin?Efendim Cumhurbaşkanlığı konusunu ikidebir ortaya atıp Türkiye’de gerginlik yaratmayalım.İyi de peki ne yapalım? Gerginlik olmaması için ne gerekiyor?Çok basit, AKP’yi ve Tayyip Bey’i rahatsız edecek her şeyden uzak duralım. Eleştirmeyelim, fikrimizi söylemeyelim, iktidarın yapmak istediklerinin dışında bir şey önermeyelim, Cumhurbaşkanlığı konusunu hiç konuşmayalım, AKP’nin tek başına Cumhurbaşkanı seçmek istemesine razı olalım.Sonra bir ’uzlaşma’ lafıdır gidiyor. Uzlaşalım da, ne üzerinde uzlaşalım?Cevabı çok basit. Tayyip Bey ve yandaşlarının söylediklerini aynen kabul etmek, bunlara itiraz etmemek, alternatif çözümler üretmemek uzlaşmanın temel koşulu.Tayyip Bey Cumhurbaşkanı mı oluyor, o halde razı gelin, olsun bitsin. Uzlaşmadan anlaşılan bu.’Hoşgörü’ kavramı da artık sadece Tayyip Bey’e ve AKP’ye endeksli. Kadınların özgürlüğünü elinden alan ve erkeklerin egemenliğinde mücadelesi sürdürülen türban konusuna karşı çıkıyorsanız hoşgörüden yoksunsunuz demektir.Halkın yüzde 25’inin desteği ile meclisin yüzde 65’ini ele geçiren bir siyasi iktidarın uygulamalarını eleştiriyorsanız yine hoşgörüden nasibiniz yok demektir.Aynı şekilde demokrasi kavramı da artık ayaklar altında.Kim iktidarı eleştirmeye kalkıyorsa, hemen demokrasi düşmanı ilan ediliyor. Eğer demokrasiye inanıyorsanız bugünkü iktidarı öyle eleştirmeyecek, hatalarını göstermeyecek, Türkiye için yaratılan tehlikeleri gözler önüne sermeyeceksiniz.AKP’lilerin zihniyeti bu. Bana ikidebir ’28 Şubat’ta demokrat kimliğin vardı, sonra bozuldu’ diyenler bu cehaletin etkisi altında.28 Şubat’ta hukukun dışına çıkılmasını, demokrasi yolunun tıkanmasını eleştiriyor ve mağdur edilenlerin haklarını savunuyordum.Bugünün AKP’lilerinin haklarını o gün koruyunca demokrat oluyorsun, ’siz eskisinden bin beterini yapıyorsunuz’ deyince ’vay antidemokrat, ulusalcı, laikçi, dinazor’ sözlerine muhatap oluyorsun.Atatürk’ü yerin dibine sokacaksın,Cumhuriyet’in eskidiğini söyleyeceksin,Bütün kötülüklerin altında çağdaş Türkiye hamlesinin olduğuna inanacaksın,Türkiye’yi bir Arap ülkesi görünümüne sokmak isteyeceksin,Kadın haklarını ayaklar altına alacaksın,Türbanı özgülük ve demokrasi sembolü olarak sunacaksın,Türk halkının en çok güvendiği orduyu ve Cumhurbaşkanı’na her gün hakaretler yağdıracaksın,Sonra ’uzlaşma’, ’gerginlik olmasın’, ’demokrasi’ nutukları atacaksın.Açın bakın siyasal İslamcı medyaya. Bir tek düzgün öneri, bir fikir var mı?Varsa yoksa bu konularda sürekli sorumluluk, uzlaşma, hoşgörü ve demokrasi dersleri vermeye kalkıyorlar.Özetle ne diyorlar; Eğer demokratsanız Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığına karşı çıkmazsınız, eğer uzlaşmadan yanaysanız sine-i millet demekten vazgeçersiniz, eğer 367 tartışmasına katılmazsanız gerginlik de yaratmazsınız, türbanı serbest bırakırsanız özgürlükten yanasınız.Yok canım.Bu koronun kendini cin sanan ve doğal çevreleri gereği dinci kimliği taşımayan temsilcileri de ’ama borsa düşer’ korkusunu yaymaya çalışıyor.Düşerse düşer kardeşim. Sanki bugüne kadar hep tepelerde dolaşmıştı da.*****Dokunulmazlık istiyoruzCumhuriyet Gazetesi’nde bir araştırma sonucu yayınlandı. Pekçok konuda Türk halkının eğilimleri saptanmaya çalışılmış. Birbirinden önemli soruların sorulduğu bu araştırmada dikkatimi çeken bir soru ve cevabı oldu.Türk halkı daha fazla demokratik hak isteğine yüzde 92.8, laiklik ve Atatürkçülüğe yüzde 87.9 oranla destek verirken “dokunulmazlıkların sınırlanmasını” isteyenler sadece yüzde 44.6’da kalmış.Çok ilginç değil mi? Demek ki bizim üzerinde ısrarlarla durduğumuz dokunulmazlık konusuna Türk halkının yarıdan azı olumlu bakıyor.Acaba diyorum, hepimizin bilinçaltında ayrıcalıklı olmak, dokunulmaz olmak duygusu mu yatıyor?Çevremizde yaşananlara bakınca bu duygunun aslında çok yaygın olduğunu görmek mümkün. Adamını bulup devlet dairesinde işini hemen bitirme hevesi, trafikte sıkışık kavşaklarda ikinci üçüncü sırayı yapma telaşı, kamuya açık bir alanda yapılan yanlış bir davranışın uyarılması halinde “sana ne” terslenmesi bunun küçük örnekleri değil mi?Demek ki iktidarın dokunulmazlıkları kaldırmaya yanaşmamasının arkasında halk desteği varmış.