Konuşana göre kişisel görüş de önemlidir

2 Mart 2007

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın CNN’de Taha Akyol’un sorusuna cevap verirken “Orgeneral Büyükanıt’ın sözleri kişiseldir, zaten kurumsal olması halinde kaos olur” sözlerini duyduğumda gerçekten çok şaşırdım.Beni Tayyip Bey’in sözlerinden çok, o sözleri söylerken takındığı ifade şaşırttı. Çünkü Tayyip Bey Genelkurmay Başkanı’ndan değil de, sanki mahalle bakkalından söz eder bir ifade ve umursamazlık içindeydi.Hemen ertesi gün Genelkurmay Başkanlığı bir açıklama yaparak bu görüşlerin kişisel değil kurumsal olduğunu bildirerek ortalık yere ateşten top bıraktı. Bu top bakalım kimin elini yakacak?Bana göre Erdoğan çok büyük bir maddi hata yaptı. Bu hata siyasi haritamızda ne kadar tahribat yapacak onu kestirmek mümkün değil.Tayyip Bey’in hatası şu: Ne Türkiye’de ne de başka bir ülkede Genelkurmay Başkanı’nın sözleri bu kadar hafife alınmaz. Bir Başbakan, konu ne olursa olsun Genelkurmay Başkanı’nın sözleri için “kişiseldir” diyerek dudak bükmez.Çünkü kişisel bile olsa Genelkurmay Başkanı’nın sözleri zaten önemlidir. Sadece Genelkurmay Başkanı mı, devletin çatısını oluşturan tüm anayasal kurumların başında oturan kişilerin görüşleri önemlidir.Genelkurmay Başkanı “Barzani ve Talabani ile görüşmenin doğru olmadığını” söyleyebilir. Bu hükümetin siyasi kararına müdahale olarak görülmemeli.Asker kendi açısından görüşmeyi gereksiz bulabilir, ama siyasi otorite bu görüşmeden bir yarar umacağını görüyorsa, kararını verir ve bu görüşmeyi yapar. Bunu yaparken de askerden izin almaz.O halde Tayyip Bey neden bu kadar rahatsız oldu? “Kişisel görüşüdür” ifadesi yerine “Genelkurmay Başkanı konuya askerce yaklaşmaktadır. Biz ise siyasi otorite olarak kararımızı alır uygularız” dese Genelkurmay Başkanlığı karşı açıklama yapmak durumda olmazdı.Ayrıca Tayyip Bey televizyon ekranlarından askerle çekişme görüntüsü vereceğine, madem siyasi otorite olarak çok güçlü olduğunu söylüyor, o zaman Genelkurmay Başkanı’nı hemen görevden almalıdır.Eğer gerçekten Barzani ve Talabani konusunda askerin kurumsal görüş açıklaması kaos yaratacak kadar vahimse Başbakan da gereğini yerine getirmelidir.Oysa Tayyip Bey sanki gerginlikten medet umar bir tavır takınmaktadır. Tıpkı 28 Şubat’ta mağduru oynadığı gibi şimdi de bu yoldan Cumhurbaşkanlığı’na atlamak istiyor sanki.*****TÜSİAD’ın zarif uyarısıTÜSİAD üyesi bazı ünlü isimlerin “Erdoğan Başbakan olarak kalsın” sözlerini ilk başlarda yadırgıyordum.Çünkü Tayyip Bey’in başbakan olarak devam etmesi için 9 ay sonra yapılacak seçimleri tek başına kazanması gerekiyor. Peki seçim kazanmamış biri nasıl olup da başbakan olarak görevine devam edecek?İçimden “Demek ki bu ünlü iş adamları daha şimdiden oylarını AKP’ye vereceklerini belirterek AKP’nin yine tek başına iktidara geleceğine inanıyor hatta bunu istiyor” diyordum.Ancak önceki gün yapılan TÜSİAD toplantısındaki konuşmaları dinledikten sonra bu görüşüm değişti. Çünkü TÜSİAD çok zarif biçimde Tayyip Erdoğan’dan Cumhurbaşkanı olma konusunda gerginlik yaratmaktan kaçınmasını istiyor. Bu, aklı selimin sonucudur.TÜSİAD diyor ki “Cumhurbaşkanlığı konusunda toplumsal bir uzlaşma olmalıdır.” Bir tarafta sadece meclisin garip aritmetiğinden yararlanmaya çalışan Tayyip Erdoğan, diğer tarafta onun Çankaya’ya çıkmasının yaratacağı sıkıntıları dile getirenler. Bu durumda “toplumsal uzlaşmaya çağrılan kim” oluyor. Tabii ki Tayyip Bey. Başbakan bu akıllı çağrılara kulak tıkamamalı.Seçimler 9 ay sonra. Eğer gerçekten her yerde söylediği gibi halkın büyük çoğunluğu kendisini destekliyorsa, seçime girer, yine tek başına iktidar olur, ülkeye pek çok yararlı hizmet yaptıktan sonra meclis aritmetiğinin desteği ile değil, halkın desteği ile hayal ettiği makama oturur.*****Çocuk istismarında ilk görev ailelereGeçtiğimiz hafta cumartesi gününü “kamu hizmeti” görevine ayırmıştım. Uluslararası Lions 118 T Yönetim Çerçevesi Federasyonu’nun Bahçeşehir Üniversitesi ile ortaklaşa düzenlediği “Çocuk istismarında Türkiye nerede duruyor?” konulu panelin yöneticiliğini yaptım.Buna kamu hizmeti diyorum çünkü imkânımız olduğunda bu tür faaliyetlere katılmanın önemli olduğuna inanıyorum.Panelde CHP İzmir Milletvekili Canan Arıtman, UNICEF Ankara Proje Sorumlusu Anna Kroon, Profesör Doktor Nilüfer Narlı, İstanbul Barosu Çocuk Hakları Komisyonu’ndan avukat Ayşenur Demirkale ve Profesör Doktor Oğuz Polat katıldı. Yaklaşık 3.5 saat süren paneli kalabalık bir izleyici kitlesi izledi.Panel benim için çok yararlı oldu. Çünkü her biri alanında uzman kişilerden çocuk istismarı, tacizler ve cinsel tacizlerle ilgili bilmediğim pek çok yeni bilgi edindim.Şurası bir gerçek ki çocuk istismarı konusu sadece Türkiye’nin değil hemen tüm dünyanın önemli bir sorunu. Sadece ülkelere göre bu istismarın niteliği değişiyor.Türkiye’de ne yazık ki dayak, aile içi şiddet çok yaygın. Bir de ne yazık ki cinsel taciz ve ensest olayı ürkütüyor. Bir de bizde özellikle çocuğa yönelik şiddet normal kabul ediliyor. Uzmanlar bu konuda halkın bilinçlendirilmesi gerektiğini kaydederek “Sadece bununla olmaz, şikâyet edilecek ve sonuç alınacak merkezlerin de hayata geçirilmesi gerek” diyor. Bu nedenle herkesin kolaylıkla ezberinde tutabileceği bir “Alo numarasının” devreye girmesi konusunda herkes hemfikirdi.Bu arada ortak bir tavsiyeyi sizlerle de paylaşmak istiyorum: “Çocuk istismarı konusunda en büyük görev ailelere düşüyor. Anne babalar çocuklarıyla konuşmaktan kaçınmamalı. Çocuklarının ev dışında yaşadıklarını mutlaka iyi izlemeli ve bu konuda çocuklarını konuşturmalı. Çünkü çocukların önemli bölümü dışarıda taciz edildiğinde, korktuğu için evdekilere hiçbir şey anlatmıyor. Çocuklarla kurulacak arkadaşça ilişkiler bu sorunu azaltacaktır. Ayrıca Meclis, çocuklara yönelik istismarı yasal olarak da önleyecek tedbirleri almakta ağır davranmamalı.”*****PeKaKa- PeKeKe ateşkes, çatışmaSon günlerde özellikle televizyonlarda bir Kürt siyasetçi konuşturma telaşı var. Hangi kanalı açsanız karşınızda bir Kürt sözcüsü görüyorsunuz.Bu kişilerin kullandıkları terminolojilere dikkat çekmek istiyorum. Örneğin çok bilinen K harfini telaffuz etme yöntemi var. K harfini kimi Ka diye kimi Ke diye okur. Ama söz konusu PKK olunca bu sembolik bir anlam kazanıyor. Çünkü son 20 yıldır şunu gözledim. PKK’ya sempati duyanlar PeKeKe diye telaffuz ediyor. PKK’yı terörist bir örgüt olarak görenler ise PeKaKa diyorlar. Televizyonlardaki Kürt sözcülerinin hemen hepsi PeKeKe diyor.Bir diğer tanım da çatışma ve ateşkes kelimelerinin kullanımında. Kürt temsilciler ağızlarına asla “terör” sözünü almıyor. Onlar sürekli olarak “çatışma” sözcüğünü kullanıyor ve PKK’nın eylemsiz geçen dönemlerini “ateşkes” olarak niteliyor.

