Aksu, Demirel’le görüşmediğini açıkladı ama ne fark eder ki?

11 Şubat 2007

Cumartesi günü bu köşede çıkan “Demirel’den Aksu’ya tarihi uyarı” başlıklı yazı için aynı gün İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu’dan bir cevap yazısı aldım.Aksu’nun cevap yazısı aynen şöyleydi:“Gazetenizin 10 Şubat 2007 tarihli sayısındaki yazınızda yer aldığı şekilde eski Başbakanlarımızdan Bülent Ecevit’in cenaze töreninde ya da başka bir yerde Sayın 9. Cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel ile iddia ettiğiniz şekilde bir diyalog yaşanmamıştır. Bu iddia sizin de yazınızda belirttiğiniz gibi dedikodudan ibarettir.” Hükümetin bir bakanı yazılı açıklama yaparak gönderiyorsa buna inanmak gerektiğini düşünürüm. Aksini kanıtlamak için de bunu 9. Cumhurbaşkanımıza sormayı da gereksiz bulurum, çünkü hiç faydası olmayan bir polemiği başlatmak istemem.Ancak....İşte bu ancak önemli bana göre.Evet ancak, böyle bir diyaloğun olup olmaması hiç önemli değil. Saptama gerçektir bana göre.Bugünkü iktidar, bir taraftan bölgeden oy toplamak, diğer taraftan başta Avrupa Birliği olmak üzere, kendisine destek veren liberal çevrelere şirin gözükmek adına Kürt konusunu çok gereksiz biçimde orasından burasından eşeledi.Tayyip Bey önceleri hiç oy alamadığını düşündüğü bu bölgeye fazla ilgi göstermedi. Kendi tabanının da bu soruna sıcak bakmadığını bildiği ve iktidarının ilk döneminde tehdit edici terör olayları pek yaşanmadığı için sorunu görmezden geldi.Sonra bir gün birden Diyarbakır’a giderek “Kürt sorunu” deyimini telaffuz etti. Bana göre hazırlıklıksız yapılan bu çıkış faydadan çok zarar getirdi.Çünkü bu çıkışla birlikte başlayan alt kimlik-üst kimlik tartışmaları, Türklüğün de sonuçta bir alt kimlik olduğu noktalarına kaydı. Bu da konuyu felsefi olarak tartışması mümkün olmayan geniş kitlelerde rahatsızlık yarattı.Bu durumu gören Tayyip Bey bu kez adeta çarkederek “PKK teröründen” söz etmeye başladı.Kısacası üç yıl içindeki iniş çıkışlarla, üstüne bir de Irak’taki fiili durum gelince şimdi daha da çözülemez ve ulusal güvenliği ciddi biçimde tehdit eder hale geldi.Demirel, Aksu’ya “Kürt konusunu fazla deşiyorsunuz, bu bir süre sonra büyük bir sorun olarak karşınıza çıkacaktır” demiş ya da dememiş.Bu sorun karşımıza çıktı mı çıkmadı mı?Bizi ilgilendiren budur.*****Devleti parça parça etmişlerHrant Dink cinayeti eşelendikçe neler çıkıyor neler.. Önce katil yakalandı. “Acemi silahını, şapkasını bile atmamış” dediler. Sonra arkadan bir abi çıktı. Daha önce bir bombalama faili imiş. Meğer bunun arkasında da başka bir abi varmış, o üniversiteli, biraz daha akıllı.Bu da muhbir çıkmaz mı? Bu abi defalarca ihbarda bulunmuş Hrant Dink’in öldürüleceğine dair. Resmi yetkililer güya sağa sola yazılar yazmışlar.Derken dediler ki “Jandarma da biliyordu.” E pes yani. Bu da yetmedi MİT’in de olayda parmağı olduğu ve alçak cinayetin işleneceğini bildiği iddia edildi.Son bomba ise “vur emrini” bir polis müdürünün verdiği ortaya atılması. İnsanın aklı uçup gidecek gibi oluyor.Ortada gizli saklı biri yok. Polis, jandarma, MİT, müfettişler. Hepsi bugünkü hükümete bağlı. O hükümetin başkanı da “derin devletten” dem vurmaya çalışıyor.Belli ki ortada derin devlet falan yok. Liğme liğme edilmiş, cılkı çıkarılmış bir devlet var.Ortada derin devlet yok ama devletin aczi var. Bunca yıllık meslek hayatımda devletin daha çaresiz kaldığı bir döneme tanık olmadım. Devlet ciddiyeti ve otoritesi olmadığı zaman bu tür olayların yaşanması işten bile değildir.Devlet ciddiyeti olmayınca, devletin kendini matah sanan kimi görevlileri bildiklerini okurlar.Nasıl olsa karşılarında hesap soracak güçte bir otorite yok... *****Tanık olduğum bir 155 macerasıBahçeşehir Üniversitesi’ndeki bir dostumu görmek için Cuma günü Beşiktaş kampusuna uğradım. Biz sohbet ederken hemen yan odada oturan bir başka öğretim görevlisinin yardımcısı içeri girdi ve “Hocam trafik kazası yapmış” dedi. Tabii telaşlandık. “Çok ciddi değil, hasarlı bir kaza, telefonun şarjı bitiyormuş, polise haber vermem lazım” diye telefonu eline aldı ve 155’i çevirdi.Ondan sonrası tam bir alem.Yardımcı öğretim görevlisi karşısına çıkan polise durumu anlattı. Polis görevlisi “kazayı siz mi yaptınız?” diye sordu. O da “Hayır, kazayı yapanın telefonunun şarjı bitmiş, ben haber veriyorum” dedi. Görevli bu sefer “Kazayı kim yaptıysa onun araması lazım” karşılığını verdi. Yardımcı öğretim görevlisi “Ama” demeye kalmadı ki, 155’deki polis telefonu kapattı.Tekrar 155 çevrildi. yardımcı öğretim görevlisi bu kez az önce yaşadıklarını da özetleyip “Ben bir kazayı ihbar ediyorum, ciddiye almıyorsunuz. Orada şu anda trafik de sıkışmış durumdadır” dedi. Görevli polis “Kendisinin araması lazım” uyarısını tekrarladı. “Arayamıyor” denilince “O zaman kazayı yapan diğer kişi arasın” karşılığını vermez mi?Yardımcı öğretim görevlisi bu kez öfkelendi ve “Memur bey, niye yokuşa sürüyorsunuz?” diye sordu. 155’deki görevli polis bunun üzerine “Kardeşim tabii sizin gibilerin yüzüne telefon kapatılır” dedi ve hat kesildi.Açıkçası dinlerken benim bile öfkemin arttığını hissettim.Ardından üçüncü deneme. Yine 155 arandı. Yine bir polis görevlisi çıktı. O da kazayı yapanın ihbar etmesi gerektiğini söyledi.Sonunda başka yoldan başvurularak kazaya bir ekip gönderilebildi. Ama dikkatimi çeken şu. 155’e bir ihbar yapıyorsunuz, ille de mağdur ya da şikayetçi kimsenin araması isteniyor. Tamam, belki pekçok asılsız ihbar yapılıyordur, bu nedenle tedbirli davranıyorlardır ama işini bilen bir görevli birkaç soru ile bunun doğru olup olmadığını anlayabilir. Görevli polis kaza yapan kişinin adını ve görevini sorsa bile sorunu çözecekti belki.Artık çok çalışmaktan mı yoksa adam sendecilikten mi bilmiyorum, ihbar hattı 155’in iyi çalışmadığını gördüm.Emniyet Müdürlüğü yetkilileri Samast şokundan kurtulurlarsa belki dönüp bu olaya da bir bakarlar. Konuşmaların bant kayıtları ellerinde nasıl olsa. Saat tam 12.00’ydi.*****Sınır ötesi en erken Mayıs’taPKK terörüne karşı bir sınır ötesi harekat yapılıp yapılmayacağı tartışılıyor biliyorsunuz.Dün emekli bir askerle konuştum. Sınır ötesi harekatın Mayıs ayından önce yapılmasının çok zor olduğunu söyledi. Sanıyorum benim “Sınır ötesi operasyon Cumhurbaşkanlığı seçimi ile bağlantılı” yazım üzerine aramıştı. Çünkü “Bu harekat Cumhurbaşkanlığı seçiminden sonraya kalır” dedi.Peki neden Mayıs’tan önce bir operasyon zor?Bunu sordum. Aldığım cevap ilginçti. Birincisi doğa koşulları. Şu anda çok yüksek olan bölge karlar ve buzlar altında. Bu şartlarda bir operasyona kalkışmak askere gereksiz güç kullandırtır.İkincisi ise eğer bir harekat yapılacaksa bölge takviye edilecek. Bunun için de başka yerlerden birliklerin kaydırılması gerekiyor. Genellikle batı bölgelerinden gelecek birliklerdeki askerlerin çok yüksek rakıma uyum sağlamaları için en az 3 ay geçmeliymiş.Demek ki şu anda bu takviye başlamış olsa, operasyon için ancak Mayıs ayı elverişli oluyor.