*****Köprüleri de satalım1983 seçimlerinin flaş konusu rahmetli Turgut Özal’ın “köprüyü satacağım” (o zaman henüz tek köprü vardı) sözleriydi. Halkçı Parti Genel Başkanı Necdet Calp televizyondaki açık oturumda masaya yumruğunu vurup “Sattırmaaaaammm” diye bağırmıştı.Sonunda seçimi Özal kazandı. Köprüyü satmadı, gelir ortaklığı belgesi çıkardı. O da çok tutmadı.Şimdi öğreniyoruz ki AKP hükümeti köprü ve otoyolları satmaya hazırlanıyor.Kime satacak diye bakıyorsunuz, işin altından yine Araplar çıkıyor. Bitmek tükenmek bilmeyen petrol dolarlarının Türkiye’ye akması elbette güzel bir şey de, para gelsin diye köprü ve otoyolları satmak da neyin nesi oluyor.?Tamam özelleştirme yapalım, devletin sırtındaki yükleri azaltalım, rekabeti tabana yayalım.Ama bizde öyle olmuyor ki. Türkiye’nin en karlı şirketleri birkaç yıllık karı karşılığında genellikle Arap sermayesine satılıyor. “Araplar kızıp da köprüyü kaparlarsa” falan gibi abuk sabuk senaryolar üretecek değilim. Ama köprü ve otoyolların Araplara satılacak olmasını da insan içine sindiremiyor.Böyle satışlar yerine halka açılma yöntemi uygulansa, hisseler artık iyi durumda olan borsada işlem görse, kazanılacak parayla daha çok kar getirecek yatırımlar yapılsa, böylelikle milli değerler hem gerçekten halkın malı olsa hem de iyi işletilse, uzun vadede blok satışlardan daha fazla yarar getirmez mi?*****Yurtdışına uçakla giderken dikkatGerçi gidenler gitti, yurtdışına sık çıkanlar biliyor ama son birkaç aydır yurtdışına gitmek için uçağa binmeyenleri uyarmak istiyorum. Çünkü artık eskisi gibi el çantanıza istediğiniz şeyleri koyup uçağa binemiyorsunuz.El Kaide teröristlerinin uçağa el çantaları içinde bomba yapımında kullanılan sıvılar sokmaya kalkışmasından sonra inanılmaz tedbirler alınmış. Buna göre yanınızda hiçbir şekilde sıvı madde taşıyamıyorsunuz. Sadece bazı alanlarda bebek sütlerini eğer anneleri görevliler önünde çocuğuna bir kaç yudum içirirse ona izin veriyorlarmış. Peki tam uçağa binecekken geçtiğiniz son kontrolde “bunlarla uçağa binemezsiniz” denirse ne oluyor?Önceki gün yurtdışından gelen bir arkadaşımın anlattığına göre ya elindeki sıvı maddeleri bırakıp geçiyorsunuz ya da tekrar check-in’e gidip elinizdeki çantayı bagaja veriyorsunuz.Bana bunu anlatan arkadaşım yanında küçük bir çanta ile bir günlüğüne Almanya’ya gidip gelmiş. Gelirken iki şişe parfüm ile bir şişe şarap almış. Tabii uçağın kapısında geri çevirmişler. O da aldığı şeylere kıyamayıp küçücük çantayı koca bir naylona sardırıp bagaja teslim etmiş.
Hafta içinde “Saddam’ı asmazlar” diye yazmıştım.“Asamazlar” dememiştim. Mantık, idama mahkum olsa bile Saddam’ın asılmamasından yanaydı bana göre.Ayrıca yıllardır idam cezasını tamamen ortadan kaldırmış Avrupa Birliği’nin ve dünyanın çeşitli ülkelerinin bu idama karşı çıkacağını tahmin ediyordum.Ama başta Avrupa ülkeleri olmak üzere bu idama karşı çıkma oranı çok zayıf oldu. Avrupa ülkeleri adeta “zevahiri kurtarmak” adına “Saddam asılmasın” açıklamaları yaptılar.Burada karar verici elbette Amerika. Yoksa Irak’ın resmi yönetimi istediği kadar “bağımsız mahkemeler karar verdi” desin, faydası yok.Saddam’ın idam edilmesi, 11 Eylül saldırısı kadar önemlidir.Dün sabah saat 05.30’dan beri televizyonlarda Saddam’ın idamı ile ilgili haberleri ve çeşitli kesimlerden gelen yorumları dinliyorum.Genel kanı Irak’ta bundan sonra suların hiç durulmayacağı, ortalığın iyice kan gölüne döneceği yolunda.Bu son derece normal. Elbette önümüzdeki günlerde hepimizi şaşırtacak ve üzecek olaylar yaşanacaktır.Nitekim başta Amerika olmak üzere dünyanın önde gelen bütün ülkeleri, sanıyorum Türkiye de, muhtemel bir terör saldırısına karşı yoğun önlemlere başvurdu bile.Ancak bana göre Amerika’nın başının bundan sonra çok sıkışacağı, Vietnam’dan beter hale geleceği yorumları çok da doğru değil.Özellikle Amerika’ya karşı saldırılar artacaktır elbette ama bu idamla Amerika ve hatta dünyanın diğer gelişmiş ülkeleri başka bir mesaj daha veriyor.O da şu: “Başımıza ne gelecek olursa olsun, başladığımız işi bitireceğiz.” Daha da açarsak, bugünden itibaren Irak ya da yanlısı kaynaklı şiddet saldırıları aynı şiddette karşılık görecektir.