Devamını Oku

Sağda veya solda değil “Cumhuriyet’te” birlik!

28 Şubat 2007

Cumhurbaşkanlığı tabii ardından gelecek genel seçimler yaklaştıkça AKP’yi artık iktidarda görmek istemeyen siyasi çevrelerde müthiş bir hareketlilik yaşanıyor.Baraj sorunu nedeniyle yine Meclis dışı kalacaklarını ya da iktidarı ele geçirmek için yeterli oyu alamayacaklarına inananlar sürekli “birlik mesajları” veriyorlar.Hemen her gün gazete ve televizyon haberlerinde “Sağda birlik için görüşme” veya “Solda birlik için görüşme” haberlerine rastlıyoruz.Oysa bugün Türkiye’nin karşı karşıya olduğu tehlikenin bertaraf edilmesi için sağda veya solda birlikler oluşturmak için uğraşmak yerine Cumhuriyet’te, Cumhuriyet’in ilkelerinde birlik olma hedef alınmalı.Şurası kesin ki, kimilerimiz beğenmese de demokrasi yolunda çok önemli bir mesafe katedildi bugüne kadar.Artık aklı başında hiç kimsenin aklında demokrasi dışı bir çözüm bulmak, bunu istemek gelmiyor.Buna karşın yaşadığımız günün demokrasisi de zihinlerde soru işareti yaratıyor. Ben pek çok kişinin AKP uygulamalarına karşı “Bu demokrasi mi?” diye sorduğunu duyuyorum.Tayyip Erdoğan ve partisinin Cumhurbaşkanlığı seçimi nedeniyle takındığı “İktidar bende değil mi, o halde istediğimi yaparım” tavrı da zihinlerdeki bu demokrasi sorgulamasının alt yapısını sağlıyor.1990’lı yıllardan itibaren yaygınlaşan liberal görüşler, aslında düşünceyi ifade özgürlüğü ile ilgisi olmayan inanç özgürlüğünü topluma demokrasi olarak sunmak istedi. Çünkü inançları ön plana alarak ve devleti aslında dini kurallara göre yönetmek isteyen siyasi bir akım, bu liberal görüşlerin yıllarca önce söylediği sloganlarla ortaya çıkmıştı. Demokrasinin ağırlığı altında ezilen bu liberal çevreler AKP’nin bu söylemine karşı çıkacak gücü bulamadılar.Önceleri saf demokrasi adına yapılan destekler giderek AKP’nin payandalığına dönüştü. AKP de güçlenen medyası ile toplumda kamplaşma ve gerginlik yaratarak zihinleri iyice bulandırdı.Görmemiz gereken bir gerçek var.AKP diğerleri, yani CHP, DP, AP, MHP, DYP, DSP, GP gibi bir parti değil. Bu saydığım partiler siyasi nedenlerle bugüne kadar pek çok yanlışlar yapmış olabilirler. Bu partiler tüm yanlışlarına rağmen Cumhuriyet’e ve temel ilkelerine karşı bir söylem içinde olmadılar.Ancak AKP tüm bu partilerden farklı bir ideoloji ve misyonla yola koyuldu ve hızla asıl hedefine doğru yürüyor.Cumhurbaşkanlığı seçimi bu hedefin çok önemli varış noktalarından biridir. AKP ideolojisi ve misyonu Cumhuriyet’in sembolü olan Çankaya’yı da uhdesine kattığında Türkiye bambaşka bir ülke olacaktır.“Demokrasiye inanmıyor musun?” veya “Anayasa ve yasalar böyle diyor” türündeki bahane ya da görüşlerin hiçbiri geçerli değildir.Demokrasiye inanan bir siyasi akım, ülkede gerginlik ve hatta bölünme yaratacağını bile bile, sadece yasaların arkasına sığınarak ve demokrasi oyunu oynayarak Türkiye’yi bir kaosa sürüklemez.Demokrasiye gerçekten inanan bir siyasi hareket, elinden büyük bir gücün kaçacağını bilse bile, millet iradesinin yansımadığı bir aritmetikten yararlanmaya kalkmaz. Demokrasi, inançlar ve ahlak açısından da bu böyledir.Her şeye rağmen Tayyip Erdoğan ve ekibinin sağduyulu olacağına ve aklı selimle karar vereceğine inancımı henüz koruduğumu belirtmekle birlikte, siyasette ne yapacağını bilemeyenlerin “sağda solda birlik” için çırpınacaklarına, Cumhuriyet ve temel ilkeleri üzerinde birlik sağlamaları gerektiğine inanıyorum.***** “Can abi ben çarpıyorum biliyor musun?”Trafikle ilgili küçük noktalara değindiğim yazılarıma sizlerden çok olumlu tepkiler alıyorum. Bu da beni mutlu ediyor.Ancak “ek şerit” konusuyla ilgili yazımdan sonra öyle bir telefon aldım ki, açıkçası ne diyeceğimi de şaşırdım.Konuşmasından genç ve “bitirim” olduğu anlaşılan kişi ile bakın aramızda nasıl bir konuşma geçti.- Can abi merhaba.- Merhaba, buyursunlar.- Abi ben Erhan, Ortaköy’den.- Buyur Erhan, ne istedin?- Abi ben seni çok seviyorum.- Sağol, teşekkürler.- Her gün okuyorum.- Tekrar teşekkürler.- Abi sen beni tanımazsın ama sen bizim aileden biri gibisin.- Sağ ol, ailene de selamlar.- Televizyonda göremiyoruz abi ne oldu?- Dur bakalım, uzun hikaye, söyle bakalım niye aradın?- Abi şu şerit yapanları yazdın ya..- Eeee- İşte ben de hasta oluyorum ona abi.- Nasıl hasta oluyorsun?- Aynen yazdığın gibi, kıl oluyorum.- Öyle, öyle.- Ama ben intikamımı alıyorum.- Nasıl alıyorsun?- Çarpıyorum abi.- Nasıl çarpıyorsun?- Bayağı çarpıyorum, şerit yapıp kaynak yapmaya çalışana çakıyorum bir tane.- Yani kaza yapıyorsun?- Aynen öyle abi.- Başın derde girmiyor mu?- Niye girsin abicim, ben trafik kurallarına uygun çarpıyorum.- Nasıl oluyor o?- Bak abicim, yol çizgileri ne işe yarar?- Trafiğin düzgün akmasına yarar.- Bilemedin abicim.- Peki ne işe yarar?- Kaza olduğunda polis geliyor ya.- Eeee- Polis önce çizgilere bakar, kim çizginin içindeyse o haklıdır.- Yapma yaa?- Aynen abicim, işte ben ek şerit yapanlara kıl olduğumda arabamın durumuna bakıyorum. Tam çizginin ortasındaysam ve adam benim önümü kesiyorsa çakıveriyorum.- Haklı çıkıyorsun.- Elbette abicim, öyle kavga dövüş falan yok, pardon diyorum, polis geliyor beni haklı buluyor. Karşı tarafın sigortası zararı ödüyor.- Ama araban hasar görüyor.- Amma yaptın abicim, aptal mıyım ben. Ne zaman kaporta işi çıksa çarptırmayı o zaman yapıyorum.- Vay canasına......*****Bugün 1 MartHer zaman aklımıza takılır. Bir şeyi öyle değil de böyle yapsaydık acaba ne olurdu? İstediğiniz kadar senaryo yazın, yaşanmış yaşanmıştır artık.Eğer 1 Mart tezkeresi kabul edilseydi, bugün ne olurdu? Buna olumlu veya olumsuz senaryolar yazanlar çok. Da faydası da yok.Ancak ülkemiz kaderinde garip bir çelişki var. İktidar çok istediği halde ve kabul oyları ezici çoğunlukta olmasına rağmen tamamen Meclis iç tüzüğü yüzünden tezkereyi geçiremedi.Ama bu halkı çok sevindirdi. Çünkü halk Amerika’nın Türkiye’de bu kadar egemen olmasını istemiyordu. Nitekim gelişen olaylar Türkiye halkının Amerika’ya karşı olan duygularını daha da sertleştirdi. Uluslararası araştırmalarda Amerikan aleyhtarlığının en yüksek olduğu ülke Türkiye çıkıyor.Ama ne gariptir ki Türkiye’deki iktidar sanki Amerika’nın sesine çok fazla kulak veriyor, adate onun izinden gidiyor. Anketlerde ise AKP birinci çıkıyor. En Amerikan aleyhtarı ülke, Amerika’ya yakın bir hükümet. Çelişkiye bakın. Halkın kafası mı karışık yoksa?