Devamını Oku

367 formülünde iki önemli pürüz

10 Şubat 2007

Cumhurbaşkanlığı seçimi konusunda biliyorsunuz tartışılan 367 formülü var. Hatırlamayanlar için özet yapayım. Anayasa gereği Cumhurbaşkanlığı seçimi için ilk iki turda, adaylardan birinin en az 367 oy alması gerekiyor. Bunu yorumlayan bazı hukukçular, “Eğer ilk turda en az 367 oy gerekiyorsa, ilk turda en az 367 milletvekilinin Meclis’te hazır bulunması gerekir” diyorlar.Oysa CHP ve diğer muhalefet milletvekilleri Cumhurbaşkanlığı seçimi sırasında salona girmeyeceklerini açıklıyorlar. Bu durumda Meclis en fazla 354 milletvekili ile toplanacak, bu da ilk tur için yeterli sayıya ulaşmıyor.CHP de bunu gerekçe göstererek ilk tur yapılır yapılmaz Anayasa Mahkemesi’ne gideceğini açıkladı.Buraya kadar tamam. Ancak 367 formülünü tartışan hukuk çevreleri iki önemli pürüz çıktığı görüşünü savunuyorlar. Anayasa Mahkemesi kabul ederseHukukçular, CHP’nin Anayasa Mahkemesi’ne “İlk tur için gereken üye sayısı bulunamadı, bu durumda seçim yapılamaz” başvurusu yapması halinde Mahkeme seçimi iptal edebilir. CHP’nin bundan beklentisi, Cumhurbaşkanlığı seçimi yapılamadığı için otomatik olarak seçime gidilmesi.Ancak hukukçulara göre o zaman ortaya şöyle bir durum çıkacak.Anayasa gereği otomatikman genel seçime gidilmesi için Genel Kurul’da yapılacak 4 tur oylamada sonuç alınamamış olması gerekiyor.Oysa Anayasa Mahkemesi CHP’nin talebini yerinde bulur ve ilk turu durdurursa Cumhurbaşkanı seçilememiş olacak, buna karşın Anayasa gereği 4 tur oylama da yapılmamış sayılacak.4 tur oylama yapılmadığına göre otomatikman genel seçime gitme emri, usul yönünden gerçekleşmemiş olacak. Yani Meclis kendini feshedip seçime gitmeyebilecek. Bu durumda ne yapılacak?Hukukçular buna bir çözüm arıyorlar. Cumhurbaşkanı’nın Meclis’i feshetme yetkisi üzerinde çalışmalar yapılıyor.Anayasa Mahkemesi reddederseHukukçuların düşündüğü ikinci nokta ise CHP’nin başvurusunun Anayasa Mahkemesi tarafından uygun görülmemesi.Eğer Yüce Mahkeme “Meclis’in toplanması için karar yeter sayısı Anayasa’da belirtildiği gibi 114’tür. Bu cumhurbaşkanlığı seçiminde de geçerlidir. Oylama sonunda seçilme barajının tutturulamaması bunu değiştirmez” yönünde karar alırsa ne olacak?Olacağı şu: Tayyip Erdoğan daha önce söylediği gibi seçimi bal gibi yapar. Eğer aday kendisi ise 3’üncü turda Cumhurbaşkanı olur.CHP’yi kara kara düşündüren işte bu. Çünkü 367 gerekçesi Anayasa Mahkemesi’nden dönerse, Tayyip Erdoğan’ı Çankaya’ya çıkarmama planı bir daha önlenemeyecek biçimde ortadan kalkmış olacak. CHP kendi silahı ile vurulmuş olacak. Bu nedenle 367 formülü şimdilik kamuoyu önünde fazla tartışılmıyor.*****“Kim getirdi bu ihtiyarı?”Geçenlerde Antalya’da lüks bir otelin restoranında piyano çalmak isteyen dünyanın yaşayan en büyük caz piyanistlerinden Chick Corea’nın “Müşteriler rahatsız oluyor” denilerek kaldırılmasını yazmıştım. Balıkesir’den Feyyaz Çorapçı adlı bir okur yıllar önce tanık olduğu benzer bir olayı yazıp göndermiş. Size de aktarıyorum:1955 yılıydı ve ders yılının bitmesine çok az bir sürenin kaldığı günlerden biriydi. O gün; son dersten bir önceki dersin sonunda öğretmenimiz -İsteyenler sınıftan çıkmasın bir saz sanatçısı gelmiş, son teneffüste (25 dakikaydı) size saz çalacak-dedi. Hemen hemen tüm sınıf teneffüse çıkmadık. Yaşlı görünümlü aşık bir elinde sazı, yanında da elini tutmuş genç biriyle geldi. Belli ki gözleri görmüyordu. Bir tabure kara tahtanın önüne konuldu ve Aşık oturtularak sazını çalmaya başladı. Hepimiz şaşkın bir yandan türküleri dinliyor bir yandan da gelenin kim olduğunu öğrenmeye çalışıyorduk. Çünkü ihtiyar aşığın söylediği türkülerin sözleri hepimizi büyülemişti. Son dersin başlama saati epey geçmiş, farkına bile varamamıştık. Aşık gününde olmalıydı ki çaldıkça çalıyordu. İşte tam bu sırada sınıfın kapısı sertçe açıldı. Okul Müdürümüz kapıda göründü. Büyük bir hiddetle; -Ders saatinde bu saz çalma işi de nerden çıktı. Çıkartın bu ihtiyarı sınıftan! diyerek öğretmenimizi; -Baba! Baba! sen de çabuk toparlan!- diyerek Aşığı azarladı. Hepimiz donakaldık. O ihtiyar Aşık süklüm püklüm yanındaki gençle birlikte sınıftan çıktı gitti. Yerlerimizden kalkmadan son ders başladı. O dersi kimse dinlemedi bile. Hepimiz şaşkındık. Zil çaldığında bile hala yerlerimizden kıpırdıyamamıştık. Çünkü Müdürümüzün kovaladığı o kişi meğer Aşık Veysel’miş. O anı hatırladığımda hala içimde bir sızı duyarım.*****Bir yazı CHP içindeki bir çekişmeyi ortaya çıkardıRakıya Atatürk’ü çağrıştıracak isim konmasını eleştiren yazım üzerine dün bir CHP’linin anlattıklarını aktarmıştım size. Adına güvendiğim bu kişinin ileri sürdüğüne göre CHP adına rakıya Atatürk’ü çağrıştıran isim konmasına tepki gösteren CHP İstanbul İl Başkanı Şinasi Öktem’in, Tekirdağ’da şarap işiyle uğraşıyordu ve Öktem Şaraplarını üretiyordu, bu çıkışı da ticari rekabet nedeniyle yapmıştı.Bu yazıyı yazmadan önce Şinasi Öktem’i aramış ama bulamamıştım. Nitekim dün İstanbul dışında olduğunu söyledi.Öktem’le dün konuştum. CHP İl Başkanı tıpkı benim canımın sıkıldığı gibi kendisinin de canının sıkıldığını belirterek “Benim şarap imalatıyla ya da içki ticaretiyle hiçbir ilgim yok” dedi.Öktem birkaç arkadaşıyla Tekirdağ’da tamamen hobi amaçlı bir bağ satın aldıklarını, bu bağın ilk ürününü de 5 yıl sonra ancak verebileceğini söyleyerek “5 yıl sonra da ancak eşe dosta hediye edilecek kadar şarap üretebilirsek ne mutlu bize” diye konuştu.Tabii benim asıl hedefim içkiye Atatürk’ü çağrıştıracak isim konmasını eleştirmekti, olay başka tarafa gitti ister istemez.Bu yazıyla CHP içindeki bir çekişmenin de su yüzüne çıktığını sanıyorum. Çünkü Şinasi Öktem de, parti içinden ve dışından bazı çevrelerin kendisiyle ilgili dedikodular ürettiğinden yakındı.Siyaset bu, bazen biz de isteyerek istemeyerek siyasetin ayak oyunlarına gelebiliyoruz.*****‘Pabuç bırakmamak!’Bugün iki oluyor, Tayyip Bey’in kalabalıklar önünde sarf ettiği bazı sözlere dikkat çekiyorum. Dün “Vakti saati gelince” söylemini yazmıştım. Bugün de “Muhalefete pabuç bırakmamak” sözleri üzerinde durmak istiyorum.Açıkçası bir başbakanın bu tür konuşmasını hep yadırgadığım söylüyorum. Gerçi kendisi “Böyle konuşana böyle cevap veririm” gibi sözlerle üste çıkıyor ama, yine de bir başbakana böyle konuşmak hiç yakışmıyor.Bunun yanı sıra, muhalefete bu tür argo sözlerle çatmanın da bir anlamı yok.Adı üzerinde, muhalefet, muhalefet edecektir. Son yollarda şöyle bir yanlışa düşüyoruz. düşünmeye pek sevmeyen kitlelere “Muhalefet ille de kötü söylemek değildir, iyi de söylemek gerek” deniyor. O düşünmeyi pek sevmeyenler de bu sözün sihrine kanıyor.Oysa muhalefet eleştiricektir, kıyasıya eleştirecektir ki iktidardakiler meydanın boş olmadığını görsünler. Pabuç bırakmamak meydanın boş olmasını istemektir ki bu da insanda “padişahlık duygusu” yaratır.

