28 Şubat’ta neden ve nasıl karşı çıktım?

Bugün yine 28 Şubat. Bundan 10 yıl önce Necmettin Erbakan başkanlığındaki Refah- DYP hükümeti MGK toplantısında askerlerin ağır eleştirileriyle karşılaşmıştı

Haberin Devamı

Bugün yine 28 Şubat. Bundan 10 yıl önce Necmettin Erbakan başkanlığındaki Refah- DYP hükümeti MGK toplantısında askerlerin ağır eleştirileriyle karşılaşmıştı. İşte bu ünlü MGK toplantısından Refah-DYP hükümetinin yıkılmasına kadar geçen süre bugüne dek “28 Şubat süreci” olarak adlandırıldı.

Ne oldu 28 Şubat sürecinde?
Medyanın önemli bir bölümü, iş dünyası ve Silahlı Kuvvetler’in yarattığı ortak iklimle Erbakan hükümeti demokrasiye pek uymayan yöntemlerle yıpratıldı, özellikle DYP üzerine kurulan baskı ile bu partiden çok sayıda milletvekili birer ikişer istifa etti, sonuçta dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in teamüllere aykırı tasarrufuyla iktidar Mesut Yılmaz başkanlığındaki üçlü koalisyon hükümetine devredildi.

Bu süreçte dönemin en etkili gazetelerinden Sabah’ın yazarıydım. İçinde bulunduğum grubunun o günkü yayın anlayışına ters düşmeyi göze alarak uygulamalara karşı çıktım.

Peki ne yaptım ve neden yaptım?
Refah-DYP hükümeti kurulduğu ilk günden itibaren içime hiç sinmedi. Cumhuriyete, Atatürk ilke ve devrimlerine, demokrasiye yürekten bağlı biri olarak devlet yönetimine üstü kapalı da olsa dini kuralları sokmaya çalışanlara tüm meslek yaşamım boyunca karşı çıkmıştım.

Uygulamalarını daha önceki Ecevit ve Demirel-Türkeş koalisyonlarından bildiğim Erbakan ve zihniyetinin bu kez iktidarın birinci ortağı olarak ülkeyi yönetemeyeceğine inanıyordum.

Bu nedenle koalisyonun kurulduğu ilk gün bu oluşumun yanlış olduğunu ve DYP lideri Tansu Çiller’in siyaseten intihar ettiğini yazdım.

Nitekim toplumun da genel eğilimi bu yönde olunca “durumdan vazife çıkaran” başta silahlı kuvvetlerin bir bölümü olmak üzere iş dünyası ve medyanın önemli bir kesimi müthiş bir yıpratma kampanyasına başladı.

Susurluk kazasının bahane edilmesiyle “derin devlet çetelerine” yönelik öfke, bir anda kanal değiştirerek hükümet aleyhtarlığına dönüştü.

Hedef, hükümetin devrilmesiydi. Erbakan ve partisi “irtica” suçlamaları bombardımanına tutuluyordu, buna karşın Refah Partisi buna hiç aldırmıyordu bile. Bu durumda hükümetin düşürülmesi için iktidarın diğer ortağı DYP’nin yıpratılması gerekiyordu.

Silahlı kuvvetler, medyanın bir bölümü ve iş dünyası Refah eleştirisini “Aczmendiler, Fadimeler, Ali Kalkancılarla magazinleştirip sulandırırken” DYP milletvekilleri baskılarla, ağır hakaretlerle ve hatta tehditlerle birer birer istifa ettirilmeye başlandı.

Bu beni rahatsız ediyordu. Çünkü ben her şeye rağmen bu sorunun demokratik yoldan çözüleceğine inanıyordum.

Ayrıca şunu da adeta haykırarak söylüyordum: “Bir yanlış yapıyoruz. İrtica tehdidine karşı merkez sağı yok ediyoruz. Bugün çok zayıflatacağımızı sandığımız irtica tehdidi, başka bir oluşumla çok yakında daha büyük bir tehlike olarak karşımıza dikilecek. O zaman kimse bir şey yapamayacak ve Türkiye bir Arap ülkesi hatta İran görünümüne girecek.”

İşte bu çıkışlarım pek çok kişiyi kızdırdı. Oysa sonuç ortada. 28 Şubat’ta Erbakan’dan kurtulmak için DYP’yi, başka deyişle Merkez Sağ’ı çökertenler, merkez sağ ve merkez soldaki neredeyse herkesin hırsız, vurguncu, soyguncu olduğu izlenimini yaratanlar 5 yıl sonra AKP iktidarına boyun eğmek zorunda kaldı.

Yapılan hesaplar tutmamış, planlar bozulmuştu. Çünkü o günlerde belki biraz da kendi çıkarları adına mevcut iktidarı anti demokratik ve uygunsuz davranışlarla yıkanlar halkın öfkesini hiç hesaplamamışlardı.

Türk halkı elbette 80 yıllık Cumhuriyetten vazgeçmeyi düşünmüyordu, ama mağdur edilenin de yanında durmuştu. 2002 seçimlerinde halkın yüzde 25’i AKP’yi desteklerken bu partinin dini-siyasi görüşlerine değil, diğerlerine olan kızgınlığını dile getirmişti.