Devamını Oku

28 Şubat’ta neden ve nasıl karşı çıktım?

27 Şubat 2007

Bugün yine 28 Şubat. Bundan 10 yıl önce Necmettin Erbakan başkanlığındaki Refah- DYP hükümeti MGK toplantısında askerlerin ağır eleştirileriyle karşılaşmıştı. İşte bu ünlü MGK toplantısından Refah-DYP hükümetinin yıkılmasına kadar geçen süre bugüne dek “28 Şubat süreci” olarak adlandırıldı.Ne oldu 28 Şubat sürecinde?Medyanın önemli bir bölümü, iş dünyası ve Silahlı Kuvvetler’in yarattığı ortak iklimle Erbakan hükümeti demokrasiye pek uymayan yöntemlerle yıpratıldı, özellikle DYP üzerine kurulan baskı ile bu partiden çok sayıda milletvekili birer ikişer istifa etti, sonuçta dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in teamüllere aykırı tasarrufuyla iktidar Mesut Yılmaz başkanlığındaki üçlü koalisyon hükümetine devredildi.Bu süreçte dönemin en etkili gazetelerinden Sabah’ın yazarıydım. İçinde bulunduğum grubunun o günkü yayın anlayışına ters düşmeyi göze alarak uygulamalara karşı çıktım.Peki ne yaptım ve neden yaptım?Refah-DYP hükümeti kurulduğu ilk günden itibaren içime hiç sinmedi. Cumhuriyete, Atatürk ilke ve devrimlerine, demokrasiye yürekten bağlı biri olarak devlet yönetimine üstü kapalı da olsa dini kuralları sokmaya çalışanlara tüm meslek yaşamım boyunca karşı çıkmıştım.Uygulamalarını daha önceki Ecevit ve Demirel-Türkeş koalisyonlarından bildiğim Erbakan ve zihniyetinin bu kez iktidarın birinci ortağı olarak ülkeyi yönetemeyeceğine inanıyordum.Bu nedenle koalisyonun kurulduğu ilk gün bu oluşumun yanlış olduğunu ve DYP lideri Tansu Çiller’in siyaseten intihar ettiğini yazdım.Nitekim toplumun da genel eğilimi bu yönde olunca “durumdan vazife çıkaran” başta silahlı kuvvetlerin bir bölümü olmak üzere iş dünyası ve medyanın önemli bir kesimi müthiş bir yıpratma kampanyasına başladı.Susurluk kazasının bahane edilmesiyle “derin devlet çetelerine” yönelik öfke, bir anda kanal değiştirerek hükümet aleyhtarlığına dönüştü.Hedef, hükümetin devrilmesiydi. Erbakan ve partisi “irtica” suçlamaları bombardımanına tutuluyordu, buna karşın Refah Partisi buna hiç aldırmıyordu bile. Bu durumda hükümetin düşürülmesi için iktidarın diğer ortağı DYP’nin yıpratılması gerekiyordu.Silahlı kuvvetler, medyanın bir bölümü ve iş dünyası Refah eleştirisini “Aczmendiler, Fadimeler, Ali Kalkancılarla magazinleştirip sulandırırken” DYP milletvekilleri baskılarla, ağır hakaretlerle ve hatta tehditlerle birer birer istifa ettirilmeye başlandı.Bu beni rahatsız ediyordu. Çünkü ben her şeye rağmen bu sorunun demokratik yoldan çözüleceğine inanıyordum.Ayrıca şunu da adeta haykırarak söylüyordum: “Bir yanlış yapıyoruz. İrtica tehdidine karşı merkez sağı yok ediyoruz. Bugün çok zayıflatacağımızı sandığımız irtica tehdidi, başka bir oluşumla çok yakında daha büyük bir tehlike olarak karşımıza dikilecek. O zaman kimse bir şey yapamayacak ve Türkiye bir Arap ülkesi hatta İran görünümüne girecek.” İşte bu çıkışlarım pek çok kişiyi kızdırdı. Oysa sonuç ortada. 28 Şubat’ta Erbakan’dan kurtulmak için DYP’yi, başka deyişle Merkez Sağ’ı çökertenler, merkez sağ ve merkez soldaki neredeyse herkesin hırsız, vurguncu, soyguncu olduğu izlenimini yaratanlar 5 yıl sonra AKP iktidarına boyun eğmek zorunda kaldı.Yapılan hesaplar tutmamış, planlar bozulmuştu. Çünkü o günlerde belki biraz da kendi çıkarları adına mevcut iktidarı anti demokratik ve uygunsuz davranışlarla yıkanlar halkın öfkesini hiç hesaplamamışlardı.Türk halkı elbette 80 yıllık Cumhuriyetten vazgeçmeyi düşünmüyordu, ama mağdur edilenin de yanında durmuştu. 2002 seçimlerinde halkın yüzde 25’i AKP’yi desteklerken bu partinin dini-siyasi görüşlerine değil, diğerlerine olan kızgınlığını dile getirmişti.AKP de bu potansiyeli iyi değerlendirip iktidar gücünü kendine oy veren kitlelere avantajlar sağlayarak pekiştirdi. Bu yüzden de hâlâ birinci parti.*****“Sizi iktidarda istemiyorum”Yıllar önce Tayyip Bey’le pek çok kere bir araya gelmiştik. Birlikte Cüneyd Zapsu’nun katıldığı yemeklerde bulunduk, Nazlı Ilıcak ve Münci İnci’nin evlerinde defalarca oturup tartıştık. Bu birlikteliklerde Tayyip bey benim demokrasiye sahip çıkan yazı ve görüşlerimi mutlulukla izlediğini söylerdi.Ben de her seferinde bu görüşlerimi kendilerine destek gibi algılamalarını gerektiğini söyleyerek şunu derdim: “Tayyip Bey, size yönelik baskılara asla katılmıyorum. Sizin görüşlerinizi de açıklamanız için elimden geleni yaparım. Ancak şunu da bilmenizi isterim ki, sizin asla bu ülkeyi yönetmenizi de istemiyorum. Çünkü siz benim inandığım demokrasiye inanmıyorsunuz. Ne kadar aksini söylerseniz söyleyin, dini inanışlarınızın baskısı altında kalacaksınız.” Tayyip Bey bu sözlerime hiç tepki göstermez sadece “Öyle demeyin Can Bey” karşılığını verirdi. Haklı çıktığıma sevinemiyorum.*****28 Şubat’tan sıkıldım ve çok usandım28 Şubat sürecinde bir gazeteci olarak takındığım tavır çok farklı değerlendirmelere neden olmuştu. DYP’liler de beni doğal müttefikleri olarak algılıyordu.Askerlerin bir bölümü benim Erbakancı olduğumu ileri sürüyorlardı. Oysa en azından soyadıma baksalar Erbakan ve zihniyeti ile uzaktan yakından ilgim olmayacağını tahmin edebilirlerdi. (Büyük amcam Mucip Ataklı 27 Mayıs’ta Milli Birlik Komitesi üyesiydi. Dün bir gazete Mucip Ataklı’nın babam olduğunu yazmış, yanlış.)Yakın çevrem ve çalıştığım gruptaki arkadaşlarım ise sanıyorum beni “gerçekleri göremeyen akılsız bir çılgın” olarak niteliyordu.Benim demokrasi adına çıkışlarım Refah Partisi’nin çok hoşuna gidiyor ve beni adeta bir demokrasi kahramanı gibi göstermelerine neden oluyordu.Ancak aslında bu bir oyundu. Çünkü ben Refah Partisi yanlılarına göre “kartel gazetelerinde” çalışıyordum. Öyle olmama rağmen “gerçekleri” söyleyebiliyordum.Aslında kullanılıyordum. Söylediğim en küçük bir şey bazı dinci gazetelerde manşete taşınıyor “İşte kendi adamları böyle söylüyor” diye benim üzerimden haklılık gösterisine kalkışıyorlardı.Bazı anlarda çaresiz kalırsınız. Bir tarafta egonuzun sizi ezmesi diğer tarafta artık kendinizi anlatmaktan aciz kalmanız sizi açmaza sokar.Ve bunun bedelini de ödersiniz. Ben ödedim mi? Galiba.Ama bakıyorum, siyasal İslamcı basın oyunu sürdürmekten vazgeçmek istemiyor. Tekrar yazmaya başladığımdan bu yana bu çevrelerden sayısız röportaj ya da yazı teklifi aldım. Konu hep aynı. “Efendim 28 Şubat süreciyle ilgili bir yayın hazırlıyoruz, sizin de görüşlerinize ihtiyacımız var.” Bunların hepsini olumsuz yanıtlıyorum.Çünkü ben sadece “28 Şubat demokratı” değilim. Daha ilkokul çağlarımda evimizdeki demokrasi ikliminin yumuşak havasında yetiştim. Okul yıllarım böyle geçti. Meslek yaşamımın her dakikasında da demokrasiyi, özgürlükleri, insan haklarını savundum.28 Şubat’ta hangi noktadaysam, öncesinde de oradaydım, şimdi de.Ama 10 yıl önce sözde mağduru oynayarak, gerçekten demokrasiyi savunan herkesi hoyratça kullananların, bugün demokrasiyle uzaktan yakından ilgisi olmayan bir iktidar süreci içinde olmaları beni derinden yaralıyor ve hatta demokrasi anlayışımı yeniden sorgulamama neden oluyor.Eğer demokrasi hasbelkader elde edilmiş bir Meclis çoğunluğunu padişahlık gibi algılayıp kendilerinden olmayan herkesi dışlamak, yasaları, hukuku hiçe saymak ya da iktidar gücüyle kendine yarayacak hukuk dışı yasalar çıkarmaksa, muhalefetten nefret etmek, eleştiriye tahammülü olmamak, Cumhuriyeti ve ilkelerini yıkmak, Atatürk devrimlerine karşı çıkmak, millet yerine ümmeti savunmaksa ben sizin demokrasinize inanmıyorum.