Devamını Oku

Demirel’den Aksu’ya tarihi uyarı

9 Şubat 2007

Ecevit’in cenaze töreni sırasında kulağıma çalınmıştı. Ankara’daki bir dostum “Ecevit’in cenazesindeki en ilginç anlardan biri Süleyman Demirel’in İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu ile yaptığı kısa görüşme oldu” demişti.Ama ertesi gün gazetelerde Demirel’le Aksu’nun konuştuğuna ilişkin hiçbir yazıya rastlamadım. O sırada yazı da yazamadığım için konuyu araştırmam mümkün olmamıştı. Ancak dün konuştuğum bir dostum, tesadüf sonucu konu Aksu’ya geldiği sırada ilginç bir anekdot anlattı.Evet, Demirel cenaze töreninde Aksu ile bir ara yan yana gelmiş ve ona bazı uyarılarda bulunmuş.Demirel, tören sırasında bir kenarda yakaladığı Abdülkadir Aksu’ya “Kürt konusunu fazla deşiyorsunuz, bu bir süre sonra büyük bir sorun olarak karşınıza çıkacaktır” demiş.Bakan Aksu da Demirel’in bu uyarısına dikkat kesilerek “Neyi kastediyorsunuz efendim” diye sormuş. Demirel bunun üzerine “Bugün Kürt konusunu böyle sorumsuzca konuşursanız, yarın Türk milliyetçiliği karşınıza çıkar. O zaman önünü alamazsınız, PKK terörü halkı bezdirdiği halde bugüne kadar tek bir Kürt vatandaşımızın bile burnu kanamadı, ama yarın insanlar birbirini vurmaya başlar” diye konuşmuş.Ankara’lı dostuma “Bunu Süleyman Bey’den kendin mi dinledin?” diye sordum. “Hayır” dedikten sonra şunu söyledi: “Geçen hafta ziyarete gitmiştim.Yanında başka kişiler vardı. Onları uğurlarken (Aksu’ya söylediklerim bir kulağından girdi ötekinden çıktı) diye bir cümle sarfetti. Çekindiğimden ne olduğunu kendisine soramadım. Çıkarken yakınlarından birine (Bu ne demekti?) diye sordum. Orada anlattılar.” Bu nedenle olayı her şeye rağmen “dedikodu da olabilir” şerhiyle yazıyorum. Ama ne olursa olsun, Demirel’in söylediği iddia edilen cümlede bir yanlışlık yok. Bu hükümet Güneydoğu konusunda net bir politika belileyemediği için bir gün terör, bir gün Kürt sorunu, bir gün alt kimlik üst kimlik tartışması açarak zihinleri de bulandırdı. Üstüne bir de Amerika’nın Irak politikasında Türkiye’yi sıkıştıran tavırları gelince halkın önemli bir bölümünde öfke damarının kabarmasına neden oldu.Bugün “Milliyetçilik yükseliyor, bunun sonu tehlikeli” diye feryat eden bazı entellektüel (!) kesimlerin kısa bir süre önce Tayyip Bey’in sözlerine verdikleri destek geliyor aklıma.O günlerde sözde “demokrasi ve özgürlükler” adına Başbakan’a adeta yağ yakan çevreler şimdi artan milliyetçilik duygularından rahatsız oluyor.Son derece önemli ve etkili konularda günlük politikalar yapmaya bayılanların, geldiğimiz noktadan şikayetçi olmaya ve bu sefer panik halinde toplumu etkilemeye çalışmaları bana anlamsız geliyor.*****Canımı çok sıkan bir telefon konuşmasıPerşembe günü rakıya “Ata” ve “Sarı Zeybek” adlarının verilmesine karşı olduğumu anlatan bir yazı yazmıştım. O yazı yayınlandıktan hemen sonra CHP örgütüne yakınlığı ile tanıdığım biri telefon etti. Canımı çok sıkan bazı şeyler söyledi. Bunu sizlerle paylaşmak istiyorum:- Şinasi Öktem’i tanır mısınız?- Belediye Başkanıydı.- Evet eskiden ama.- Ümraniye değil mi?- Evet ama şimdi CHP İstanbul İl Başkanı.- Hatırladım, hiç karşılaştık mı onu da hatırlamıyorum.- Öyle olduğunu tahmin ettiğim için aradım zaten.- Hayrola, konu nedir?- Bugünkü rakı yazısı.- Evet ne olmuş?- Konuyu ortaya Şinasi Öktem atmıştı.- Gerçekten mi, CHP olduğu biliyorum da.- Tamam CHP gibi oldu ama, konunun sahibi Şinasi Öktem.- Ne var bunda?- Öktem içki işine girdi.- Yok canım, ne var bunda?- Bir yerde Ata’yı çıkaran firmaya rakip.- Türkiye’de bir sürü içki firması var.- Evet ama bu şirketlerden biri CHP’li olunca iş değişiyor.- ????- CHP içinde pekçok kişi Şinasi Öktem’in bu çıkışını kendi işine bağlıyor.- Yani?- Rakip firmayı zora sokmak istediği konuşuluyor.- Olabilir mi böyle bir şey?- Neden olmasın, sanki bundan önce olmadı mı?- Çok şaşırdım ve üzüldüm.- Niye üzülüyorsunuz ki?- Nedeni var mı, aylar öncesinden yazmayı düşündüğüm bir konuyu ne hale getirdiniz?- Ben sizi suçlamak istemiyorum, sadece durumu bilin istedim.- İlk fırsatta Şinasi Öktem’in böyle bir bağlantısı var mı onu araştıracağım.- Tabii araştırın, ama içki şirketi olduğu doğru.- Nerede bu firma.- Tekirdağ’da.- Ne yapıyor?- Bağları var, şarap üretiyor, Öktem şarapları.- Bu konuyu da bilmiyorum, bakacağım,- Bakın tabii, ama bilin ki CHP’de bu konu sıkıntı yarattı.- Yani rakıya Ata adının verilmesini eleştirmiyorlar mı?- Eleştiriyorlar da bunun Öktem’den çıkması rahatsızlık yaratmış.- Bu tarafı beni ilgilendirmiyor elbette. Ben rakı ya da herhangi bir ticari ürünün Atatürk’ü çağrıştırmasına karşı çıkıyorum.- Bunu savunanlar, ne var bunda diyenler de var.- Herkes aynı görüşte olamaz. Benim değerlerime göre böyle.- Haklısınız.- Ama canımı çok sıktınız.- Sıkılmayın, ben bilgi sahibi olasınız istedim.- Teşekkürler.Bu konuşmadan sonra Şinasi Öktem’i bulmaya çalıştım. Şimdi kendisinden ricam, bu konuya mutlaka bir açıklık getirmesi. Gerçekten Tekirdağ’da şarap üretiyor mu, rakı konusunu ortaya atarken ticari bazı kaygıları da var mıydı?Bunu öğrenmek herkesin hakkı. *****Vakti zamanı gelinceTayyip bey son günlerde “vakti zamanı gelince” deyimini pek kullanır oldu.Yolsuzluktan mı söz edecek “Vakti zamanı gelince onu da açıklarız” diyor.Terör ve çetelerden mi bahis açıldı “Vakti zamanı gelince açıklayacağımız şeyler olacaktır” diyor.Cumhurbaşkanlığı seçimi için de sürekli “vakti zamanı gelince” söylemine sarılıyor.Tayyip Bey’i dinleyince sanırsınız ki bir Başbakanla değil de bir muhalefet üyesiyle konuşuyorsunuz.Bir başbakan “vakti zamanı gelince” deyimini kullanamaz. Çünkü eğer ortada acil bir sorun varsa Başbakan zaten onları çözmekle görevlidir. Bunları sıraya sokmaya ve hele hele bunları bir tehdit aracı gibi kullanmaya hiç hakkı olamaz. Dink cinayeti ile ilgili arapsaçına dönmüş iddialar varken eğer Başbakan bir şeyler bildiğini ama bunları “vakti zamanında” açıklamak istediğini söylüyorsa bunda iyi bir devlet yönetimi anlayışı ve dürüst siyaset yok demektir.“Vakti zamanı gelince” derseniz kimi rakipleri tehdit etmek, korkutmak amacı olduğu iması ile karşı karşıya kalırsınız.

Devamını Oku

Pırlanta kürk muamelesi görebilir!