Şunu hiç gözden kaçırmamak gerek. Saddam bir diktatördü. Çok insanın kanına girdi.Ama ülkesini işgal eden Amerikan kuvvetleri Saddam’ı devirdi, yakaladı, mahkemeye çıkardı ve astı. Mahkeme hiçbir ülkede görülmemiş hukuk skandallarıyla yapıldı. Karakolda bir kişinin fiske yemesini bile “çağdışılık” olarak nitelendirip dünyayı ayağa kaldıran Avrupa bu hukuk skandallarını görmezden geldi. Dünyanın diğer gelişmiş ülkeleri kafalarını kuma gömdü. Şimdi tufan kopacak.Ama benim korkum, kopacak bu tufanın sonunda Müslüman ülkelerinin başına patlamasıdır.Ve tabii Türkiye’yi de etkilemesidir. *****Bir savaş var uzaktaTürkiye’de zaten fazla konuşulmamıştı, Saddam’ın idamı üzerine dünya medyası da başını çevirdi. Afrika’da bir savaş sürüyor. Etiyopya Somali’ye saldırdı. Etiyopyalı askerler Somali’nin başkenti Mogadişu’nun içine kadar girdiler.Somali bir Müslüman ülke. Etiyopya ise ağırlıklı olarak Hıristiyan.Dünya şu anda savaşı sadece seyrediyor. Ben bu satırları yazdığım sırada savaşın durdurulması ateşkes ilan edilmesi konusunda henüz uluslararası bir girişim olmamıştı.Peki ne oluyor bu bölgede?Somali’de iktidarı elinde tutan, devlet olma niteliği de bulunmayan aşarı fanatik islamcı bir grup var. Somali bu yönetim biçimi nedeniyle uluslararası teröristlerin de barınma yerlerinden biri.Hatta bir ara Usame bin Ladin’in de burada saklandığı ileri sürülmüştü.Bir avuç kendini bilmez sözde Müslüman terörist yüzünden, İslam dini dünyada o kadar ağır yara aldı ki, dünya gözünün önündeki bu savaşı görmezden geldiği gibi, Somali’deki aşırı fanatik islamcıların yok edilmesini destekliyor bile.Amerika sanki hiçbir şey olmuyormuş gibi sessiz. Ama biliniyor ki Etiyopyalı askerlere her türlü istihbarat ve lojistik destek buradan geliyor.Avrupa Birliği sanki böyle bir savaş yokmuş gibi davranıyor.Avrupa ve Amerika sessiz de ya Arap ülkeleri ne yapıyor?Onların da pek sesi çıkmıyor. Ya terörist üretiminden onlara da gına geldi ya da konuya girmeyi göze alamıyorlar.Gelelim Türkiye’ye. Bizde ne oluyor? Hamas’a destek veren hükümetten Etiyopya saldırısı hakkında bir açıklama duydunuz mu?Allah Allah...*****Turgut Özal’ın ahı tuttuTurgut Özal, Başbakanlığı döneminde, 80’li yılların ikinci yarısında İran’a resmi bir ziyaret yapmıştı.Bu ziyaret sırasında İran-Irak savaşı da sürüyordu. İki ülke de cephe savaşından yorulmuş, birbirlerinin şehirlerine hedef gözetmeksizin bombalar atıyordu. Bu anlamsız savaşta iki taraftan da yüzbinlerce insan ölüyordu. Türk hariciyesi resmi gezi öncesinde Irak’a bir uyarı göndermiş ve şöyle demişti: “Türkiye Cumhuriyet’i Başbakanı İran’a resmi gezi yapmaktadır. Gerek Başbakanımızın havada olduğu, gerekse Tahran’da bulunduğu süre içinde, kendisinin ve Türk heyetinin can güvenliğini tehdit edecek bir davranışta bulunulmamasını rica ederiz.” Yani Türkiye açıkça Irak’a “Başbakanımızın ziyareti sırasında İran’a özellikle Tahran’a yönelik saldırıları durdurun. Başbakanımız havadayken de hava çatışmasına girmeyin” diyordu.Irak tarafı bu talebi olumlu yanıtladı ve gezi boyunca hiçbir saldırıda bulunmayacağı sözü verdi.Ancak Özal’ın gezisinin ikinci gecesinde Irak füzeleri Tahran’a düşmeye başladı. Bu füzelerden biri de Özal’ın kaldığı Türkiye Büyükelçiliği’nin hemen yanına isabet etti.Özal Saddam’ın sözünü tutmamasına çok öfkelenmişti. Özal o günden itibaren Saddam’ın üzerine bir çarpı işareti koydu.Birinci Körfez Savaşı sırasında Özal’ın Saddam’a yönelik sert politikalarının, nedenlerinden birinin de bu olduğu söylenir.*****Köprüler bedavaHükümet bayram nedeniyle köprü ve otoyollarda geçişi bedava yaptı. Neden: Efendim insanlar bayramda gidecekleri yere rahat gitsinler, birbirlerini görsünler, bayramlaşsınlar.İyi de aynı İstanbul’da toplu taşıma araçları yüzde 50 indirimli.Köprüyü kullananlar araba sahipleri.Toplu taşıma araçlarını kullananlar ise arabası olmayanlar veya dar gelirliler.Yani hükümet parası olana ulaşımı bedava yaparken, dar gelirliye sadece yüzde 50’yi reva görmüş oluyor.Bunun dışında bayramlarda köprüleri bedava yapmanın trafik sıkışıklığını artırmaktan öte hiçbir yararı da olmuyor. Çünkü normalde köprüyü hiç kullanmayan binlerce kişi, nasıl olsa bedava mantığı ile çoluğunu çocuğunu köprüden geçirmeye kalkıyor.Şehir içi trafik genelikle rahat olurken köprüler ve bağlantı yollarında trafik durma noktasına geliyor.Bayramlarda köprü ve otoyolların bedava olması sadece hükümetin popülist davranma arzusundan kaynaklanmaktadır.Hepinizin Kurban Bayramını ve yeni yılını kutlarım