Devamını Oku

Kuvvetler ayrılığını bilmeyince gensoruya da öfkeleniyorlar

26 Şubat 2007

Meclis’te bugün İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu hakkında verilen Soruşturma Önergesi görüşülecek.15 gün kadar önce de yine aynı bakan hakkında bir Gensoru Önergesi görüşülmüş ve AKP oylarıyla, doğal olarak reddedilmişti.Bugün verilen önerge de yine AKP oylarıyla reddedilecek. Bundan kimsenin kuşkusu yok.Ancak Başbakan Tayyip Bey, gensorulardan son derece rahatsız olduğunu söylüyor. İçişleri Bakanı hakkında verilen gensoru önergesinden önce “Bizi gensorularla oyalamak istiyorlar, muhalefet işte ancak bunu yapıyor” anlamına gelen sözler söylemişti.Tayyip Bey’in söylediğinin tam Türkçesi aslında şuydu: “Gensoru önergesi veriyorlar, ama nafile, sonucu belli nasıl olsa, o halde bile bile niçin bu önergeleri önümüze getirip duruyorlar.” Mantıken haklı Tayyip Bey. Gerçekten bugünkü Meclis aritmetiği nedeniyle ne kadar haklı olursa olsun hiçbir gensoru önergesi veya soruşturma önergesi Meclis’te kabul edilmez. AKP’liler vicdanları sızlasa bile kendi bakanlarını elbette feda etmezler.Ancak, burada önemli olan önergelerin kabul edilip edilmemesi değil, Meclis’in yasama ve denetleme görevini yapıp yapmamasıdır.Tayyip Bey ve kurmayları, demokrasiyi hasbelkader seçilmiş olanların bir tür krallığı gibi gördüklerinden, sonuç alınamayacak olsa bile her türlü demokratik talep ve tepkiyi öfkeyle karşılıyorlar.İşte bu nedenle Tayyip Bey hızını alamayıp YÖK Başkanı’nı adeta azarlayarak konuşabiliyor, yargı kararlarından yakınıp “Yargı önümüzü tıkıyor” diyebiliyor, Cumhurbaşkanı’nı her fırsatta köşeye sıkıştırmak istiyor, bürokratlara “maaşını ben ödüyorum tabii ki beni dinleyeceksin” lafını edebiliyor.Çünkü, görünen o ki AKP zihniyetindeki demokrasi anlayışına, genel başkanlarının yıllar önce söylediği “Demokrasi bir tramvaydır, hedefimize ulaştığımızda ineriz” ilkesi hakim.Gensoru ya da soruşturma önergesi, muhalefetin iktidarı en etkili denetleme araçlarından biridir. Elbette çoğu kez muhalefet de bilir ki Meclis’te çoğunluğu elinde tutan bir iktidar gensorularla yıkılamaz. Ancak iktidar partisi içinde bir çatlak varsa gensorular etkili olabilir ki bu siyasi tarihimizde pek görünen olay değildir.1980 öncesinde Demirel’in bakanlarından Hayrettin Erkmen gensoru sonucunda düşürülmüştü. 98’de CHP dışarıdan desteklediği Yılmaz hükümetine desteğini çekmiş, ekonomiden sorumlu bakan Güneş Taner ile Başbakan Mesut Yılmaz gensoru ile düşürülmüştü. Gensoru ile bakan ya da hükümet düşürülmesi çok zordur ama muhalefet de, diğer yasa görüşmelerindekilerden çok daha fazla konuşma fırsatı bulur. Gerek Meclis denetimi gerekse kamuoyunun bilgilendirilmesi açısından gensoru ve soruşturma önergeleri çok önemlidir. AKP iktidarı, çok güçlü Meclis çoğunluğu sayesinde iç tüzük oyunlarıyla muhalefetin Meclis’teki konuşmalarına çok ciddi kısıtlama ve sınırlamalar getirdi. Bu durumda muhalefetin sesini çıkarabileceği birkaç çıkış noktası kaldı. Bunlardan biri bütçe, diğeri genel görüşmeler ile Gensoru ve Soruşturma önergeleri.Tayyip Bey ekibi işte muhalefetin bu kadar sınırlı konuşma hakkını kullanmasına bile karşı çıkıyor, öfkelenip esip gürlüyor.Oysa sözde değil özde de demokrasinin kurallarını benimsemiş olsa, demokrasinin en temel niteliklerinden biri olan “Kuvvetler ayrılığı” prensibinin uygulanmasından rahatsızlık duymaz.***Servis terörü (2)Hafta sonunda İstanbul’da trafik sıkışıklığına neden olan unsurlardan birinin de büyük şirketlerin personelini taşıyan servis araçları olduğunu yazmıştım. Yazının sonuna da, servis dışı saatlerde yaşanan kaosu da yazacağımı belirtmiştim.Özellikle Taksim-Maslak bölgesi arasında yoğunluk kazanan personel servisleri akşam saatlerinde herkesin geçiş yeri olan caddelerde park ederek trafiği büyük oranda sıkıştırıyor.Ancak aynı araçlar gündüz saatlerinde de başka bir sıkışıklığa neden oluyor. Çünkü bu araçların çalışmadıkları zamanlarda park edecekleri yerler olmadığı için, sürücüler araçlarını ara sokaklara park ediyor.Trafik ekipleri ve Trafik Vakfı gözlerine kestirdikleri araçları çekip ceza da yazarken, yüzlerce minibüs ve otobüsün ara sokakları işgal etmesine ses çıkaramıyor. Trafik Vakfı ne mi yapsın? Para kazanmak için araba çekiyorsa. Topladığı paralarla park yeri üretmeye çalışsın.***Fenerbahçe’ye kızmayınFenerbahçe’nin AZ Alkmaar’a, yenilmeden kupadan elenmesine çok öfkelenmiştim. Herkes yönetime kızdı, haklıydılar da, topu boş kaleye atamayan futbolcuların da hatası yok muydu yani? Her neyse geçti artık. Darısı gelecek yıllara.Antalya maçının kaybedilmesi ise tüm Fenerbahçelileri çileden çıkardı. Çünkü geçtiğimiz hafta Galatasaray ve Beşiktaş yine puan kaybedince Fenerbahçe çok avantajlı duruma gelmişti. Puan farkını 9’a çıkaracaktı. Peki sonra ne olacaktı? Lig erken bitecekti. Galatasaray ve Beşiktaş maçlarının bile heyecanı kalmayacaktı. Televizyonlardaki ateşli tartışmalar yapılmayacaktı. Gazeteler heyecanlı başlıklar atamayacaktı. Fenerbahçeliler ve Galatasaraylıların birbirlerini kızdırmasının bir esprisi kalmayacaktı. Fenerbahçe bu puan farkıyla da şampiyon olur, merak etmeyin. Hiç olmazsa işin heyecanı biraz daha sürecektir.***Yapmayın Kemal Bey böyle şey olur mu?Kemal Unakıtan AKP hükümetinin en neşeli, esprili bakanlarından. Ankaralı gazeteci arkadaşlarımdan iyi biliyorum, herkesin en çok konuşmak istediği bakanların başında geliyor. Çünkü birincisi çok esprili ve eğlenceli, ikincisi de espriyle karışık söylediği sözler, biz gazetecilerin başlık bulma derdine birebir.Çünkü Kemal Bey öyle bir söz söylüyor ki, bu söz “ben manşetim” diye bağırıyor zaten.Gerçi “ben manşetim” diye bağıran sözlerin neredeyse tamamı devlet ciddiyetine asla uymuyor. “Babalar gibi satarız” sözünü ciddiyetle bağdaştırmak mümkün mü örneğin? Ama bugünkü konumuz o değil. Ancak pazar günü Kanal 7’de canlı izlediğim Kemal Unakıtan’ın Cumhurbaşkanlığı seçimi için “Lamı cimi yok, Başbakan kimi işaret ederse biz onu seçeriz” sözleri, “manşet” adına diğer sözleri kadar esprili ve çarpıcı olmasa da demokrasi adına çok talihsiz geldi bana.Bir partiye gönül verenlerin, genel başkanlarının sözünü dinlemesi, ona bağlılıklarını sunması yadırganacak bir şey değil elbette, ama ülkenin en önemli konusu bu kadar hafife almanın da bir yararı olmadığını düşünüyorum.Kemal Bey bu sözleriyle aslında çok bağlı olduğunu söylediği genel başkanına da ters düşüyor farkında olmadan. Çünkü Tayyip Erdoğan ısrarla “Nisana kadar bekleyin, arkadaşlarla tartışıp görüşeceğiz, kararımızı parti olarak vereceğiz” diyor.Kemal Bey ise bir anlamda bu söylemin doğru olmadığını, günü geldiğinde Başbakan’ın kendisini ya da bir başkasını işaret edeceğini beyan ediyor.Demokraside pek çok sulandırma yaşadık bugüne kadar, ama hiçbiri AKP dönemindeki kadar açık seçik değildi.

