Çağdaş olmakla olmamanın farkı

20 Şubat 2007

Gündemde CHP mlilletvekili Bülent Tanla’nın “Her kesim şikayet ettiği halde AKP nasıl oluyor da hala birinci parti çıkıyor” sorusuna bulduğu cevap var.Türkiye’nin en ciddi ve saygın aratırmacılarından biri olan Bülent Tanla bütün olumsuzluklara rağmen AKP hükümetinin ve AKP’li belediyelerle cemaatlerin halka yiyecek, kömür ve giyecek yardımı yapmasının oluşturduğu sadaka kültürünün AKP’ye oy kazandırdığını belirtiyor.“Sadaka kültürü.” Bu tanım bana çok ilginç geldi. Öztürkçesiyle avanta ile geçinen kesimler AKP’nin doğal oy tabanı oluyor.Yoksula yardım etmek, sıkıntıya düştüğünde yanında olmak hepimizin vicdani bir borcudur elbette. Nitekim İslam dini de bunu emreder. Hatta bu emrin yerine getirilmesi için “zekat” şartını bile koşmuştur.Ama İslam dini yoksullara yardımı şart koşarken ve varlıkları bu konuda sorumlu tutarken yoksulluğun hep sürmesini de istememiştir. Tam tersine bu tür sosyal dayanışmalarla yoksulluğun ortadan kalkacağı günün müjdesini vermiştir.Eski bir Çin atasözü şöyle der: “Bir adama her gün balık vereceğine ona balık tutmayı öğret.” Eğer siz bir adama her gün hiçbir karşılık beklemeden yiyeceğini verir ama onu kendi başına nasıl bulacağını öğretmezseniz, o adam yoksulluktan hiç kurtulamayacağı gibi ömür boyu da tembelliğe alışır.Tanla’nın “sadaka kültürü” adını taktığı AKP’nin bu siyasi politikası bazı çevrelerden hemen destek geldi. Bunlar diyor ki “AKP’nin bu yaptığı da meşru bir faaliyettir, AKP’ye karşı çıkanlar neden bu tür çalışmalar yapmıyor, bu yapılanları sadaka kültürü diye küçümsemeyin, siz de yapın.” İşte temel hata burada.Bu çağdaş olmakla olmamanın arasındaki farktır aslında.Çağdaş bir kafa, devlet gücü ile insanların inançlarını sömürüp oy için avanta dağıtmayı düşünmez bile.Çağdaş bir kafa tam tersine yoksulluğu ortadan kaldırmak için insanları iş sahibi, meslek sahibi, yetenek sahibi yapmaya çalışır.Bugün Türkiye için var gücüyle çalışan pek çok dernek vakıf var. Örneğin AÇEV, ÇYDD, Türk Eğitim Vakfı. Buralardaki aydınlık ve çağdaş insanlar birilerine avanta dağıtmak için kafa patlatmak yerine eğitimi geliştirmek, insanlara güven aşılamak, kendi başlarına ayakta durmalarını sağlayacak olanaklar oluşturmaya çalışırlar.Mahalledeki birine kömür vermek yerine çocuğunun daha iyi eğitim alması için burs bulurlar, ona bilgisayar, kitap, televizyon, eğitim araç ve gereçleri sağlarlar.Ne yazık ki, oy avcılığı adına, olumlu hiçbir iş yapmadan sadece avanta dağıtarak halkı tembelleştiren, yoksulluğu bir kader olarar ömrünün sonuna kadar yaşamasına yol açan zihniyetin alkışlandığını üstelik buna karşı çıkanlara “Siz de yapın, oy alın kardeşim” denildiği günler yaşıyoruz.Türkiye hiçbir dönemde bu kadar lümpen hale getirilmemişti.*****Sayın Bülent Arınç Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı – AnkaraSayın Başkan; Dün Sayın Başbakan Tayyip Erdoğan’ın konuşma yaptığı AKP Grup toplantısında mıydınız, bilemiyorum.TV ekranlarından bu toplantıyı izlerken sizi göremedim.Ama eğer bu toplantıya katıldıysanız, gördüğünüz manzaradan bir Meclis Başkanı olarak üzüntü duyup duymadığınızı ciddi biçimde merak ediyorum.Sayın Başbakan kürsüde konuşurken AKP Meclis Grup Salonu’nu hıncahınç dolduran partililer, sanki bir maçta tribünde oturuyormuş gibi sloganlar atarak Sayın Genel Başkanlarını desteklediler.Sayın Başbakan ve AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan da sanki Meclis çatısı altında değil de bir miting meydanında konuşur gibi bu slogancıları mutlu edecek davranışlarda bulundu.Sayın Başkan,Bir ülkenin sivil yönetiminin en yüce temsil mekanı o ülkenin meclisidir. Partililerin adeta bir maç kültürüyle Meclis sıralarını doldurmaları ve sloganlar atmaları, çok sayın milletvekilleri ve bakanlar ile Sayın Başbakan’ın bu manzaradan son derece hoşnut olmaları sizce Meclis’in saygınlığına gölge düşürmez mi?En ciddi ve saygın olması gereken Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin en alt kültür düzeyindeki bir toplantıya sahne olması acaba sizi harekete geçirmez mi?Sayın Başkan;Meclis’in ciddiyeti ve saygınlığı konusunda bugüne kadar gösterdiğiniz çaba tüm halkın takdirini kazanmıştır. Bunu kimse inkar egemez. Bu nedenle dün Meclis çatısı altında yaşananlara bir tepki gösterip göstermeyeceğinizi merak etmenin hakkımız olduğunu düşünüyorum.Siz sadece AKP’nin değil tüm Meclis’in başkanısınız çünkü.Saygılarımla*****Kanaltürk’e yapılanın izahı yokKanaltürk’ü izliyor musunuz bilmiyorum. Uzun bir geçmişi olmayan bu kanal genellikle bugünkü iktidarı eleştiren yayınlarıyla hayli ilgi çekiyor. Anlaşıldığı kadarıyla iktidar bu kanalın yayınlarından hayli dertli. Bunu anlamamak da mümkün değil zaten.Ama bir de bakıyorsunuz, Maliye Bakanlığı bu televizyonun kanalının tüm hesaplarının incelenmesi ayrıca bu kurumda çalışan pek çok kişinin kişisel hesaplarının dökülmesi için bankalara yazılı talimat veriyor.Bunun yapılmasını demokratik bir hukuk devletinde kimse izah edemez.Elbette Kanaltürk de her yasal şirket gibi vergi denetiminden geçirilecektir ve eğer bir suç unsuru bulunursa da kanunlar ölçüsünde cezalandırılacaktır.Oysa burada yapılanın normal bir vergi denetimi olmadığını hissediyoruz. Maliyenin kendi kuralları vardır, rutin denetimleri olduğu gibi ihbarlar üzerine de inceleme yapar.Ama hiçbir şirket için bankalara yazılar yazılarak burada çalışanların geçmişe dönük özel hesapları ile ilgili bilgiler istendiğini de hiç sanmıyorum. Bu durumda AKP iktidarı sanki seçim öncesi kendisine zarar verdiğini düşündüğü bir medya kuruluşunu susturmak istiyor.Bu uygunsuz girişimden Tayyip Bey’in haberi ve izni var mı bilmiyorum. Ama ne olursa olsun bunu engellemeli.Ayrıca Tayyip Bey ikidebir medyaya öfke saçıyor, sonra medyanın hiçbir etkisi olmadığını söylüyor. Peki madem medyanın etkisi yok, ne diye medya ile bu kadar uğraşıyorsunuz.*****Hangi araştırma?Neredeyse anket çılgını olduk. Hemen her gün kiminin adını bildiğim kimini ise hiç tanımadığım şirketler seçim anketi yapıyor. Anketlerin ortak noktası AKP’nin hepsinde de birinci çıkması. Gazeteler ankeleri hep bu açıdan yansıtıyor.Oysa asıl AKP’den sonra gelenlere bakmak lazım, çünkü kafaların karıştığı yer orası.Kimi ankete göre barajı sadece CHP aşabiliyor, kimine göre üç kimine göre dört partili bir Meclis geliyor.Barajın altında kalanların oy oranlarında da bir benzerlik yok. Aynı parti bir ankette hiç görülmezken diğerinde neredeyse barajı aşacak hale geliyor. Bu sonuçlar Türkiye’de özel olarak seçim anketi genel olarak da tüm kamuoyu araştırmalarının sonuçlarına gölge düşürüyor.Bu garip anket sonuçlarından tek karlı çıkan ise AKP. Onun birinciliği su götürmez biçimde tescil ediliyor. Vatandaşa da “Kendini çok zorlama, ver oyunu AKP’ye, belki senin evine de odun, kömür, pirinç kazak falan gelir” denmiş gibi oluyor.

