Çağdaş ve kentli insanların tepkisi

23 Ocak 2007

Hrant Dink’in cenazesini başından sonuna kadar izledim. Öyle sanıyorum ki Türkiye’nin büyük bölümü de bu cenazeyi televizyon kanallarından izleyerek acıya ve öfkeye ortak oldu.Dün de yazmaya çalıştığım gibi Hrant Dink’in cenazesine katılanların ezici çoğunluğu Türkiye’nin aydınlık, çağdaş, Cumhuriyet ve Atatürk ilkelerine bağlı yüzünü temsil ediyordu.Cenazeyi izlerken, bu kalabalığın bir de medeni kentli çoğunluktan oluştuğu izlenimini edindim.Dink ailesinin düzenlediği tören dışında hiçbir organizasyon olmamasına rağmen onbinlerce insan, bir dernek, vakıf, parti ve kuruluşun şemsiyesi altında olmadan cenazenin yapılacağı bölgeye akın etmişti.Katılımcılar arasında, iş sahibi olanlar, işçiler, memurlar, emekliler, gençler, yaşlılar herkes vardı. Konuştuğum bir doktor hastanesinden izin alarak gelmişti cenazeye. Bir ev kadını “Bu hepimizin görevi” diyordu.Cenazede sevinmek elbette olmaz ama bu manzara insanın içini ister istemez umutla dolduruyor. Bu ülkenin sahipsiz olmadığı, kimseden korkmasına gerek bulunmadığı, üç beş çıkarcının oyununa gelmeyeceği, uluslararası tezgahların farkında olduğu ve buna karşı direnç gösterebileceği kanıtlandı adeta.Elbette bundan sonra Türkiye düşmanları ya da Türkiye’den çıkarı olanlar ellerinden geleni yapacaklardır. Buna karşın Türk halkının gösterdiği bu direnç onların önündeki en büyük engel olacaktır.Dünkü cenaze AKP iktidarı için de bir uyarı işareti olmalıdır. Sözde demokrasi adına sadece kendi görüş ve fikirleri ile özellikle dini inançlarını siyasete alet edenler, Türkiye’nin aydınlık yüzü karşısında oturup düşünmelidir.Cenazede elbette kimi AKP’liler ve onlardan çıkarı olan şakşakçılar vardı ve hatta ön plandaydılar.Ancak arkadan yürüyen onbinlerce insan çok farklıydı. Kendi aralarında elbette görüş ayrılıkları, çelişkileri hatta kavgaları bile vardı. Ama çağdaş Türkiye ülküsü hepsinin ortak paydasıydı gözlediğim kadarıyla.İşte Türkiye’yi ayakta tutan, her türlü yıkıcı, ayırıcı, korkutucu komploya rağmen direnen sessiz çoğunluk budur.Birkaç hafta önce yazmaya çalışmıştım. Türk halkı tepkisini belki batı ülkelerindeki gibi gösteremeyebilir. Ama işte bir cenaze, yıllarca gösterilmeyen tepkinin bir anda ortaya çıkışına neden olur.Tayyip Bey dünkü cenaze törenini baştan sona izlemeli. Yüzde 25’lik halk desteği ile sağladığı yüzde 65’lik Meclis gücüne güvenerek kendini de, partisini de ülkeyi de maceraya atmamalı. Eğer gerçekten demokrasiye inanıyorsa, seçim sisteminin cilvesinden yararlanıp sadece yasaların ve prosedürlerin arkasına sığınmamalı.*****Mutafyan’a düşen büyük görevErmeni Patriği Mutafyan dünkü cenazede güzel bir konuşma yaptı. Ermeni Cemaati gazetelere verdikleri ilanlarda bu ülkede yaşamak istediklerini tekrar dile getirdiler. Ermeni sözcüleri Türkiye ile hiçbir sorunlarını olmadığını belirterek kendilerini Türk vatandaşı olarak tanımlamaktan gurur duyduklarını söylüyorlar.Ancak bunlar lafta kalmamalı. Örneğin Patrik Mutafyan hiç zaman yitirmeden bir dünya turuna çıkmalı. Avrupa Birliği ülkelerini, Amerika’yı, Türkiye aleyhine karar alan Güney Amerika ülkelerini, Avustralya’yı ziyaret etmeli ve gerçeği samimiyetle anlatmalı. Bu gezinin masraflarını Türk halkı seve seve ödeyecektir mutlaka.Bakın bugüne kadar Ermeni teröristler pek çok büyükelçimizi öldürdü. Hiçbirinin cenazesi Hrant Dink’inki gibi olmadı. Bu nedenle Ermeni patriği ve Ermeni sözcüleri, Türk halkının bu yüce gönüllülüğünün karşılığını vermek durumundadır.Eğer söylediklerinde samimiyseler ve Türk halkının bu büyük sevgisini görüyorlarsa üzerlerine düşen görev budur.Aksi takdirde, bugün “Hepimiz Ermeniyiz” sloganıyla bütünleşen bu sevgi yumağı derin bir hayal kırıklığına neden olacaktır.*****Rahatsız olmayınDün kimileri cenazede taşınan “hepimiz Ermeniyiz” pankartlarından rahatsızlıklarını dile getirdi. Sokakta “Her şey tamam da, bu ne demek?” diyenler de vardı. Onlara bundan rahatsız olmamaları gerektiğini söyleyerek “bu ülke hepimizin, bugün karanlık eller bir Ermeni’yi öldürdü, hepimiz Ermeniyiz, ölen Ermeni değil Rum olsaydı, hepimiz Rum olmalı, Kürt olsa, hepimiz Kürt olmalıydık. Şu gördüğünüz bu ülkede yaşayanların yüce gönüllülüğüdür, öyle bakın” dedim. Ama şu da bir gerçek ki, cenazedeki sloganlar önümüzdeki günlerde çok tartışılacaktır.*****Cenazede keşke bir Türk Bayrağı olsaydıHrant Dink cenazesinde en çok dikkatimi çeken şey, yürüyüş boyunca bir tek Türk Bayrağı’nın bile bulunmamasıydı. Oysa kimileri tabutun Türk Bayrağı’na sarılmasını bile istemişlerdi. Cenazede bayrak taşınması diye bir kural yok elbette. Ancak hepimiz Hrant Dink cenazesine neden bu kadar sahip çıktık?Çünkü tüm dünyaya şunu haykırdık: Türkiye’nin çağdaş yüzü, insanları dillerine, dinlerine, ırklarına göre ayırmaz. Bu ülkede yaşayan herkes bizim kardeşimizdir. Biz hepbirlikte bir arada barış içinde yaşayan bir toplumuz.İşte bu nedenle cenazeye katılan onbinlerce kişi ellerinde “Hepimiz Ermeniyiz” “Hepimiz Hrant’ız” yazılı pankartları taşımaktan çekinmedi.Bu pankartlarla dünyaya “Burası bir sevgi ülkesidir ” mesajı veriliyordu. Ve bizi bu büyük toplanışta aynı çatı altında tutan bir bayrağımız var.Madem tüm dünyaya bu gerçeği haykırarak söyledik, o halde bunu sembolik de olsa tek Türk Bayrağı ile taçlandırmalıydık. O bayrak onbinlerin tek yürek olmasının dünyaya verilecek en güzel sembolü olacaktı. Ne yazık ki, törenin düzgün olması için slogan yasağı bile koyanlar bayrağımızı kullanmayı akıllarına getirmediler. Ya da bilerek yaptılar artık daha fazla uzatmak istemiyorum.O bayrak tabuta sarılmasa bile en azından cenaze arabasının üstüne asılabilirdi.*****Borsa yine uçmuşBorsaya gerçekten aklım ermiyor. Bunca gelişme arasında televizyon haberlerinin satır aralarında borsanın yine coştuğu haberlerini duydum. Meğer Devlet Bakanı Abdüllatif Şener “Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı, Abdullah Gül de Başbakan olur, ekonomide bir sapma olmaz” demiş. Bunu duyan borsa fırlamış, yabancı yatırımcı hücumuna uğramış.Dün borsadan anlayan bir kaç kişiye “Kimdir bu yabancılar?” diye sordum. Aslında Türk olan ama yurtdışından para getirenler mi, güçlü kapitalist yabancı yatırımcılar mı, AKP yanlısı cemaatler mi yoksa Arap sermayesi mi?Bunun cevabı pek yok. Ortadaki tek gerçek borsaya bir yerlerden para aktığı.Oysa dün Hrant Dink’in cenazesi kaldırılıyordu ve bizim bütün iyiniyetimize rağmen bunun uluslararası alandaki yansıması aleyhimize olacak, bunu biliyoruz.Borsa düşmeliydi demiyorum ama, bunca sıkışıklık arasında yabancıların Türkiye’ye akın ediyor görünmesi bana pek mantıklı gelmiyor. Umarım küçük yatırımcı ayaklar altında ezilmez yine.

