Önceki gün birçok gazetenin birinci sayfasında Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin’in adını kullanarak yolsuzluk yapmaya kalkışan bir akrabasını ihbar etmesi haberi yer alıyordu.
Adam kayırmada, kadroculukta, yakınlarını istihdam etmede rekor kırmış bir iktidarın bir kerelik de olsa böyle bir davranış içine girmesi belli ki gazeteleri yayına hazırlayan arkadaşları etkilemiş, heyecanlandırmış. Bu yüzden haber manşetlere taşınmış.
Ancak ayrıntıları okuyunca insanın içine ister istemez bir kuşku düşüyor. Hatta biraz sonra Bakan’ın davranışına öfke bile duyuyorsunuz.
Şimdi olaya bir başka açıdan bakalım.
Bakan beyin yakın akrabası yolsuzluk yapmak isterken yakalanmıyor.
Bakan bey durumu bir şekilde öğrenip bizzat ihbar ediyor.
Üstelik bunu sessizce yapmıyor. Medyanın önüne çıkıp açıklıyor ve savcılığı göreve çağırıyor.
Acaba buna neden gerek duyuyor?
Sonuçta bunu yapan çok yakın bir akrabası. Sessiz sedasız duruma el koyar, önce karşısına alır haddini bildirir, sonra yetkili makamların işlem yapmasını sağlardı.
Eğer çok isterse basın danışmanı usta bir şekilde bunun medya tarafından duyurulmasını sağlardı.
Ama Bakan bey şov yapmayı tercih etti.
İşte kuşkum burada. Hakkında işlem yapılan akrabasının annesi feryat ediyordu, “Mehmet Ali bizi tuzağa düşürdü” diye. Bu ne demek acaba? O kadıncağız neden tuzağa düşürüldüğünü ileri sürüyordu? Bizim bilmediğimiz başka şeyler mi var?
Tabii yakın akraba deyince insanın aklına hemen “iyilik” geliyor. Sanki insanlar her akrabalarını kollarlar gibi düşünüyoruz.
Oysa öyle akrabalar vardır ki cenazesine bile gitmezsiniz. Bu nedenle Mehmet Ali Şahin’in ihbar ettiği bu akrabası ile yakınlığını da merak ediyorum. Örneğin sık görüşürler miydi, aralarında kırgınlık dargınlık var mıydı?
Bu akraba, sakın bir şov uğruna kurban edilmiş akraba olmasın...
NOT: Bu yazıyı yazdıktan hemen sonra CHP Milletvekili Berhan Şimşek’in soru önergesi çıktı elektronik postadan. Berhan Şimşek, olayı çok sayıda soru ile irdeliyor. Bakalım Şahin bu önergeye ne cevap verecek?
Tiyatrocuları bekleyen tehlike
Ferhan Şensoy’un Diyarbakır’da başına gelenlere gerçekten çok üzüldüm. Bir sanatçı için sahnedeyken protesto edilmesi ve salonun boşalması korkunç bir olay. O sırada hangi duyguları taşıdığını aşağı yukarı tahmin ediyorum.
Kendimi Şensoy’un sanatçı kişiliği ile kıyaslayamam elbette ama bir benzeri benim de başıma gelmişti.
Canlı yayında, önceden gelip yerleştiği anlaşılan 15 kişilik bir grup, sözlerimin ortasında bağırıp çağırarak kalkıp gitmişlerdi. Yayını kesmek de mümkün değil. Ne yapacağımı şaşırmış ve onda çok üzülmüştüm. Gerçi sonradan olayın tertip olduğu anlaşılmıştı ama o an çok önemlidir.
Ferhan Şensoy, Diyarbakır’da PKK’yı yeren bir espri yapıyor. Bunun üzerine bazı seyirciler protesto edip salonu terk ediyor. Ferhan Şensoy da artık korktuğu için mi yoksa protestocuları haklı bulduğu için mi bilmiyorum ertesi gün sahne aldığı Elazığ’da bu espriyi oyundan çıkarıyor. Ama çile bitmiyor. Elazığ’da bu kez Fethullah Gülen hakkında yaptığı bir espri, kimi seyircilerin protestosu ile karşılaşıyor. Merak ediyorum acaba Ferhan Şensoy, Fethullah Gülen esprisini de oyundan çıkaracak mı?
