Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın Amerika gezisi boyunca yaptığı konuşmalar geniş yankı buldu. Büyükanıt’ın özellikle Irak ve PKK konusundaki sözleri devletin en tepesinde derin bir görüş ayrılığı olduğunu da gözler önüne serdi.
Öncelikle şunu söylemek istiyorum. Bazı dönemlerde devletin en tepesinde görüş ayrılığı olması hatta bunun kamuoyuna da yansıması yadırganmamalı.
Hele “Bu nasıl iş, neden ortak bir görüşte birleşilmiyor?” gibi sözler bana hiç de doğru gelmiyor.
Görüş ayrılıkları çıkar, bunlar tartışılır, doğru yol bulunur. Demokrasi, kuvvetler ayrılığı, hukuk zaten bunun için var. Herkesin aynı görüşte olmasını söylemek ve bunu zorlamak demokrasiye aykırı olduğu gibi ülke gerçekleriyle de bağdaşmaz.
Aynı görüşte buluşalım. Ama hangi görüş doğru ve yararlı? İşte onu saptamak için en doğru ve etkili yol demokrasi.
Gelelim tekrar Genelkurmay Başkanı’nın Amerika konuşmalarına. Büyükanıt’ın sözleri ve tavrı turnosol kağıdı gibi bir görev yaptı bana göre.
Eskinin solcuları, 28 Şubatçı’ları, yeni dönemin liberal ve AKP yandaşları Büyükanıt’a karşı bir eleştiri kampanyası başlattılar. “Bir Genelkurmay Başkanı bu kadar konuşmalı mı, demokrasilerde asker bu kadar sık fikir beyan eder mi, askerin siyasi konularda konuşması doğru mu?” türünden sorularla sözde demokrasi kahramanlığı yapıyorlar.
Ama ilginç bir başka nokta var.
Bu eski solcu. 28 Şubatçı, şimdiki liberal AKP şakşakçıları güya demokrasi adına asker eleştirisi yaparken, Siyasal İslamcı medya neredeyse Büyükanıt’a toz kondurmuyor.
Paşa’nın laiklikle ilgili çıkışları AKP şakşakçıları tarafından eleştirilirken, Siyasal İslamcı medya bu sözler üzerinde hiç durmuyor, Büyükanıt’ın “Türkiye korkularından kurtulmalı” sözlerini manşete taşıyarak başka bir mesaj vermeye çalışıyor.
Bu son zamanlarda yaşanan gerginliklerden oluşan bir korku mudur yoksa bu işi aslında kendilerinden olmayan, ama sözde demokrasi adına onlardan yana tavır alanlara bırakıp işin içinden sıyrılma taktiği mi bunu anlamak pek mümkün değil. Ki ikisi de doğru olabilir.
Eski solcu ve 28 Şubatçı kimilerinin şimdi bu kadar asker karşıtı kesilmelerinin ve AKP’yi böylesine yürekten desteklemelerinin nedeni olarak “demokrasinin dayanılmaz ağırlığı altında ezilmelerini” görüyorum.
Zamanında kendi ideolojilerini savunmak için tek yol olarak demokrasiyi görenler, şimdi AKP’nin aslında demokrasiyle, fikir ve düşünceyi açıklama özgürlüğü ile uzaktan yakından ilişkisi olmayan “İslamı siyasal bir güç olarak kullanma arzularını” demokrasi sanıyorlar.
Kimi farkına vararak, ama önemli bölümü farkına varmayarak Siyasal İslamcıların 80 yıllık ülküsüne destek veriyorlar.
Yanlış görüldüğünde umarım çok geç kalınmış olmayacak.
Araba çekmek ve ceza kesip göndermek anayasaya aykırı
Bazı konuları bıkmadan yazmak gerek. İstanbul Trafik Vakfı’nın uygulamaları bunun bir örneği.
Israrla şunu belirtmek istiyorum. Trafiği engelleyen, kuralları ihlal eden, başkasının hakkına saygı duymayan her sürücü mutlaka cezasını görmeli. Buna aracın çekilmesi de trafik cezası gönderilmesi de dahil.
Ancak bu yapılırken iki noktaya dikkat çekmek istiyorum.
Birincisi, verilecek cezalar ve uygulamalar anayasaya uygun olmalı.
İkincisi bu ceza ve uygulamalar adil olmalı.
Anayasamız herkesin eşit olduğunu daha giriş bölümünde belirtir.
Oysa Trafik Vakfı’nın araç çekme uygulamasında bu eşitliğe asla uyulmuyor.
Diyelim di aracınız çekildi. Eğer çekici gittikten bir dakika sonra sizin boşalttığınız yere başka bir araç parkediyor ve ona hiçbir şey olmuyorsa, bu eşitlik ilkesine aykırıdır.
Ya da sizin hatalı parkettiğiniz yerde en az 10 araç daha duruyor ve sadece sizinki çekiliyorsa yine anayasanın eşitlik ilkesine aykırı davranmış olursunuz.
Peki sorun nasıl çözülecek?