Devamını Oku

Cumhurbaşkanlığı'ndan sonra değil önce bir seçim yapılmalı

19 Şubat 2007

Zaman zaman bir araya gelip siyasi görüşlerimizi tartıştığımız eski bir siyaset adamı ile pazar günü öğle yemeği yedik. Konu ister istemez ve zorunlu olarak Cumhurbaşkanlığı seçimlerine geldi.Siyasetçi dostum, belki de bir daha siyasete dönmemek konusunda kararlı olduğundan olayları daha bir gülümseyerek izliyor. Sohbetimizin bir bölümünü buradan size de aktarmak istiyorum:- 16 Aralık 2006’da yazdığın yazıyı hatırlıyor musun?- Bütün yazılarımı hatırlıyorum da tarih dersen işin içinden çıkamam.- Ben onu kesip saklamışım da ondan hatırlıyorum.- Hangi yazı?- Cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra erken seçim olabilir diyordun o yazıda.- Tamam hatırladım. O kadar olmuş mu?- İki ay geçmiş üzerinden.- Zaman çok hızlı akıyor demek ki.- Senin iki ay önce yazdıkların bugün tekrar gündemde.- Evet, Tayyip Bey de dün konuştu bu konuda.- Seçim zamanında yapılacak diyor amaa...- Şartlara da bakarız eklemesini yapıyor.- Bu durumda Cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra bir erken seçim yapılabilir.- Bence bunu yapmak istiyorlar, tepkileri belki böyle azaltmak istiyorlar.- Evet, ancak Cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra yapılacak bir erken seçim sorunu çözmüyor.- Bence de çözmez- Sadece bazı kesimleri tatmin eder.- Bana göre de, ayrıca ben hala aynı görüşteyim.- Hangisi?- Cumhurbaşkanını bu Meclis seçmemeli.- Seçecekler gibi görünüyor.- Yapmamalılar, bunun altından kalkmak için Türkiye ağır bir bedel ödeyecek.- Haklısın.- Oysa Cumhurbaşkanlığı öncesinde bir genel seçim yapılsa, sorun kendiliğinden çözülecek.- AKP tekrar kazanabilir.- Kazansın, ona bir şey demiyorum ki.- Seçimi kazanırsa manzara aynı olmayacak mı?- Nasıl kazanacağı önemli.- Yani?- Yanisi şu, eğer seçim sisteminin garabeti sayesinde yine iki partili Meclis olursa tartışma bitmez.- Öyle olabilir.- Bence olmaz. İlk seçimde bana göre Meclis’e en az 4 parti girecek.- Hangileri?- Onu bilmiyorum, çünkü bazı ittifaklar olabilir.- Ona rağmen AKP tek başına kazanırsa?- Ona söyleyecek bir şey yok ki. Eğer AKP 4 partili Meclis’te bile tek başına iktidar olma gücünü yakalarsa buna kim ne diyebilir?- O halde şu andaki duruma da bir şey diyemeyiz.- Nasıl diyemeyiz, Bu Meclis Cumhurbaşkanı seçme konusunda meşru değil ki?- Neden olmasın, hükümet oldu ya?- Hükümet olmak başka, meşru değil diyorum.- Neden meşru olmasın?- Seçim sistemi böyle bir aritmetik sağladı, AKP tek başına hükümet kurdu, buna bir şey diyemem. Aslında ona da denir de, uzun yıllar süren koalisyonların arkasından ister istemez bu tartışmayı yapmadık.- Cumhurbaşkanlığı’nda değişen ne?- Cumhurbaşkanı tüm cumhurun yani halkın başkanı.- Hükümet öyle değil mi?- O Türkiye Cumhuriyeti’nin hükümeti, ikisi farklı.- Ne farkı var?- Sen siyasetçisin, ben gazeteci ama sen beni konuşturuyorsun.- Konuş hoşuma gitti, farkı söyle.- Tek başına ya da koalisyon, sonuçta bir seçim sonucunda Meclis’e giriyorsunuz ve hükümeti burada oluşturuyorsunuz.- Cumhurbaşkanı?- Bak, bugün Meclis’te halkın yüzde 46’sı temsil edilmiyor, bu durumda Cumhurbaşkanı’nı bu Meclis’te seçmek en azından ahlaki değil.- Siyasette ahlak?- Canım kastettiğim o değil elbette, - Peki peki...- Eğer siz halkın yüzde 46’sının katılamayacağı bir ortamda Cumhurbaşkanı seçmeye kalkarsanız, bunun yaratacağı sorunları ya görmüyorsunuz demektir ya da amacınız başkadır.- Bunlarınki başka mı?- Bana göre öyle. Cumhuriyet tarihinde ilk kez bir fırsat yakalamışlar, onu değerlendirmek istiyorlar.- Gelelim, Cumhurbaşkanlığı seçiminden sonraki erken seçime.- Bana göre iş oraya kadar uzamayacak.- Yani?- AKP’liler de bu ülkede yaşıyor, mutlaka aklı selim galip gelecektir.- Ne yapacaklar yani?- Ben her şeye rağmen Cumhurbaşkanlığı seçiminden önce bir genel seçim umudunu taşıyorum.- Teknik olarak zor değil mi?- Olağanüstü durumlarda teknik zorlukları aşmak o kadar zor değil.- Ben senin kadar umutlu değilim.- Olsun varsın. Eğer içimizde bu umudu taşımazsak etkili olamayız. Ben aklı başında herkesin AKP’yi bu konuda uyaracağına ve onların da içlerindeki sağduyu ile hareket ederek Türkiye’yi bu badireden çıkaracaklarını umut etmek istiyorum.- Kolay gelsin o zaman..***Sinyal verinTrafikten hepimiz çok şikayetçiyiz de, biz bu kargaşanın ne kadarına biz neden oluyoruz bunu hiç düşünüyor muyuz?Özellikle İstanbul için yazıyorum, bu kentin caddeleri de kavşakları da batılı ülkelerden pek farklı değil. Buna rağmen araç sayısının İstanbul’dan iki kat daha fazla olduğu Paris’te bizdeki kadar şikayet olmuyor.Gözlediğim kadarıyla bizdeki trafik keşmekeşinin bir numaralı sorumlusu sürücüler. Diğer sorunlar bana göre daha sonra gelir.Bu nedenle trafikte gördüğüm küçük ama sonucu kaos yaratan hataları zaman zaman yazmak istiyorum.Bugün şunu söylemek istiyorum. Kaç gündür izliyorum ve not alıyorum. Araçların neredeyse yarıya yakını asla sinyal vermiyor. Sanki bazılarına sinyal vermek ayıp gibi geliyor. Oysa sadece doğru sinyal vermek trafiğin düzgün akmasını sağlar.Ne olur sinyal vermeye özen gösterin.

Devamını Oku

Demokrasinin dayanılmaz ağırlığı altında ezilmek!

