Kavramlar karışınca zihinler bulanıyor her kafadan bir ses çıkıyor

Son günlerin gözde tartışma konularından biri milliyetçilik. Ogün Samast adlı bir sokak kabadayısının Hrant Dink’i alçakça öldürmesinden sonraki gelişmeler Türkiye’de milliyetçi akımların güçlenerek büyüdüğü gerçeğini de ortaya çıkardı

Haberin Devamı

Son günlerin gözde tartışma konularından biri milliyetçilik. Ogün Samast adlı bir sokak kabadayısının Hrant Dink’i alçakça öldürmesinden sonraki gelişmeler Türkiye’de milliyetçi akımların güçlenerek büyüdüğü gerçeğini de ortaya çıkardı.

Gerçi milliyetçiliğin gelişip büyümesi bu olaydan sonra olmadı, son birkaç yıldır milliyetçi duygular hızla gelişiyor.

Bu gelişme, geleceklerini bugünkü iktidara ve Avrupa Birliği’ne bağlayanlar gelişmelerden son derece rahatsız. Bu nedenle son günlerde artan biçimde milliyetçilik aleyhine söylemler geliştiriliyor.

Birkaç sokak kabadayısının ya da meczup sayılabilecek bir emekli askerin estirdiği rüzgarla milliyetçilik Türkiye’yi tehlikeye götüren bir kavram gibi sunulmaya çalışılıyor.

Tabii her şeye rağmen açıkça milliyetçilik üzerine ağır eleştiriler yapmaktan çekinenler kavramları birbirine karıştırarak zihinleri bulandırmaya çalışıyorlar.

Bu kavramlardan ikisi çok önemli. Irkçılık ve kafatasçılık.

Bu iki kavramı da ortaya atan bizzat Başbakan Erdoğan oldu. Artan milliyetçi duyguların iktidarını sıkıntıya sokacağını gören Tayyip Bey, olayı saptırmaya çalışıyor bana göre.

Oysa milliyetçilik ile ırkçılık ve kafatasçılık çok farklı şeyler.

Milliyetçilik de kendi içinde farklılık taşır. Bugün yükselen değer olarak görünen milliyetçilik, ülkenin sağduyulu geniş kesimlerince “bu ülkeyi sevmek, bu vatan için çalışmak, dünyanın önünde başı dik, alnı açık gururla durabilmek” olarak algılanıyor. Sağ ve sol görüşlü olanlar da bu ortak noktada buluşabiliyor.

İdeolojik milliyetçilik ise farklı. Bazı usta kalemler şu anda savunulan milliyetçiliği sanki ideolojik milliyetçilik gibi sunmaya ve bir anlamda milliyetçiliği karalamaya çalışıyor. Bu yanlış.

Bir de şovenizm var. Şovenizm temelini belki milliyetçilikten alır ama bu bir tür takım tutmak gibi bir şeydir. Samimi bazı duygu ve düşüncelerin “başkasını görmeme, sadece kendini önemli sayma” hali gibidir. Hiçbir bilimsel ve kültürel temeli yoktur. Toplumun en alt kesimlerinden destek bulur. Olumsuz şartlar ortadan kalktığında kendiliğinden yok olup gider.

Şu anda bazı çevreleri rahatsız eden aslında budur, ki bunun hepimizi rahatsız etmesi gerek. Çünkü şovenizmin bayrağının ilkesi ve bilimsel temeli olmadığı için ne zaman kimi çarpacağı da belli olmaz.

Irkçılık ve kafatasçılık ise çok farklıdır. Faşizmin temelini oluşturur. Herşeye rağmen bilimsel, tarihsel ve kültürel bir odak noktası vardır. Ari kan arar. Kendinden başka her ırkı küçümser.

Türkiye’deki yükselen milliyetçiliğe bakıldığında ırkçılık ve kafatasçılık adına bir şey göremezsiniz. Akademik seviyede olan birkaç kişi dışında hiç kimse ne ari ırkı ne kafatası ölçüsünü gündeme getirmez.

Bu nedenle halkın rahatsızlığından kaynaklanan kimine göre “ulusal” kimine göre “milliyetçi” duyguları küçümsemek üstelik bunu “ırkçılık, kafatasçılık” gibi kavramlarla karalamaya çalışmak ülkeyi gerginliğe ve bölünmeye iter.

*****

Abdullah Gül’ü kızdırıp sohbeti “off the record”a çeviren soru
Dışişleri Bakanı Abdullah Gül Amerika gezisinin sonunda yabancı basın mensuplarının katıldığı bir sohbet toplantısı yaptı. Danışmaları davet ettikleri medya mensuplarına “Bu sohbet toplantısı on the record’dur” dediler.

Yani, toplantı sohbet biçiminde de olsa arzu eden haberciler ve yazarlar buradan edindikleri bilgi ve izlenimleri yazabilirler.

Toplantı başladı. Medya mensupları Gül’e çeşitli sorular sormaya başladılar. derken bir Amerikalı gazeteci “Ermeni Tasarısı Temsilciler Meclisi’nde kabul edilirse, bu Türkiye’de yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde AKP’yi etkiler mi” diye sordu.