AKP de bu potansiyeli iyi değerlendirip iktidar gücünü kendine oy veren kitlelere avantajlar sağlayarak pekiştirdi. Bu yüzden de hâlâ birinci parti.

*****

“Sizi iktidarda istemiyorum”
Yıllar önce Tayyip Bey’le pek çok kere bir araya gelmiştik. Birlikte Cüneyd Zapsu’nun katıldığı yemeklerde bulunduk, Nazlı Ilıcak ve Münci İnci’nin evlerinde defalarca oturup tartıştık. Bu birlikteliklerde Tayyip bey benim demokrasiye sahip çıkan yazı ve görüşlerimi mutlulukla izlediğini söylerdi.

Ben de her seferinde bu görüşlerimi kendilerine destek gibi algılamalarını gerektiğini söyleyerek şunu derdim: “Tayyip Bey, size yönelik baskılara asla katılmıyorum. Sizin görüşlerinizi de açıklamanız için elimden geleni yaparım. Ancak şunu da bilmenizi isterim ki, sizin asla bu ülkeyi yönetmenizi de istemiyorum. Çünkü siz benim inandığım demokrasiye inanmıyorsunuz. Ne kadar aksini söylerseniz söyleyin, dini inanışlarınızın baskısı altında kalacaksınız.”

Tayyip Bey bu sözlerime hiç tepki göstermez sadece “Öyle demeyin Can Bey” karşılığını verirdi. Haklı çıktığıma sevinemiyorum.

*****

28 Şubat’tan sıkıldım ve çok usandım
28 Şubat sürecinde bir gazeteci olarak takındığım tavır çok farklı değerlendirmelere neden olmuştu.

DYP’liler de beni doğal müttefikleri olarak algılıyordu.

Askerlerin bir bölümü benim Erbakancı olduğumu ileri sürüyorlardı. Oysa en azından soyadıma baksalar Erbakan ve zihniyeti ile uzaktan yakından ilgim olmayacağını tahmin edebilirlerdi. (Büyük amcam Mucip Ataklı 27 Mayıs’ta Milli Birlik Komitesi üyesiydi. Dün bir gazete Mucip Ataklı’nın babam olduğunu yazmış, yanlış.)

Yakın çevrem ve çalıştığım gruptaki arkadaşlarım ise sanıyorum beni “gerçekleri göremeyen akılsız bir çılgın” olarak niteliyordu.

Benim demokrasi adına çıkışlarım Refah Partisi’nin çok hoşuna gidiyor ve beni adeta bir demokrasi kahramanı gibi göstermelerine neden oluyordu.

Ancak aslında bu bir oyundu. Çünkü ben Refah Partisi yanlılarına göre “kartel gazetelerinde” çalışıyordum. Öyle olmama rağmen “gerçekleri” söyleyebiliyordum.

Aslında kullanılıyordum. Söylediğim en küçük bir şey bazı dinci gazetelerde manşete taşınıyor “İşte kendi adamları böyle söylüyor” diye benim üzerimden haklılık gösterisine kalkışıyorlardı.

Bazı anlarda çaresiz kalırsınız. Bir tarafta egonuzun sizi ezmesi diğer tarafta artık kendinizi anlatmaktan aciz kalmanız sizi açmaza sokar.

Ve bunun bedelini de ödersiniz. Ben ödedim mi? Galiba.

Ama bakıyorum, siyasal İslamcı basın oyunu sürdürmekten vazgeçmek istemiyor. Tekrar yazmaya başladığımdan bu yana bu çevrelerden sayısız röportaj ya da yazı teklifi aldım. Konu hep aynı. “Efendim 28 Şubat süreciyle ilgili bir yayın hazırlıyoruz, sizin de görüşlerinize ihtiyacımız var.”

Bunların hepsini olumsuz yanıtlıyorum.

Çünkü ben sadece “28 Şubat demokratı” değilim. Daha ilkokul çağlarımda evimizdeki demokrasi ikliminin yumuşak havasında yetiştim. Okul yıllarım böyle geçti. Meslek yaşamımın her dakikasında da demokrasiyi, özgürlükleri, insan haklarını savundum.

28 Şubat’ta hangi noktadaysam, öncesinde de oradaydım, şimdi de.

Ama 10 yıl önce sözde mağduru oynayarak, gerçekten demokrasiyi savunan herkesi hoyratça kullananların, bugün demokrasiyle uzaktan yakından ilgisi olmayan bir iktidar süreci içinde olmaları beni derinden yaralıyor ve hatta demokrasi anlayışımı yeniden sorgulamama neden oluyor.

Eğer demokrasi hasbelkader elde edilmiş bir Meclis çoğunluğunu padişahlık gibi algılayıp kendilerinden olmayan herkesi dışlamak, yasaları, hukuku hiçe saymak ya da iktidar gücüyle kendine yarayacak hukuk dışı yasalar çıkarmaksa, muhalefetten nefret etmek, eleştiriye tahammülü olmamak, Cumhuriyeti ve ilkelerini yıkmak, Atatürk devrimlerine karşı çıkmak, millet yerine ümmeti savunmaksa ben sizin demokrasinize inanmıyorum.

DİĞER YENİ YAZILAR