İşte tehlike burada. Sanatçılar toplumun en özgür kişileridir. Siyasetçilerin, gazetecilerin, yazarların yapamadığı eleştirileri korkmadan çekinmeden yapabilirler. Bu yüzdendir ki yüzyıllardır sanatçılar toplumların öncüleri olmuşlar, düşünce özgürlüğünün bayraktarlığını yapmışlar, tabuların yıkılmasında rol almışlar, hatta diktatörleri devirmişlerdir.
Eğer gerçek sanatçılar, siyaseti takım tutma ruhu ile yapan militanların baskıları karşısında boyun eğmeye başlarsa demokrasimiz, özgür düşüncemiz bundan ağır yara alacaktır.
Bugün Ferhan Şensoy’a yapılan yarın mutlaka başka sanatçılara da yapılacaktır. Önemli olan tarihten de ders alarak bu baskılara karşı çıkacak cesareti taşımaktır.
Sanki karanlık dönemin ilk adımı
Türkiye çok gerildi. Bir taraftan Cumhuriyet ilkeleri ayaklar altına alınıp, Atatürk devrimleri sulandırılır hatta ortadan kaldırılmaya çalışılırken, diğer taraftan 30’lu yılları bile geride bırakacak bir milliyetçilik dalgası tüm yurdu sarıyor.
Böyle bir ortamda sapla saman birbirine karışır.
Hrant Dink, Ermeni bir gazeteciydi. Türkiye’de gazete çıkarıyor, Ermeni çetelerin terörünü şiddetle lanetliyor, dünyada Türkiye’yi hararetle savunuyor ama Türkiye’yi de eleştirmekten çekinmiyordu.
Hatta bu nedenle hakkında Türklüğe hakaretten dava bile açılmıştı. Ama bunun üzerinden zaman geçti. Bu davanın sıcak günlerinde meczubun biri böyle bir şey yapmaya kalksa olayı çözebilirdik.
Ama şimdi durum karışık. Hrant Dink, fikirlerinden ötürü öldürülmüş olamaz. Bu ancak Türkiye’yi yeniden karanlık döneme sokmak isteyen güçlerin işine yarar. Hrant Dink’in katilinin kim olduğunu hiç merak etmiyorum. Nasıl olsa bugün yarın biri yakalanır. Bu kişinin şu ya da bu örgütten olması da önemli değil. Karanlık ortamlarda maşa bulmak kadar kolay bir şey olamaz.
Tek dileğim herkesin sağduyu içinde davranması ve bu siyasi cinayetlerin tekrar tırmanmasının önüne geçilmesi.
Aksini düşünmek bile istemiyorum.
Uç bakalım borsa
Dünkü gazetelerin ekonomi sayf alarında bir haber benzer başlıklarla çıkmıştı. “Dedikodusu bile borsayı uçurdu.” Dedikodu nedir? Efendim borsaya birileri “Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı olmayacak, bunu da Kızılcahamam’da yapılacak toplantıda açıklayacak” dedikodusunu üflemiş. Borsa da sevinçten havalara uçmuş, endeks 40 bini geçmiş.
Borsa iyi kötü son yıllarda bu tür dedikodulardan pek etkilenmeden gidiyordu. Borsamız 1999’da yaşadığımız gibi sabah çöküp akşam rekor kırmıyor artık. Ancak şimdi dedikodular tekrar egemen olmaya başlamış borsada.
Bugün sevinçli (!) bir haberle uçan borsa yarın tersi bir haberle yerle bir olabilir demek ki.
Borsacılar Kızılcahamam toplantısını bekliyor. Peki Tayyip bey burada bir açıklama yapmazsa veya aday olacağını söylerse borsamız ne yapacak?
Belli ki yine küçük yatırımcılar, borsacı deyimiyle “kerizlenmeye” başladılar.