18 Şubat 2007

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın Amerika gezisi boyunca yaptığı konuşmalar geniş yankı buldu. Büyükanıt’ın özellikle Irak ve PKK konusundaki sözleri devletin en tepesinde derin bir görüş ayrılığı olduğunu da gözler önüne serdi.Öncelikle şunu söylemek istiyorum. Bazı dönemlerde devletin en tepesinde görüş ayrılığı olması hatta bunun kamuoyuna da yansıması yadırganmamalı.Hele “Bu nasıl iş, neden ortak bir görüşte birleşilmiyor?” gibi sözler bana hiç de doğru gelmiyor.Görüş ayrılıkları çıkar, bunlar tartışılır, doğru yol bulunur. Demokrasi, kuvvetler ayrılığı, hukuk zaten bunun için var. Herkesin aynı görüşte olmasını söylemek ve bunu zorlamak demokrasiye aykırı olduğu gibi ülke gerçekleriyle de bağdaşmaz.Aynı görüşte buluşalım. Ama hangi görüş doğru ve yararlı? İşte onu saptamak için en doğru ve etkili yol demokrasi.Gelelim tekrar Genelkurmay Başkanı’nın Amerika konuşmalarına. Büyükanıt’ın sözleri ve tavrı turnosol kağıdı gibi bir görev yaptı bana göre.Eskinin solcuları, 28 Şubatçı’ları, yeni dönemin liberal ve AKP yandaşları Büyükanıt’a karşı bir eleştiri kampanyası başlattılar. “Bir Genelkurmay Başkanı bu kadar konuşmalı mı, demokrasilerde asker bu kadar sık fikir beyan eder mi, askerin siyasi konularda konuşması doğru mu?” türünden sorularla sözde demokrasi kahramanlığı yapıyorlar.Ama ilginç bir başka nokta var.Bu eski solcu. 28 Şubatçı, şimdiki liberal AKP şakşakçıları güya demokrasi adına asker eleştirisi yaparken, Siyasal İslamcı medya neredeyse Büyükanıt’a toz kondurmuyor.Paşa’nın laiklikle ilgili çıkışları AKP şakşakçıları tarafından eleştirilirken, Siyasal İslamcı medya bu sözler üzerinde hiç durmuyor, Büyükanıt’ın “Türkiye korkularından kurtulmalı” sözlerini manşete taşıyarak başka bir mesaj vermeye çalışıyor.Bu son zamanlarda yaşanan gerginliklerden oluşan bir korku mudur yoksa bu işi aslında kendilerinden olmayan, ama sözde demokrasi adına onlardan yana tavır alanlara bırakıp işin içinden sıyrılma taktiği mi bunu anlamak pek mümkün değil. Ki ikisi de doğru olabilir.Eski solcu ve 28 Şubatçı kimilerinin şimdi bu kadar asker karşıtı kesilmelerinin ve AKP’yi böylesine yürekten desteklemelerinin nedeni olarak “demokrasinin dayanılmaz ağırlığı altında ezilmelerini” görüyorum.Zamanında kendi ideolojilerini savunmak için tek yol olarak demokrasiyi görenler, şimdi AKP’nin aslında demokrasiyle, fikir ve düşünceyi açıklama özgürlüğü ile uzaktan yakından ilişkisi olmayan “İslamı siyasal bir güç olarak kullanma arzularını” demokrasi sanıyorlar.Kimi farkına vararak, ama önemli bölümü farkına varmayarak Siyasal İslamcıların 80 yıllık ülküsüne destek veriyorlar.Yanlış görüldüğünde umarım çok geç kalınmış olmayacak.*****Araba çekmek ve ceza kesip göndermek anayasaya aykırıBazı konuları bıkmadan yazmak gerek. İstanbul Trafik Vakfı’nın uygulamaları bunun bir örneği.Israrla şunu belirtmek istiyorum. Trafiği engelleyen, kuralları ihlal eden, başkasının hakkına saygı duymayan her sürücü mutlaka cezasını görmeli. Buna aracın çekilmesi de trafik cezası gönderilmesi de dahil.Ancak bu yapılırken iki noktaya dikkat çekmek istiyorum.Birincisi, verilecek cezalar ve uygulamalar anayasaya uygun olmalı.İkincisi bu ceza ve uygulamalar adil olmalı.Anayasamız herkesin eşit olduğunu daha giriş bölümünde belirtir.Oysa Trafik Vakfı’nın araç çekme uygulamasında bu eşitliğe asla uyulmuyor.Diyelim di aracınız çekildi. Eğer çekici gittikten bir dakika sonra sizin boşalttığınız yere başka bir araç parkediyor ve ona hiçbir şey olmuyorsa, bu eşitlik ilkesine aykırıdır.Ya da sizin hatalı parkettiğiniz yerde en az 10 araç daha duruyor ve sadece sizinki çekiliyorsa yine anayasanın eşitlik ilkesine aykırı davranmış olursunuz.Peki sorun nasıl çözülecek?Trafik konusundaki yetkililer, halkı cezalandırmaktan önce park yeri üretecekler. İstanbul’da ne kadar otopark var, belediye ya da Trafik Vakfı kente ne kadar yeni park alanı üretti?Bir yandan otomobil satışını destekleyeceksiniz, öte yandan buna yetecek yol ve otopark alanlarını üretmeyeceksiniz. Sonra da canınız istediği an araç çekip adeta haraç toplayacaksınız.İşte karşı çıkılan nokta bu.Aynı şekilde trafik cezalarının bir yıl sonra gönderilmesi. İnsanların savunma hakkını ellerinden alarak yaptırım uygulayamazsınız. Bu da anayasaya aykırıdır.Bu konuları yazanlara öfke duyup, kafanızı öte tarafa çevirmek yerine, uyarıları dikkate alarak bu konuda adım atılmasına ön ayak olmak gerek.*****40 yıl olmuşİstanbul Erkek Lisesi’nden dönem arkadaşım sevgili Tarık Haskan aradı. “22 Şubat günü kimseye söz verme, 40’ıncı yılımızı kutlayacağız” dedi.Tarık’ın “40’ıncı yıl” dediği 1967’de henüz 10 yaşındayken yatakhanelerini doldurduğumuz İstanbul Erkek Lisesi’ne başlamamız. Aradan tam 40 yıl geçmiş. Bu süre içinde gerek bizim dönemde olan gerekse bizden büyük ve küçük olan pek çok arkadaşımızla bir araya gelmiştik. Ama şimdi 40’ıncı yıl.Tarık “Bir kahvenin 40 yıl hatırı vardır denir ya, biz o süreyi bitirdik, şimdi yeni bir 40 yılın hatırı için kahvelerimizi yudumlayacağız” dediğinde gözlerimin yaşardığını hissettim.Şimdi 22 Şubat’ı iple çekiyorum. Kimi 40 yıldır hiç ayrılmadığımız, kimi belki de dünyanın öbür ucuna uçup giden eski ama yüreğimizden hiç çıkmayan arkadaşlarımızla yeniden bir araya geleceğiz.Okul arkadaşlıklarında 40 yılın sevincini yaşayan pek çok kişi vardır elbette. Ama yatılı arkadaşlığının önemini herkes pek bilemez.*****Atatürk Kültür Merkezi’ne iş merkezi ve otel yapılmıyorDün sabah saatlerinde Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç aradı. Aydın’da bir açılışa gidiyormuş, yolda dün bu köşede çıkan “Gericilik” başlıklı yazımı okumuş, bu nedenle aramış.Bu yazıda İstanbul Taksim’deki Atatürk Kültür Merkezi’nin yıkılacağını, yerine çok katlı bir iş merkezi ve otel inşa edileceğini kompleksin içine Kültür Merkezi’nin de yerleştirileceğini öğrendiğimi belirterek kendisini “Buna karşı çıkana gerici diyor” sözleriyle eleştirmiştim.Atilla Koç Atatürk Kültür Merkezi’nin yıkılacağını ama yerine yapılacak çok daha geniş olanaklı ve daha büyük yeni binanın tamamen kültür ve sanat amaçlı kullanılacağını söyledi.Bakan Koç bu binada bir iş merkezinin ya da otelin bulunmasının söz konusu olmadığını söyledi.Ben de kendisine bu bilgilerin özellikle tiyatro çevrelerinden geldiğini, yazımda da belirttiğim gibi ortada henüz bir proje açıklaması olmadığını belirterek “Bu iddia nereden kaynaklanıyor?” diye sordum.Bakan Koç “Bazıları bu proje için nasıl para bulunacağını merak ederek (olsa olsa buraya iş merkezi ve otel ekleyerek kaynak bulacaklardır) diye düşündüler herhalde, oysa bizim böyle bir niyetimiz yok” dedi. Bu tür yanlış bilgilerden rahatsızlık duyduğunu söyleyen Koç “Bir dönem buraya cami yapılacağı söylentileri çıkarmışlardı. Bu nedenle hiç gereği olmadığı halde bu binayı tescilli bina haline getiren bir karar çıkarmışlardı. Buraya bir cami yapılması söz konusu olmadığı gibi otel ve iş merkezi yapılması da mümkün değil” dedi. Atilla Koç’a yapılacak yeni binanın finansmanının nasıl sağlanacağını sorduğumda da şu yanıtı verdi: “Bunun için özel bir kanun çıkacak. Biliyorsunuz 2010’da İstanbul Kültür Başkenti oluyor. Bu yıla kadar İstanbul’a en az 5-6 tane daha kongre ve kültür merkezi yapmak durumundayız. Ayazağa’da yapımı bir türlü bitmeyen komplekse de el attım orayı da tamamlayacağız. Ama kanun şart” dedi.Bakan Koç bu kanunun bu dönemin sonuna kadar mutlaka çıkarılacağını da sözlerine ekledi.