Devamını Oku

Sigortalar bir gün atacak artık

25 Şubat 2007

Medyanın ağır bir iktidar baskısı altında olduğu konusunda artık hiç kimsenin şüphesi yok. AKP’ye en yakın isimler bile bundan rahatsızlık duymaya başladıklarını çekinerek de olsa söylemeye başladı.Medya ile ilk kez bu iktidar uğraşmıyor. Ama bir türlü anlamadıkları, medya ile bu kadar uğraşan hiçbir iktidarın yerinde kalamadığı gerçeği.Bunu söylerken “Medya herkesten büyüktür, ona kimse karşı koyamaz” gibi aptalca bir görüşün peşinde değilim. Medya eninde sonunda halkın gözüdür, kulağıdır ve dilidir, çeşitli nedenlerle bir süre suskun kalsa bile günün birinde sigortalar atar ve iktidarlar hiç ummadıkları bir manzara ile karşılaşırlar. Ondan sonra artık ne yapsalar faydası olmaz, siyasetin çöplüğüne giderler.Medya istediği için mi? Değil, halkın sesini dinlemedikleri için.27 Mayıs’ta da bu böyle oldu. “Babıali’nin üzerinden buldozerle geçeceklerini” söyleyenlerin adını bile hatırlamıyoruz.12 Eylül döneminde sabah uyanıp da beğenmediği bir haber gördüğü gazeteyi kapatan generallerden sadece Kenan Evren’in adını hatırlıyoruz, o da yaşlılığında işi magazine döküp medyatik hale geldiği için. Özal da medya ile uğraşmıştı. Ömrü vefa etmedi ama kurduğu parti eridi gitti. Medya üzerinde baskı kurarak ya da avantajlar sağlamaya çalışarak ikbal bekleyen siyasi partilerin halini 2002 seçimlerinde yaşadık hepimiz.Bugün de AKP aynı yolda.Ancak, burada çok önemli bir noktanın mutlaka altı çizilmeli.Bugüne kadar tüm iktidarlar medya ile oynamak istediler ama bunu en çirkin, en akılsızca ve ahlaka aykırı şekilde yapmayı AKP iktidarı becerdi.Kanaltürk olayı nedeniyle iktidarın medyaya nasıl baskı yaptığını kamuoyu da daha net biçimde gördü. İktidar, beğenmediği ya da kontrol ederek dilediğini yaptırmak istediği medyayı direkt patron katından vurmayı tercih ediyor.Büyük bir gazetenin genel yayın müdürünün itirafından öğrendiğimize göre, bu gazete aylardır maliye denetimindeymiş. Şirketlerinin hiçbir açığı bulunmadığını söyleyen genel yayın müdürü, maliyecilerin rahat çalışması için bina içinde bir oda bile tahsis ettiklerini anlatıyor.Bir gazetenin vergi kontrolü, içerde üs kuracak kadar uzun sürebilir mi? Bu gazetenin patronu ve genel yayın müdürü bu sözde denetimin aslında baskı aracı olduğunu bilmez mi? Bilir.Bu itiraflar üzerine diğer büyük medya kuruluşlarının sorumluları da benzer açıklamalarda bulundu. Görünen o ki şu anda bütün büyük medya kuruluşlarının içinde devletin elemanları şu ya da bu gerekçelerle denetimler yapıyor ve denetimler asla bitmiyor.“Peki bir şey yoksa neden korkuyorlar?” diye sorabilirsiniz. Öyle değil işte, devletin bazı birimleri eğer sizin içinize kadar girerse, ister suç bulurlar, ister suç yaratırlar.30 yıllık gazetecilik deneyimimle şunu söylüyorum. Bir iktidar medyaya bu kadar baskı yapıyorsa, medya bir süre o iktidarın dilediği yönde davranışlar sergileyebilir. İşte son birkaç yıldır kamuoyunun da dikkatini çeken ve öfkesini toplayan sessizlik galiba bu nedenle yaşanıyor. Ama hiçbir iktidar da sakın buna kanmasın. Bir gün gelir sigortalar öyle bir atar ki, neye uğradıklarını şaşırırlar.Sigortaların çok ısındığını görüyorum, atması an meselesidir. Sanıyorum bu gerçeği Tayyip Bey de gördüğü içindir ki medyayı adeta inadına, ağır hakaretlerle eleştirerek Demokles’in Kılıcı’nın rüzgârını her fırsatta hissettirmek istiyor. Yanda Bilal Çetin’in yazısında Baykal’ın medyayı eleştiren sözlerini okumuş olmalısınız.Medyadaki bazı uygulamalara ben de kızmıyor muyum, evet ama medyaya güveniyorum da.***Kişisel namusu öne sürüp hukuku katletmeyelimStar TV’de dün öğle üzeri Ruhat Mengi’nin sunduğu Her Açıdan programını kaçırdıysanız çok üzülmelisiniz. Çünkü son zamanlardaki en iyi ve doyurucu tartışmalara tanık olduk. CHP milletvekili Atilla Kart, Oktay Ekşi, Mine Kırıkkanat ve Nazlı Ilıcak’ın katıldığı programda iktidarın medya üzerine baskı uygulayıp uygulamadığı konuşuldu. Programa son anda telefonla katılan Tuncay Özkan ise tansiyonun çok yükselmesine neden oldu.Bu programda çok dikkat çekici bir nokta, siyasi görüş ve taraf tutmalar adına çok sık düştüğümüz veya bilerek düşürüldüğümüz bir hataydı.Kanaltürk’e uygulanan baskı yöntemleri tartışılırken, iş yine kişisel namus konusuna geldi.Son yıllarda iktidar ve yanlıları bu oyunu çok güzel oynuyor. Demokrasi ya da hukuk adına yapılan bir tartışma birden kişiselleşiyor ve kişilerin namusları tartışılmaya başlanıyor.Nitekim dün de bunu yaşadık. Kanaltürk’e yapılan baskılar tartışılırken, konu bir anda Tuncay Özkan’ın nasıl para bulduğuna geldi. Oysa konu Tuncay Özkan’ın parası değil ki, o ayrı bir konu ve bu yine bu mesleğin mensupları arasında başka bir platformda tartışılır.Peki bazıları neden konuyu ısrarla buraya çekiyor? Çünkü yapılan hukuksuzlukların bahanesi yok. Ama siz bir hukuksuzluğu ötrbas etmek istiyorsanız, işi kişisel hale getirirsiniz. Hukuku değil kişiyi tartıştırarak mesafe alırsınız.Bu iktidar bunu çok iyi beceriyor. Hukuk katlediliyor bu arada ama ne gam, ona ihtiyaç yok ki zaten.***Erdoğan yüzde 90 Cumhurbaşkanı olamaz, Gül de Başbakan...Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in bir iddiası yayınlandı iki gün önce gazetelerde. Gökçek “Erdoğan’ı Cumhurbaşkanı yaptırmazlar diyenlere gülüyorum” diye konuşmuş ve Tayyip Erdoğan’ın yüzde 90 Cumhurbaşkanı olacağını, Başbakanlık koltuğuna Abdullah Gül’ün oturacağını ileri sürerek genel seçimlerde de AKP’nin yüzde 38 ile yüzde 42 arasında oy alacağını söylemişti.Gökçek’in bazı tahminlerinin tuttuğunu kabul etmek zorundayız. En azından kendi seçimi ile ilgili söyledikleri boş çıkmamıştı. Bu nedenle bundan sonraki seçimde de Gökçek’i aynı koltukta otururken görebiliriz.Yaygın kanaat Erdoğan’ın Çankaya’ya çıkacağı yönünde olabilir.Ancak ben de diyorum ki “Tayyip Bey yüzde 90 Cumhurbaşkanı olamaz, yerine de Abdullah Gül oturamaz.” Bunu iddialaşmak adına söylemiyorum. Ben hâlâ Türkiye’de sağduyunun ve aklı selimin hakim olacağına inanıyorum. Hepsi budur.***Akgün ağabeyDün öğleden sonra haber sitelerinde gördüğüm bir haberle çok sarsıldım. Sevgi Akgün Ağabey (Tekin) yakalandığı hastalığa yenilmişti. Bazı gazeteci ağabeyleriniz vardır. Uzun yıllar görmemiş olabilirsiniz ama onlar sizin yüreğinizde her zaman yaşarlar. Akgün Ağabey de böyleydi. Taa Günaydın Gazetesi’nde, çocukluktan gençliğe adım attığım yıllarda çalışırken tanımıştım. Her zaman yüzü gülen, en çetrefilli olayı bile sakinliği ile çözen, yanındaki gençleri asla ezmeden, onlara yol göstererek ve yardımını hiç esirgemeyerek koruyan bir gazeteciydi.Bugünlere gelen yolumda Akgün Ağabey ve o dönem bizlere yol açan ağabeylerimizin çok payı oldu. Huzur içinde yatsın.