Devamını Oku

Herkesin “derin devleti” ayrı

22 Ocak 2007

Şimdi dilimize adeta yapışmış olan “derin devlet” kavramı, Susurluk olayından sonra kamuoyunun gündemine girmişti. Ondan önce de söyleniyordu elbette de, bu kadar yaygın değildi.Derin devletten kastedilen nedir?Ya da Susurluk olayından sonra gündemimize iyice giren derin devlet ile ne anlatılmak isteniyordu?Derin devlet, devletin içinde yer alan, yasa ve hukuk dışı yöntemlerle devleti “düşmanlara!” karşı koruyan görünmeyen, başı sonu belli olmayan bir yapılanma olarak anlatılıyor.Derin devlet kimliğini taşıyan hiç kimse yok aslında. Görev düştüğü zaman kim yapıyorsa, derin devlet de o oluyor bir anlamda.Derin devlet ille de elinde silahla sağda solda adam öldürüp düzeni sağlamaya çalışmıyor. Gerektiğinde bir işadamının, bir siyasetçinin hatta bir sanatçının zor duruma düşürülmesi, yasa ve hukuk dışı işlemlerle istenmeyen kişi ya da kurumların mahkeme kapılarında süründürülmesi de derin devletin marifetleri arasında sayılıyor.Buradaki en önemli ayrıntı bana göre şu; derin devlet kavramı aslında işbaşındaki iktidarın da içinde bulunduğu bir yapılanmayı anlatıyor. İktidarlar normal hukuk, yasa ve anayasa yöntemleriyle çözemedikleri bazı işleri yapabilmek için yöntem dışına çıkıyorlar. Buna da derin devlet adını veriyoruz.Tabii burada iktidardaki herkes ille de derin devlet yapılanması içindedir anlamı çıkarılmamalı. Çünkü devlete göre tehlikenin nereden geleceği önceden bilinmiyor. Tehlike başgösterince de durumdan vazife çıkarılıyor. Bu nedenle kimi zaman emniyet güçleri, kimi zaman bürokratlar, kimi zaman işadamları derin devlet adına, hatta bazen kendileri de farkında olmadan hizmet veriyor.Hrant Dink’in alçakça öldürülmesinden sonra “derin devlet” laflarını yine duymaya başladık.Ancak burada anlamsız olan bir nokta var. Son günlerde “derin devletten” kastedilen ne? Özellikle AKP yandaşı medya ile AKP’ye alkış tutan çevreler bu alçak cinayetin ardında derin devlet parmağı aramaya çalışıyor.“Bu sefer ortaya çıkarılmalı” “artık eskisi gibi karanlığa gömülmemeli” “arkasındaki güçler ortaya çıkarılmalı” gibi söylemler bana göre hep aynı kapıya çıkıyor.Siyasal İslamcılar, Hrant Dink’in öldürülmesinin ardındaki asıl nedenin AKP iktidarını indirmek, Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olmasının önüne geçmek olduğunu düşünüyorlar.Bunu açık açık söylemeye çekindikleri için de “derin devlet” kavramına sarılıyorlar. İyi de içinde iktidarın da bulunmadığı bir “derin devlet” olmadı ki şimdiye kadar. Ama eğer siyasal İslamcılar yüzde 65’lik hükmetme güçlerine güvenemiyor ve her gece yatarken “ya bizi yarın düşürürlerse” düşüncelerine dalıyorlarsa onu bilemeyiz.******Korkunç iddia: Ankara’da çocuk yuvalarındaki 206 çocuk kayıpDün öğle saatlerinde CHP milletvekili Berhan Şimşek aradı. Şimşek sanatçı kimliğinin verdiği naiflikle, sosyal konularda son derece hassas bir siyasetçi.Kadın ve çocuklardan sorumlu Devlet Bakanı Nimet Çubukçu’ya yönelik bir soru önergesi hazırlamış. Bana da anlattı.Şimşek’i dinledikçe ve o sırada gelen soru önergisini okudukça kanımın çekildiğini hissettim. Çünkü Berhan Şimşek sadece Ankara’da bakanlığa bağlı çocuk yuvalarından bir yıl içinde 206 çocuğun kaçtığını ya da kaçırıldığını iddia ederek bunun doğru olup olmadığını bizzat bakandan soruyor.İnanabiliyor musunuz, 3-5 ya da 10 çocuk değil söz konusu olan, tam 206 çocuk kayıp. Bir çocuk bile kayıp olsa bunu sorun haline getirmemiz gerektiğine inanıyorum, oysa söz konusu sayı 206.Peki devlet henüz reşit bile olmamış bu kimsesiz çocuklarını korumaktan bu kadar aciz mi?Kaybolan bu çocuklar nereye kaçıyor veya kimler tarafından neden kaçırılıyor? Bunun hesabı veriliyor mu? Nasıl oluyor da bunca çocuk kaybolduğu halde biz bunu ancak bir milletvekilinin soru önergesinden öğrenebiliyoruz?Berhan Şimşek, son olarak Atatürk Çocuk Yuvası’ndayken ortadan kaybolan 4 kız çocuğunun peşine düşmüş. Geçtiğimiz günlerde yetkililer Şimşek’i arayıp çocukların döndüğünü söylemiş. Ancak ne ilginçtir ki bu kızlar kayıp oldukları süre içinde nerede olduklarını asla söylememişler.Berhan Şimşek soru önergesinin sonunda bu olayla Trabzon’daki papaz ve İstanbul’daki Hrant Dink cinayetleri arasında bağlantı kurarak, bu yurtlarda korumasız olarak barındırılan bu çocukların birer suç makinası haline getirilip getirilemeyeceğini de gündeme taşıyor.Bu çok önemli sosyal yaraya mutlaka parmak basmak gerekiyor.******TRT iktidarın çiftliği olmuşBaşlıktaki “olmuş” kelimesine bakarak “bunu yeni mi farkettin?” diye sormayın, öyle olduğunu biliyorum da, şimdi ortaya ciddi bir kanıt çıktı.Başbakan biliyorsunuz hafta sonunda Kızılcahamam’da partisiyle geniş bir toplantı yaptı. Bu toplantının ilk günündeki konuşmaları TRT televizyonu 8 dakika ile sınırlı tutmuş. Buna çok öfkelenen AKP yönetimi TRT Genel Müdürü Vekili’ni arayıp ağır bir fırça atmışlar. Bunun üzerine TRT toplantının ikinci günündeki konuşmaların tamamını canlı olarak yayınlamış.Bir taraftan demokrasi nutukları atacaksınız öte taraftan özerk olması gereken bir kamu haberleşme kurumunu babanızın malı gibi kullanacaksınız. AKP medyaya çok önem veriyor. Medyada hakkında tek bir olumsuz söylemin çıkmasını istemiyor. Bunu önlemek için de pekçok baskı yöntemini uyguluyor.Ama şu unutulmamalı, medyaya bu kadar baskı gün gelir ters teper. Bunların örnekleri geçmişin arşivlerinde duruyor.******Hrant Dink cinayetinden büyük üzüntü duyanların profiliHrant Dink alçakça öldürüldüğü andan itibaren Şişli’deki Agos gazetesinin bulunduğu binanın önü insan seli gibi.Bu alçak cinayete büyük öfke duyan onbinlerce kişi günlerdir Agos gazetesinin önüne gidiyor, çiçek bırakıyor, mum yakıyor, açılan defterlere duygularını yazıyorlar.Ekranlara çıkıp asla inkar edilemeyecek sözler söyleyen AKP şakşakçısı kesimi bir kenara bırakın, binanın önünü dolduranların görüntüsü ile çok değil, birkaç ay önce Bülent Ecevit’in cenazesinde bir araya gelen yüzbinlerce insanı karşılaştırın. Neredeyse aynı.O gün Atatürk ve Cumhuriyet ilkelerini sonuna kadar savunan, Türkiye’nin laik düzeninin bozulmamasını isteyen insanlar, bugün büyük bir acı ve üzüntü içinde Hrant Dink’in cenazesine koşuyor.Çünkü Türkiye’de demokrasiyi, insan haklarını, düşünce ve fikirleri açıklama özgürlüğünü gerçek anlamda, yürekten ve samimiyetle savunan kesim bu.Türkiye bu insanların sayesinde ayakta duruyor. İktidarın ve şakşakçılarının çabalarına rağmen eğer Türkiye hâlâ direniyorsa, Atatürk ilke ve devrimlerinden, Cumhuriyetin temel taşlarından taviz vermiyorsa bu insanların inancı sayesinde gerçekleşiyor.Oysa iktidar, Türk halkının ezici çoğunluğunu bile istismar etmeye ve Hrant Dink’i sahiplenmeye çalışıyor. Üstüne üstlük bir de demokrasi nutukları atıyorlar.Samimiyetle Hrant Dink’in cenazesine koşanların bunu yutmasının imkanı var mı?