Devamını Oku

“İlişkiler gerilebilir ama İsrail Türkiye’den asla vazgeçmez”

17 Şubat 2007

Sedat Sertoğlu’nu mutlaka tanırsınız. Meslekte neredeyse 40 yılını dolduran Sertoğlu’nun dış politika konusundaki haber ve yazıları kimbilir kaç kere Türkiye’nin gündemine oturmuştu.Sertoğlu’nun yazdığı “Yazsam Olay Olur” kitabı bir süre önce piyasaya çıkmıştı. Bu kitabı bir solukta heyecanla okuyup bitirdim. Sertoğlu kitabında meslek yaşamı boyunca kimi devlet kurumlarından gelen gizli ricaların bir kısmını nasıl yerine getirmek zorunda kaldığını bir kısmını da nasıl savuşturduğunu çok akıcı bir dille anlatıyor.Kitabı okurken bazı bölümlerde kendi kendime “Vay canına, bu sırada biz Sedat’la Zihni bara gitmiştik. Meğer o sırada başından neler geçiyormuş da haberimiz yokmuş” dediğim oldu.Ortadoğu, İsrail ve Amerika konularında son derece bilgi olan Sedat Sertoğlu ile dün Türk-İsrail ilişkilerindeki son durumu konuştuk. Daha doğrusu bir uzman olarak ben sordum o da cevaplaladı.Öncelikle Türkiye-İsrail ilişkilerinin son zamanlarda gerilip gerilmediğini sordum. Sertoğlu “Bir gerginlik görünüyor, ama Türkiye İsrail için çok önemli bir ülke. Çünkü bu bölgede başı sıkıştığında destek isteyebileceği tek ülkeyiz. Bu nedenle İsrail Türkiye’den asla vazgeçmez” dedi.Ben de “Peki İsrail Başbakanı Olmert gelmeden bir gün önce Erdoğan Mesci-i Aksa konusunda bir çıkış yaptı, bu görüşmelere ne kadar yansımıştır” dedim.Sertoğlu gülerek cevapladı: “Dün gece Amerika’daki bazı Yahudilerle konuştum. Onlara göre bu Tayyip Erdoğan’ın iç politik kaygılar nedeniyle yaptığı bir çıkış. Zaten baş başa görüşmede de bunu söylemiş.” “Ama iki buçuk saate yakın baş başa görüştüler?” Sertoğlu buna da şöyle cevap verdi “O konuşmanın büyük bölümü Hamas’la ilgiliymiş. Bizim Başbakan ısrarla Hamas’la ilişki kurulmasını istemiş. Olmert de bunun neden olamayacağını anlatmış.” Sertoğlu’na Ermeni tasarısı konusunda Yahudi Lobisi’nin bu kez isteksiz davranmasının nedenini de sordum. Aldığı bilgileri şöyle aktardı:“Amerika’da tek bir Yahudi lobisi yoktur. Bunlar aralarında bölünmüşler. Bir kesim artık Türkiye’ye destek verilmesini istemiyormuş. Ama destek verilmesini isteyenler oylama gününe doğru baskılarını artıracakmış. Yahudiler bu konuda, İsrail yanlısı olan Tom Lanton’u izliyorlar. Onun davranışı herkese ışık tutacak.” Peki Tom Lanton’un tavrı ne, işte herkes bunu bekliyormuş zaten.Sertoğlu, Amerikalı Yahidiler’den aldığı bir izlenimi de şöyle aktardı: “Türkiye’yi anlamıyoruz. Çünkü her şey iyi giderken, Erdoğan öyle bir şey yapıyor ki, ilişkiler kopma noktasına geliyor diyorlar. Yanlış da değil hani.”***Küçümsemekle OlmuyorÇok değil 17 yıl önce komşumuz Bulgaristan Sovyet sistemi içindeydi. Avrupa’ya karadan gidiş gelişlerde bu ülkeyi de geçmek zorunda olan pek çok kişiden benzer hikayeler duymuşuzdur.Bir naylon çoraba hayat kadınlığı yapan gencecik kızlar, bir portakalı rüşvet kabul edip ceza yazmayan trafik polisleri anılarımızda duruyor.Daha sonra bu ülkenin diktatör yönetimi Türkler’e baskı politikası uygulayınca onbinlerce soydaşımız akın akın Türkiye’ye gelmişti.O yıllarda Bulgaristan’a içimiz sızlayarak bakar, biraz da onları küçümserdik.Oysa o Bulgaristan şimdi Avrupa Birliği üyesi oldu, biz hâlâ bekleme odasındayız.Dün Bulgaristan’dan göç eden ama Türk vatandaşı da olmayan bir okurdan ilginç bir mesaj aldım. Bir hafta önce Bulgaristan Anayasası’ndaki 4 maddede değişiklik yapıldığını ve milletvekili dokunulmazlıklarının kürsü hariç kaldırıldığını bildiriyor.Sonra da haklı bir öfke duyarak “Biz Türkler bunu neden başaramıyoruz” diye soruyor.İşte dün acıdığımız, küçük gördüğümüz Bulgaristan bugün böyle. Biz kendi halimize mi yanalım?***Güvenliği beceremiyoruzBir şey çok canımı sıkıyor. Bilmiyorum siz de aynı görüşü paylaşır mısınız?Başta İstanbul olmak üzere pekçok büyüm ilimizde, otellere, alışveriş merkezlerine ya da büyük binalara girerken elinizdeki çantaları x-ray cihazına bırakıyorsunuz, siz de silah taraması yapan cihazın içinden geçiyorsunuz, genellikle bununla yetinmeyen güvenlik görevlileri üzerinizi elle arıyorlar.Bu uygulamaya, terörden çok çekmiş bir ülkenin vatandaşları olarak pek ses çıkarmıyoruz.Ama biz ses çıkarmadıkça, bu ilkel güvenlik önlemleri giderek artıyor. Ortaya çıkan dev bir güvenlik sektörü, neredeyse bizlere sokakta bile nefes aldırmaz hale geliyor.Her büyük binanın, alışveriş merkezinin veya otelin önünde, etrafında özel giyimli güvenlik görevlileri duruyor.Bu son derece rahatsız edici bir görüntü bence.Ve anlamadığım da şu.Tarihin en büyük terör saldırısına uğrayan Amerika’da otellerin, alışveriş merkezlerinin girişinde bu tür ilkel güvenlik önlemleri yok. Avrupa’da da yok.Peki bu nasıl oluyor?Onların otelleri, alışveriş merkezlerine üzerinde silah olan kişi giremez mi? Elbette girer. O halde onlar nasıl bir güvenlik önlemi alıyorlar? Herhalde bir yöntemi var değil mi?.Bizdeki güvenlik uzmanlarının da artık bu ilkellikten vazgeçip daha çağdaş önlemlere yönelmeleri gerekir. Çünkü sayıları çok artan bu kontrol noktalarında tatsız olaylar yaşanıyor.Örneğin geçenlerde büyük bir alışveriş merkezinin girişinde genç bir kızın çantasını açıp yere döktüler. Kadınlıkla ilgili bazı özel eşyalar da ortalığa saçıldı. Kızcağız utancından hüngür hüngür ağladı.Bu büyük alışveriş merkezleri ve oteller, arama yetkisini bizzat valilikten aldıklarını belirtiyorlar. Valilik de işin kolayına kaçıp bu yetkiyi o kadar kolay vermemeli.Konuya önümüzdeki gönlerde örneklerle devam etmek istiyorum.***GericilikKültür ve Turizm Bakanı İstanbul Taksim’deki Atatürk Kültür Merkezi’nin yakılıp yenisinin inşa edilecek olmasına karşı çıkanlara “gerici” damgası vurmuş. Çünkü bakan bey yapılan işin çok ilerici ve çağdaş bir şey olduğunu iddia ediyor.Gerçekten öyle mi? Yeni Atatürk Kültür Merkezi’nin projesi tam olarak açıklanmadı ama, öğrendiğime göre yeni bina çok katlı olacak. İçinde alışveriş merkezi ve beş yıldızlı bir otel bulunacak. Binanın üç katı da tiyatroya ayrılacak.Dünyanın hiçbir çağdaş ülkesinde alışveriş merkezi ve otel arasında kültür merkezi olmaz.Sanata, özel olarak tiyatro, opera ve baleye saygı duyan ülkelerdeki bu tür yapılar tamamen bağımsız olur. Biz uzun yıllar önce bunu başarmışız, ama şimdiki iktidar, sırf para ve kar hırsıyla bu anlayışı “gericilik” olarak nitelendiriyor.Kimileri sözde “demokratlık” adına AKP iktidarına hiç toz kondurmuyor. Ama tüm değerlerimiz birer birer elimizden kayıp gidiyor.Yarın bu günleri bile mumla arayacağız. Tayyip beyin sevdiği deyimle “Bunu da böyle bilin.”