Trafik konusundaki yetkililer, halkı cezalandırmaktan önce park yeri üretecekler. İstanbul’da ne kadar otopark var, belediye ya da Trafik Vakfı kente ne kadar yeni park alanı üretti?
Bir yandan otomobil satışını destekleyeceksiniz, öte yandan buna yetecek yol ve otopark alanlarını üretmeyeceksiniz. Sonra da canınız istediği an araç çekip adeta haraç toplayacaksınız.
İşte karşı çıkılan nokta bu.
Aynı şekilde trafik cezalarının bir yıl sonra gönderilmesi. İnsanların savunma hakkını ellerinden alarak yaptırım uygulayamazsınız. Bu da anayasaya aykırıdır.
Bu konuları yazanlara öfke duyup, kafanızı öte tarafa çevirmek yerine, uyarıları dikkate alarak bu konuda adım atılmasına ön ayak olmak gerek.
40 yıl olmuş
İstanbul Erkek Lisesi’nden dönem arkadaşım sevgili Tarık Haskan aradı. “22 Şubat günü kimseye söz verme, 40’ıncı yılımızı kutlayacağız” dedi.
Tarık’ın “40’ıncı yıl” dediği 1967’de henüz 10 yaşındayken yatakhanelerini doldurduğumuz İstanbul Erkek Lisesi’ne başlamamız. Aradan tam 40 yıl geçmiş. Bu süre içinde gerek bizim dönemde olan gerekse bizden büyük ve küçük olan pek çok arkadaşımızla bir araya gelmiştik. Ama şimdi 40’ıncı yıl.
Tarık “Bir kahvenin 40 yıl hatırı vardır denir ya, biz o süreyi bitirdik, şimdi yeni bir 40 yılın hatırı için kahvelerimizi yudumlayacağız” dediğinde gözlerimin yaşardığını hissettim.
Şimdi 22 Şubat’ı iple çekiyorum. Kimi 40 yıldır hiç ayrılmadığımız, kimi belki de dünyanın öbür ucuna uçup giden eski ama yüreğimizden hiç çıkmayan arkadaşlarımızla yeniden bir araya geleceğiz.
Okul arkadaşlıklarında 40 yılın sevincini yaşayan pek çok kişi vardır elbette. Ama yatılı arkadaşlığının önemini herkes pek bilemez.
Atatürk Kültür Merkezi’ne iş merkezi ve otel yapılmıyor
Dün sabah saatlerinde Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç aradı. Aydın’da bir açılışa gidiyormuş, yolda dün bu köşede çıkan “Gericilik” başlıklı yazımı okumuş, bu nedenle aramış.
Bu yazıda İstanbul Taksim’deki Atatürk Kültür Merkezi’nin yıkılacağını, yerine çok katlı bir iş merkezi ve otel inşa edileceğini kompleksin içine Kültür Merkezi’nin de yerleştirileceğini öğrendiğimi belirterek kendisini “Buna karşı çıkana gerici diyor” sözleriyle eleştirmiştim.
Atilla Koç Atatürk Kültür Merkezi’nin yıkılacağını ama yerine yapılacak çok daha geniş olanaklı ve daha büyük yeni binanın tamamen kültür ve sanat amaçlı kullanılacağını söyledi.
Bakan Koç bu binada bir iş merkezinin ya da otelin bulunmasının söz konusu olmadığını söyledi.
Ben de kendisine bu bilgilerin özellikle tiyatro çevrelerinden geldiğini, yazımda da belirttiğim gibi ortada henüz bir proje açıklaması olmadığını belirterek “Bu iddia nereden kaynaklanıyor?” diye sordum.
Bakan Koç “Bazıları bu proje için nasıl para bulunacağını merak ederek (olsa olsa buraya iş merkezi ve otel ekleyerek kaynak bulacaklardır) diye düşündüler herhalde, oysa bizim böyle bir niyetimiz yok” dedi. Bu tür yanlış bilgilerden rahatsızlık duyduğunu söyleyen Koç “Bir dönem buraya cami yapılacağı söylentileri çıkarmışlardı. Bu nedenle hiç gereği olmadığı halde bu binayı tescilli bina haline getiren bir karar çıkarmışlardı. Buraya bir cami yapılması söz konusu olmadığı gibi otel ve iş merkezi yapılması da mümkün değil” dedi. Atilla Koç’a yapılacak yeni binanın finansmanının nasıl sağlanacağını sorduğumda da şu yanıtı verdi: “Bunun için özel bir kanun çıkacak. Biliyorsunuz 2010’da İstanbul Kültür Başkenti oluyor. Bu yıla kadar İstanbul’a en az 5-6 tane daha kongre ve kültür merkezi yapmak durumundayız. Ayazağa’da yapımı bir türlü bitmeyen komplekse de el attım orayı da tamamlayacağız. Ama kanun şart” dedi.
Bakan Koç bu kanunun bu dönemin sonuna kadar mutlaka çıkarılacağını da sözlerine ekledi.