7 Şubat 2007

Kürkün üzerinde nesli tükenen hayvan kanı vardı, elmasın üzerinde ise insan kanı varSon günlerde herkesin üzerinde konuştuğu bir film var. “Kanlı Elmas.” Gazetelerde de çok sayıda yazar bu filmle ilgili görüşlerini dile getirdi.Ben bu filmi bizim Hıdırlarla birlikte izledim. Filmin sonunda aramızdaki kadınlardan birinin yumruk yaptığı elini olabildiğince sıktığını gördüğümde “hayrola” diye sordum. Bana “Sonra” cevabını verdi.Sinema salonundan çıkıp kahve içmek için bir yerde oturduğumuzda sıkılı yumruğunu açtı. İçinde üzerinde minicik iki pırlanta bulunan küpeleri duruyordu. Ağlamaklı bir sesle “Bu filmi izledikten sonra bu pırlantaları artık takamam” dedi. “Takamam” dediği pırlantalı küpe taaa nişanlılığı sırasında alınmış bir hediyeydi.İşte bu film, yani “Kanlı Elmas” kadınlar üzerinde böyle bir etki yapıyor.Kanlı Elmas filmi ilk bakışta sıradan bir aksiyon filmi gibi. Eski bir paralı asker Afrika ülkesi Siera Leone’de elmas kaçakçılığı yapıyor. Bunun dünyanın en büyük şirketlerinden biri adına gerçekleşiriyor.Ama filmi izledikçe görüyorsunuz ki bu eski paralı asker büyük olayın sadece bir figuranı. Çünkü dünya elmas piyasasını elinde tutan dev bir şirket elmas alımını ucuza maletmek için ülkedeki iç savaşı kışkırtmaktan, bunun için büyük paralar harcamaktan ve onbinlerce insanın ölmesinden yarar ummakta.Filmde Türkiye’ye hatta belki dünyanın birçok ülkesine yabancı gelecek bir “çocuk askerler” konusu var. Terörist baskınlarla evlerinden kaçırılan çocuklar beyinleri yıkanarak birer ölüm makinası haline getiriliyor. Çocuk dediğim 17-18 yaşında değil, 8- 12 yaş arası çocuklar. Ellerinde otomatik tüfekler, önlerine geleni öldürmekten çekinmedikleri gibi yeri geldiğinde kendi babalarına bile namluyu doğrultuyor.Bunların hiçbiri gerçek dışı değil. Yaşananlar geçmişte de değil. Şu an yaşanıyor bu dram. Unesco verilerine göre Afrika’da en az 250 bin çocuğun bu yöntemle askerleştirdildiği rapor edilmiş durumda.Kanlı Elmas Oscar adayı. Filmle ilgili tartışmalar Amerika’da fırtınalar yaratmaya başladı bile. Hatta bazı sivil toplum kuruluşları Oscar törenine katılacak olanları “Sakın üzerinizde elmaslar, pırlantalarla gelmeyin, çünkü büyük bir protesto ile karşılaşabilirsiniz” diye uyarıyorlar.Nesli tükenen hayvanların sırf kürkleri için öldürülmeleri dünyaya ayağa kaldırılmıştı. Bu nedenle 1970’li yıllardan beri kadınlar hakiki kürk kullanmaktan çekiniyor. Çünkü hiç beklemedikleri bir anda üzerlerine çıkmayan renkli boya atılıyordu.Yakında aynı muamele pırlantaya karşı da başlayabilir. Üzerinde insan kanı olan pırlantaların sırf zevk uğruna kulaklarda, boyunlarda, parmaklarda taşınması vicdan sahibi milyarlarca insanı rahatsız edecektir.Ben uyarayım diyorum. Ama bence siz gidin bu filmi izleyin. Aynı duygulara kapılacak mısınız kapılmayacak mısınız, kendiniz karar verin.*****Paranoyak olmayalımHrant Dink’in alçakça öldürülmesinin ardından “arapsaçına” dönen bilgiler ortalığa saçılınca bir başka tartışma daha yaşamaya başladık.Pek çok akademisyen televizyonlarda, yazarlar da gazetelerindeki köşelerinde “toplumsal şiddet” üzerine çeşitlemeler yapmaya başladı. Bunları dinledikçe ve okudukça insanın dehşete kapılmaması mümkün değil. Çünkü buradaki tahlillerde toplumda şiddete yönelik bir eğilimin had safhaya çıktığı vurgulanıyor. Verilen örnekler de bu kanıyı pekiştiriyor.Toplumun bazı kesimlerinde yeşeren şiddet duygusunun, son derece tehlikeli olduğunu ve hatta bunun örgütlenmeden bile daha tehlikeli olabileceğini ben de yazmıştım. Ancak gerçekten Türkiye anlatıdığı kadar tehlike ile karşı karşıya mı? Bundan emin değilim.Bu tür duygu ve davranışlar her ülkede kısa sürede gelişebilecek duygulardır. Basit kışkırtmalar, sorumsuz yayınlar toplumun özellikle en alt kesimlerini hızla harekete geçirebilir. Fransa’da, İngiltere, İtalya’yı hatırlayın, bunlar çok yakın örnekler. Ama hızlı başlayan bu yapılaşma aynı hızla da biter. Çünkü bu tür yapılanmaların kültürel, sosyal, sınıfsal temeli yoktur.Bu yapılanmayı oluşturan şartları ortadan kaldırdığınızda tehlike kendiliğinden ortadan kalkar.Son günlerde aşırı bir paranoyaklık yaşadığımızı düşünüyorum. Tehlikeyi olduğundan büyük gösterirseniz, o bir gün gerçekten tehlike haline gelir. Bugünkü paronoyayı sürdürmemiz halinde, ortaya çıkan iklimden yararlanacak iç ve dış çıkar çevreleri bu yapının bir bölümünü yine çeteleşme olarak karşımıza çıkarır. Bunu göz önünde tutmalıyız.*****Uğur Dündar ağlarkenÇocuk yurdunda, sözde eğitmenlerin çocukları acımasızca dövmesini dehşet içinde izleyenler öyle sanıyorum ki Uğur Dündar’ın gözyaşlarına hıçkırıklarla eşlik ettiler.Bugüne kadar dehşet verici pekçok olayı gözler önüne seren, çekinmeden, bıkmadan ve usanmadan halka zarar verenlerin üzerine giden Uğur Dündar’ı hiç ağlarken görmemiştim. Yapmacık olmayan, içinin sızladığı anlaşılan Uğur Dündar milyonların tercümanı oldu yine.Tabii olayın patlaması üzerine “yetkililer!” hemen harekete geçtiler. Kadından Sorumlu Devlet Bakanı Nimet Çubukçu ilk iş olarak burada çalışan sözde eğitmenleri açığa aldı ve soruşturma başlattı.Ancak diyorum ki, sadece görüntülerdeki çocukların acımasızca dövülmelerine saplanıp kalmamamız gerek. O dayak sahneleri arasında kendine yer bulan ve sorunun asıl temelini gösteren bölümleri asla atlamayalım.Örneğin çocuklar yıkanıyor. Yıkayan kadın 35 çocuk için aynı lifi kullandığı için kendisini uyaran diğer öğretmene (ki bu Uğur dündar ekibi adına orada çalışmaya başlayan bir muhabir) “ben de biliyorum bunun sağlığa aykırı olduğunu, ama kaç kere söyledim, dinleyen yok ki” diyor.Bu sadece bir örnek. Burada bakmak zorunda olduğumuz çocuklarımızın pekçok temel ihtiyacı belli ki yerine getirilmiyor.Onca Sosyal hizmetlerle ilgili fakülte ve yüksek okul olmasına rağmen burada çalışanlar genellikle sıradan kişiler. Bilgileri, eğitimleri yok. Ve biz onlardan çocuklara eğitim vermelerini, onları geleceğe hazırlamalarını ve şiddet kullanmamalarını istiyoruz.İşte bu mümkün değil. Bu nedenle, dayak sahneleri üzerindeki duygusallığımızı artık bir kenara bırakarak, sorunun asıl temeline inmemiz ve bunun üzerinde kafa patlatmamız gerekiyor.Burada da Uğur Dündar’a büyük iş düşüyor. Peşinden geleceğimize emin olsun.*****Ata-Sarı ZeybekRakı adı olarak Ata kullanılmasını daha ilk gün yadırgamış ve anlamsız bulmuştum. O sırada yazma imkanım yoktu. Bugün CHP Atatürk’ün adının rakıya verilmesinden rahatsızlık duyulduğunu belirterek bu isimlerin değiştirilmesini istiyor.Firma yetkilileri “Biz hatırlatma yapmasın diye beyaz leblebiyi kullanmadık” diye savunuyor kendini. Rakının adını “Ata” koyduktan sonra bu bahane ne kadar geçerli bilemiyorum.Sadece bu değil, olur olmaz her şeye Ata’nın adının verilmesi rahatsız ediyor beni. Atatürk bizim en büyük değerimiz, O’nun adını hedef gösterdiği çağdaş uygarlık dünyasında, yaptığımız en önemli eserlere vermeliyiz.Adım başı Atatürk adı taşıyan bir okul, bir kültür merkezi, bir cadde olmamalı. Bence adı Atatürk olan her şey yeniden ele alınmalı, Atatürk adı sadece en büyük eserlerde bırakılmalı, diğerleri değiştirilmeli. Bugünkü iktidar bunu yapmaya kalkarsa elbette derdini anlatamaz, ama Cumhuriyet’e, Atatürk devrimlerine bağlı bir iktidar işbaşına gelirse bunu mutlaka düşünmeli.O rakının adı da hemen değişmeli. Bırakın “Atatürk düşmanları bunu kullanıyor” safsatasını, Atatürk adı ticari kar amacıyla kullanılmamalı.