Devamını Oku

Tayyip Erdoğan’ın Çankaya adayı Diyanet İşleri Başkanı Bardakoğlu

16 Şubat 2007

‘Madem benim Cumhurbaşkanı olmamı istemiyorlar, o zaman ben de Diyanet İşleri Başkanı’nı aday göstereceğim, o da tıpkı Anayasa Mahkemesi Başkanı gibi anayasal bir kurumun başkanı değil mi’Şu anda yazdıklarımı Tayyip Erdoğan dışında sadece 4-5 kişi biliyor. Bunlardan biri Diyanet İşleri Başkanı Prof Dr. Ali Bardakoğlu.Cumhurbaşkanlığı için kendi adaylığı konusunda son ana kadar direnecek olan Tayyip Bey, eğer bunu göze alamazsa bu makam için Diyanet İşleri Başkanı Profesör Doktor Ali Bardakoğlu’nu aday gösterecek.Siyaset kulislerinde şok etkisi yaratacağını sandığım bu gelişmenin ilk adımları bundan bir ay kadar önce atıldı.En yakın kurmaylarıyla gizli bir toplantı düzenleyen Tayyip Bey Cumhurbaşkanlığına aday olmaması konusunda ciddi baskılar altında olduğunu anlatarak, bu baskının seçim gününe kadar daha da artacağını söyledi.Bu durumda kendisi dışında bir adayın belirlenmesi gerektiğini belirten Tayyip Bey, bu kişinin Meclis dışından olmasının tercih edileceğini de ekledi.‘ZOR ANLATIRIZ’İşte şok etkisi yaratacak aday adayının ismini de bu sırada açıkladı. Tayyip Erdoğan “Öyle biri olmalı ki, bizim tabanımız tam destek versin, bize karşı olanların da söyleyecek fazla lafları olmasın” dedi.Ardından da o toplantıya katılanları da şaşkınlığa uğratan ismi söyledi:“Adayım Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu’dur.” Aldığım bilgiye göre bu ismin açıklanmasından sonra önce bir sessizlik oldu. Sessizliği bozan, AKP’nin en etkili isimlerinden biriydi. “Bunu zor anlatırız” dedi.Öfkelenen Tayyip Bey “Neden zor anlatacakmışız ki, bundan önceki Cumhurbaşkanı kim? Anayasa Mahkemesi eski Başkanı değil mi? Ona neden kimse karşı çıkmadı. Diyanet İşleri Başkanlığı da tıpkı Anayasa Mahkemesi, Danıştay, Yargıtay gibi anayasal bir kurum değil mi? Onların başkanlarının adı cumhurbaşkanlığı için geçince ses çıkmıyor da, Diyanet olursa neden zor anlatır mışız?” dedi.‘AYNI ŞEY DEĞİL’Aynı etkili isim biraz daha tartışma tonu ile cevapladı: “Aynı şey değil. Diyanet İşleri Başkanını Cumhurbaşkanı yapmaya kalkmak büyük tepki yaratacaktır. Sizin aday olmanızdan bile daha fazla etki yaratabilir. Bunu bir daha gözden geçiriniz lütfen. En azından lütfen bu odanın dışında telaffuz etmeyiniz. Bu bir sır olarak kalsın, ilerleyen günlerde tekrar konuşalım.” Tayyip Bey bunun üzerine fazla bir şey söylemedi. Ancak bir şey yaptı. Bu fikrini sadece Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu’na söyledi.Bardakoğlu ne dedi bilmiyorum. Ama son bir aydır çeşitli televizyon kanallarına çıkarak “çağdaş bir din adamı portresi çizmesi” ve “AKP’li olmayan herkesten büyük alkış aldığı” bir gerçek.Gizli toplantıda bu konunun sır olarak kalması istenmişti.Ancak çok bilinen bir söz vardır. “İki kişinin bildiği şey artık sır değildir.” Bana gelen bu bilgi kesinlikle doğru mu, yoksa bir dedikodu mu?Tam emin değilim.Ama kaynağım çok önemli.Yazıya bir yalanlama gelebilir mi? Gelir tabii. Ama merakım Ali Bardakoğlu’nun ne diyeceği. Çünkü asla yalan söyleyemeyecek bir makamı işgal ediyor.***** Bardakoğlu kimdir?Cumhurbaşkanlığı adaylığı konusunda Tayyip Bey’in tercihi olduğu belirtilen Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu 1952 yılında Kastamonu’nun Tosya ilçesinde doğdu. 1970 yılında İstanbul İmam-Hatip Okulunu bitirdi. 1974 yılında İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü’nden, 1975 yılında da İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Bir süre öğretmenlik ve stajyer hakimlik yaptıktan sonra, 1977 yılında Kayseri Yüksek İslam Enstitüsü’nde Fıkıh (İslam Hukuku) asistanı oldu.1982’de Atatürk Üniversitesi İslami İlimler Fakültesinde “İslam Hukukunda İcâre Akdi” adlı doktora tezini tamamladı ve Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde İslam Hukuku yardımcı doçentliğine atandı. 1986’da doçent oldu. Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde Bölüm Başkanlığı ve Dekan Yardımcılığı görevlerinde bulundu.1993 yılında Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ne atandı. Ardından 1994 yılında, İslam Hukuku Ana Bilim Dalında profesör oldu. Marmara İlahiyat Meslek Yüksek Okulu Müdür Yardımcılığı ve Dekan Yardımcılığı görevlerinde bulundu. 1991-1992 yılları arasında İngiltere’de ve 1994 yılında da Amerika’da bulundu. Bardakoğlu 28 Mayıs 2003 tarihinde Diyanet İşleri Başkanlığı görevine atandı. Prof.Dr. Ali Bardakoğlu; İngilizce ve Arapça biliyor, evli ve üç çocuk babası.*****İETT ihalede yanlıştan döndüPerşembe günü İETT’nin 500 yeni otobüs kiralanması için ihale açtığını, ancak ikisi yabancı olan katılımcı şirketlere sadece üç günlük inceleme süresi verdiğini yazmıştım.Böyle büyük bir ihale için verilen sürenin az olduğuna değinerek “Burada AKP’ye yakın bir şirketin kayrılacağı endişesinin doğduğunu” belirtmiştim.Aynı sırada İstanbul Otobüs, Özel Halk Otobüsü Sahipleri ve İşletmecileri Esnaf Odası da İETT’ye bir protesto yazısı yazarak ihalenin ertelenmesini istemişti.Bu konuda eleştirileri değerlendiren İETT Genel Müdürlüğü ihale tarihini 22 Şubat’a erteledi.Bir haftalık ek süre yeter mi onu bilemem, ama İETT’nin şaibe yaratacak bir uygulamadan vazgeçmesi ve yarışı eşit hale getirmesi bence olumlu bir gelişme.