Devamını Oku

Bir parti Apo ile pazarlıktaymış

24 Şubat 2007

Ankara’nın siyasi havasını çok iyi koklayan, istihbaratçılık yanı da ağır basan bir eski siyasetçi perşembe günü telefonla aradı. Giriş cümlelerine bile başvurmadan öyle bir konuya daldı ki, bir anda ağzım açık kaldı. Bu konuşmayı size de aktarmak istiyorum.- İnanılmaz şeyler olacak.- Bunu tahmin etmek için falcılık yapmaya gerek yok ki.- Öyle deme, insanın aklını durduracak gelişmeler oluyor.- Ne gibi?- Apo ile pazarlığı duydun mu?- Duymadım da, bazı söylentiler geliyor.- Ne gibi söylentiler?- İşte ne bileyim, Apo sağa sola talimatlar falan gönderiyormuş.- Onlar bir şey değil, bambaşka bir şey oluyor.- Ne oluyor?- Bir parti Apo’ya mesaj yollamış.- DTP mi?- Canım DTP olsa bunun haber değeri olur mu?- Başka kim olabilir?- Sen bulacaksın onu da.- Bilmece çözdürme, Apo’ya ne mesajı gönderilir ki?- Güneydoğu’da seçime katılmayın, bizi destekleyin.- Yok canım.- Evet aynen böyle.- Hangi parti bu.- Onu söyleyemem.- Neden?- Yazarsın, başın derde girer.- ??????- Apo’ya deniyor ki, seçim için aldığın karardan vazgeç.- Hangi karar?- Güneydoğu’da bazı Kürt isimler seçime bağımsız katılacaklar.- DTP girmeyecek mi?- Girmeyebilir, çünkü baraj sorunu var, ama bağımsızlarla bu sorunu aşabilirler.- Seçilebilirler mi?- Çok rahat. Hem de 30’u garanti gibi.- Bağımsızı seçmek zor değil mi, hani oylar dağılır falan.- Hepsi konuşulmuş. Diyarbakır dışındaki illerde ikişer aday konacak.- Oylar nasıl bölünecek?- Ondan basit ne var, kadınlar bir adaya erkekler bir adaya.- Diyabakır’da nasıl olacak?- Orada 4 aday çıkacak.- Oyları nasıl verecekler?- Yine kadınlar erkekler, ama biraz daha farklı.- Nasıl farklı?- Kadınların 30 yaş altı bir adaya, 30 yaş üstü diğer adaya, erkeklerde de aynı.- Güzel numara ama sonuç alınamaz.- Nedenmiş o?- Sadece 30 altı yaş kadınları oy kullanır da ondan.- Sende mi magazinleşiyorsun?- Güldük canım ne var bunda?- İşte Apo’ya bu plandan vazgeçmesi için mesaj gitmiş.- Bu adaylar mesajı gönderen partiden mi aday olacak?- Sıkıntı orada zaten, adı çok bilinen isimler aday olursa bu parti işin altından kalkamaz.- O zaman ne olacak?- Kürt olan ama adı çok öne çıkmamış isimler listeye konsun isteniyor.- Apo buna razı gelecek mi?- Henüz değil ama buna yatabilir.- Neden?- Çünkü Apo bağımsız hareketini çok da desteklemiyor.- Niye desteklemesin?- Meclise 30 Kürt milletvekili girerse Apo’nun liderliği de tartışma yaratır.- Orası öyle.- Bu nedenle daha ılımlı isimler üzerinde duruluyor.- Ne zaman gitmiş bu teklif?- İki hafta önce.- Kimler aracılığı ile?- Avukatları, ama konuşmalar bu kadar açık değil, şifreli konuşmuşlar.- Birileri de bunu çözmüş mü?- Şüphen mi var?- Gerçekleşeceğine inanmak güç.- Bak, bu işin içinde AKP de var.- Nasıl yani?- Onlar da bunu destekliyor.- Neden desteklesin?- Çünkü ilk seçimde tek başlarına iktidar olamayacaklarını tahmin ediyorlar, şimdiden yanlarına bir koalisyon ortağı arıyorlar.- Bunu kamuoyuna anlatmak mümkün mü?- Seçim bitince, bunu planlayanların beklediği tablo ortaya çıkarsa hiç merak etme herkesi ikna edecek yöntemler bulunur.- Bunu iyice düşünüp tartmak gerek. *****Yabancının Bodrum’da ev almasıTayyip Bey esip gürleyerek yabancıların Türkiye’de mülk edinmesine yönelik eleştirilere cevap verdi.Tayyip Bey bu eleştirileri pekiştirmek için “Yabancı biri gelip Bodrum’da ev alırsa ne olur, vatanı mı satmış oluruz?” diye sordu. Elbette aklı başında kimsenin buna itirazı olmaz. Yabancılara mülk satışı konusu bu tür bireysel girişimler için söylenmiyor zaten. O ayrı bir konu.Ama çoğumuzun dikkatinden kaçan bir şey var. Yabacılara mülk satışına karşı çıkanlar da bu noktayı dikkatten kaçırıyorlar bence.Yabancılara kaç mülk satıldığını bilmiyorum. Ama onbinlerce mülkün yabancılara ipotekli olduğunu biliyorum.Nasıl mı? Hesap çok basit. Bugün büyük kitlelere hizmet veren bankaların çoğu yabancıların elinde.Onbinlerce hatta yüzbinlerce Türk vatandaşı bu bankalardan çeşitli amaçlarla kredi kullanıyor. Bu kredilerin karşılığında da genellikle arsa, bina ya da ev tapuları ipotek ediliyor.Şu anda tamamı yabancı olan bir bankanın kaç ipoteği elinde tuttuğunu biliyor musunuz? Belki bu sayı satılmış olan mülklerden bile fazladır. Pratikte geçerli olmayabilir ama teorik olarak şunu söyleyebiliriz: “Yabancı bankalar bir gün karar verip bütün kredileri geri isterlerse ellerinde inanılmaz boyutta bir tapu hazinesi oluşur.” Aynı şekilde kredi kartları nedeniyle de hemen hepimiz yabancılara borçlu durumdayız. Tuhaf bir durum değil mi? Global olduk ya.*** İhanet mi?Tayyip Bey ihanet tanımına yine bir unsur daha soktu. O’na göre MGK’da konuşulanları sızdırmak vatana ihanet. Başbakan Genelkurmay Başanı’nın videolu gösterim yapacağı bilgisinin öğrenilmesine çok öfkelenmiş. Oysa MGK’da konuşulanları alenen yayınlamak vatana ihanet değil sadece suç. Bunun da cezası var. Şimdi insan ister istemez merak ediyor. Tayyip Bey bu kadar kızdığına göre, acaba bu kez içeride kendisini sıkıntıya sokacak şeyler mi konuşuldu da “Sızdırmak ihanettir” diyerek önlem almaya çalışıyor.***Servis terörüİstanbul trafiğini özellikle iş saatlerinde felç eden unsurlardan biri de büyük şirketlerin personellerini taşıyan servis araçları. Kent merkezindeki yüzlerce büyük binanın önü akşam saatlerinde çoğu kez iki sıra oluşturarak park ediyor ve yolcularının gelişini bekliyor.Trafikçiler de çaresizlik içinde bu servis araçlarının biran önce kalkıp gitmesi için kan ter içinde kalıyor.Böyle bir manzarayı dünyanın hiçbir gelişmiş ülkesinde göremezsiniz. Çünkü birincisi oralarda toplu taşıma araçları yeterli olduğu için bu tür servislere pek ihtiyaç duyulmaz, ikincisi eğer varsa bu servis araçlar genel trafiği etkileyecek biçimde asla caddelere park edemezler.Bizde ikisi de yok. Toplu taşıma araçları yetersiz olduğu gibi servis araçlarının duracağı yer de yok. O dev binaları yapanlar servis araçlarının duracağı bir yer yapmaktan kaçınıyorlar, belediyeler de buna göz yumuyor, olan milyonlarca İstanbulluya oluyor.Bir de bu araçların gündüz saatlerinde yarattığı kaos var, o da başka yazıya.