İngiliz basını iki gündür Başbakan Tony Blair’i yerden yere vuruyor. Başbakanlarını ağır dille eleştiren İngiliz basını “Utanmaz” başlığını bile attı.Tony Blair ne yaptı peki?Ailesiyle birlikte Miami’ye gitti. Burada 1970’li yılların en sevilen gruplarından Bee Gees’in solisti Robin Gibb’in muhteşem malikanesinde kaldı.İngiliz basını şimdi Blair’e soruyor: “Bu tatili kimin parasıyla yaptın? Robin Gibb’e para ödedin mi? Yoksa bedavaya mı kaldın?” İngiliz basını bunu neden soruyor?Birkaç nedeni var.Birincisi bir Başbakan’ın birinin evinde misafir olarak kalmasına tahammülleri yok.İkincisi Blair, Robin Gibb’e dolaylı da olsa bir katkıda bulunmuş.Katkı da şu: Robin Gibb kendi müziklerini korumak için telif hakları yasasının 50 yıldan yüz yıla çıkarılmasını istiyormuş. Bunu isteyen elbette sadece Robin Gibb değil. Eserleri bugüne kadar milyonlarca satmış yüzlerce sanatçı bu yasanın uygulanmasını istiyor.İşte Blair de telif hakları yasasında bu değişikliğin yapılmasını sağlamış.İngiliz basını da diyor ki “Öyle ya da böyle evinde kaldığın adama faydan dokundu, burada misafir edilmen bunun karşılığı mı?” Bize ne kadar garip geliyor değil mi?Bir sanatçı, üstelik İngiltere dışında yaşıyor. Başbakanını evinde ağırlıyor.Biz “ne var bunda yani” der geçeriz.Ama demokrasinin, herkes beğenmese de, iyi uygulandığı ülkelerde böyle olmuyor işte.Peki gelelim bizim ülkemize bir bakalım.Birine misafir olmak, özellikle zengin birinin imkanlarından tamamen tatil amaçlı yararlanmak bizde pek gördüğümüz bir uygulama.Bugüne kadar kimbilir kaç büyük zengin, cumhurbaşkanlarını, başbakanları, bakanları, yüksek dereceli bürokratları malikanelerinde, yazlıklarında veya teknelerinde ağırladılar.Elbette bu tür durumlar bizde de eleştiri konusu yapıldı.Sonuç: Hiç bir şey olmadı.Ama herkes elini vicdanına koyup geçmişi de bir düşünmeli.Başbakan Erdoğan’a kadar hiçbir başbakan tatilini birinin evinde ya da imkanlarını kullanarak geçirmemişti.Evet, Demirel de, Özal da, Çiller de, Yılmaz da bazı ünlü zenginlerin evlerine, teknelerine gittiler.Ama bunların hepsi de günü birlik ziyaretlerdi.Bir tek Tayyip Bey gönül rahatlığı ile ve hiçbir şeyden çekinmeden eşinin dostunun yazlıklarında teknelerinde tatil yapıp gece yatısına kalıyor.Hatta çocuklarının yurtdışı eğitim bursunu bile bu işadamlarının karşıladığını çekinmeden söyleyebiliyor.Tayyip Bey bu kadar rahat olunca da bize bir şey söylemek düşmüyor.Ama düşünmeden de edemiyorum.Türkiye’de de İngiliz basını ölçütleri geçerli olsaydı acaba ne olurdu? İngiliz basını bize göre çok masum bir ziyareti bile “utanmazlık” olarak nitelendiriyorsa, başbakanın tatilini işadamlarının evinde, otelinde geçirmesine, çocuklarını zenginlerin okutmasına, koluna onlardan aldığı hediye saatleri takmasına ne gözle bakar hangi başlıkları atardı?***** Hukuk ve mantıkCumhurbaşkanı’nı seçmek için “367 oy gerekli” tartışması iyice yol aldı. Siyasal İslamcı basınla Tayyip Erdoğan hayranı çevreler bu hukuksal yorumun saçmalığını (!) anlatmak için inanılmlaz bir çaba harcıyorlar.Biliyorsunuz ben bu konuya hukuk bilgisine güvendiğim bir milletvekilinin anlattıklarını aktararak girmiştim.Elbette hukukçu olmadığım için konuyu o kadar derinine inceleyemem. Ama inceleyenlerin de ne dediklerini size aktarmak görevim.Bugün konuyu tamamen kendi mantık süzgecimle yazmak istiyorum.Anayasa maddesi diyor ki “En az üçer gün arayla yapılacak oylamaların ilk ikisinde üye tam sayısının üçte iki çoğunluk oyu sağlanamazsa, üçüncü oylamada üye tam sayısının salt çoğunluğunu sağlayan aday cumhurbaşkanı seçilmiş olur.” Bu kadar net ve açık. Bu durumda Cumhurbaşkanı olabilmek için ilk iki turda üçte iki çoğunluk olan 367 oyun alınması gerek.