Devamını Oku

Tayyip Bey’in adaylığı kesin gibi

14 Şubat 2007

Başbakan Erdoğan, demokratik kuralları da görmezden gelerek Cumhurbaşkanlığı seçimi konusunda Nisan’a kadar açıklama yapmamakta ısrarlı.Bunu birkaç kez sormuştum. Yine bıkmadan sormak istiyorum.Tayyip Bey neden bu konuda sessiz kalıyor? Söylediğine göre Cumhurbaşkanlığı seçimi için hiçbir sorun yok. Bu Meclis Cumhurbaşkanını seçecek. Aritmetik dengeye bakarsak gerçekten bu seçim bugüne kadar yapılmış seçimlerin en kolayı olacak. O halde aday açıklamamak neden?Özendiğimiz batılı ülkelerde adaylar neredeyse bir yıl önceden ortaya çıkarken biz neden son dakikaya bırakıyoruz?Çünkü bana göre, Tayyip Bey ve AKP’liler Cumhurbaşkanlığı seçimini hafife alsalar da bunun böyle olmadığını ve gerek kendi başlarına gerekse ülkenin başına ciddi sorunlar açılabileceğini biliyorlar.Böyle olunca da son ana kadar beklemek, toplumu bu konuda germek ve hatta cepheler yaramaktan çekinmiyorlar.Şimdi yaşadığımız duruma bakın. İki buçuk ay sonra Cumhurbaşkanı seçeceğiz ama kimin aday olacağı belli bile değil. Hatta bu seçimin yapılıp yapılamayacağı bile karanlıkta.Herkes Cumhurbaşkanlığı toto oynamak zorunda kalıyor. Kimileri Tayyip Erdoğan’ın kesin aday olacağını ileri sürerken, bir başkasının aday gösterileceği yolunda da görüşler var.Ancak dün AKP’ye çok yakın olarak bilinen bir gazetenin manşetine bakınca kendi kendime “Bu haber Tayyip Bey’in Cumhurbaşkanı adayı olacağının da ilanı gibi” dedim.Çünkü KMG adlı bir araştırma kurumunun anket sonuçlarına göre halkın yüzde 49’unun Tayyip Erdoğan’ı Cumhurbaşkanı olarak görmek istediği belirtiliyor. Yüzde 49 demek halkın yarısı demek.Tayyip Bey ısrarla “Nisan’a kadar durum değerlendirmesi yapacağız, halk ne istiyorsa o olacak” diyor. Kendisine en yakın gazete ise “Halk seni istiyor” diye yayın yapıyor.Bu durumda “Tayyip Bey kesin aday olacaktır” diyebiliriz.Haydi hayırlısı, bakalım neler göreceğiz.*****İETT’den şüphe uyandıracak ihaleİstanbul’un trafiğini rahatlatmak için toplu taşıma araçlarının geliştirilmesi en mantıklı çözümlerden biri.İstanbul’da en büyük toplu taşıma hizmetini de İETT veriyor. Bu kurum İstanbul halkını rahatlatmak için sürekli proje geliştiriyor. Yeni araç alımları, yeni hatlar, yeni ulaşım araçları üzerinde çalışıyor.Ancak İETT’nin 500 otobüs kiralanmasıyla ilgili son kararı bende ciddi şüpheler uyandırdı. Bunu sizlere de aktarmak istiyorum.Geçtiğimiz Aralık ayında İsanbul’da hizmet verecek 500 yeni otobüs kiralanması için bir ihale açılmıştı. Bu ihaleye AKP’ye yakın olduğu bilinen Albayraklar’dan başka kimse katılmamıştı. Bunun sakıncası görülerek ihale ertelenmişti.Bunun üzerine aralarında First Group ve Aviva gibi dünyanın en büyük kuruluşlarının da yer aldığı, halka açık toplu taşımacılık şirketleri, ihaleye katılmak amacıyla çalışma yapmaya başlamış. İETT bu dünya şirketlerine Şubat ayının ortalarında ihale ilanının verileceğini duyurmuş. Ancak İstanbul Büyükşehir Belediyesi beklenmedik bir karar vererek 12 Şubat’ta küçük bir gazetede ihale ilanını yayınlatmış ve ihalenin de 15 şubat günü yani bugün yapılacağını açıklamış.Bu karar yabancı şirketlerde şok etkisi yaratmış. İhale şartnamesinin 3 gün içinde okunup değerlendirilmesi ve buna göre teklif hazırlanmasının mümkün olmadığını belirterek biraz süre isteyen şirket yetkilileri İETT’ye başvurmuşlar ama olumsuz cevap almışlar.Başka ülkelerde bu tür ihale şartnamelerinin değerlendirilmesi için en az 30 gün çalıştıklarını belirten yabancı şirket temsilcileri “Bu nasıl iş, dünyanın hiçbir yerinde böyle bir uygulama ile karşılaşmadık” diye yakınıyormuş. İki dünya firması da bu durumda ihaleye katılmama kararı almışlar.Konu başta da dediğim gibi insanda şüphe uyandırıyor. Bir taraftan herşeyi yabancılara vermek için yarışıyorsunuz sonra böyle engeller çıkarıyorsunuz.Yoksa bu ihale daha önce tek başına katıldığı için “dedikodu olur” endişesiyle verilmeyen Albayrak’a verilmek mi isteniyor? Bunun için bazı yabancı firmalar mı kullanıldı?*****Bakan’ın ve Orgeneral’in tren yolculuğuDışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün çok da başarılı geçmediği dışişleri tarafından da kabul edilen Amerika gezisi ile ilgili dedikodular gelmeye devam ediyor. Önceki gün konuştuğum bir diplomat “Bakan bey New York’tan Washington’a uçakla değil trenle gitti, bunun nedenini kimse merak etmiyor mu?” diye sordu.Soru böyle olunca ben de meraklanıp karşı soruyu sordum: “Trenle gittiği dikkatimden kaçmış, neden sahi?” Diplomat cevapladı: “Çünkü Amerikalılar New York Washington uçuşu için VİP statüsü uygulayamayacaklarını söylediler.” Sorunu biraz anlamıştım ama üsteledim “VİP uygulanmazsa ne olur?” Cevap şu: “Bu durumda Dışişleri Bakanı Abdullah Gül normal bir yolcu gibi havaalanına gidecekti. Her yolcunun geçtiği gibi x-ray cihazından geçmek, üzerindeki tüm metalleri çıkarmak ve gerekirse güvenlik kuvvetlerinin üst araması yapmasına izin vermek zorundaydı.” İlginç. Gül böyle bir davranışla karşılaşmamak için girişi havaalanı gibi üst aramasını gerektirmeyen treni seçmiş.Tam bu bilgiyi aldığım sırada Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın da aynı yolculuk için treni tercih ettiğini öğrendim. Haberlerde Amerika’ya askeri uçak yerine tarifeli uçakla giden Büyükanıt’ın büyük tasarruf sağladığı, tren yolculuğu ile bu tasarruf geleneğini sürdürdüğü belirtiliyordu.Ancak Gül’ün durumunu göz önünde tutunca ister istemez içime kuştu düştü. Acaba Genelkurmay Başkanı da üst aramasından kurtulmak için mi bu yolu seçmişti? Ama daha önceki seyehatlari bilen bir eski asker dostum “Komutanlar bu tür ziyaretlerde ayrı bir statüde tutulur. Büyükanıt’ın x-ray cihazından geçmesine gerek olmayacaktı” dedi.Bu durumda Büyükanıt’ın tasarruf adına değil, Abdullah Gül’ün itibarını korumak adına treni tercih ettiği ihtimali ağır basıyor.*****ÇatladıkapıYan sütunda Bilal Çetin’in Başbakan Erdoğan’la konuşmasınında Tayyip Bey “Ben Çatladıkapı Belediye Başkanı değilim, Başbakanım” diyor. Erdoğan konuşmalarında sık sık Başbakan olduğunu hatırlatmak ihtilayacını duyuyor.Burada sanki bir kendine güvensizlik var gibi geliyor bana. Çünkü hiçbir makam sahibi ikidebir o makamın adını telaffuz ederek kendini kabul ettirmeye çalışmaz.Tayyip Bey bir gazete ilanında da imza olarak Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı tanımını kullanmıştı. Altına hiçbir şey yazmasa da herkes O’nun başbakan olduğunu biliyor ve bunu kabul ediyor. Tayyip Bey’in bu kompleksi üzerinden atması gerek.***** RTÜK bileRTÜK’ün televizyon haberleriyle ilgili yaptığı bazı yorumlar medyayı kızdırdı. Kimi yazarlar RTÜK’ün bu tür yorum yapma hakkı olmadığını savundular. Bazıları RTÜK’ün bu işlere burnunu sokmaması gerektiğini yazdılar.Hiçbirini haksız bulmuyorum. Ama bir noktaya da dikkat çekmeden edemeyeceğim.RTÜK çok izlenen televizyon kanallarındaki haberlerin “sudan” olduğunu “magazine çok yer verdiğini” ve “gerçeklerin ortaya çıkmadığını” söylüyor.Yani iktidar yanlısı olarak da suçlanan RTÜK bile suya sabuna dokunmayan televizyon haberlerinden şikayetçi.Dün Tayyip Bey’in görülmemiş destek almasına rağmen medyaya neden bu kadar öfkelendiğini anlayamadığımı yazmıştım.Demek ki RTÜK de aynı fikirde. Onlar da medyanın bu sessizliğine şaşırıyorlar ve “haydi biraz kıpırdanın” diye uyarmak zorunda kalıyor.