Devamını Oku

Cumhurbaşkanı Başkomutan olacak o halde askerlerin de görüş bildirmesinde sakınca yok

21 Ocak 2007

Cumhurbaşkanı seçimleri konusunda her kesim görüş bildiriyor. Gazete yazarları hemen her gün bu konuyla ilgili görüşlerini yazıyorlar.Siyasi partiler tavırlarını ortaya koyuyorlar. Örneğin CHP seçimlere hiç katılmayacağını açıkladı.Sivil toplum kuruluşları da kimi Cumhurbaşkanı görmek istediklerini belirtme hakkını kendilerinde buluyorlar.Hatta TÜSİAD Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olmamasını, bunun yerine Başbakan olarak kalmasını istediklerini bile belirtti. Tabii TÜSİAD üyeleri ilk genel seçimlerde AKP’nin kazanacağını ve Tayip Bey’in Başbakanlığı’nın süreceğini nereden biliyorlar orası da muamma.Sokaktaki vatandaş da Cumhurbaşkanlığı seçimlerine müdahil durumda. Nereye giderseniz gidin bu seçimler konusunda akla hayale gelmedik fikirlerle karşılaşabiliyorsunuz.Cumhurbaşkanlığı seçimleri konusunda görüşünü bilmediğimiz tek yer var. O da Türk Silahlı Kuvvetleri.Askerler nasıl bir Cumhurbaşkanı isterler, Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilmesine nasıl bakarlar, bunların cevaplarını bilmiyoruz.Tayyip Bey’in Başbakan olarak devamından mı yanalar, Tayyip Bey dışındaki bir AKP’liye sıcak bakarlar mı, Cumhurbaşkanı’nın Meclis dışından birinin mi olmasını isterler?Bu konularda hiçbir bilgimiz yok.Oysa bu çok önemli konuda askerlerin mutlaka görüş açıklaması gerekir. Bu kamuoyunun aydınlanmasının yanı sıra askerler için bir görevdir de. Silahlı Kuvvetler “Biz demokratik sistem içinde çalışan bir kurumuz, bu nedenle Cumhurbaşkanlığı konusunda görüş bildirmemiz doğru olmaz” görüşünü savunamaz.Çünkü Türkiye’de Cumhurbaşkanı’nın çok önemli iki temel görevi var. Birincisi Cumhurbaşkanı aynı zamanda Başkomutan’dır. Yani bir savaş durumunda silahlı kuvvetler doğrudan Cumhurbaşkanı’nın emir ve komutasında görev yapar.İkincisi Cumhurbaşkanı Milli Güvenlik Kurulu’nun başkanıdır. Bu kurul iki bölümden oluşur. Birincisi sivil siyasi iktidardır. Diğeri de Genelkurmay Başkanı ile 3 Ordu ve Jandarma Genel Komutanı’nıdır.Yani Cumhurbaşkanı her iki açıdan da Silahlı Kuvvetleri en yakından ilgilendiren makamdır.Peki asker neden bu konuda görüşünü açıklamıyor?Lafı dolandırmanın hiç alemi yok. Asker görüş açıklamaktan çekiniyor. Son yollarda ortaya çıkan ve askerlere hakaret etmeyi marifet sayan bir kısım tatlısu demokratının, medyada ele geçirdiği köşebaşlarından korkuyor.Asker bu konuda görüş açıkladığı zaman sesini yükseltecek ve “demokratik ülkelerde böyle şey olur mu?” diye bağırıp çağıracak çevrelerden ürküyor.Asker bu korkuyu üzerinden atmak zorundadır. Türkiye tarihinin en çetin Cumhurbaşkanlığı seçimi ile karşı karşıya. Askerin birinci derecede bağlantılı olduğu Cumhurbaşkanlığı konusunda görüşünü mutlaka açıklaması ve hatta tavrını alması gerekir.Bu konuda görüş açıklamanın, tavır almanın demokrat olup olmamakla ilgisi yoktur. Demokrasi askerin asla konuşmadığı, sadece emirleri uyguladığı bir rejim değildir. Tam tersine, kimi zaman hoşlanmasak bile askerin de konuşabildiği ve tavır alabildiği, bu sayede doğrunun bulunabildiği bir rejimdir.Bugün sözde demokrasi zırhının arkasına sığınarak askerin konuşmamasını isteyenler, belki de duyacaklarından korktukları için tıpkı mezarlık kenarından geçerken türkü söyleyenler gibi bağırıp çağırmaktalar.Cumhurbaşkanlığı konusunda askerlerin değil, sözde demokratların korkması lazım.*****Bunun adı da seçim şovudurBaşbakan Erdoğan bir tasarruf genelgesi yayınlamış. Buna göre devlet hizmetleri görülürken azami tasarrufa dikkat edilecek. Örneğin telefonla yapılacak özel konuşmaların bedeli bunu yapanlardan tahsil edilecek.Genelgeden anlaşıldığı gibi demek ki kamu görevlileri bugüne kadar telefondaki özel konuşmalarını devlete ödetiyorlarmış.Genelgede ilgi çeken noktalardan biri de kamu kurumlarına alınan gazetelerle ilgili. Kimi yöneticilerin sabahları önlerine konan gazete sayısında da sınırlama yapılacakmış.Bunlar iyi de Tayyip Bey iktidara dün gelmedi ki. Göğsünü gere gere ilk kez beş yılı tam dolduran iktidar olmakla övünüyor. Bu tasarruf önlemlerini almak şimdi mi akla geldi acaba? Gerçi bugüne kadar pek çok tasarruf genelgesi yayınlandı ama bir genelge daha yayınlanması bundan öncekilerin uygulanmadığı anlamına gelmiyor mu? Neresinden bakarsanız bakın Tayip Bey tasarruf adı altında yine seçim şovu yapıyor.*****Amerikan Savunma Bakanı görevinden nasıl alındı?Hafta sonunda İlhan Kesici’ye rastladım. Uzun zamandır görüşmemiştik, epeyi sözümüz birikmiş.Sohbet ister istemez Cumhurbaşkanlığı konusuna da geldi. Askerin bu konuda son derece sessiz olduğu konuşurken İlhan Kesici, “Biliyorsun Bush, Ramsfeld’i görevden aldı. Bunda en çok ne etkili oldu biliyor musun?” diye sordu. Sonra da anlattı:“Amerika’da 4 ayrı ordu vardır. Kara, Hava, Deniz ve bir de sırf Amerika’da bulunan deniz piyadeleri. Bu dört ordunun da gazetesi vardır ve hepsinin de ismi Times ile biter. Army Times, Navy Times gibi. Bu gazeteler tamamen ayrı ekipler tarafından hazırlanır ve ayda bir yayınlanır. Ramsfeld görevden alınmadan hemen önce, bu dört gazete, ilk kez aynı makaleyi baş sayfasına koydu. Bu makalede Irak’ta askeri olarak başarısız olunduğu, bunun sorumluluğunun da Savunma Bakanı Ramsfeld’e ait olduğu yazıldı. Ardından Bush Ramsfeld’i görevden aldı.Bu olay Amerika’da demokrasiye aykırı bulunmadı. Hiçbir Avrupa ülkesi bunu eleştirmedi. Çünkü kritik dönemlerde silahlı kuvvetler görüşünü açıklar. Bunun demokrasiye aykırı hiçbir yanı yoktur.” İlhan Kesici 2000 yılındaki Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun Ecevit’i ziyaret ettiğini ve daha sonra kendileri açısından nasıl bir Cumhurbaşkanı beklediklerini açıkladığını da kaydederek, “O zaman da kimi demokratlar bunu demokrasiye aykırı bulmuşlar ve gürültü çıkarmışlardı. Ben bir gazeteye verdiğim demeçte bunun çok doğal ve doğru olduğunu belirtmiştim. Askerlerin kritik ülke konularında görüş bildirmesinin hiçbir sakıncası olmadığını kabul etmeliyiz” dedi.Kesici herhalde haksız değil. Türkiye’nin en önemli konusunda birinci derecede taraf olmak durumundaki askerin görüş açıklamasından doğal ne olabilir. Kimse de bunun demokrasiye aykırı olduğunu söyleyemez.*****Bu kadar çok yorum olursa kafalar karma karışık olurHrant Dink’in alçakça öldürülmesi elbette büyük üzüntü ve infial yarattı. Ancak son 48 saatte yazılanlara ve yapılan yorumlara bakınca insanın kafasının karışmaması mümkün mü? Yüzlerce kalem sahibi olayın bir ucundan tutup inanılmaz komplo teorileri üretiyorlar. Bana öyle geliyor ki, bir gün sonra çürüyecek komplo teorileri ve yüce fikirler belirtmek yerine biraz oturup beklemek daha iyi.Alçak cinayeti işleyen katil yakalandı. Şimdi soğukkanlılıkla bu olayın çözülmesini beklemeliyiz. Bu süre içinde de gerçek haber dışında hiçbir yorumda bulunmamalıyız. Çünkü bu konuda yapılacak yorumlar ve yargılar birkaç gün içinde pek çok kişinin mahcup olmasına neden olacak..