Devamını Oku

Arınç: Sloganlı grup toplantısı yakışıksız

23 Şubat 2007

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Bülent Arınç nezaket göstererek iki gün önce kendisine yazdığım açık mektup için bizzat telefon etti.Başkan Arınç AKP Grup Toplantı Salonu’ndaki amigolu, sloganlı gösterinin son derece yakışıksız olduğunu belirterek “Büyük bir üzüntüyle, utanarak izledim, bu olay Meclis’in saygınlığında derin bir yara açmıştır” dedi.Meclis çatısı altında böyle olayların yaşanmaması için elinden gelen çabayı gösterdiğini söyleyen Bülent Arınç “Ne yazık ki uzunca bir süredir bu tür eylemlere tanık oluyoruz. Bu iş maalesef 1991’den sonra başladı. Ama bu son olay bardağı taşıran damla niteliğindedir” diye konuştu.“Ben bu tür eylemlere görevim gereği 1996 yılından beri tanık oluyorum” diyen Arınç “Slogan atmalar Tansu Hanım döneminde ilk kez görülmüştü, ben Meclis başkanı olduktan sonra liderleri bu konuda uyarmaya çalıştım. Bu yapılanların Meclis’in saygınlığını düşürdüğünü hep söyledim, ama dinletmek ne yazık ki mümkün olamıyor” dedi.Arınç son AKP Grup toplantısında amigolarla birlikte slogan atan gençlerin Meclis binasına üniforma gibi görünen bazı atkılarla geldiklerini, ancak güvenlik kuvvetlerinin bunu engellediklerini de söyledi.Arınç sorunun temelinde Meclis Televizyonunun canlı yayın yapması olduğunu da ileri sürerek “Herkes görüntüler canlı olduğu için şov yapmaya çalışıyor, ne yazık ki bunda da başarılı oluyorlar. Ancak bunu şu anda kim önlemeye çalışırsa başına taş yağar” dedi.Canlı yayınlar nedeniyle grubu olan her partinin salonları yandaşlarıyla doldurmasından yakınan Arınç “Örneğin eskiden genel başkanlar konukların olduğu topluluğa karşı kısa bir konuşma yapar, sonra kapılar kapanır ve milletvekilleri kendi aralarında değerlendirmeler yapardı. Ama şimdi hiçbir genel başkan bu kapalı oturumları yapmıyor, sürenin tamamını canlı yayına ayırıyor” şeklinde konuştu.“Meclis Televizyonu bu toplantıları canlı olarak yayınlamasa inanın bu olayların hiçbiri yaşanmaz” diyen Arınç “Ama eğer önümüzdeki dönemde bu görev yine bana verilirse bu kez daha etkin önlemler almak için işin başından itibaren gerekli kuralları mutlaka koyacağım” dedi.Son olayla Meclis’in saygınlığına gölge düştüğünü üstüne basa basa tekrarlayan Bülent Arınç liderlerin daha hassas olmaları gerektiğini belirterek “Eğer onlar bu tür ayıplara geçit vermezlerse bu sorunu çözeriz, ama korkarım liderler özellikle seçime giden Türkiye’de buna uymak istemeyeceklerdir” diye konuştu.***Partili olmak ya da devlet adamı olmakTürkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Bülent Arınç son derece samimi biçimde Meclis Grup salonlarındaki sloganlı, alkışlı toplantılara yönelik eleştirilerini aktardı.Söylediği pekçok cümlede haklı olduğunu teslim etmek kaydıyla bazı noktalara dikkat çekmek istiyorum.Arınç, belki siyasetin gereği olarak haklı biçimde “Bunu önlemek isteyenin başına taş yağar” diyor. Ama işte devlet adamı olmakla partili bir siyasetçi olmak arasındaki fark da burada değil mi? Sayın Meclis Başkanı’nın Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin onurunu ve saygınlığını korumak adına atacağı her adım, alacağı her önlem bu Meclis’i oluşturan Türk Milleti tarafından desteklenecektir.Partisi ve Genel Başkanı Arınç’ı eleştirebilir hatta yerden yere vurabilir. Ama Arınç kratındaki bir devlet adamının bundan çekinmemesi,bu saygınlığı korumak adına yapılacak her türlü baskı ve saldırıya karşı göğsünü siper etmesi gerekir.Türkiye, onurlu, gururlu ve kararlı devlet adımına o kadar hasret ki...***Kanaltürk’e vergi denetimi yapılamazMaliye Bakanlığı’nın muhalif yayınlarla kendini tanıtan Kanaltürk televizyonuna karşı giriştiği sindirme operasyonu toplumun çeşitli kesimlerinde tartışılmaya devam ediyor.Doğal olarak bu konuya medya da girdi. Gazete ve televizyonlarda bu sindirme operasyonu didiklenirken, ilk gün benim de yaptığım bir hataya herkesin düştüğünü görüyorum.Tabi benim hata dediğim noktayı, asıl hareket noktası yaparak Kanaltürk’e fırsat bu fırsat saldırmak, Kanaltürk nezdinde AKP iktidarından rahatsız olan herkese hakaretler yağdırmak isteyenler de var.Benim hata yaptım dediğim şu: Ben ve bazı yazarlar (Elbette kimse Kanaltürk’ün ayrıcalıklı tutulmasını, bu nedenle vergi denetimlerinden muaf tutulmasını savunmuyor. Eğer Kanaltürk’te usulsüz işlemler varsa elbette sorumluları cezalarını göreceklerdir. Ama bunun bu aşamada yapılması yakışık almıyor) mealinde görüşler ileri sürdük.Ama daha sakin bir kafayla düşününce şu sonuca varıyorum ve diyorum ki “Hayır, her ne şart altında olursa olsun, maliye Kanaltürk’te vergi denetimi yapamaz” Birincisi, herkes biliyor ki, Kanaltürk bazı gazetecilerin bir araya gelerek kurdukları bir yayın organı. Reklam gelirlerinin çok yüksek olamayacağı yayınlardan görünüyor. Kanaltürk her tarafından vergi kaçırıyor olsa bile bu devede kulağın tüyü bile değildir.İkincisi, seçim takvimine 6 ay kala bir medya organında her ne sebeple olursa olsun bu tür incelemeler başlatmak, asla ve kat’a iyiniyetle ve görev aşkıyla yapılmış olamaz. Burada sadece kin, düşmanlık ve husumetten söz edilebilir.Kanaltürk’e gelinceye kadar Türkiye’nin gerçek vergi kaçaklarına bakmak gerekir. Siz tüm milletin gözü önünde vergi kaçıran, hatta bunu yaparken herkesle alay edenlere hiç dokunmayacak ve Türkiye’nin ne kadar iyiye gittiği nutukları atacaksınız sonra görev aşkını Kanaltürk’e saldırmakla kanıtlamaya çalışacaksınız. Bu asla kabul edilemez.İkinci nokta ise şu: Kanaltürk’e yapılan, genel bir vergi incelemesi de değil. Yıllarını gazeteciliğe vermiş, içi dışı herkesçe bilinen bazı isimlerin geçmişe dönük hesaplarının da incelenmesi söz konusu. Bu çok önemli ayrıntıyı da gözardı etmeyin.***Trafikte ek şerit yapmak zeka değilTrafikle ilgili küçük önerilere devam ediyorum.İstanbul trafiğini en çok sıkıştıran unsurlardan biri de “kendini akıllı ve zeki sanan” bazılarının ağır ilerleyen kavşak noktalarında ek şerit yaparak öne geçme çabaları.Beni tarfikte en deli eden şey bu. Herkesin hakkına saygı duyarak trafiğin elverdiği biçimde ilerlerken, biri yanınızdan hızla geçiyor, sıranın en başına gidip araya kaynak yapmaya çalışıyor.İki üç araba benim öfkemi gösterip bu sözde zeki adamı sıraya sokmuyor ama sonuçta biri yol vermek zorunda kalıyor.Demokrasiyi hep siyasette konuşuyoruz. Oysa trafikte ek şerit yapmak sözde uyanıklığı demokrasinin en temel değerlerini de ayaklar altına almaktır aynı zamanda.Hem başkasının hakkını gaspediyorsunuz hem de herkesi daha büyük bir sıkıntı içine sokuyorsunuz.Lütfen yapmayın ve yaptırmayın. Yapana tepki gösterin.