Bu beklenmedik soru Abdullah Gül’ü hem rahatsız etti hem de kızdırdı. Gül bu konunun Türkiye’nin iç işi olduğunu, Amerikan Temsilciler Meclisi’nin alacağı bir kararın Türkiye’yi bu açıdan etkilemeyeceğini söyledi.

Ancak sürpriz toplantının sonunda geldi. Fena halde canı sıkılan Gül, gazetecilerden ve yazarlardan toplantıda konuşulanları yazmamasını rica etti. Sohbet toplantısı böylelikle on the record’dan off the record’a dönüşmüştü.

Tabii Amerikan medyası bu tür talepler karşısında ilkeli olduğu için kimse bir şey yazmadı.

*****

“Lastik” değişmeli
Türk Ceza Kanunu’nun 301’inci maddesi üzerinde yoğun bir tartışma var. Amerika, Avrupa Birliği bu maddenin hemen değişmesini hatta kaldırılmasını istiyor. Türkiye’deki hukukçular, düşün adamları ve siyasetçiler ise soruna çare bulamadıkları için ter döküyorlar. 301’den önce ünlü bir 159’uncu madde vardı. O da böyle tartışılırdı.

Bu kadar tartışılmasının nedeni ne biliyor musunuz? Çok basit, kanun maddesindeki ifadelerin “lastikli” olması.

Siz kanun maddesine “alenen aşağılama” diye bir kelime koyarsanız sonunun nereye varacağını hesaplayamazsınız. Çünkü bu lastikli kelime tamamen yoruma açıktır. Madde diyor ki “Türklüğü, Cumhuriyet’i, TBMM’yi alenen aşağılayan bir kişi......”

İşte düğüm burada. Hangi durum aşağılamaya girer? Meclis’te uyuyan milletvekillerinin fotoğrafını basıp “Hiçbiri çalışmıyor” demek de aşağılamaktır “Bunlar hırsız” demek de. İş tamamen hakimlerin takdirine kalıyor. “Türk kanı pistir” demek de aşağılama sayılabilir, “Türkler sokaklara tükürür” demek de aşağılamaktır.

Bu durumda beğenmediğiniz herkesi bu maddenin kapsamına sokabilirsiniz.

*****

Tayyip Bey şaşırıp kaldı
Hafta sonuydu. Ekranlardan izlemişsinizdir. Tayyip Bey ve yanında 100 araç dolusu insan (Gazeteler böyle yazdı) Rize’ye gittiler. Başbakan burada konuşma yaparken kalabalık bir grup “Beş-beş-beş” diye tempo tutmaya başladı.

O an, Tayyip Bey’in yüzü görülmeye değerdi. Zaten TV izleyicileri de bunu gördü. Tayyip Bey bu slogan karşısında dondu kaldı. Hani beklenmedik bir olay gördüğünüzde ne yapacağınız bilemezsiniz, hareketsiz kalırsınız, işte aynen öyle.

Sanıyorum ilk anda Başbakan kalabalığın ne demek istediğini anlamadı. Beş- beş- beş sözlerinin ne anlama geldiğini düşündü.

Bu beş- beş- beş sloganını yaşı biraz tutanlar hatırlar. 1979 yılında beş ilde ara seçim yapılmıştı. O sırada Ecevit Başbakan’dı. Demirel’in Adalet Partisi seçim yapılacak beş ilde de kazanmak için yoğun çaba harcıyordu. AP’nin seçim sloganı “Beş- Beş- Beş”ti. Bazı mitinglerde de “5-0” pankartları açılıyordu. Bu beş ilde de seçim kazanılacağının sembolüydü. Sonuçta gerçekten AP beş ildeki seçimleri de kazandı. Ecevit, gerçekten demokratik bir olgunluk sergileyerek “Beş ili de kaybetmemiz bizim için bir tür güven oylamasıdır. Bu durumda istifa ediyorum” dedi.

Yerine Demirel hükümeti kuruldu. Bu hükümet 1980’in hemen başında Türk siyasi hayatında bir devrim niteliğinde olan 24 Ocak kararlarını aldı. 12 Eylül 1980’de de Orgeneral Kenan Evren liderliğinde hiyerarşik sıralamaya uygun biçimde yapılan askeri darbe ile yıkıldı. Neyse, geçmiş zaman. Tayyip Bey beş sloganının anlamını çözdükten sonra da tutulup kaldı. Çünkü bağıran kalabalık Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilmesini değil, yola başbakan olarak devam etmesini istiyordu.

Zannediyorum o sırada Tayyip Bey’in kafasından geçen şuydu: “Ben de Başbakan olarak kalmak isterim de, bunun için Kasım’da yapılacak seçimleri kazanmak lazım. O garanti değil ki.” Bu nedenle Tayyip Bey’in Çankaya hayalinden vazgeçmesi başka gelişmeler olmazsa çok zor görünüyor. Ama Cumhurbaşkanı olması da zor görünüyor.

DİĞER YENİ YAZILAR