Devamını Oku

Amerika uyarımıza kulak verdi öyle mi?

20 Ocak 2007

AKP yanlısı medya neredeyse sevinç çığlıkları atacak. Birkaç gün önce Irak askerleri Amerikan kuvvetleri gözetiminde Kuzey Irak’taki Mahmur Kampı’na girdi ya hepsi çok sevindi. Amerika, Başbakan Erdoğan’ın sert çıkışları karşısında nihayet bir adım atmışmış, bu girişim çok olumlu bulunmuşmuş, devamının da geleceği bekleniyormuş.Oysa bizim AKP’li medyada baskın olarak nitelenen bu sözde operasyonun sonuç açıklaması nedense kimsenin dikkatini pek çekmemiş. Satır aralarında geçmiş de altı çizilmemiş.Sözde operasyonu yapan Amerikan kuvvetleri gözetimindeki Irak askerleri anılan kampta silah bulunamadığını, aranan bir suçluya rastlanamadığını açıkladı aslında. Yani “Burasının PKK kampı olduğunu söylediler, bizde gidip baktık ama böyle bir şeye rastlayamadık” diyorlar.AKP’nin umudu ise bu kampta önümüzdeki günlerde yapılacak nüfus sayımında. Orada bir şey çıkacağını sanıyorlar. Aldanıyorlar tabii.Perşembe akşamı Kanal D Haberlerde “baskın yapılan!” bu kampın dış görüntüleri yayınlandı.Kampa kimse sokulmuyor.Kampın hayli dışında check-point’i andıran bir kontrol noktası var.Gelen herkes burada durduruluyor.Resmi niteliği olup olmadığı bilinmeyen kişiler arama yapıyorlar, kimliklere bakıyorlar.Kendilerinden olmayanları içeri sokmuyorlar.Uzaktan bile olsa kampın fotoğraflarının ya da filmlerinin çekilmesine izin vermiyorlar.İçerde yaşayan hiç kimse gazetecilerle konuşturulmuyor.Girişteki niteliği belirsiz görevliler de hiçbir soruya cevap vermiyor.Sözde baskından bir gün sonraki görüntüler bile anılan bu kampın öyle masum bir yer olmadığının kanıtı aslında.Ama Amerika ağzımıza bir parmak bal çalarak zaman kazanmış oldu. Yarın Başbakanımız yine efelendiğinde “Siz söylediniz gittik baktık, ama bir şey bulamadık” diyeceklerdir hiç kuşkunuz olmasın.Kendi kendimizi kandırmaya devam edelim, eğlenceli oluyor...***Mutlaka okunması gereken bir kitapCüneyt Koryürek’i kaç yıldır tanıdığımı hatırlamıyorum. Ama sanki meslek hayatım boyunca hep yanımda vardı gibi hissediyorum. Onunla sohbet etmek, fikirlerini dinlemek, ona bir şeyler anlatmak ve dinlendiğimi görmek beni hep mutlu etti.Cüneyt Koryürek’i kamuoyu genellikle atletizm sporuna verdiği destek ve çabalarla spor sayfalarından hatırlar. Oysa Koryürek için atletizm yüreğini ortaya koyduğu bir hobi. Cüneyt Koryürek uzun yıllardır halkla ilişkiler ve danışmanlık yapıyor. Pek çok siyasetçimiz Koryürek’in tabuları yıkan alışılmadık fikir ve görüşlerinden yararlandı bugüne kadar.Cüneyt Koryürek 50 yılı aşkın deneyimlerini bir kitapta topladı geçen yılın sonunda. “Çömez” adını taşıyan kitap Doğan Yayınları tarafından basıldı. Bu kitabı basılmadan okuyan nadir kişilerden biriyim.“Çömez” iki kişi arasındaki konuşmalardan oluşuyor. Yaşadığımız günlerin tüm sorunlarının ustaca işlendiği kitaptaki aşk örgüsü ise değme edebiyatçıları kıskandıracak ölçüde.Cüneyt Koryürek’e henüz kitabı basılmadan sormuştum “Bu kitapla ne amaçlıyorsunuz?” diye. “Çok basit” demişti ve sürdürmüştü: “Birincisi insanlarla bilgiyi paylaşmak, ikincisi iki kişinin konuşmasının ille tartışma olmayacağını anlatmak ve üçüncüsü kendine ve karşındakine saygı göstermenin çok zor olmadığını göstermek.” Cüneyt Koryürek kitabı sanki bir kişi ile konuşmuş gibi yazdığını ama aslında bugüne kadar görüş ve fikirlerini paylaştığı çok sayıda kişinin bu kitapta olduğunu söylüyor. Böyle bir kitap fikri aslında aklına 35 yıl önce gelmiş. Ama Koryürek “Bunu kaleme alıncaya kadar o kadar çok deneyim yaşadım ki, ancak şimdi olgunlaştı” diyor.Cüneyt Koryürek şimdi de yıllar süren araştırmalarının ürünü olacak “Amerikan İmparatorluğu” adlı bir belgesel roman yazıyor. Onu da merakla bekliyorum.*****Trafik cezalarıyla gösterilen devlet gücüİki gün önce postadan yine trafik cezalarının çıkmaya başladığını aktarmıştım size. Bu yazıdan sonra yine çok sayıda mesaj aldım, herkes aynı dertten yakınıyordu.Aylar öncesinin trafik cezaları karşısında şaşırdıklarını belirtiyorlardı. Tabii herkes “buna itiraz hakkımız var mı?” diye soruyor. Var elbette, ama bizdeki sisteme göre önce cezayı ödeyeceksiniz sonra itiraz edeceksiniz. Sonuç alınır mı, orası meçhul hatta çok zor.Bu olay devletin aczinin bir örneğidir. Siz istediğiniz kadar istikrardan, güçten, kararlılıktan söz edin. Bir kentte trafik düzenini sağlayamıyor, trafik kurallarını ihlal edenlere hakkaniyete uygun olarak yaptırım uygulayamıyor ve gizlice düzenlediğiniz belgelerle halkınızı cezalandırmaya çalışıyorsanız hiçbir işe yaramıyorsunuz demektir.Bir ülkede düzen ve istikrar halkına eziyet etmekle sağlanamaz. İstikrar ve düzen kararlı, adil, cesur, yaptırım gücünü elinde tutan yönetimlerle sağlanır.Şimdi “bunca sorun arasında trafik cezalarına mı taktın?” diye soran olabilir.Ama şunu unutmayın, trafikte yaşanan kaos aslında ülkenin tümünün yaşadığı sorunların bir laboratuvarı gibi. Siz trafikteki kaosu ortadan kaldırır, devlet gücünü gösterebilirseniz, bu diğer sorunların da çözülmesini sağlayacaktır.*****Demokratikleşme İslamlaştırmaNeye üzülüyorum biliyor musunuz, Hrant Dink dürüst, namuslu, kararlı, Türkiye sevdalısı bir Ermeni vatandaşımızdı. Ama ona kıydılar. Kendini anlatamamıştı, doğru görüşleri yanlış yerlerde söylemişti.Halkı demokratikleşme ideali ve Avrupa Birliği hülyası ile kandıran ama asıl amacı Türkiye’yi hızla bir İslam ülkesi yapmaya çalışan iktidarın sözcüsü gibi görmüştü Hrant Dink’i bazıları. Bugün ne yazık ki pek çok okumuş yazmış, eğitimden geçmiş ve hatta sermaye sahibi olmuş kişinin de aynı tuzağın içinde olduğunu görüyoruz.Onlar aslında demokrasi istiyorlar, daha çok özgürlük istiyorlar, insan haklarına saygı istiyorlar, Türkiye’nin daha güçlü ittifaklar içinde gerçek yerini bulmasını istiyorlar. Türkiye’yi İslamlaştırmak isteyen iktidar ise aslında Türkiye sevdalısı bu insanların naifliğinden yararlanarak pervasızca ve fütursuzca yolunda yürüyor. Bakalım nereye kadar.