Devamını Oku

“Yoksula yardım suç oranını düşürüyor”

21 Şubat 2007

Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek sabah saatlerinde aradı. Dünkü yazdığım “Çağdaş olmakla olmamak arasındaki fark” başlıklı yazım üzerine görüşlerini anlatmak istediğini söyledi.Melih Gökçek’i uzun yıllardır tanırım. Televizyonlarda demogojik atışmalara girmediği zamanlarda çok iyi ve ikna edici konuşan, yaptıklarını çok iyi anlatan bir siyasetçidir.Nitekim dün de Ankara Büyükşehir Belediyesi adına yaptığı çalışmaları gerçekten çok etkili biçimde anlattı.Gökçek, “Elbette bir insana yardım etmek yerine ona iş sağlamak, bir beceri öğretmek çok daha önemlidir” dedikten sonra “Biz de belediye olarak birçok kişiye ayni yardım yapıyoruz. Ama biliyor musunuz bu sayede suç oranını düşürüyoruz” diye konuştu.Gökçek’e göre, aç kalan insan suça yöneliyor. Anne babalar çocuklarına bakmak için ahlak dışı yollara bile sapabiliyor. Oysa karnı doyan insan suçtan da uzak duruyor.Melih Bey belediye olarak sadece bu tür yardımlar yapmadıklarını, asıl işlevlerinin gençlere sosyal alanda hizmet sunmak ve iş bulmalarını sağlayan olanaklar yaratmak olduğunu söyledi. Ankara’da bir dönemler en yüksek suç oranının Çınçın Mahallesi’nde olduğunu söyleyen Gökçek “Burada gençlerin hizmet alacağı sosyal alanlar yarattık. Spor yapmalarına, bilgisayar kullanmalarına ve faydalı oyunlar öğrenmelerine yönelik tesisler inşa ettik. İnanın 4 ayda suç oranı yüzde 60 düştü” dedi.Çeşitli meslek edindirme kurslarından sertifika alan gençlerin, ev kadınlarının da iş bulduklarını ileri süren Gökçek, “Biz devletin yapması gerekeni yapıyoruz. Eğer devlet de bunu yaparsa suç oranı azalacağı gibi güvenlik için harcanan paradan da ciddi tasarruf sağlarız” dedi.Gökçek’in beni en etkileyen sözü de şu oldu: “Biz Ankara’da bu yardımları yapıp sosyal patlamaya önlemeseydik, Başkent de İstanbul’a dönerdi.” NOT: Gökçek’e cevap niyetiyle değil, ama belediyelerin vatandaşa direk yardımları ile ilgili görüşlerimi yan sütunda bulacaksınız*****Metin Serezli ve süper enerjiGeçen hafta bizim Hıdırlarla Profilo Alışveriş Merkezi’ndeki Tiyatro İstanbul’da sahnelenen Metin Serezli’nin başrolünü oynadığı Kaçamak adlı oyuna gittik. Bir süre önce de yazdığımda merak edenler olmuştu “Kim bu Hıdırlar?” diye sormuşlardı. Bizim küçük bir grubumuz var. Biz bu gruba Hıdırlar adını taktık. Tiyaro sanatçısı Arsen Gürzap, Doktor Gülhiz Cever ile eşi Doktor İlhan Cever, eşim ve ben bu grubu oluşturuyoruz.Hıdırlar ne yapıyor peki?Tiyatrolara, sinemalara, sergilere gidiyoruz. Turistik ve tarihi yerlere kısa geziler yapıyoruz. Herhangi birimizin evine hepimizin güvendiği, sevdiği kişileri davet edip onlardan bilmediğimiz konular hakkında bilgi alıyor ve tartışıyoruz.Örneğin son tiyatro seferimizde iki saat boyunca Gencay Gürün’ü dinleme fırsatını bulduk, yine pek çok şey öğrendik, tartıştık.Gelelim Kaçamak oyununa. Perşembeden pazara her gün sahnelenen bu oyunu mutlaka gidip izleyin bir kere. Bol bol güleceksiniz ama özellikle yılların oyuncusu Metin Serezli’nin dinamizmine hayran kalacaksınız.Bir insan iki saat boyunca sahnede bu kadar hareketli nasıl kalabilir ve oyun bittikten sonra hiçbir şey olmamış gibi sigarasını yakıp kahvesini yudumlar akıl erdirmek mümkün değil. Üstelik Metin Serezli “Bu oyun bana yavaş bile geliyor, daha önce ne oyunlar oynadık” dediğinde söyleyecek söz de bulamıyorsunuz.Kaçamak bir Fransız vodvili. Kalabalık bir oyuncu kadrosu var. Örneğin ilk kez izlediğim Kerem Atabeyoğlu’nun çizdiği Rus karakterine bayıldık hepimiz. Argun Kınal, Levent Ulukut, Serkan Budak, Soner Kavran görevlerini çok iyi yerine getiriyor.Gözde Kansu, Ebru Vardal, Melis Eronat ve Tuğçe Doraz ise iyi oyunculuklarının yanısıra gerçekten güzellikleri ile de çok dikkat çekiyorlar.Metin Serezli ve arkadaşlarını Kaçamak’ta mutlaka gidip izleyin.*****Bu belediyelerin görevi değildirAKP iktidarının temel oy dayanaklarından birinin “sadaka kültürü” olduğunun su götürmez bir gerçek olarak görülmesi ister istemez tartışma yarattı.Şunu öncelikle söylemek istiyorum. Elbette yoksul olana yardım etmek, onun kalkınmasına destek vermek vicdani bir görevimizdir.Ancak bu kalıcı bir politika olarak uygulanamaz. Yoksulu sadece para, giyecek veya yiyecekle desteklemek yoksulluğun ilelebet sürmesine neden olur. Yardım yoksulluğu ortadan kaldırmaz, sorunları geçici olarak çözer.Ancak AKP iktidarı oy toplamak adına yoksulluğun bitmeyecek biçimde sürmesini göze alarak ve hatta bunu körükleyerek bu sözde yardımları sürdürüyor.Sonuçta herkes vicdan sahibi olduğu için de buna karşı çıkanların sesi cılız kalıyor.Ancak sorun bu kadar basit değil.Birincisi belediyelerle ilgili. Elbette Melih Gökçek’in anlattıkları insanı etkiliyor. Ama bir de şunu düşünün, insanlara yardım etmek, iş sahibi olmaları için para harcamak belediyelerin işi mi? Kimse kendini devlet yerine koymamalı.İkincisi dünkü yazı sadece belediyeleri ilgilendirmiyordu. Hükümetin ve cemaatlerin yardımları daha önemli.Hükümetler ülkeyi Meclis’in çıkardığı kanunlarla ve bu kanunların kendilerine tanıdığı yetkilerle yönetirler. Ülkenin sosyal gelişimini, eğitimini, refahını sağlamak ve düzenleyip yönetmek hükümetin görevidir. Oysa “sadaka kültürünün” oy getirme cazibesine kapılan hükümet, asıl işini bırakıp kendini iktidara taşıyacak, günü kurtaran, vicdanlara seslenen ve bu nedenle herkesin kolay kolay karşı çıkamayacağı eylemlerle prim toplamaya çalışıyor.Herkes işin düzgün yapsa, biz bu konuları tartışıyor olmazdık. Çünkü o zaman ne korkutucu bir açlık, ne sosyal patlamaya neden olacak işsizlik ne de ekonomik uçurumlar olurdu.*****Öndeki araç durunca durun!Trafikteki küçük hataların yarattığı kaoslara örnekler vermeyi sürdürmek istiyorum.Batı ülkelerinde araç kullanırken çok temel bir kurala uyulur. Eğer önlerindeki araç durursa, onlar da durur. Eğer araç hareket etmemek üzere durmuşsa o zaman sinyal verir ve yol boşsa yan şeride geçip devam eder. Aksi takdirde hareket etmek için önündeki aracın hareket etmesini bekler.Oysa bizde, önünde araç duran sürücüler sanki hakarete uğramış gibi sinyal vererek ya da vermeyerek direksiyonu hemen kırar ve öteki şeride geçer. Bu sanki onun doğal hakkıymış gibi davranır.Ama bakın üşenmedim saniye tuttum. Bir otomobilin, durakta duran otobüsün arkasında durmamak için sola kırması ve şerit değiştirmesi en az 5 saniye sürüyor. O sürede bunu yapan sürücü yoluna devam ediyor. Ama 5 saniyelik durma, diğer şeritten gelen 10 aracın yavaşlamasına ve hatta durmasına neden oluyor. Aynı yol üzerinde 5 otomobil bunu yaptığında arkasındaki 50 araçlık bir konvoy oluşuyor.

Devamını Oku