Devamını Oku

Güzel söylemiyorsunuz Tayyip Bey

13 Şubat 2007

Aklımın almadığı bir konu var. Meslekteki 31. yılımı yaşamaya başladım. Kendi meslek yaşamımda hiçbir başbakanın ya da bir devlet görevlisinin Tayyip Erdoğan kadar desteklendiğine hiç tanık olmadım. Ama ne tuhaftır ki, bu olağanüstü desteğe rağmen Tayyip Bey aklına gelen her yerde medyaya ağır eleştiriler yönelterek, güzel olmayan ifadeler kullanıyor.Son olarak Kahramanmaraş’ta konuşan Tayyip Bey “Basın icraatlarımızı anlatmıyor, yaptıklarımızı hazmedemiyorlar, bunların hazmetme kapasitesi yaptıklarımızı kavramaya müsait değil. Bunlar yapılanların heyecanını hazmedemezler” demiş.Gerçekten inanılmaz. Bu kadar destek gören, adeta göklere çıkarılan, birkaç ufak tefek atış dışında hiçbir eleştiriye muhatap olmayan bir Başbakan acaba nasıl bir medya istiyor.Tayyip Bey diyor ki “Basın her şeye bir kulp takacak. Bugün 54 fabrika açıyoruz, bunlar daha önce açılmıştır diyecekler.” Neden böyle bir komplekse kapılıyor acaba Tayyip Bey? Geçen hafta da aynı anda 750 açılış yapmıştı. Bir kere mantıken bunların hepsinin aynı günde biirilmiş olması mümkün değil ki? Elbette bazı açılışlar semboliktir. Çoğu kez bir hizmet devreye girer, resmi açılış sonra yapılır.Ama Tayyip Bey ve etrafındakiler sanki o açılış gerçekten o sırada yapılıyormuş gibi bir hava yaymaya çalışıyor. Medya da bunu belirtince öfkelerine hakim olamıyorlar.Oysa, yıllarını bu mesleğe vermiş bir gazeteci olarak Tayyip Bey’e, kendisini daha önceki Başbakanlarla kıyaslamasını öneriyorum.Örneğin rahmetli Özal’la, Demirel’le, Çiller’le, Yılmaz’la, Ecevit’le bir kıyaslasa, kendisine gösterilen ayrıcalığı da görecek.Bu medya Özal için neler yazmadı? Haksız mıydı? Bana göre değildi. Zaman zaman aşırıya kaçan bazı eleştiri ve yorumlar olmasına rağmen yazılanlar yanlış değildi.Ya Özal’ın eşi Semra Hanım? Bugün Türk medyası Emine Hanım için tek bir olumsuz haber bile yayınlamadı. Bırakın türbanını giydiği kıyafetleri bile eleştirmedi. Tam tersine, her nedense bazı modacılara övücü konuşmalar bile yaptırdı.Tayyip Bey’in çocukları da diğer başbakan çocukları gibi yıpratılmadı. Bazen kendi kendime acaba Çiller’in oğlu bir trafik kazası yapsaydı, medya bu kadar hoşgörülü olur muydu diye düşünmeden edemiyorum.Ya akrabalar? Tayyip Bey’in abisi, amcası hiç konu oldu mu medyaya? Belki AKP’liler içinde “Ötekilerin akrabaları gibi bir şey yapmıyorlar ki” diyebilirler. Acaba?Tayyip Bey’in deyimi ile “vakti zamanı gelince” bunları da yazan çıkacaktır elbette. Belki de biri ben olurum. Son günlerde geçtiğimiz üç yıl tuttuğum günlüğümü tekrar okuyorum. Meğer neleri not almışım neleri..Sonuçta, Tayyip Bey aklına her geldiğinde medyayı eleştireceğine yatıp kalkıp bin kere dua etsin. Çünkü Tayyip Bey, henüz medya nedir görmedi...*****Abdülkadir Aksu’ya gensoru günü golüDün Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu hakkında verilen gensoru önergesi görüşüldü. Ben bunları yazarken henüz sonuç alınmamıştı. Ama nasıl olsa sonucu biliyoruz. AKP tam kadro halinde bakanına sahip çıkacak nasıl olsa.Ama tesadüfe bakın ki, tam bu görümelerin yapılacağı günden bir gün önce Amerika Dışişleri Bakanlığı’nın Türkiye’ye gidecek vatandaşlarına yaptığı uyarılar açıklandı.Amerikan Dışişleri Bakanlığı Türkiye’de bir suç patlaması yaşandığını hatırlatarak “Türkiye’ye gidecek vatandaşlarımız dikkatli olsunlar” dedi. Daha sonra da dikkat edilmesi gereken güvenlik konularını tek tek sıraladılar.Bunları dünkü gazetemizde okudunuz. Burada tekrarlamaya gerek yok. Ama sizin de dikkatinizi çekmiştir, bu uyarılar hem doğru hem de hepimizin yüzünü kızartacak nitelikte.Aman boşverin bunları, İçişleri Bakanı AKP oylarıyla kurtuldu ya siz ona bakın..*****Eleştiri ile ilgili bir anıYıllar önceydi. O sırada Günaydın’da çalışıyoruz. “Efsane patron” Haldun Simavi uzun süren Londra seyahatinden dönmüş, yine gazetenin başında. O yıllarda gazete patronları (Haldun Simavi, Erol Simavi, Kemal Ilıcak, Dinç Bilgin) aynı zamanda gazetelerinin genel yayın müdürüydü. Herkes gibi onlar da haber toplantılarına katılır, birinci derecede karar veren kişi olurlardı. Şimdiki patronlar gibi “Valla ben karışmıyorum, bizim çocuklar yapıyor” demezlerdi.Haldun Simavi uzun aradan sonra katıldığı toplantıda önüne son birkaç günlük gazeteyi almış, kırmızı bir kalemle her tarafı çiziyor, “Bu olmamış, bunu yapamamışsınız, burası kötü” diye de herkesi fırçalıyor.Günaydın o sırada milyon sınırına yaklaşmış, herkesin morali yerinde, Haldun Simavi bir anda her şeyi yıkıyor. İşte o anda, her zaman olduğu gibi yine Aydın ağabey (Öztürk) herkes adına göğsünü siper ederek “Haldun Bey, gazetenin satışı ortada, hiç mi iyi bir şey yapmadık?” diye soruverdi.Haldun Bey kafasını kaldırdı “Yavrum” dedi (Böyle konuşurdu) sonra sürdürdü: “Ben sizi övmek için oturmadım ki masaya, kötüyü gösterdim, söylemediklerimi demek ki iyi yapmışsınız.” Eleştirmek her şeyin kötü olduğu anlamına gelmez. Ama bilin ki eleştirilen konular doğrudur ve mutlaka üzerinde çalışılarak düzeltilmesi gerekir. *****Yahudi lobisinı kızdırdıkAbdullah Gül’ün Amerika gezisinden bir dedikodu daha aktarmak istiyorum. Biliyorsunuz Nisan ayında Amerikan temsilciler Meclisi’nin Ermeni Soykırımı tasarısını onaylaması bekleniyor. Konu Türkiye’yi şiddetle rahatsız ediyor. Bu yıl tasarının geçeceği konusunda endişelerin artmasına neden olan en önemli gösterge, bugüne kadar yanımızda olan Yahudi Lobisi’nin bu kez saf değiştirmiş gibi görünmesi.Yahudi Lobisi bugüne kadar her seferinde bu tasarının geçmesini son dakikada önleyen güç olmuştu.Abdullah Gül bu kez Yahudi Lobisi’nin karşı tarafta olduğunu görünce İsrail’den yardım istemeye karar vermiş. Bu nedenle İsrail’in güçlü isimlerinden Şimon Perez devreye sokulmuş. Ancak bu Amerika’daki Yahudi lobisini çok kızdırmış. “Biz İsrail’in Amerika’daki uzantısı değiliz, bizi İsrail’le etkileyemezsiniz” diyen Yahudi cemaatinin önderlerinin Ermeni tasarısını daha ciddi biçimde desteklemeye karar verdikleri belirtiliyor.