Devamını Oku

Bakan Şahin’e “bravo” dedik ama

19 Ocak 2007

Önceki gün birçok gazetenin birinci sayfasında Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin’in adını kullanarak yolsuzluk yapmaya kalkışan bir akrabasını ihbar etmesi haberi yer alıyordu.Adam kayırmada, kadroculukta, yakınlarını istihdam etmede rekor kırmış bir iktidarın bir kerelik de olsa böyle bir davranış içine girmesi belli ki gazeteleri yayına hazırlayan arkadaşları etkilemiş, heyecanlandırmış. Bu yüzden haber manşetlere taşınmış.Ancak ayrıntıları okuyunca insanın içine ister istemez bir kuşku düşüyor. Hatta biraz sonra Bakan’ın davranışına öfke bile duyuyorsunuz.Şimdi olaya bir başka açıdan bakalım.Bakan beyin yakın akrabası yolsuzluk yapmak isterken yakalanmıyor.Bakan bey durumu bir şekilde öğrenip bizzat ihbar ediyor.Üstelik bunu sessizce yapmıyor. Medyanın önüne çıkıp açıklıyor ve savcılığı göreve çağırıyor.Acaba buna neden gerek duyuyor?Sonuçta bunu yapan çok yakın bir akrabası. Sessiz sedasız duruma el koyar, önce karşısına alır haddini bildirir, sonra yetkili makamların işlem yapmasını sağlardı.Eğer çok isterse basın danışmanı usta bir şekilde bunun medya tarafından duyurulmasını sağlardı.Ama Bakan bey şov yapmayı tercih etti.İşte kuşkum burada. Hakkında işlem yapılan akrabasının annesi feryat ediyordu, “Mehmet Ali bizi tuzağa düşürdü” diye. Bu ne demek acaba? O kadıncağız neden tuzağa düşürüldüğünü ileri sürüyordu? Bizim bilmediğimiz başka şeyler mi var?Tabii yakın akraba deyince insanın aklına hemen “iyilik” geliyor. Sanki insanlar her akrabalarını kollarlar gibi düşünüyoruz.Oysa öyle akrabalar vardır ki cenazesine bile gitmezsiniz. Bu nedenle Mehmet Ali Şahin’in ihbar ettiği bu akrabası ile yakınlığını da merak ediyorum. Örneğin sık görüşürler miydi, aralarında kırgınlık dargınlık var mıydı?Bu akraba, sakın bir şov uğruna kurban edilmiş akraba olmasın...NOT: Bu yazıyı yazdıktan hemen sonra CHP Milletvekili Berhan Şimşek’in soru önergesi çıktı elektronik postadan. Berhan Şimşek, olayı çok sayıda soru ile irdeliyor. Bakalım Şahin bu önergeye ne cevap verecek?*****Tiyatrocuları bekleyen tehlikeFerhan Şensoy’un Diyarbakır’da başına gelenlere gerçekten çok üzüldüm. Bir sanatçı için sahnedeyken protesto edilmesi ve salonun boşalması korkunç bir olay. O sırada hangi duyguları taşıdığını aşağı yukarı tahmin ediyorum.Kendimi Şensoy’un sanatçı kişiliği ile kıyaslayamam elbette ama bir benzeri benim de başıma gelmişti.Canlı yayında, önceden gelip yerleştiği anlaşılan 15 kişilik bir grup, sözlerimin ortasında bağırıp çağırarak kalkıp gitmişlerdi. Yayını kesmek de mümkün değil. Ne yapacağımı şaşırmış ve onda çok üzülmüştüm. Gerçi sonradan olayın tertip olduğu anlaşılmıştı ama o an çok önemlidir.Ferhan Şensoy, Diyarbakır’da PKK’yı yeren bir espri yapıyor. Bunun üzerine bazı seyirciler protesto edip salonu terk ediyor. Ferhan Şensoy da artık korktuğu için mi yoksa protestocuları haklı bulduğu için mi bilmiyorum ertesi gün sahne aldığı Elazığ’da bu espriyi oyundan çıkarıyor. Ama çile bitmiyor. Elazığ’da bu kez Fethullah Gülen hakkında yaptığı bir espri, kimi seyircilerin protestosu ile karşılaşıyor. Merak ediyorum acaba Ferhan Şensoy, Fethullah Gülen esprisini de oyundan çıkaracak mı?İşte tehlike burada. Sanatçılar toplumun en özgür kişileridir. Siyasetçilerin, gazetecilerin, yazarların yapamadığı eleştirileri korkmadan çekinmeden yapabilirler. Bu yüzdendir ki yüzyıllardır sanatçılar toplumların öncüleri olmuşlar, düşünce özgürlüğünün bayraktarlığını yapmışlar, tabuların yıkılmasında rol almışlar, hatta diktatörleri devirmişlerdir.Eğer gerçek sanatçılar, siyaseti takım tutma ruhu ile yapan militanların baskıları karşısında boyun eğmeye başlarsa demokrasimiz, özgür düşüncemiz bundan ağır yara alacaktır.Bugün Ferhan Şensoy’a yapılan yarın mutlaka başka sanatçılara da yapılacaktır. Önemli olan tarihten de ders alarak bu baskılara karşı çıkacak cesareti taşımaktır.*****Sanki karanlık dönemin ilk adımıTürkiye çok gerildi. Bir taraftan Cumhuriyet ilkeleri ayaklar altına alınıp, Atatürk devrimleri sulandırılır hatta ortadan kaldırılmaya çalışılırken, diğer taraftan 30’lu yılları bile geride bırakacak bir milliyetçilik dalgası tüm yurdu sarıyor.Böyle bir ortamda sapla saman birbirine karışır.Hrant Dink, Ermeni bir gazeteciydi. Türkiye’de gazete çıkarıyor, Ermeni çetelerin terörünü şiddetle lanetliyor, dünyada Türkiye’yi hararetle savunuyor ama Türkiye’yi de eleştirmekten çekinmiyordu.Hatta bu nedenle hakkında Türklüğe hakaretten dava bile açılmıştı. Ama bunun üzerinden zaman geçti. Bu davanın sıcak günlerinde meczubun biri böyle bir şey yapmaya kalksa olayı çözebilirdik.Ama şimdi durum karışık. Hrant Dink, fikirlerinden ötürü öldürülmüş olamaz. Bu ancak Türkiye’yi yeniden karanlık döneme sokmak isteyen güçlerin işine yarar. Hrant Dink’in katilinin kim olduğunu hiç merak etmiyorum. Nasıl olsa bugün yarın biri yakalanır. Bu kişinin şu ya da bu örgütten olması da önemli değil. Karanlık ortamlarda maşa bulmak kadar kolay bir şey olamaz.Tek dileğim herkesin sağduyu içinde davranması ve bu siyasi cinayetlerin tekrar tırmanmasının önüne geçilmesi.Aksini düşünmek bile istemiyorum.*****Uç bakalım borsaDünkü gazetelerin ekonomi sayf alarında bir haber benzer başlıklarla çıkmıştı. “Dedikodusu bile borsayı uçurdu.” Dedikodu nedir? Efendim borsaya birileri “Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı olmayacak, bunu da Kızılcahamam’da yapılacak toplantıda açıklayacak” dedikodusunu üflemiş. Borsa da sevinçten havalara uçmuş, endeks 40 bini geçmiş.Borsa iyi kötü son yıllarda bu tür dedikodulardan pek etkilenmeden gidiyordu. Borsamız 1999’da yaşadığımız gibi sabah çöküp akşam rekor kırmıyor artık. Ancak şimdi dedikodular tekrar egemen olmaya başlamış borsada.Bugün sevinçli (!) bir haberle uçan borsa yarın tersi bir haberle yerle bir olabilir demek ki.Borsacılar Kızılcahamam toplantısını bekliyor. Peki Tayyip bey burada bir açıklama yapmazsa veya aday olacağını söylerse borsamız ne yapacak?Belli ki yine küçük yatırımcılar, borsacı deyimiyle “kerizlenmeye” başladılar.