Şimdi konuya mantık açısından bakalım.Meclis toplandı. Başkan Bülent Arınç’ın dediği gibi “184 üye toplantıya katıldı” ve oturum açıldı.Sonra seçimlere geçildi. Kullanılan oy sayısı 254’te kaldı.Yani bütün oylar geçerli olsa bile Cumhurbaşkanı seçilmek için gerekli 367 kişi oy kullanmamış durumda.Salonda 367 kişi yoksa zaten Cumhurbaşkanı seçilemeyecek. Bu durumda seçimlere geçmek mantıklı mı?Hukuken ne sonuç verecek bilemiyorum. Ama 367 konusunu “saçmalık” “Erdoğan’a yeni engel” “Anayasa cahilliği” gibi suçlamalar yapmak yerine konuyu enine boyuna tartışmalı ve bir sonuca varmalıyız.Asıl “saçmalık” olan “böyle saçmalık olmaz” sözüdür.*****Tufan DarbazTufan Darbaz, Doğan Şirketler Grubu Holding AŞ’nin en tepe yöneticilerinden biri. Kendi isteği ile bu yılbaşından itibaren tüm görevlerinden ayrılacağını açıkladı.Bu açıklama üzerine de kıyamet koptu.Şu sıralar POAŞ’la ilgili bir vergi sorunu yüzünden bazı medya kuruluşları Doğan Grubu’nun üzerine gidiyor ya, Darbaz’ın ayrılması da bu kapsamda kabul edildi. Bazı medya kuruluşları Darbaz’ın başını dertten kurtarmak için istifa ettiğini hatta bunun için şirketlerden yazılı belge bile istediğini yazdılar.Darbaz ise bir açıklama yaparak şirketlerin yönetiminden ayrılmasının son gelişmelerle hiç ilgisi olmadığını, bunun tamamen karşılıklı alınmış bir karardan kaynaklandığını, yapılan yayınlardan büyük üzüntü duyduğunu bildirdi.Tufan Darbaz’ı hiç tanımam. Tesadüfen bir akrabamın düğününde bulunmuştuk ve hiç konuşmamıştık. Akran olduğumuzu sanıyorum. Bu nedenle bir tavsiyede bulunmak istiyorum.Kendisini üzen yayınlar ve dedikodular doğrudur yanlıştır bilemem. Ayrıca benim ilgi alanımın da tamamen dışında. Ama diyorum ki hiç telaşa kapılmasın. Konunun söylendiği gibi olmadığını anlatmak için çırpınmasın. Çünkü ne söylerse söylesin, malum kişiler ve çevreler buna inanmayacak ve kendi inandıklarını söylemeye devam edeceklerdir.Bu tavsiyeyi yapmak konusunda kendimi gerçekten çok yetkin sayıyorum.Tecrübeyle sabittir de ondan..*****UtanıyoruzGazete ve televizyonlarda son günlerde yyınlanan bazı haberler beni bugüne kadar hiç böylesine utandırmamıştı.Hemen her gün çocuk pornosu ile ilgili bir haber var. İşin çok can sıkıcı tarafı bakıyorsunuz yakalanan kişiler ya öğretmen, ya avukat, ya doktor. İçlerinde kültür düzeyi düşük, maddi olanakları kısıtlı bir kişi bile yok. Yani bu işi yapanlar “okumuş yazmış çocuklar.” Bu nasıl oluyor, anlamak mümkün mü?Bir öğretmen, bir avukat, bir doktor, hatta bazen karı koca eğitimli insanlar, parmak kadar çocukların sekse alet edilmesinden nasıl haz duyar da bunların ticaretini yapmaya kalkar?Bazılarının seyrettikleri yaştaki çoukları bile var.Amerika’da Avrupa’da,hatta Tayland’da çocuk pornosu yüzünden bu kadar kişinin başı derde girmezken Türkiye sanki çocuk pornosu cennetine dönüşmüş. Utanmaktan başka hiçbir şey gelmiyor insanın elinden.Türkiye gibi “tutucu” olduğu söylenen bir ülkede bunun nasıl olduğunu herhalde sosyologlar derin araştırmalar sonunda bulacaklardır.
Yargıtay eski Başsavcısı Sabih Kanadoğlu’nun “Meclis’te ilk iki turda en az 367 oy kullanılmazsa AKP tek başına Cumhurbaşkanı’nı seçemez” yönündeki hukuki mütaalası gündeme bomba gibi düştü. Bu görüşün anayasa ve hukuka uygun olduğunu savunanlar da aksini söyleyenler de var. AKP tarafı ise şimdilik sessiz.Konuyu dün konuşup söylediklerine bu köşede yer verdiğim milletvekili dostumla tekrar görüştük. Aramızda şu konuşma geçti.- Bugün iyi ki yazmışsın, pek çok kişi bu konuya girmiş.- Evet, bu görüş bana gerçekten üzerinde durulur geldi.- Ama dün de konuştuğumuz gibi karşı görüşler de oluştu.- AKP’den henüz ses yok ama...- Bana göre bir süre de olmaz. Görüşler başkalarından.- Hikmet Sami Türk bir yorumda bulunmuş.- Evet, o da önemli ama bana göre yanlış.- Onun söylediği 184 milletvekili.- Doğru, Meclis’in oturuma başlaması için 184 milletvekili gerekiyor.