Bir ara yapmışlardı, sonra tepkiler üzerine geri adım atılmıştı hatırlayacaksınız, bir anda onbinlerce kişiye trafik cezası tebligatı gelmişti.
Son günlerde bu trafik cezası furyası tekrar başlamış. Bana şu ana kadar ulaşan 100’ün üzerinde ihbar var. Kapı çalınıyor. Gelen postacı. Elinde resmi bir evrak. İçinden genellikle hatalı park yapmak suçundan kesilmiş 49 bin liralık cezalar çıkıyor.
Bunların bazılarının örneklerini de gördüm. Örneğin 2006 yılının şubat ayının 3. günü Ortaköy’de hatalı park ettiği ileri sürülen bir araca ceza kesilmiş. Ya da yine 2006 yılının 1 Mayısı’nda Balmumcu’da kesilmiş bir ceza.
Bu tebligatları alanlar haklı olarak şunu soruyorlar.
Bu kadar geç gelen bir tebligata itiraz şansımız var mı?
Ben söz konusu tarihte belirtilen yere araç bırakmadığımı ispatlayabilir miyim?
Bu cezaların kafadan atılarak yazılıp yazılmadığını nasıl ortaya çıkarabiliriz?
Bu soruların hiçbirinin cevabı yok.
Devlet halkını enayi yerine koyup sağmal inek gibi gördüğü sürece bu ve benzeri uygulamalar sürecektir ve vatandaş olarak buna karşı çıkma şansınız neredeyse yoktur.
Sadece bu konuda mağdur edilenlerin sesi medyada çok yer alabilirse belki genel bir mahkeme kararı almak için hukuk yöntemleri ortaya atılabilir.
Ama gözlediğim kadarıyla bireysel olarak bu cezalara itiraz etmenin hiçbir sonuç vermeyeceği ortada.
Çünkü ülkemizde bireyler suçsuz olduklarını kanıtlamak zorunda. Oysa çağdaş batılı ülkelerde suçlayan suçladığı kişinin suçlu olduğunu ispatlamakla yükümlüdür.
Bizde devlet “sen suçlusun” der, sonra siz suçsuz olduğunuzu kanıtlamak için çırpınırsınız ve genellikle de bunu başaramazsınız. Çünkü suçlanmanız karşısında elinizde kanıt yoktur.
Örneğin bu çok gecikmiş trafik cezası tebligatlarında suçsuzluğunuzu kanıtlamak için ancak belirtilen tarihte aracınızın daha önce geçirmiş olduğu bir kaza nedeniyle tamirde olduğunu falan belki kanıtlarsınız. Yoksa paşa paşa o cezaları ödemek zorundasınız.
Buradaki temel sorun, devletin yaptırım gücünü en kötü biçimde kullanmasıdır.
Bakın Tayyip Bey İstanbul’un trafik sorununu çözebilmek için araç sayısını sınırlandırmayı önerebiliyor.
Bu Anayasa ve kişilik haklarını yok sayan zihniyet, bu yasakçı düşünce yerine devlet otoritesini kurmaya mesai harcasa, trafik sorunu yarı yarıya çözülebilir.
Park edilmeyecek yerlerde park etmeyi önleyecek ciddiyeti taşıyamayan ve otoriteyi kuramayan devlet, doğruluğu tartışılır yöntemlerle insanlarını cezalandırma yoluna gidiyor. Bu kolaycılıktır, işten kaytarmaktır, sorunu görmezden gelmektir.
Amiyane tabirle sıkıysa İstanbul trafiği üzerinde denetimi ciddiyetle sağlayın ve müeyyideleri uygulama gücünü herkese hissettirin. Yoksa hırsız gibi gizlice plaka numaralarını not ederek, aylar sonra bu plakaların sahiplerine ceza göndermek kendi vatandaşına hakaretten başka bir şey değildir.
Halkına bu kadar düşmanca davranan bir devlet yapısı olmaz.
Bunu adı danışıklı dövüştür
Toplu Konut İdaresi dar gelirlilere sattığı evlerin taksitlerini bu yıl yüzde 8.38 oranında artırıyordu. İdare bu karara ek ödenek almayan memur maaşlarındaki artışı esas aldığını açıklamıştı.
Buraya kadar tamam.
Ama Başbakan Erdoğan önceki gün TOKİ Başkanı’nı telefonla arıyor ve “Yüzde 8.38’lik artış tüm memurlara yapılmadı. Bu nedenle ortaya bir eşitsizlik çıkıyor. Taksit oranını bu kadar artırmak doğru olmaz” diyor.
Bunun üzerine TOKİ oturup tekrar düşünüyor ve Başbakanı haklı bularak artış oranını yarıya düşürüyor.
İlk bakışta Tayyip Bey’in uyarısı çok şirin gözüküyor değil mi?