Devamını Oku

Trafik Cezası rezaleti yeniden hortladı

17 Ocak 2007

Bir ara yapmışlardı, sonra tepkiler üzerine geri adım atılmıştı hatırlayacaksınız, bir anda onbinlerce kişiye trafik cezası tebligatı gelmişti.Son günlerde bu trafik cezası furyası tekrar başlamış. Bana şu ana kadar ulaşan 100’ün üzerinde ihbar var. Kapı çalınıyor. Gelen postacı. Elinde resmi bir evrak. İçinden genellikle hatalı park yapmak suçundan kesilmiş 49 bin liralık cezalar çıkıyor.Bunların bazılarının örneklerini de gördüm. Örneğin 2006 yılının şubat ayının 3. günü Ortaköy’de hatalı park ettiği ileri sürülen bir araca ceza kesilmiş. Ya da yine 2006 yılının 1 Mayısı’nda Balmumcu’da kesilmiş bir ceza.Bu tebligatları alanlar haklı olarak şunu soruyorlar.Bu kadar geç gelen bir tebligata itiraz şansımız var mı?Ben söz konusu tarihte belirtilen yere araç bırakmadığımı ispatlayabilir miyim?Bu cezaların kafadan atılarak yazılıp yazılmadığını nasıl ortaya çıkarabiliriz?Bu soruların hiçbirinin cevabı yok.Devlet halkını enayi yerine koyup sağmal inek gibi gördüğü sürece bu ve benzeri uygulamalar sürecektir ve vatandaş olarak buna karşı çıkma şansınız neredeyse yoktur.Sadece bu konuda mağdur edilenlerin sesi medyada çok yer alabilirse belki genel bir mahkeme kararı almak için hukuk yöntemleri ortaya atılabilir.Ama gözlediğim kadarıyla bireysel olarak bu cezalara itiraz etmenin hiçbir sonuç vermeyeceği ortada.Çünkü ülkemizde bireyler suçsuz olduklarını kanıtlamak zorunda. Oysa çağdaş batılı ülkelerde suçlayan suçladığı kişinin suçlu olduğunu ispatlamakla yükümlüdür.Bizde devlet “sen suçlusun” der, sonra siz suçsuz olduğunuzu kanıtlamak için çırpınırsınız ve genellikle de bunu başaramazsınız. Çünkü suçlanmanız karşısında elinizde kanıt yoktur.Örneğin bu çok gecikmiş trafik cezası tebligatlarında suçsuzluğunuzu kanıtlamak için ancak belirtilen tarihte aracınızın daha önce geçirmiş olduğu bir kaza nedeniyle tamirde olduğunu falan belki kanıtlarsınız. Yoksa paşa paşa o cezaları ödemek zorundasınız.Buradaki temel sorun, devletin yaptırım gücünü en kötü biçimde kullanmasıdır.Bakın Tayyip Bey İstanbul’un trafik sorununu çözebilmek için araç sayısını sınırlandırmayı önerebiliyor.Bu Anayasa ve kişilik haklarını yok sayan zihniyet, bu yasakçı düşünce yerine devlet otoritesini kurmaya mesai harcasa, trafik sorunu yarı yarıya çözülebilir.Park edilmeyecek yerlerde park etmeyi önleyecek ciddiyeti taşıyamayan ve otoriteyi kuramayan devlet, doğruluğu tartışılır yöntemlerle insanlarını cezalandırma yoluna gidiyor. Bu kolaycılıktır, işten kaytarmaktır, sorunu görmezden gelmektir.Amiyane tabirle sıkıysa İstanbul trafiği üzerinde denetimi ciddiyetle sağlayın ve müeyyideleri uygulama gücünü herkese hissettirin. Yoksa hırsız gibi gizlice plaka numaralarını not ederek, aylar sonra bu plakaların sahiplerine ceza göndermek kendi vatandaşına hakaretten başka bir şey değildir.Halkına bu kadar düşmanca davranan bir devlet yapısı olmaz.*****Bunu adı danışıklı dövüştürToplu Konut İdaresi dar gelirlilere sattığı evlerin taksitlerini bu yıl yüzde 8.38 oranında artırıyordu. İdare bu karara ek ödenek almayan memur maaşlarındaki artışı esas aldığını açıklamıştı.Buraya kadar tamam.Ama Başbakan Erdoğan önceki gün TOKİ Başkanı’nı telefonla arıyor ve “Yüzde 8.38’lik artış tüm memurlara yapılmadı. Bu nedenle ortaya bir eşitsizlik çıkıyor. Taksit oranını bu kadar artırmak doğru olmaz” diyor.Bunun üzerine TOKİ oturup tekrar düşünüyor ve Başbakanı haklı bularak artış oranını yarıya düşürüyor.İlk bakışta Tayyip Bey’in uyarısı çok şirin gözüküyor değil mi?Ama öyle değil. Bu yıl seçim yılı. Özellikle büyük oy potansiyeli taşıyan dar gelirli kesime verilecek her mavi boncuğun oya dönüşmesi ihtimali yüksek.TOKİ taksit oranını artırırken Tayyip Bey’in uyardığı ayrıntıyı hiç mi bilmiyordu?Bilmemesi mümkün değil. TOKİ yöneticileri ne kadar iyi niyetli hareket ettiklerini anlatırsa anlatsın, bunun danışıklı dövüş olmadığını asla kanıtlayamazlar.Ve Başbakan’a yaranmak ve ona oy kazandırmak için kendi onurlarını ayaklar altına almaktan çekinmedikleri suçlamasından kurtulamazlar.Seçime giderken bakalım daha ne ayıplarla ve kurnaz oy avcılığı yöntemleriyle karşılaşacağız?*****Trafik Vakfı denilen şeySırası gelmişken trafikle ilgili bir konuya daha değinmek istiyorum. İstanbul’da adına Trafik Vakfı denilen bir şey! var. Yıllardır bu konuyu yazarım, defalarca televizyonlardan öfkeli biçimde haykırdım “Kimdir bu Trafik Vakfı, bu bir mafya örgütü gibi çalışıyor, bunu başkanı kimdir, yöneticisi kimdir?” diye sordum. Bugüne kadar bu şey! ile ilgili tek satır açıklama gelmedi.Bu Trafik Vakfı adlı şey, İstanbul sokaklarında çekicilerle cirit atıyor. İçinde resmi bir trafik polisi oturuyor. Ara sokaklarda, trafiği önleyen değil, parkçıların para alamadığı park etmiş araçları çekiciye yüklüyor ve garip otoparklara götürüyor.Aracın sürücüsü arabasını bulamadığında, sokakları parsellemiş parkçılardan biri aracın nereye götürüldüğünü söylüyor. Araç sahibi otoparka gidiyor, yüksek miktardaki çekici parasını ödüyor, eğer varsa bir de trafik cezası ödeyip arabasını kurtarıyor.Ben bu güne Trafik Vakfı çekicilerinin trafiği engelleyen bir araç çektiğini hiç görmedim. Kırk yılın başı yaptıklarında da tüm trafiği kilitleyip bol bol beddua alıyorlar.Bir keresinde benim de başıma gelmişti yıllar önce. Şişhane’de in cin top oynayan ama parkçılara para vermeyip kendi başıma parkettiğim bir sokaktan aracımı çekip Kasımpaşa’da bir yere götürmüşler. Aracı almaya gittim. Kurtlar Vadisi’nden fırlamış belinde silahlı bir tip çekici ücreti olarak 89 milyon lira istedi. Ben de “Zabıt yok mu?” diye sorunca sırıtırak “Bir de ceza ödemek istiyorsan, bekle polis gelsin zaptı tutsun. Ama bana sorarsan al arabanı çek git, başını derde sokma” demişti.Devletin olmadığı yerde elbette Kurtlar Vadisi egemen olacak. Anlattığım olay geçmişten tatsız bir anıydı. Şimdi bunların tekrar hortladığını görmek insanı çok rahatsız ediyor.*****Hava sahasında hareketlenme mi?Salı günü Gaziantep’teydim. Sevgili dostumuz arkadaşımız Ali Ersoy’un Gaziantep’te büyük hizmetleri geçen ve çok sevilen babası Neşet Ersoy’un cenazesine katıldım.Akşam saat 20.00 uçağı ile İstanbul’a geri dönecektim. Uçağa bindikten kısa bir süre sonra pilot İstanbul Atatürk Havalimanı’ndaki sis nedeniyle kalkışımızın ertelendiğini söyledi. Önce bir saat uçakta bekledik. Sonra bizi indirip terminale aldılar. Toplam 5 saatlik beklemeden sonra İstanbul’a hareket edebildik. İstanbul’a saat 03.00’de indiğimizde sisten eser yoktu. Ayrıca yurtdışı tüm uçuşlar yapılmış sadece iç hat uçuşlarına kalkış ve iniş izni verilmemiş. Sis konusunda yalan söylendi demiyorum ama uçaktaki eski bir emniyet görevlisiyle yaptığım sohbet aklımda soru işaretleri oluşmasına neden oldu. Bu eski emniyet görevlisi şöyle dedi: “Geçen hafta da benzer bir olay yaşandı. Özellikle Doğu ve Güneydoğu yapılan tüm seferler sis bahanesiyle yaklaşık 4 saat durdu. Öyle zannediyorum ki bu bölgedeki hava sahasında bir hareketlenme oldu. Bu nedenle böyle bir bahane bulundu.” Böyle birşey olabilir mi?