- Ama bu sayı yeterli değil ki.- Tamam ama prosedür böyle. Meclis’in çalışmaya başlaması için oturumda en az 184 milletvekili olması gerekir.- Milletvekilleri sonradan da içeri girebiliyor yani.- Elbette, burası okul mu herkes aynı anda içerde olacak. Oturum açılır ondan sonra milletvekillerinin tamamı içeri girebilir.- Bu durumda Cumhurbaşkanlığı için Meclis’in 367 kişi ile toplanması gerektiği görüşü başından sakatlanıyor.- Bana göre öyle değil.- Nasıl?- Hikmet Sami Bey’in dikkati çektiği uygulama farklı.- Ne anlamda?- Hikmet Sami Bey’in söylediği Meclis’in toplanması için gerekli sayı.- Ne fark eder?- Fark eder tabii. Kanadoğlu, Meclis toplanamaz demiyor ki, 367 kişi oy kullanmadan ilk tur yapılmış sayılamaz diyor.- Yani?- Sen de lafı bitirtmiyorsun ki.- Tamam, tamam- Seçim günü diyelim ki yoklama sırasında 200 milletvekili salonda hazır bulundu.- Tamam.- Başkan oturumu açar ve gündeme geçer.- Sonra diğer milletvekilleri de içeri girmeye başlar.- Aynen öyle.- Bu durumda seçime geçilir mi?- Elbette, gündem neyi gerektiriyorsa başkan da onu yapar.- Yani seçim yapılır.- Tabii yapılır.- Sonra?- Sonrası hukuken tartışmaya açık.- Hikmet Sami Bey’in dediği gibi mi?- Hayır, diyorum işte onun yorumu farklı ve bana göre doğru değil.- Biraz daha açık ol.- Geliyorum işte. Oylama yapılır. Diyelim ki AKP milletvekilleri dışında başka hiçbir milletvekili oturuma katılmadı.- En fazla 354 kişi olur.- Aynen.- Tur yapılmış ve sonuç alınamamış olur.- Öyle diyecekler.- O zaman ikinci tura geçilir.- Dedim ya Hikmet Bey’in yanıldığı nokta burada.- Nasıl?- Oylama sonucu 354 oy çıkacak sandıktan. Bu sayı cumhurbaşkanını ilk turda seçmeye yetmiyor ki.- Olsun, ama tur yapılmış olacak.- Anayasal tartışma orada başlayacak.- Hmmm.- Anayasa gereği olan 367 oy için 367 seçmenin altında oy kullanıldıysa Anayasa şartı yerine getirilmemiş olacak.- Karışık bir tartışma.- İki gündür bunu konuşuyoruz seninle, nesi karışık?- Anlıyorum da, bunu anlatması biraz zor değil mi?- Hiç de zor değil. Suyun formülü ne?- Kimya sınavında mıyız?- Sen söyle?- H iki O- Yani iki hidrojen bir oksijen.- Ne alaka?- Örnek veriyorum canım. İki yerine bir hidrojen koyarsan su olur mu?- Olmaz tabii.- İşte bu da bunun gibi. Sen Cumhurbaşkanını seçmek için 367 seçmen bulamıyorsan, onu seçemezsin demektir.- Bakalım ne olacak?- Bunun dışında dün AKP bir formül bulabilir mi diye sormuştun ya.- Evet.- Bugün AKP’li bir milletvekili arkadaşla konuştum.- Ne diyor?- Boşa kürek çekmeyin diyor. Onun da kafasında bir formül varmış. (gülüşme)- Nasıl bir formül.- AKP uzlaşmaya yanaşacakmış.- Nasıl bir uzlaşma?- Dışarıdan birini aday yapalım diyeceklermiş.- Kimi mesela?- O önemli değil, Anayasa Mahkemesi Başkanı olabilir mesela, o söylemedi de benim aklıma geldi.- O zaman ne olacak?- Dışarıdan aday gösterilecek ama bazı AKP’liler de hatta belki Tayyip Erdoğan da adaylığını koyacak.- Niye- Adet yerini bulsun diye.- Ne demek o?- Yani iş demokrasiye uydurulsun diye.- Sonra?- İlk iki turda üzerinde uzlaşılan adaya 367 oy çıkarmayacaklar.- Eeee.- Üçüncü tura gelince AKP bütünüyle kendi adayına oy verecek ve istediği kişiyi seçecek.- Yapabilirler mi bunu?- Komik olma. Herkes aptal mı? Daha tura geçilmeden bu oyun fark edilir ve uzlaşmaya rağmen oylamaya AKP dışında hiçbir milletvekili katılmaz.- Peki bunu niye anlattın?- Geyik muhabbetini hep siz gazeteciler mi yapacaksınız?NOT: Dünkü yazının başlığında ve içindeki birkaç cümlede 367 yerine 376 milletvekili demişim. Öyle olunca AKP’nin eksiği de 14 yerine 22 olarak belirtilmiş. İnsan bazen rakam yazarken bu tür hatalar yapıyor. Kendime elbette çok öfkelendim. Siz okurlardan da özür dilerim. (CA)*****Saddam’ı asmazlarSaddam’la ilgili mahkeme kararı temyiz de edilmeyince hüküm kesinleşti. Bu durumda Saddam önümüzdeki bir ay içinde asılarak idam edilecek. Ancak şu anda devlet başkanlığı görevini yürüten Talabani’nin Saddam’ın infazını durdurma hakkı bulunuyor. Talabani bu konuda karar alabilir mi, onu bilemem ama bana göre Saddam’ın asılması öyle sanıldığı gibi bir ay içinde gerçekleşmeyecek.Amerika’nın Irak’a müdahalesinin üzerinden çok uzun zaman geçti ve o günün koşulları da konuşulmaz oldu. Amerika sözde terörle mücadele için Irak’a girmişti ama kendisi terör batağına saplandı.Bizzat Amerikan başkanı bile başarısız olduklarını söylerken Amerika’nın önde gelen isimleri bu müdahalenin doğru olup olmadığını tartışıyor.Bu durumda Saddam’ı asmak sadece Irak’ta değil, Amerikan karşıtı olan pek çok ülkede tepki çekecektir. Bunun da şu an göze alınacağını sanmıyorum.