Ama öyle değil. Bu yıl seçim yılı. Özellikle büyük oy potansiyeli taşıyan dar gelirli kesime verilecek her mavi boncuğun oya dönüşmesi ihtimali yüksek.
TOKİ taksit oranını artırırken Tayyip Bey’in uyardığı ayrıntıyı hiç mi bilmiyordu?
Bilmemesi mümkün değil. TOKİ yöneticileri ne kadar iyi niyetli hareket ettiklerini anlatırsa anlatsın, bunun danışıklı dövüş olmadığını asla kanıtlayamazlar.
Ve Başbakan’a yaranmak ve ona oy kazandırmak için kendi onurlarını ayaklar altına almaktan çekinmedikleri suçlamasından kurtulamazlar.
Seçime giderken bakalım daha ne ayıplarla ve kurnaz oy avcılığı yöntemleriyle karşılaşacağız?
Trafik Vakfı denilen şey
Sırası gelmişken trafikle ilgili bir konuya daha değinmek istiyorum. İstanbul’da adına Trafik Vakfı denilen bir şey! var. Yıllardır bu konuyu yazarım, defalarca televizyonlardan öfkeli biçimde haykırdım “Kimdir bu Trafik Vakfı, bu bir mafya örgütü gibi çalışıyor, bunu başkanı kimdir, yöneticisi kimdir?” diye sordum. Bugüne kadar bu şey! ile ilgili tek satır açıklama gelmedi.
Bu Trafik Vakfı adlı şey, İstanbul sokaklarında çekicilerle cirit atıyor. İçinde resmi bir trafik polisi oturuyor. Ara sokaklarda, trafiği önleyen değil, parkçıların para alamadığı park etmiş araçları çekiciye yüklüyor ve garip otoparklara götürüyor.
Aracın sürücüsü arabasını bulamadığında, sokakları parsellemiş parkçılardan biri aracın nereye götürüldüğünü söylüyor. Araç sahibi otoparka gidiyor, yüksek miktardaki çekici parasını ödüyor, eğer varsa bir de trafik cezası ödeyip arabasını kurtarıyor.
Ben bu güne Trafik Vakfı çekicilerinin trafiği engelleyen bir araç çektiğini hiç görmedim. Kırk yılın başı yaptıklarında da tüm trafiği kilitleyip bol bol beddua alıyorlar.
Bir keresinde benim de başıma gelmişti yıllar önce. Şişhane’de in cin top oynayan ama parkçılara para vermeyip kendi başıma parkettiğim bir sokaktan aracımı çekip Kasımpaşa’da bir yere götürmüşler. Aracı almaya gittim. Kurtlar Vadisi’nden fırlamış belinde silahlı bir tip çekici ücreti olarak 89 milyon lira istedi. Ben de “Zabıt yok mu?” diye sorunca sırıtırak “Bir de ceza ödemek istiyorsan, bekle polis gelsin zaptı tutsun. Ama bana sorarsan al arabanı çek git, başını derde sokma” demişti.
Devletin olmadığı yerde elbette Kurtlar Vadisi egemen olacak. Anlattığım olay geçmişten tatsız bir anıydı. Şimdi bunların tekrar hortladığını görmek insanı çok rahatsız ediyor.
Hava sahasında hareketlenme mi?
Salı günü Gaziantep’teydim. Sevgili dostumuz arkadaşımız Ali Ersoy’un Gaziantep’te büyük hizmetleri geçen ve çok sevilen babası Neşet Ersoy’un cenazesine katıldım.
Akşam saat 20.00 uçağı ile İstanbul’a geri dönecektim. Uçağa bindikten kısa bir süre sonra pilot İstanbul Atatürk Havalimanı’ndaki sis nedeniyle kalkışımızın ertelendiğini söyledi. Önce bir saat uçakta bekledik. Sonra bizi indirip terminale aldılar. Toplam 5 saatlik beklemeden sonra İstanbul’a hareket edebildik. İstanbul’a saat 03.00’de indiğimizde sisten eser yoktu. Ayrıca yurtdışı tüm uçuşlar yapılmış sadece iç hat uçuşlarına kalkış ve iniş izni verilmemiş. Sis konusunda yalan söylendi demiyorum ama uçaktaki eski bir emniyet görevlisiyle yaptığım sohbet aklımda soru işaretleri oluşmasına neden oldu. Bu eski emniyet görevlisi şöyle dedi: “Geçen hafta da benzer bir olay yaşandı. Özellikle Doğu ve Güneydoğu yapılan tüm seferler sis bahanesiyle yaklaşık 4 saat durdu. Öyle zannediyorum ki bu bölgedeki hava sahasında bir hareketlenme oldu. Bu nedenle böyle bir bahane bulundu.”
Böyle birşey olabilir mi?