Devamını Oku

Kavramlar karışınca zihinler bulanıyor her kafadan bir ses çıkıyor

12 Şubat 2007

Son günlerin gözde tartışma konularından biri milliyetçilik. Ogün Samast adlı bir sokak kabadayısının Hrant Dink’i alçakça öldürmesinden sonraki gelişmeler Türkiye’de milliyetçi akımların güçlenerek büyüdüğü gerçeğini de ortaya çıkardı.Gerçi milliyetçiliğin gelişip büyümesi bu olaydan sonra olmadı, son birkaç yıldır milliyetçi duygular hızla gelişiyor.Bu gelişme, geleceklerini bugünkü iktidara ve Avrupa Birliği’ne bağlayanlar gelişmelerden son derece rahatsız. Bu nedenle son günlerde artan biçimde milliyetçilik aleyhine söylemler geliştiriliyor.Birkaç sokak kabadayısının ya da meczup sayılabilecek bir emekli askerin estirdiği rüzgarla milliyetçilik Türkiye’yi tehlikeye götüren bir kavram gibi sunulmaya çalışılıyor.Tabii her şeye rağmen açıkça milliyetçilik üzerine ağır eleştiriler yapmaktan çekinenler kavramları birbirine karıştırarak zihinleri bulandırmaya çalışıyorlar.Bu kavramlardan ikisi çok önemli. Irkçılık ve kafatasçılık.Bu iki kavramı da ortaya atan bizzat Başbakan Erdoğan oldu. Artan milliyetçi duyguların iktidarını sıkıntıya sokacağını gören Tayyip Bey, olayı saptırmaya çalışıyor bana göre. Oysa milliyetçilik ile ırkçılık ve kafatasçılık çok farklı şeyler.Milliyetçilik de kendi içinde farklılık taşır. Bugün yükselen değer olarak görünen milliyetçilik, ülkenin sağduyulu geniş kesimlerince “bu ülkeyi sevmek, bu vatan için çalışmak, dünyanın önünde başı dik, alnı açık gururla durabilmek” olarak algılanıyor. Sağ ve sol görüşlü olanlar da bu ortak noktada buluşabiliyor.İdeolojik milliyetçilik ise farklı. Bazı usta kalemler şu anda savunulan milliyetçiliği sanki ideolojik milliyetçilik gibi sunmaya ve bir anlamda milliyetçiliği karalamaya çalışıyor. Bu yanlış.Bir de şovenizm var. Şovenizm temelini belki milliyetçilikten alır ama bu bir tür takım tutmak gibi bir şeydir. Samimi bazı duygu ve düşüncelerin “başkasını görmeme, sadece kendini önemli sayma” hali gibidir. Hiçbir bilimsel ve kültürel temeli yoktur. Toplumun en alt kesimlerinden destek bulur. Olumsuz şartlar ortadan kalktığında kendiliğinden yok olup gider.Şu anda bazı çevreleri rahatsız eden aslında budur, ki bunun hepimizi rahatsız etmesi gerek. Çünkü şovenizmin bayrağının ilkesi ve bilimsel temeli olmadığı için ne zaman kimi çarpacağı da belli olmaz.Irkçılık ve kafatasçılık ise çok farklıdır. Faşizmin temelini oluşturur. Herşeye rağmen bilimsel, tarihsel ve kültürel bir odak noktası vardır. Ari kan arar. Kendinden başka her ırkı küçümser.Türkiye’deki yükselen milliyetçiliğe bakıldığında ırkçılık ve kafatasçılık adına bir şey göremezsiniz. Akademik seviyede olan birkaç kişi dışında hiç kimse ne ari ırkı ne kafatası ölçüsünü gündeme getirmez.Bu nedenle halkın rahatsızlığından kaynaklanan kimine göre “ulusal” kimine göre “milliyetçi” duyguları küçümsemek üstelik bunu “ırkçılık, kafatasçılık” gibi kavramlarla karalamaya çalışmak ülkeyi gerginliğe ve bölünmeye iter.*****Abdullah Gül’ü kızdırıp sohbeti “off the record”a çeviren soruDışişleri Bakanı Abdullah Gül Amerika gezisinin sonunda yabancı basın mensuplarının katıldığı bir sohbet toplantısı yaptı. Danışmaları davet ettikleri medya mensuplarına “Bu sohbet toplantısı on the record’dur” dediler.Yani, toplantı sohbet biçiminde de olsa arzu eden haberciler ve yazarlar buradan edindikleri bilgi ve izlenimleri yazabilirler.Toplantı başladı. Medya mensupları Gül’e çeşitli sorular sormaya başladılar. derken bir Amerikalı gazeteci “Ermeni Tasarısı Temsilciler Meclisi’nde kabul edilirse, bu Türkiye’de yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde AKP’yi etkiler mi” diye sordu.Bu beklenmedik soru Abdullah Gül’ü hem rahatsız etti hem de kızdırdı. Gül bu konunun Türkiye’nin iç işi olduğunu, Amerikan Temsilciler Meclisi’nin alacağı bir kararın Türkiye’yi bu açıdan etkilemeyeceğini söyledi.Ancak sürpriz toplantının sonunda geldi. Fena halde canı sıkılan Gül, gazetecilerden ve yazarlardan toplantıda konuşulanları yazmamasını rica etti. Sohbet toplantısı böylelikle on the record’dan off the record’a dönüşmüştü.Tabii Amerikan medyası bu tür talepler karşısında ilkeli olduğu için kimse bir şey yazmadı.*****“Lastik” değişmeliTürk Ceza Kanunu’nun 301’inci maddesi üzerinde yoğun bir tartışma var. Amerika, Avrupa Birliği bu maddenin hemen değişmesini hatta kaldırılmasını istiyor. Türkiye’deki hukukçular, düşün adamları ve siyasetçiler ise soruna çare bulamadıkları için ter döküyorlar. 301’den önce ünlü bir 159’uncu madde vardı. O da böyle tartışılırdı.Bu kadar tartışılmasının nedeni ne biliyor musunuz? Çok basit, kanun maddesindeki ifadelerin “lastikli” olması.Siz kanun maddesine “alenen aşağılama” diye bir kelime koyarsanız sonunun nereye varacağını hesaplayamazsınız. Çünkü bu lastikli kelime tamamen yoruma açıktır. Madde diyor ki “Türklüğü, Cumhuriyet’i, TBMM’yi alenen aşağılayan bir kişi......” İşte düğüm burada. Hangi durum aşağılamaya girer? Meclis’te uyuyan milletvekillerinin fotoğrafını basıp “Hiçbiri çalışmıyor” demek de aşağılamaktır “Bunlar hırsız” demek de. İş tamamen hakimlerin takdirine kalıyor. “Türk kanı pistir” demek de aşağılama sayılabilir, “Türkler sokaklara tükürür” demek de aşağılamaktır.Bu durumda beğenmediğiniz herkesi bu maddenin kapsamına sokabilirsiniz.*****Tayyip Bey şaşırıp kaldıHafta sonuydu. Ekranlardan izlemişsinizdir. Tayyip Bey ve yanında 100 araç dolusu insan (Gazeteler böyle yazdı) Rize’ye gittiler. Başbakan burada konuşma yaparken kalabalık bir grup “Beş-beş-beş” diye tempo tutmaya başladı.O an, Tayyip Bey’in yüzü görülmeye değerdi. Zaten TV izleyicileri de bunu gördü. Tayyip Bey bu slogan karşısında dondu kaldı. Hani beklenmedik bir olay gördüğünüzde ne yapacağınız bilemezsiniz, hareketsiz kalırsınız, işte aynen öyle.Sanıyorum ilk anda Başbakan kalabalığın ne demek istediğini anlamadı. Beş- beş- beş sözlerinin ne anlama geldiğini düşündü.Bu beş- beş- beş sloganını yaşı biraz tutanlar hatırlar. 1979 yılında beş ilde ara seçim yapılmıştı. O sırada Ecevit Başbakan’dı. Demirel’in Adalet Partisi seçim yapılacak beş ilde de kazanmak için yoğun çaba harcıyordu. AP’nin seçim sloganı “Beş- Beş- Beş”ti. Bazı mitinglerde de “5-0” pankartları açılıyordu. Bu beş ilde de seçim kazanılacağının sembolüydü. Sonuçta gerçekten AP beş ildeki seçimleri de kazandı. Ecevit, gerçekten demokratik bir olgunluk sergileyerek “Beş ili de kaybetmemiz bizim için bir tür güven oylamasıdır. Bu durumda istifa ediyorum” dedi.Yerine Demirel hükümeti kuruldu. Bu hükümet 1980’in hemen başında Türk siyasi hayatında bir devrim niteliğinde olan 24 Ocak kararlarını aldı. 12 Eylül 1980’de de Orgeneral Kenan Evren liderliğinde hiyerarşik sıralamaya uygun biçimde yapılan askeri darbe ile yıkıldı. Neyse, geçmiş zaman. Tayyip Bey beş sloganının anlamını çözdükten sonra da tutulup kaldı. Çünkü bağıran kalabalık Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilmesini değil, yola başbakan olarak devam etmesini istiyordu.Zannediyorum o sırada Tayyip Bey’in kafasından geçen şuydu: “Ben de Başbakan olarak kalmak isterim de, bunun için Kasım’da yapılacak seçimleri kazanmak lazım. O garanti değil ki.” Bu nedenle Tayyip Bey’in Çankaya hayalinden vazgeçmesi başka gelişmeler olmazsa çok zor görünüyor. Ama Cumhurbaşkanı olması da zor görünüyor.

Devamını Oku