*****Devlet yönetimi nasip işi mi?Başbakan Erdoğan olaylı Meclis oturumunda “sinirlerini yumuşatmak!” için bir süre Meclis’i terk etmişti. Oturumun kalanını arkadaki bir odada bekleyerek geçiren Tayyip Bey bir ara yanındakilere Baykal’ı kastederek “aklını Cumhurbaşkanlığı’na takmış. Zamanı gelince kime nasipse o seçilir” demiş.Başbakan irticalen konuştuğunda ya da sinirli olduğu anlarda gerçek duygularını ve düşüncelerini ortaya döküyor.Devlet yönetmek “nasip” le açıklanamaz. “Eğer Allah bana nasip ettiyse Cumhurbaşkanı olurum, nasip etmezse olmam” diyorsanız her şeyi kadere, talihe terk ediyorsunuzdur.Devlet yönetimini de kaderle ortak etmeye çalışırsanız akla hayale gelmeyecek hatalar yaparsınız. Ve her şeyi kadere, kısmete, nasibe bağlayan bir karakteriniz olduğu için bu hataları anlayamaz ve sizi eleştirenlere de çok öfkelenirsiniz.“Cumhurbaşkanlığı nasip işi” diyen Tayyip Bey’in pek çok olaya böyle baktığı ortaya çıkıyor ve kendinden olmayan herkese neden çok öfkelendiği de anlaşılıyor.
Eski Yargıtay Başsavcısı ve Yargıtay Onursal Başsavcısı Sabih Kanadoğlu dün Cumhuriyet Gazetesi’nde bir makale yazdı.Kanadoğlu makalesinde Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin yapılacağı gün AKP herhangi bir şekilde Meclis’te yalnız kalırsa seçimin hukuki olarak geçerli olamayacağını savundu.Konuyu Anayasa konusunda uzman bir CHP’li siyasetçiye danıştım.Aramızda şu konuşma geçti- Sayın Devlet büyüğüm! (gülüşme) Yargıtay eski Cumhuriyet Başsavcısı Kanadoğlu’nun yazısını okudun mu?- Evet.- Çok ilginç değil mi?- İlginç değil, son derece doğru.- Peki bu gerçekleşebilir mi?- Hukuka uygun davranılacaksa elbette.- Aksi olabilir mi?- Neden olmasın, AKP bugüne kadar hukuku yok sayan pek çok şeye imza attı.- Ama bu çok tartışma yaratacaktır.- Yaratacak tabii, kafaları karıştırmak isteyecekler.- Kanadoğlu ne diyor?- O söylemiyor, Anayasa söylüyor,- Ne diyor?- 101’inci madde Cumhurbaşkanı’nın nasıl seçileceğini anlatıyor.- Şu dört tur konusu.- Evet- Maddede diyor ki (en az üç gün arayla iki tur seçim yapılır. Bu iki turda üye tam sayısının üçte ikisinin oyunu alan Cumhurbaşkanı seçilir.)- İşte o üçte iki çoğunluk kavramı işin anahtarı.- Yani.- Yanisi şu, bir kere Meclis seçime geçebilmek için üçte iki çoğunluğu sağlamak zorunda.- Üçte iki 376 yapıyor.- Evet- Seçim günü bu sayı toplanamaz mı?- Toplanır elbette ama AKP dışındaki milletvekilleri salona girmezse toplanamaz.- Son duruma bakmamıştım, AKP kaç kişi.- Şu anda 354 milletvekili var AKP’de.- Bu durumda 22 eksik kalıyor.- Evet- Diğer partiler ne âlemde?- CHP’nin 154 milletvekili var. Ondan sonra ANAP geliyor. Onun 21 milletvekili var.- Bağımsız da 9 galiba.- Evet, 5 koltuk da boş. Bunun dışında DYP’nin 4, HYP, SHP ve GP’nin de birer milletvekili var.- AKP, ANAP ve bağımsızlarla sayıyı tamamlayabilir.- Teknik olarak öyle ama seçim günü ne olacağı bilinmez.- Buraya kadar tamam. Tartışma yaratacak olan nokta bu değil.- Başka ne var?- Anayasa (ilk iki turda üçte iki çoğunlukla seçilemezse üçüncü turda salt çoğunluk aranır) diyor.- Eee, ne var bunda?- Salt çoğunluk 276. Üçüncü tura geçince AKP’nin oyları yetiyor.- Tamam da, ilk iki tur ne olacak?- Onlarda sonuç alınamamış olacak.- Öyle değil işte.- Nasıl?- Anlaşılmayacak bir şey yok ki, ilk iki turda 376 oy gerekli.- Tamam bunu anladık zaten.- Peki Meclis’te 376 kişi olmazsa ilk turun anlamı kalır mı?- Kalmaz.- O zaman seçim de yapılamaz.- Yani?- İlk iki turda 376 oy gerekiyorsa Meclis’te de o kadar insanın olması lazım ki oturum başlasın ve seçime geçilsin.- Evet.- Eğer 376 kişi yoksa 101’inci maddedeki koşul da yerine getirilmemiş olacak. Yani ilk iki tur hiç yapılmamış sayılacak. Bu Anayasa ihlalidir.