Devamını Oku

Cumhurbaşkanlığı seçimi ile sınır ötesi operasyon bağlantısı

6 Şubat 2007

Ankara hararetli biçimde Irak’ta yapılacak bir sınır ötesi harekata hazırlanıyor. Zamanı ise nisan ayı ortaları olarak hesaplanıyor. Çünkü bu tarihlerden itibaren karlar erimeye, yüksek dağlar geçit vermeye başlıyor.Gerek siyasi gerekse askeri çevrelerde sınır ötesi harekatın şartlarının oluşması stratejileri yapılıyor.AKP iktidarının sınır ötesi operasyon yapılması için büyük çaba harcadığı askeri kesimin ise sessiz, kararlı ama biraz endişeli bekleyiş içinde olduğu konuşuluyor.Çünkü gerek kimi askeri uzmanlar gerekse bazı muhalif siyasetçiler sınır ötesi operasyonun Cumhurbaşkanlığı seçimleri ile direk bağlantısı olmasından endişe ediyor.Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesi bir sınır ötesi operasyon talimatı vererek kamuoyunda büyük prim toplamak istediği konuşuluyor.Bu durumda önümüzdeki günlerde Irak’a yönelik bir sınır ötesi harekat konusunda çok yoğun ve hatta sert tartışmalar yaşanacağını söylemek yanlış olmayacaktır.Tayyip Bey’in böyle bir operasyonu Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde bir avantaj olarak kullanmak isteyebileceği söylentileri doğal olarak başta asker olmak üzere muhalefeti de hayli rahatsız edecektir.Nitekim, savunma ile ilgili önemli yetkililerin artık seslendirmeye başladığı bazı görüşleri sizlere de sunmak istiyorum.Bu çevreler Irak sınırımızda bir PKK sorunu olmasına rağmen, bir sınır ötesi harekatla bu sorunun ortadan kaldırılamayacağı görüşünde. Konuştuğum bir eski terör uzmanı şunu söyledi: “PKK militanları yoğun olarak Kandil Dağı’ndalar. Burası Türkiye’ye 180 kilometre uzakta. Sınır ötesi operasyonla Zaho’ya girilebilir. Ama PKK militanları ne bu bölgede ne Kandil Dağı’nda belli bir kampta topluca yaşamıyorlar. Bu militanlar onlarca Kürt köyünde tıpkı onlar gibi yaşıyorlar. Bu nedenle nokta operasyonu bile yapılsa çok sayıda sivil Kürt’ün ölmesi söz konusu olabilir. Bu da Türkiye için büyük sorundur.” Bir başka istihbarat uzmanı da şunu söyledi: “Türkiye’nin asıl sorunu Kerkük’tür. Sınır ötesi parekat sorun çözmez. Ama Kerkük’te ağırlık koymak, gelecekteki muhtemel Kürt devletinin önüne geçebilir. Bunun için de askeri bir operasyonu göze alamazsınız, çünkü bu durumda karşınıza Amerika çıkar. Türkiye Kerkük sorununu, askeri gücünü caydırıcı unsur olarak kullanıp masada çözmek zorunda.” Peki Tayyip Bey sınır ötesi operasyon için düğmeye basabilir mi? Ankara’nın “iyi koku alan” çevrelerine göre bunu yapabilir. Çünkü Cumhurbaşkanlığını kaçırmak istemiyor ve bunun için her şeyi göze alabilir.Peki bir sınır ötesi harekat bu anlamda işe yarar mı?Söylenen şu: “Elbette yarar, hatta Tayyip Erdoğan’ı Köşk’e bile çıkartır. Ama ondan sonra yaşanacak sorunları çözmek çok zor olabilir.”*****“Cumhurbaşkanlığı için uzlaşma adresi CHP’dir”Geçen hafta “CHP Erdoğan dışında bir AKP’linin Cumhurbaşkanlığı adaylığını destekleyecek mi?” diye sormuştum. CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’dan bu konuyla ilgili bir açıklama geldi.Baykal açıklamasında 70 milyonun Cumhurbaşkanı’nın seçileceğini belirterek “Biz ısrarla uzlaşma istiyoruz, CHP bu seçimin figüranı veya aksesuarı olmayacaktır” dedi. Baykal’dan gelen açıklama özetle şöyle: “AKP içinden bir isim üzerinde uzlaşının söz konusu olabilmesi için, önce AKP’nin uzlaşmayla Cumhurbaşkanı seçme gereğini kabul etmesi lazımdır. Sayın Başbakan, ‘uzlaşmayı CHP’yle aramak zorunda değiliz’ demiştir. Şunu hemen belirteyim, kiminle uzlaşmayı arayacağı Başbakan’ın keyfine tabi bir iş değildir. Başbakan’ın kendi keyfi takdiri ve ‘ben şununla uzlaşırım, bununla uzlaşmam’ deme hakkı yoktur. 2002 yılında 70 milyonun parlamentoya soktuğu İki parti vardır, bunlardan birisi CHP’dir. Bu gerçek yok sayılırken ve ortada uzlaşma niyeti de yokken, o olabilir, bu olabilir demenin hem anlamı, hem de mantığı yoktur. CHP ısrarla uzlaşma istemektedir, ancak uzlaşma olmazsa seçimin figüranı, aksesuarı olmayacaktır. CHP, Anayasa’nın, yasaların kendisine verdiği her hakkı, her yetkiyi kullanacak, dayatmalar karşısında direnecek, emrivakilere boyun eğmeyecek ve uzlaşma olmaması halinde, Cumhurbaşkanı seçimiyle ilgili olarak yapılacak oturumlarda toplantı yeter sayısıyla ilgili düşüncesini Anayasa Mahkemesi’ne de taşıyacaktır. Çünkü Türkiyemize, 70 milyona Cumhurbaşkanı seçilecektir. Türk Silahlı Kuvvetleri’ne Başkomutanlık’ta yapacak olan bu Cumhurbaşkanı, Hukuka, Yargıya, Üniversitelere, Bürokrasiye, Diplomasiye Türkiye’nin gözüyle bakacak saygın, seçkin, Cumhurbaşkanı olmalıdır. CHP bu nedenle duyarlılık göstermekte ve uzlaşma istemektedir.”*****CHP kimi Çankaya’da görmek istemiyorCHP’liler Başbakan Erdoğan’ın çeşitli zamanlarda söylediklerini veya yaptıklarını bir araya toplayarak “Bunları yapan birini Çankaya’da görmek istemiyoruz” diyorlar.CHP’lilerin akıllarına ilk gelen bazı örnekleri şöyle.- “Askerlik yan gelip yatma yeri değildir” dememeli.- “Ananı da al git” dememeli.- Türkiye’ye eyaletler sistemi önermemeli.- “Türklük bir alt kimliktir” dememeli.- Atatürk’ü anlayamamış, Atatürk’ü sevememiş olmamalı.- “Anıtkabir’de sap gibi duruyorlar” dememeli.- Hikmetyar’ın önünde diz çökmemeli.- El Kadı’ya kefil olmamalı.- Kıbrıs konusunda Cumhurbaşkanı’na “sana mı soracağız” dememeli.- Cumhurbaşkanına ve muhalefete “Aç tavuk kendisini buğday ambarında görür. Üç koyunu güdemeyenler...” dememeli.- Danışmanı, Amerikalılara “Onu kullanın,” dememeli.- Dokunulmazlığı kaldırmalı.- “Harem” ile “harim”in farkını bilmeli- Villa yapmak için orman arazisini işgal edip 10 ay ceza almamalı.- Yolsuzlukların hesabını vermeli.- Danıştay’a, Yargıtay’a “Diyanete sor” dememeli.- Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine “Ulemaya sor” dememeli.- Oferler’in talimatıyla kanun çıkartılmasına destek vermemeli.- Doğru dürüst mal beyanı yapmalı.- Çocuklarına iş adamı arkadaşlarının parasıyla okutmamalı.- “Demokrasi bir amaç değil, bir araçtır” dememeli.- “Amaca ulaşmak için gerekirse papaz cüppesi giyerim” dememeli.- “Tutturmuşlar laiklik elden gidiyor. Yahu bu millet istedikten sonra, tabii elden gidecek yahu” dememeli..*****Muhbirlik kaça para?Hrant Dink cinayeti ile ilgili “arapsaçına” dönen bilgileri okurken ve dinlerken bir nokta dikkatimi çekti. Trabzon’da “büyük abilik” yaptığı aynı zamanda “muhbir” olduğu da belirtilen Erhan’ın Emniyet’le ilişkisi “çift taraflı ajanlık” yaptığı için kesilmiş. Bunu müfettiş raporlarından öğreniyoruz.Peki Erhan’ın “çift taraflı ajanlığı” nasıl bir şey? Meğer bu genç jandarmaya da muhbirlik yapıyormuş. Peki siz “çift taraflı” deyince ne anlarsınız? Hem emniyete hem de haber getirdiği çetelere bilgi verdiğini değil mi? İşe bakın Emniyet muhbiriyle “çift taraflı” diye ilişki kesiyor, çünkü bu kişi jandarmaya da bilgi veriyormuş. Buna “çift taraflı” diyorlar. Bir ilginç nokta da Erhan’ın bu işten para kazanması. Emniyet muhbirlik için para ödüyormuş. Meğer jandarma da ödüyormuş. Emniyetçiler buna da kızmışlar “iki taraftan para alarak kazancını katladı” diyorlar.Ben de merak ediyorum, şu muhbirlik kaç para? Parça başı mı, götürü usülde mi? Örneğin Hrant Dink’in vurulacağı haberi için kaç para veriliyor? Daha büyük bir isim olursa fiyat artıyor mu? Müfettişler bunu da açıklasa bari.