Devamını Oku

AKP adayını açıklamak zorunda

16 Ocak 2007

Cumhurbaşkanlığı seçimlerine sadece 3.5 ay kaldı. Sayılı gün çok çabuk geçer. Kendimizi bir anda Cumhurbaşkanılğı seçimi içinde buluvereceğiz.Tayyip Bey Çankaya’ya çıkmayı istiyor mu? Göstergelere göre bu doğru bir tespit. Tayyip Erdoğan eline geçen bu fırsatı kaçırmak istemeyecektir. Çünkü bu kez Cumhurbaşkanı seçilemezse bundan sonra seçilmesi neredeyse mümkün değildir. Daha önce de yazmaya çalıştığım gibi Tayyip Bey’in bundan sonra Cumhurbaşkanı seçilmesi için en az 2 seçim kazanması, özellikle ikinci kazanacağı seçimde Meclis’te Cumhurbaşkanı’nı seçecek çoğunluğa kavuşması gerek. Ancak Tayyip Bey bu kadar önemli bir konuda susmayı tercih ediyor. Cumhurbaşkanı adayının 10 nisanda açıklanacağını, o güne kadar konuşmayacağını söylüyor.Bu doğru bir tavır değil bana göre. Cumhurbaşkanlığı seçimi Türkiye’nin en önemli konularından biri. Böylesine önemli bir konuda ortaya bir karar koymamak, bunu bir siyasi rant haline getirecek eylemler içinde olmak sadece gerginliğin ve spekülasyonların artmasına neden olur.AKP’lilere göre bu Cumhurbaşkanlığı seçimi bugüne kadar yapılanlar içinde en sorunsuz, en kolay olanı. Çünkü ilk kez Meclis’teki aritmetik, Cumhurbaşkanını rahatlıkla seçebilme imkanı tanıyor.Peki iş bu kadar kolaysa bir aday açıklamak neden bu kadar zor oluyor?Nedeni basit; aritmetik sayesinde Cumhurbaşkanı’nı seçmek kolay ama aritmetik dışındaki koşullar aslında Cumhuriyet tarihinin en zor Cumhurbaşkanlığı seçimi ile karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor.AKP her konuda olduğu gibi bu konuda da demagojiye saparak “Yasalar uygulansın, Anayasa bunu demiyor mu?” türünden sözlerin arkasına saklanmaya çalışıyor.Ya da “Tayyip Bey’in ya da bir AKP’linin olması neden rahatsızlık veriyor?” gibi cevabını bildikleri ama söylemekten kaçındıkları görüşleri savunuyorlar.O konuyu çok yazdık, yazacağız da ama şunu yine ısrarla söylemek istiyorum: AKP daha doğrusu Tayyip Bey adayını açıklamak zorundadır. Türkiye’yi 10 Nisan’a kadar oyalamak, bu konuda bir görüş söylememek açıkçası kaçmaktır. Türkiye’yi germek, sıkıntıya sokmak, istikrarı bozmak pahasına kaçmaktır.Madem bu kadar güçlüsünüz ve yasalar ve Anayasa da sizden yana, bunda çekinecek ne var, açıklayın ismi herkes bilsin.Tayyip Bey mi aday olur yoksa bir başkası mı ya da Meclis dışından bir isim mi, bunu herkes öğrensin.Efendim isim açıklanırsa hakkında çok şey yazılırmış ve yıpratılırmış. Cumhurbaşkanı olduktan sonra mı yıpratılsın yani?*****Bush burada yaşasaAmerikan Başkanı Bush Irak’a neden müdahale ettiklerinin gerekçesini açıklarken “Irak bizim güvenliğimiz açısından çok önemli” demiş.Irak Amerika’ya 12 bin kilometre uzakta ve Bush bunu bir güvenlik sorunu olarak görüyor.Oysa Türkiye ile Irak’ın uzaklığı sınırdaki 25 santimlik görünmeyen çizgiden ibaret. Bush Amerika’da değil Türkiye’de yaşasa acaba güvenlik konusunda ne diyecekti?Herhalde Amerika’ya taşınırdı.*****Gazanfer Özcan’a gidinPazar günü Gönül Ülkü Gazanfer Özcan Tiyatrosu’na gittim. İnanın bana son yıllarda bu kadar keyifli, huzurlu ve kahkaha dolu iki buçuk saat geçirmemiştim.Gazanfer Özcan Türk tiyatrosunun temel taşlarından biri. Yaşı 70’i aşmasına rağmen tiyatrosunun başında dimdik ayakta.“Öp babanın elini” adlı Fransız kaynaklı nefis bir oyun sergiliyorlar. Ne yazık ki Gönül Ülkü rahatsızlığı nedeniyle sahne alamıyor, onun yerini uzun bir aradan sonra tekrar sahneye çıkan kızı doldurmuş.Gazanfer Özcan bitmeyen enerjisi ile genç sanatçılardan kurulu ekibini müthiş bir orkestra şefi kıvraklığı ile yönetiyor, seyirciyi kırıp geçiriyor.Oyunu izlerken çevremi de gözlemlemeye çalıştım. Gazanfer Özcan Tiyatrosunu Feriköy’den Şişli’deki Efe Kültür Merkezi’ne taşımış. Sorunca 4 yıl olduğunu söylediler, demek ki en az dört yıldır Gazanfer Özcan’ı tiyatrosunda izlemeye gitmemişim, bundan da utandım açıkçası. Salon küçük ama hıncahınç dolu, koltuklar yetmemiş, onlarca da sandalye konmuş.2.5 saat boyunca sahnede tam 12 sanatçı rol alıyor. Bugün bir özel tiyatroda bu kadar sanatçıya kucak açmak herhalde bir cesaret ve sevgi işi. Gazanfer Özcan tiyatro sevgisini, genç yeteneklerle paylaşarak sürdürmeye çalışıyor ki, işte bu çok önemli.Oyundan sonra Gazanfer Özcan’ı ve sanatçıları kuliste ziyaret ettim. Sağ olsun onca yorgunluğa rağmen vakit ayırdı, sohbet etti. O sohbetin keyfini de anılarımda bir şeref olarak saklayacağım.Diyorum ki; Gazanfer Özcan’a mutlaka gidin, onun sahnede bir abide gibi duruşuna saygınızı gösterin ve tabii kahkahalarla gülerek bütün kötülükleri unutun.*****Hikmet ÇetinKaç gündür yazmayı düşünüyordum, bir türlü olmadı. Bahçeşehir Üniversitesi’nde düzenlenen terör konulu toplantıda konuşmacılardan biri de Hikmet Çetin’di. Hikmet Çetin’le hem toplantı boyunca yan yana oturma ve sohbet etme hem de konuşmasını dinleme fırsatı bulmuştum. O gün Çetin’le konuşurken ve dinlerken başka bir gözle de izlemeye çalıştım. Hikmet Çetin’in “aranan Cumhurbaşkanı” profiline çok uyduğunu fark ettim. Gerçi bazı çevrelerde bu makam için adı geçiyor, onu biliyorum ama bir de yakından gözlemlemek istedim. Hikmet Çetin fiziği, konuşma üslubu, hitabet gücüyle bu makamı dolduracak bir kişilik. Bugüne kadar ki siyasi geçmişi, dünya görüşü, uluslararası saygınlığı ile tertemiz bir isim. Bu nedenle “dışarıdan bir aday aranacak olursa” Hikmet Çetin’in çok fazla şansı olabileceğini düşünüyorum.Gerçi ben ilke olarak bu meclisin Cumhurbaşkanı seçmesine karşı olduğumu defalarca belirttim. Ama eğer başka çare kalmayacaksa bana göre en isabetli ve akıllı seçim Hikmet Çetin olur.