- Bunu kim sağlayabilir.- Elbette Anayasa Mahkemesi.- Anayasa Mahkemesi kendiliğinden harekete geçebilir mi?- CHP’nin başvuru hakkı var.- Bu durumda CHP’nin sine-i millete dönmesi daha önemli bir hale geliyor.- Hayır. Sine-i millete gitmeden de yapılabilir.- Nasıl?- Anlamamış gibi sorma, CHP ve AKP dışındaki milletvekilleri seçim günü Genel Kurul Salonu’na girmez. Yani sadece o oturum için salt çoğunluğun toplanmasını engeller.- O zaman sine-i millet tartışmaları da biter.- Aslında sine-i milletin anlamı başka. Ama o yola gitmeden de AKP’nin kendi başına Cumhurbaşkanı seçmesi önlenir.- CHP bu formüle yanaşır mı?- Şu ana kadar bu konu parti yönetiminde konuşulmadı ya da ben duymadım ama bu formül akla yatkın.- AKP karşı bir formül bulabilir mi?- Bana göre hukuksal olarak bulamazlar. Yine de belli olmaz.- Eğer bu formül konuşulmaya başlanırsa Cumhurbaşkanlığı seçimi yepyeni bir boyut kazanacak.- Öyle olacak. Bakalım göreceğiz.*****Böyle olacağı belliydiCHP Genel Başkanı, türbanla ilgili sözleri yüzünden az daha linç ediliyordu. Öfkeli AKP milletvekilleri, eğer önceki gün Baykal’ın etrafını saran CHP’lileri aşabilseydi, parlamento tarihimizde ilk kez bir ana muhalefet lideri dövülmüş olacaktı.Aslına bakarsanız Baykal’ın sözlerinde o kadar öfke yaratacak bir şey yok. AKP zihniyeti demokrasi konusunu ve siyasetini asla değer vermedikleri kadınların başlarının örtünmesinde düğümledikleri için bu konuda çok hassaslaşıyorlar.Türban konusu AKP zihniyetinin aşağılık duygusu haline gelmiş. Bu nedenle daha “türban” sözünü duydukları anda karşı saldırıya geçiyorlar.Çünkü ellerindeki tek materyal bu. Başka savunma silahları yok. Varsa yoksa türban.AKP milletvekilleri Baykal’ın Emine Erdoğan’ı kastettiğini sanmışlar. Oysa Baykal sözleriyle AKP zihniyetinde değer verilmeyen ama kullanılan kadınları kastediyordu.Peki Emine Hanım nereden çıktı? Onu da gündeme bizzat Tayyip bey “haremimiz” tartışması yaratarak getirmişti.Başbakan haremden bahsedince, AKP’liler de türban diyen herkesin Emine Erdoğan’ı işaret ettiğini sanıyor doğal olarak.Eğer Tayyip bey bu anlamsız tartışmayı açmasa, AKP’li milletvekilleri bu kadar hassas olmayacaklardı.*****Kadının zaferiManken oyuncu Gamze Özçelik’in açtığı tecavüz davasında sosyetik delikanlı Gökhan Demirkol 5 yıl hapse mahkûm oldu.Bence bu, kadın hakları konusunda önemli bir zafer oldu.Çünkü olay ortaya çıktığında erkek egemen toplumun bilinçaltında yer etmiş değer yargıları nedeniyle genç kadın hayli suçlanmıştı. Bu genç kadının hergün gazetelerde fotoğrafının çıkmış olması, geçmişinde pek çok sevgilisinin bulunması ve en önemlisi tecavüzle suçladığı sosyetik delikanlı ile fırtınalı bir aşk yaşadığının bilinmesi hep aleyhine kullanılmıştı.İyi niyetli birkaç çıkış dışında neredeyse Gamze Özçelik suçlu ilan edilecekti.Ancak Türk adaleti hem hukuk hem de kadın hakları hatta daha doğrusu insan hakları konusunda çok önemli bir ders verdi.Toplumun bilinçaltına kazınmış değer yargıları değil hukuk kazandı. İnsan olmanın değeri bir kere daha ortaya çıktı. Gamze Özçelik’e bundan sonraki yaşamında başarılar, yaptığı çok önemli hatayı ağır bir bedelle ödemek zorunda kalan Gökhan Demirkol’a da sabırlar dilerim.*****Nalıncı keseriDevlet İstatistik Enstitüsü geçim endekslerini açıkladı. Buna göre açlık sınırı 190 lira, yoksulluk sınırı ise 487 lira. Bunun yanı sıra gelir dağılımındaki uçurum da gittikçe açılıyor. Gelin görün ki, siyasal İslamcı basın, bu korkunç gerçeği bile çarptırarak “artık adalet sağlanıyor” sevinciyle sunmaya çalışıyor.Rakamları alt üst ederek, binde birlerle ifade edilebilecek sözde iyileşmeleri bu hükümetin başarısı olarak anlatıyor.Tamam bunu yapabilirler de, başta kendi okuyucuları olmak üzere bu ülkenin insanları uzayda yaşamıyor ki. Herkes kendi gerçeğini görüyor, biliyor.Bir iktidar için en büyük tehlikelerden biri, sağduyusunu kaybetmiş yandaşlarının pompalamalarıdır. Çünkü bunu doğru sanabilirler. Gördüğüm kadarıyla AKP iktidarı gerçekten başarılı olduğuna inanıyor. Yazık.