Devamını Oku

Çok önemli bir yetkiliden: Siz de yanlış yazıp herkesi yanılttınız!

5 Şubat 2007

Dün sabah saatlerinde çok önemli üst düzey bir yetkili ile konuştum. Hrant Dink’in katil zanlısının bayraklı fotoğrafları üzerine yazılan yazıları ve haberleri eleştiren bu önemli yetkili bazı önemli bilgiler de verdi. Aramızdaki konuşmayı size de aktarmak istiyorum.- Can Bey ben sizi daha soğukkanlı ve sağduyulu sanıyordum.- Hayrola ne yaptım ki?- Bayraklı fotoğraflarla ilgili herkesin peşine takıldınız.- Neden yanlış mıydı?- Evet, o resimlerin çekilmesinde medyada yazılanların gerçekle alakası yok.- Nasıl yok, böyle şey olur mu?- Bakın o olay av avcı hikayesindeki gibidir.- Nasıl yani?- Avcılar en önemli avlarının önünde mutlaka resim çektirmek ister.- Bu öyle değil gibi geldi bana.- Tamamen öyle ama olayın böyle yansıtılması çok tehlikeli gelişmelere yol açıyor.- Peki siz nasıl eminsiniz ki?- Görevimi biliyorsunuz, herhalde yalan söyleyecek halim yok.- ?????- Apo’nun yakalandıktan sonraki fotoğraflarını hatırlıyorsunuz değil mi?- Hayal meyal.- O fotoğraflarda da bayrak vardı.- Galiba hatırladım.- Şimdi Apo kahraman mı oldu?- Olmadı da, bu aynı mı?- Ne farkı var? Ayrıca Apo ile kaç kişi hatıra fotoğrafı çektirdi acaba?- Bilmiyorum.- Tabii ki, bu tarihe not düşmek gibi bir şey.- Nasıl not düşüyor?- Bu kişiyi değil kendini kahraman yapmak gibi.- Tam anlamadım.- Adam resmi çektiriyor ve saklıyor, sonra bununla övünüyor.- Bunun nesiyle övünülür ki?- Öyle bakmayın, bir güvenlik elemanı için çok büyük bir olayın sanığını yakalamak ya da yakalandığı an orada olmak çok önemlidir?- Gerçekten mi?- Tabii sizin bir haberinizin ödül alması gibi düşünün.- ????- Ama burada önemli olan bunun yansıtılış biçimi?- Orası benim de kafamı kurcalıyor.- Kurcalamasın, delip geçsin, açılan hasarı nasıl tamir edeceksiniz acaba?- Ne hasarı?- Siz olayı böyle sununca, Türkiye’deki kendini kovboy sananlar başında beyaz bere ile sokaklara dökülüyor.- İlgisi nedir?- Bunlar “polis ve asker bunu koruduğuna göre bize bir şey olmaz” diye düşünüyor ve daha rahat haraket ediyorlar.- Peki güvenlik güçlerindeki kadrolaşmanın etkisi yok mu yani?- Askeri kastediyorsanız orada kadrolaşma olamaz.- Peki polis diyelim o zaman.- Poliste kadrolaşma olmadığını söyleyemem.- Peki söyledikleriniz çelişkili olmuyor mu?- Ben son olayı kastediyorum. Oradaki görevliler, belki biri hariç ne yaptıklarını bilmiyorlardı.- O bir kişi ne demek oluyor?- İşte o kişi kadroların adamı olabilir.- O halde planlı bir şey var?- Hayır yok, sadece durumdan yararlanma var.- Nasıl bir yararlanma?- Medya olayı çok abartınca, bundan yararlanmak isteyenler de çıkabilir.- Tamam o zaman bu fotoğrafların çekilmesini bu kapsamda değerlendiririm ben de.- Hayır yanlış şurada, fotoğraflar çekilirken bir sorun yok, sorun sonra çıkıyor ortaya.- Nasıl?- Bu durumun ortalığı karıştıracak bir şey olduğu fark ediliyor ve görüntüler medyaya sızdırılıyor.- Yine de ortada planlı bir durum var. Bir tür çeteleşme?- Tekrarlıyorum, işin başında bu akla gelmeyen bir şey ama sonra eldeki bu malzeme amaca uygun hale getiriliyor.- Bundan kazancı olan kim?- Bu kadar konuştuktan sonra isterseniz onu da söyleyeyim. Her şeyi çok bilip yazıyorsunuz ya...*****İçişleri Bakanı nerede?Bunca olay oluyor, ortalıkta olmayan tek kişi var o da İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu. Onun yerine Adalet Bakanı, Dışişleri Bakanı, Devlet Bakanları ortalıkta dolaşıyor ve görüş belirtiyor.Oysa normal bir ülkede bu tür olaylardan sonra İçişleri Bakanı odak noktası olur. Ya tüm bilgiler ondan alınır ya da sorumlu tutularak istifa etmesi istenir. Ama bizim İçişleri Bakanı ortaya hiç çıkmadığı için ne bilgi alınabiliyor ne de istifası istenebiliyor.Abdülkadir Aksu bu hükümet kurulduğundan beni İçişleri Bakanı. Onun döneminde tüm dünyada da ses getiren ve pek çok can alan 4 büyük patlama eylemi yaşandı. Uzun aralıklarla da olsa büyük yankı yaratan siyasal cinayetler işlendi.Özellikle büyük kentlerde soygun, hırsızlık, gasp ve kapkaç olayları çok arttı.Ve ne tuhaftır ki “Neler oluyor” diye sorabileceğimiz bir İçişleri Bakanımız yok.Aksu’nun ilk fırsatta danışmanları aracılığı ile gazetecilere açıklamalar göndermek yerine bütün medyanın önüne çıkıp merak edilen herşeyi açıklaması gerekiyor.*****Trafik Vakfı’ndan resmi cevap geldiİstanbul Trafik Vakfı ile ilgili yazılarımdan sonra İstanbul Vali Yardımcısı Cumhur Güven Taşkesen aramıştı. Ama ben bu konuşmamızı yazamadan, hiç beklemediğim halde bir de yazılı açıklama geldi.Taşkesen telefon konuşmamızda Vakıf’la ilgili yanlış ve eksik bilgilere sahip olduğumu, ayrıca bu vakfın müteelli heyetinde olan ünlü isimlerin rahatsız edilmemesi gerektiğini söylemişti. Ben de kendisine “Bunu özellikle yapıyorum ki o saygın isimler yöneticisi oldukları vakfın nasıl çalıştığını incelesinler” karşılığını vermiştim.Ancak yazılı cevap gelince biraz şaşırmadım desem yalan olur. Bir kere telefondaki konuşmamızın nezaketinden eser yoktu bu yazılı açıklamada. Belki resmiyete dökülünce böyle ifadeler kullanmaya çok alışmışlardır.Ama asıl dikkatimi çeken şu oldu. Yazılı açıklamada benim konuşma yaptığım eski Emniyet Müdürü’nün kimliği daha çok merak ediliyordu. Anladığım kadarıyla yazıdan kendilerine uygun bir isim çıkarmışlar ve özellikle bana konuşan müdürün o olup olmadığını öğrenmeye çalışıyorlar.Burada önemli olan bu bilgileri veren kişi değil, uygulamalardır. Hep şunu anlatmaya çalışıyorum; Trafik sorununu çözmek için kimseye ceza yazılmasın, arabalar çekilmesin demiyoruz. Birincisi trafik yöneticileri vatandaşın bilerek bilmeyerek suç işlemesini önleyici tedbirler almak zorunda. İkincisi ceza yazmak veya araç çekmek çoğu kez görevlinin insafına kalıyor. Bu da “polisler parkçılarla ortak çalışıyor” dedikodularının yayılmasına neden oluyor. Mesele budur.*****Borsadan kaçanlarBorsa son beş yılda 304 bin müşteri kaybetmiş. Ama aynı borsa son bir kaç yılda olağanüstü büyüdü, endeks beş yıl öncesine göre 4-5 kat arttı.Bu bana çok tuhaf geliyor. Demek ki borsada oynayanlar artık büyük para sahipleri ve spekülatörler. Oysa gelişmiş ülkelerde borsalar küçük tasarruf sahiplerinin paralarını değerlendirme yeridir. Büyük şirketler de bu küçük tasarruflarla hacimlerini daha da büyütür.Bizde durum tersine. Birileri her koşula rağmen borsaya akıl almaz paralar sokuyor ve yine büyük paralar kazanıyor. İktidar da buradaki verilerle ekonomide ne kadar başarılı olduğunu söylüyor.Durum bir gün tersine dönerse ne olacak? Hayal etmek bile insanı ürkütüyor.