Devamını Oku

Türkler değil Kürtler barışı aramalı

15 Ocak 2007

Ankara’da ilginç bir toplantı yapıldı. “Türkiye Barışını Arıyor” başlıklı bu toplantıda kamuoyunun yakından tanıdığı bazı isimler hayli tartışılacak sözler söylediler. AKP’nin görüşü ve desteği doğrultusunda yapıldığı izlenimi veren bu toplantılardan çıkan sonuç gerçekleri ne kadar yansıtıyor, o konuda şüpheliyim.Özellikle Yaşar Kemal ve Celal Doğan’ın PKK’dan söz ederken terörist yerine “gerilla” tanımını kullanmaları hem şık olmadı, hem de doğru değil.Nedense kimi Kürt vatandaşları ve onlara yandaş olan bazı kesimler, Güneydoğu’da yaşanan olayları irdelerken, sanıyorum biraz da aşağılık kompleksinden Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni eleştirmeyi tercih ediyorlar. Bu belki de kolaycılık, çünkü özellikle son yıllarda Kürt konusu ile ilgili Türkiye’yi suçlamak daha prim yapar hale geldi.Kürt konusunda destek veren kimi çevreler bunu zaman zaman öyle abartıyorlar ki, insan bir anda Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Güneydoğu’da bir soykırıma gittiğini, masum insanları katlettiğini, kendi ülkesinde savaştığı hissine kapılıyor.Bu kesimler terör olgusunu hiçe sayarak bu değerlendirmeleri yapınca da pek çok kişi bunun etkisi altında kalıyor.Bunun sonuçları da farklı biçimde ortaya çıkıyor. Bir bölüm vatandaş tam Kürt düşmanı oluyor ve Kürt kelimesi geçtiği anda tüyleri diken haline geliyor. Bunu ne yazık ki çevrede çok sık görüyorum.Bir bölümse duyarlılığını yitirerek umutsuzluğa düşüyor ve kendi ülkesine yabancılaşıyor.Ama bakın, 20 yıldır yaşadığımız onca olaya rağmen Türk halkı ile Kürt halkı arasında bir düşmanlık da oluşmadı. Kimbilir kaç şehirde kaç şehit cenazesi, Kürt vatandaşlarının da oturduğu bilinen mahallelerden kaldırıldı. Tek bir cam bile kırılmadı, bir tek kişinin burnu bile kanamadı.Çünkü Türk halkı teröristle, yüzyıllardır dost olduğu insanları ayırmasını biliyor.Bunu artık Kürt kökenli vatandaşların da kavraması ve buna göre davranması gerek. Çünkü şu bir gerçek ki, ister Türk sınırları içinde, ister dışında yaşasın, bu bölgede Kürtlerin tek dostu Türkiye’dir.Bu nedenle Türkiye’yi “Barış istemiyor” diye suçlamak yerine tam tersine Türkiye’ye yaklaşmak ve gerçek anlamda dostluğu göstermek en akıllıca iştir.Terörden arınmış bir Kürt toplumunun çıkarı Türkiye’den yanadır. Bu tarih boyunca böyle oldu, bundan sonra da böyle olacak.Özellikle Irak sınırları içindeki Kürtler, Amerikan askerlerinin verdiği güvence ile sanki Türkiye’ye kafa tutar bir tavır içindeler.Ama Amerika bugün var yarın yok. Türkiye ise her daim burada olacak. Kürtlerin esenliği Türkiye ile gerçek anlamda dost olmaktan geçiyor. Bunun için de çabayı Türkiye değil Kürtler gösterecektir. İki tarafın da çıkarı buradadır.*****Baykal oyunu AKP’nin diliyle oynuyorBaykal’ın AKP hükümetine seslenerek “Kuzey Irak’a müdahale edeceksiniz size destek veririz” açıklaması farklı tepkilere neden oldu. Bunun aşırı milliyetçi ve kötü bir çıkış olduğu yolunda eleştiriler bir yere kadar doğru bana göre de.Ancak konuya bir de farklı açıdan bakalım.Baykal sanki AKP’nin diliyle konuşarak karşı bir oyun geliştiriyor.Çünkü AKP bugüne kadar pek çok önemli konuda demagoji yaptı. Şimdi Baykal bu yolu deniyor. Politika olarak kötü ama unutmamak gerek ki karşıda da AKP var.Tayyip Bey herkesi de şaşırtan biçimde son hafta içinde birkaç kez Amerika’ya adeta meydan okur bir tavır sergiledi. Bunun bir nedeninin Kerkük petrollerinden pay almak kaydıyla Irak’taki Kürt devletine yeşil ışık yakmak olabileceğini geçen hafta yazmıştım.Ancak Tayyip Bey daha sonra Kerkük olayının ötesinde PKK terörünü durdurmak için sınır ötesi operasyon yapılabileceğinin sinyallerini de vermeye başladı.İşte burada durum kritikleşiyor. Bazı konular vardır, bir şeyi söylemezsiniz yaparsınız.Eğer söyleyip de yapamazsanız, bunun anlamı kendi halkınızı kandırmaya çalışmaktır. Başbakan öyle sanıyorum ki, Amerika’ya karşı çıkarak toplumun milliyetçi duygularını okşamak ve kendisi için “Vay be, amma cesur başbakanımız var” dedirtmeyi amaçlamaktadır.İzlediğim kadarıyla Baykal da bu oyunu bozmak istemektedir. Baykal ve kurmaylarına göre Tayyip Erdoğan hükümetinin bir sınırötesi operasyon yapmasına imkan yok. Baykal’a göre Erdoğan seçim öncesi prim yapmaya çalışıyor.Baykal da bu oyunu bozmak için “Eğer ciddiysen, gel Meclis’e, sana yetki için verelim, gir Kuzey Irak’a” diyor.Şimdi Tayyip Bey sanıyorum sıkıntı içindedir. Bu yetki için Meclis’e gitse gereğini yerine getirmek zorunda, gitmezse blöf yaptığı ortaya çıkacak.AKP kendi oyununa mı geldi ne?*****Eski AKP’li merak ediliyorBu köşede dün yayınlanan “Arınç aday olur 79 oy alırsa...” başlıklı yazıdaki AKP’den istifa etmiş olan milletvekili merak edildi. Dün pek çok telefon aldım bu konuda, herkes “Bu milletvekili kim?” diye soruyordu.GP milletvekili Emin Şirin de bir mektup göndermiş “Bu milletvekilinin ben olduğumu sanıyorlar diyor.Benimle konuşan milletvekili Emin Şirin değil. Bunu belirteyim. Ama burada önemli olan bunları söyleyen kişinin kimliği değil. İçerik önemli ve sanıyorum bu nedenle AKP içinde de bir telaş var.Meclis’in havasını koklayanların söylediğine göre Tayyip Bey’in aday olmaması halinde gösterilecek hiçbir adayın seçilmesi çantada keklik değil. Önemli olan bu. Hele 200 AKP’li milletvekilinin büyük olasılıkla tekrar seçilemeyecek olması teorisi genel merkezin başını çok ağrıtıyormuş.

Devamını Oku