Devamını Oku

Erdoğan’ın Amerika’daki itibarı eskisi gibi değil artık

4 Şubat 2007

Dışişleri Bakanı Abdullah Gül Amerika’da. Bazı AKP kurmayları bir süredir Amerika’da kamp kurmuşlardı ve Beyaz Saray’la irtibat halinde olmaya çalışıyor. Yakın bir gelecekte Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt da önceden programlanmış bir dizi görüşme için Amerika’ya gidecek.Başbakan Tayyip Erdoğan ise bütün bu görüşmelerin tamamlanmasından sonra Başkan Bush’u ziyaret etmek için randevu istedi. Beyaz Saray bu talebe henüz cevap vermiş değil. Bunun olumlu olup olmayacağı da meçhul.Cumartesi günü Türk Amerikan ilişkilerinde çok önemli görevler üstlenmiş eski bir uluslararası siyaset uzmanıyla konuştum. Beyaz Saray kaynaklarına da çok yakın olduğunu bildiğim bu uluslararası siyaset uzmanı çok ilginç noktalara değindi sohbetimizde. Bu sohbeti size de aktarmak istiyorum.- Erdoğan yine Beyaz Saray’dan randevu istedi.- Ne zaman?- Bir hafta kadar oluyor.- Ne istiyormuş?- Başkan Bush’la görüşecek.- Ne görüşecek?- Orasını bilmem, randevu istendiğini biliyorum.- Tarih belli mi?- Nisan ayı içinde.- Cumhurbaşkanlığı seçiminden önce yani.- Elbette.- İnandırıcı gelmiyor.- Neden gelmesin?- Seçimden önce Amerika’ya gitmesi spekülasyon yaratmaz mı?- Spekülasyon hesaplayacak durumda değil.- Neden?- Amerika’dan destek alamıyor artık.- Ne gibi?- Üstü çizildi diyebilirim.- Ağır bir deyim olmadı mı?- Danışmanı Cüneyd Zapsu sifonu çekmeyin demedi mi?- Dedi.- O ağır laf değil de benimki mi ağır.- Peki destek neden azaldı.- O kadar çok nedeni var ki.- 1 Mart diyeceğim de çok geçti.- Tabii temel nokta orada.- Yani.- Bush çok zor durumda, başarısızlığın faturasını bir yerlere çıkarması lazım.- Bize mi çıkacak?- Önemli ölçüde.- Neden?- Amerika çok kayıp verdi.- Bunu biliyordu.- Biliyordu da, Türkiye engel olmasaydı bu kadar kayıp olmazdı diye düşünenler çoğunlukta.- Ama yine de üzerinden çok geçti.- Geçti de, sadece bu değil ki.- Başka neler var?- Erdoğan güvenilir olma vasfını kaybetti.- Ne yaptı yani?- Sözlerini tutamadı, içerde başka dışarıda başka konuştu.- Hangi konularda?- Hemen her konuda.- Birkaç örnek.- Suriye, İran, Ortadoğu, Filistin konularında hep ikili oynadı.- Hamas’ı desteklemesi mi örneğin.- Biri bu, Hamas’a verilen destek Amerikalıları çileden çıkardı.- Filistin’de seçim?- Evet, üstelik o konuda Blair’i yanılttı.- Nasıl?- Blair Türkiye’ye geldiğinde Filistin konusunda sanki aynı fikirde gibi konuştu.- Değil miydi?- Değildi tabii, sanki bilmiyorsun, Blair gider gitmez Filistin’de seçim olmasına karşı olduklarını açıkladı.- ???- Sonra çok önemli bir şey daha var.- Nedir?- Amerika’nın Büyük Ortadoğu Politikası.- Ne olmuş ona?- Türkiye çok önemli bir yer tutacaktı.- Tutmadı mı?- Hayır tutmadı, çünkü hesap hatası yaptılar.- Nasıl bir hata?- İslamı referans alan bir Başbakan’ın Müslüman ülkelerde çok güçlü olabileceği sanılıyordu.- Olmadı ama.- Olamazdı ki, tarihsel olarak baksalar bile bunu görürlerdi.- Nasıl?- Türkiye bir Müslüman ülke olarak hiçbir dönem İslam ülkelerinin lideri olmadı.- Evet bu doğru.- Amerika bunu bilmiyordu işte.- Gerçekten bilmiyor muydu?- Fikri vardı elbette, ama İslamcı birinin liderliği ile bu sorunu aşacaklarını sandılar.- Aşamadılar?- Tabii aşamadılar, çünkü İslam ülkeleri Türkiye’nin reflekslerini biliyor.- Hangi refleksleri?- Türkiye başına İslamcı bir başbakan gelse de bir şeriat ülkesi olamaz.- Ama gidiş öyle değil.- Sakın yanılma. Bugünkü yaşadığımız demokratik sistemin bir cilvesi. Bu böyle mi gider sanıyorsun?- Gitmez mi?- Gitmez tabii, Erdoğan bugüne kadar dış destekle ayakta durdu.- Dış destek sürüyor gibi ama.- Dış destek artık birtakım zengin Arap ülkelerinden geliyor. Onlar da sıcak para ile ekonomiyi ayakta tutmaya çalışıyor.- Taşıma suyla değirmek döndürmek gibi.- Aynen öyle, üstelik bu çok tehlikeli.- Hangi tehlikeyi kastediyorsun.- Şimdi para akıtan o bazı Arap ülkelerinin çoğu Amerikan güdümünde.- Yani?- Yarın o destek de kesilebilir demek.- Fırtına patlar.- Keşke fırtına olsa, Katrina’dan beter olur.- O zaman Tayip Bey’in işi giderek zorlaşıyor.- Hem de nasıl, bir de askerin durumu var.- O da ne konu mu değişiyor?- Hayır, aynı kapsamda, Büyükanıt da Amerika’ya gidiyor.- Evet ama onunki bir yıl önceden planlı bir gezi.- Ne fark eder, denk geldiği zaman önemli.- Ne olacak ki?- Bir şey söyleyemem amk sanıyorum bu gezi ile buzlar kırılacaktır.- Buzlar mı vardı?- Elbette, 1 Mart tezkeresinden beri Pentagon ile Türk Silahlı Kuvvetleri’nin arası buz gibiydi?- Neden?- Pentagon tezkerenin geçmemesinden Silahlı Kuvvetleri sorumlu tutuyordu.- Neden onları sorumlu tutuyordu?- Yeterince baskı yapmadığını düşünüyordu.- Şimdi ne değişiyor?- Pentagon artık bunun çok doğru bir varsayım olmadığına inanıyor.- Pentagon’la Silahlı Kuvvetler’in arasında buzlar erirse ne olur?- O kadarını da bilemem artık, sayılı gün bekleyip göreceğiz.***Yüzde 10 barajının kalkmasını hiçbir parti istemiyorDEHAP 2002 genel seçimlerinde yüzde 10 barajı uygulanmasının insan hakları ihlali olduğu doğrultusunda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde açtığı dava reddedildi biliyorsunuz. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi yüzde 10 barajının Türkiye’nin kendi sorunu olduğu yolunda karar verdi. Bu kararla birlikte o zamanki DEHAP şimdi ki DTP dışında kalan partiler rahat bir nefes aldı. Çünkü, ortaya çıkıp açıkça söylemeseler de barajı aşma konusunda umudu olan partilerin hiçbiri yüzde 10’luk barajın kaldırılmasını istemiyor. Nedeni basit; bütün bu partiler tıpkı AKP gibi aslında küçük bir oy almalarına rağmen Meclis’te tek başlarına iktidarı ele geçirecek sonucun hayalini kuruyor.Aritmetik olarak hesap yapmak çok kolay. Parti ismi vermeyeyim. A partisi ilk genel seçimde yüzde 22 oy alıyor. Ondan sonra gelen parti yüzde 18 oyda kalıyor. Diğer 6 parti de yüzde 9’u aşamıyor. 6 parti yüzde 9’dan yüzde 54 eder. Buna barajı aşanların yüzde 40’ını ekleyin. Yüzde 94. Yüzde 6 oy da seçime katılan diğer 15-20 parti arasında bölüşülüyor.Bu tablonun Meclis’e yansıması iktidarın 400’e yakın milletvekili çıkarması demektir. Böyle bir fırsatı hiçbir parti kaçırmak istemeyecektir. Zaten yüzde 10 barajının kalkması için ciddi bir girişimde bulunan parti var mı? Hepsi lafta söylüyor da, kimse kılını kıpırdatmıyor.*****TGRT olayıMedyada çok gürültü koparmayan son derece önemli bir gelişme yaşadık geçen hafta sonu. Murdock tarafından satın alındığı belirtilen TGRT Televizyonu Hrant Dink’in katil zanlısı ile güvenlik kuvvetlerinin fotoğraf çektirme yarışını görüntüleriyle yayınladı. TGRT bu haberi servise koyarken görüntülerin jandarma karakolunda çekildiğini iddia etti. Çekim yerinin jandarma karakolu değil polis karakolu olduğu daha sonra açıklandı ama Genelkurmay bu habere çok sert tepki göstererek TGRT’yi akreditasyon listesinden çıkardı.Genelkurmay Başkanlığı bazı yayın kuruluşlarına karşı ambargo uyguluyor ama ilk kez bir medya kuruluşuna bu kadar hızlı tepki gösteriyor ve adeta cezalandırıyor.Bu olay iki açıdan çok önemli bana göre. Birincisi TGRT’nin Murdock tarafından alınacak olmasına gösterilen bir tepki olarak görülebilir. Bunu söyleyenler var.Ancak bana göre asıl önemli olan Genelkurmay çok uzun zamandır ilk kez kendisine yönelik bir harekete çok sert tepki gösteriyor. Özellikle AKP iktidarı döneminde medyadaki haberler ve köşe yazılarıyla ağır eleştirilere ve hatta hakaretlere uğrayan Genelkurmay hep sessiz kalırdı. Bu son kararla Genelkurmay sanki “bundan sonra beni küçük düşürmeye çalışanlara karşı eskisi gibi hoşgörülü olmayacağım” mesajını veriyor.

Devamını Oku

Tayyip Bey’in 10 Nisan’a kadar beklemesi demokrasiye aykırı

3 Şubat 2007

Ülkede garip bir kaos yaşanıyor. Art arda gelen olayların nedenini çözen olmadığı gibi mantığını da anlayan pek yok.Dün bir konser salonunda yanıma gelen okurlardan biri “Her şey çok karışık, hiçbir şey anlamıyoruz” dediğinde cevap olarak “Zaten karışık olsun diye karışık” esprisini yaptım.Bütün bu olanlar içinde ülkenin Başbakanı “derin devlet” tartışmasından medet umuyor. Gerginlikten söz ediyor. Ama bu gerginliğe aslında kendisinin ve partisinin sorumlu olduğunu görmek istemiyor.Öğleden sonra gazeteye geldiğimde eski bakanlardan Bahattin Yücel aradı. 30 yılı aşkın süredir tanıdığım dostum Yücel, “Bir soru sormak istiyorum” dedi ve ekledi: “Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanlığı’na aday olup olmadığını neden açıklamıyor, bu halka ve demokrasiye saygısızlık değil mi?” Yücel, “Bir eski parlamenter ve bir Cumhurbaşkanlığı seçiminde oy kullanmış biri olarak, Cumhurbaşkanı adayının kim olduğunu herkesle birlikte öğrenmenin hakkım olduğunu düşünüyorum” dedi.Batı demokrasilerinde bu makamlara aday olan kişilerin aylar öncesinden ortaya çıktıklarını hatırlatan Yücel “Demokrasilerde partiler ve liderlerin tek gücü halktır. Şu anda iktidar gücünü aldığı halktan Cumhurbaşkanlığı gibi önemli bir makama aday olan kişiyi saklıyor. Bunun demokrasiyle alakası olabilir mi?” diye konuştu.Bahattin Yücel bana göre çok haklı. Tayyip Bey ne yapmak istiyor anlamak mümkün değil. Israrla “10 Nisan’ı bekleyin” demek bu ülkeyi daha da germek anlamına gelmiyor mu?Oysa AKP, “Anayasa ve yasalar gereği Cumhurbaşkanlığı seçiminde hiçbir sorun olmayacağını, AKP’nin göstereceği bir adayın seçileceğini, bunun üzerinde tartışmanın anlamsız olduğunu” vurguluyor.Peki Cumhurbaşkanı’nı seçmek bu kadar kolaysa ve Tayyip Bey’in deyimi ile bu parlamento Cumhurbaşkanını “bal gibi” seçecekse bu gizliliğe ve oyalamaya ne gerek var?Tayyip Bey neden veya kimden çekiniyor? Kendi görüşlerine göre AKP kimi gösterirse seçilebilecekse, 10 Nisan tarihi acaba ne ifade ediyor? Bu süreye kadar Tayyip Bey neyi düşünecek, hangi kriterleri sorgulayacak?Bir tarafta “güç bende” diye böbürleneceksiniz, öte yandan Anayasa ve yasalar gereği ilk kez belki de çok kolay yapılacak bir Cumhurbaşkanlığı seçimi için tavrınızı koyamayacaksınız.Gözlediğim kadarıyla Tayyip Bey ve kurmayları meydanlarda “bal gibi seçeriz” diye böbürlenmelerine rağmen, bunun aslında o kadar da basit bir şey olmadığını biliyorlar.Geçmiş dönemlerde Atatürk hariç dört sivil Cumhurbaşkanı seçildi. Celal Bayar aday olmak için kamuoyunu aylarca bekletmedi. Turgut Özal, partisi içinde kısa bir yoklama yaptıktan sonra, belki biraz geç kalarak olsa da adaylığını açıkladı. Süleyman Demirel Özal’ın beklenmedik bir ölümün ardından kısa sürede kararını verdi. Ahmet Necdet Sezer içinse partiler arasında uzlaşma sağlanmıştı.Tayyip Bey de eğer gerçekten demokrasiye inanıyor ve ülkedeki gerginliği aşağı çekmek istiyorsa, ne düşündüğünü hiç zaman yitirmeden kamuoyu ile paylaşmak zorundadır.Kaoslar kararsızlık, beceriksizlik ve iktidarsızlık günlerinde ortaya çıkar.Şu anda Türkiye bu üç özelliği de içinde barındırıyor. Kaosların sonucunun ne olacağını ise çıkaran bile hesaplayamaz genellikle.*****Al Gore’un babasıHerkesin izlemesi gerektiğini düşündüğüm Uygunsuz Gerçek filminden sizlere söz etmiştim. Zaten şu günlerde küresel ısınma ilgi ilgili haberler bütün gazeteleri ve televizyon haberlerini kapladı. Söz ettiğim bu belgesel filmde Amerikan eski Başkan yardımcısı Al Gore’un küresel ısınma ile ilgili sunumu yaklaşan tehlikeyi hepimizin gözünün içine sokup beynimize işliyor.Bu belgeselde çok dikkatimi çeken bir noktayı da sizlerle paylaşmak istiyorum.Bugün küresel ısınmaya karşı alınan tedbirlerin yetersizliğinin en önemli uluslararası şirketlerin karlarından taviz vermemek için direnmeleri. Al Gore “Dünya ortadan kalkınca paranın ne önemi olduğunu” soruyor. Bu arada kendi ailesinden de örnek veriyor.Al Gore’un babası büyük bir çiftlik sahibi. Arazilerindeki en çok tütün ekiliyor ve en büyük parayı da buradan kazanıyorlar. Gore’un kız kardeşi müthiş bir sigara tiryakisi. Günde iki paket sigara içiyor ve akciğer kanserinden henüz 40 yaşına bile gelmeden ölüyor. Baba Gore akciğer kanserinin baş etkeninin sigara olduğunu görünce, arazisinde tütün ekmeyi bırakıyor. İlk yıl çok ciddi para kaybediyor doğal olarak. Ama “İnsanları öldüren bir ürünü ben ekemem” diye düşünerek karından vazgeçiyor.“Ama adamın kızı ölmüş” diyebilirsiniz. Dünya da bizim çocuğumuz değil mi bir anlamda. Eğer o ölürse bütün bu servetin ne anlamı var ki? Kardan gözleri dönmüş olanların biraz insafa gelmesi lazım.*****Evlada bırakılan iki mektupDünya malını dünyanın kendisine tercih edenlerden söz edince aklıma ok etkilendiğim bir hikaye geldi. Size de anlatayım.Yaşlı adam kaçınılmaz sonun yakın olduğunu anlayınca oğlunu yanına çağırmış ve ona zarfları kapalı iki mektup vermiş. Sonra da “Bu mektuplardan ilkini ben öldüğüm sırada, ikincisini ise gasilhanede yıkanırken aç” demiş.Adam ölmüş. Oğlu vasiyeti yerine getirmek için ilk mektubu açmış. Mektupta şu yazıyormuş: “Beni çoraplarımla yıkayıp göm.” Adamı gasilhaneye getirmişler. Oğlu imama vasiyeti söylemiş. İmam kaşlarını çatmış “Bu mümkün değil. Dinen günah olur. Her ölenin bedeni çıplak olarak yıkanır, kefene konur ve toprağa verilir. Aksini ben yapamam, ayrıca baban da günaha girer ve cennete gidemez” demiş.Oğlu çaresiz karara boyun eğmiş ve ikinci mektubu açmış. Orada da şu yazıyormuş. “Bak gördün mü, yanımda çoraplarımı bile götüremiyorum.” Anlayana tabii...*****Göğsüm kabardıAtatürk Kültür Merkezi’ndeydim dün saat 11.00’de. İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası’nın Betin Güneş’in şefliğinde seslendirdiği eserleri dinledim.Betin Güneş Türkiye’nin medar-ı iftaharlarından. Almanya’da yaşayan Betin Güneş’in 10 senfonisi ve çeşitli enstümanlarla ilgili sayısız bestesi var. Güneş dün de kendi iki eserini sundu. Bunlardan Korno, Trombon ve orkestra için bestelediği Elengie adlı eserinin dünya prömiyeri de yapıldı. Güneş konserde halen yazmakta olduğu 12. senfonisinin giriş bölümünü de seslendirdi. Orkestra Güneş’in şefliğinde Haydn ve Çaykovski’den de birer eser çaldı.Programda Betin Güneş’in eserlerinin seslendirilmesine solist olarak katılan Slovenyalı Tromboncu Branimir Slokar ve kızı kornocu Zora Slakar izleyicilerden tam not aldığı gibi büyük alkış topladı.Konseri izlerken karşımda dünya çapında bir Türk sanatçının olduğunu görmek, Betin Güneş’in Türkiye’den çok daha fazla dünya ülkelerinde tanındığını bilmek açıkçası göğsümü kabarttı. Karmakarışık günler yaşarken bir buçuk saat de olsa müziğin sihirli dünyasında huzur bulmak beni çok mutlu etti.

Devamını Oku