Katilin eline bayrak verilmesi siyasal kadrolaşma sonucuAçıkçası ekranlara bakarken gözlerime inanamadım. Ortada Hrant Dink’i alçakça öldüren katil duruyor. Yanında resmi üniformalı görevliler. Katilin eline kendi cebinden çıkan bayrağı veriyorlar. Üstünü başını düzeltiyorlar. Sonra kendi üstbaşlarını da kontrol edip fotoğraf çektiriyorlar. Bu çekimin sadece bir suçlunun yakalandığı halin tespitinden çok öte bir anlam kazandığı diğer görevlilerin de hatıra fotoğrafı çektirmesiyle anlaşılıyor.Bu son derece vahim bir gelişmedir. İster polis olsun ister asker, demek ki güvenlik güçleri içindeki bazı kişiler işlenen cinayeti en hafif deyimle hoş görüyorlar. Daha da ileri gidersek bu kişiler aslında işlenen bu alçak cinayeti haklı buluyorlar ve katilin eline bayrak tutuşturup, Atatürk’ün sözleri önünde dikerek bir mesaj veriyorlar.Güvenlik teşkilatlarını siyasal amaçlarla kullanmak ve yönlendirmek isteyenlerin, yıllar içinde yaptıkları kadrolaşma işte bugünkü vahim duruma gelip dayandı.Bu manzara karşısında artık kimsenin yasalar ve hukuk karşısında güvencesinin kalmadığı sonucuna bile varabiliriz. Bir ülkenin güvenlik kuvvetleri böylesine ideolojik ve siyasal tercihlerin adeta bayraktarlığını yapıyor duruma düşürülmüşse, iktidar sahipleri ucu nereye varacağı belirsiz kısır tartışmalar açarak halkın zihnini bulandırmak yerine başlarını ellerinin arasına alıp düşünmelidirler.Ama bu hassasiyetin gösterilip gösterilmeyeceğinden kuşkuluyum. Video görüntülerinde izlenen görevlilerin hemen açığa alınması gerekiyordu. Sabah saatlerinde Emniyet Genel Müdürlüğü sözcüsünün açıklamasında böyle bir işlem yapılmadığı anlaşılıyordu. Bu yazı yazıldıktan sonra durumun değişip değişmeyeceğini ise bilmiyorum.Ama ne olursa olsun, görüntüler yayınlandığı anda bir açığa alma operasyonu yapılmadıysa, aksaklığın nereden başladığı belli oluyor demektir.Güvenlik güçleri içindeki kadrolaşma sonucu yaşadığımız ilk olay bu değil. Pekçoğunun içinden çok çarpıcı olan bir örneği hatırlatmak istiyorum.13 Aralık 2000’de, İstanbul Valiliği eşi görülmemiş bir protesto gösterisiyle sarsılmıştı. 1000 kadar çevik kuvvet polisi “Kahrolsun insan hakları” sloganları ile valilik binasına doğru yürüyüşe geçmişti. Güvenlik kuvvetleri, güvenlik kuvvetlerinin bu protesto yürüşüşüne karşı ne yapacağını şaşırmıştı. Protestocu polisler bellerindeki tabancaları çıkarıp havada sallamışlar ve bir anlamda devlete silahla meydan okumuşlardı.Peki bu görülmemiş eylemi yapan polislere ne oldu? Bildiğim kadarıyla hiçbir şey. Çünkü onları o göreve getirenler kendi kadrolarını kurmuşlardı ve o polisler misyonları gereği gözdağı veriyorlardı.7 yıl önce “kahrolsun insan hakları” sloganları ile caddeleri inleten ve etrafa silahlarını sallayan bu zihniyet bugün de bir katili kahraman düzeyine çıkarmaktan çekinmiyor.***İktidar “derin devlet” tartışması açarak hedefi şaşırtıyorKanlı katilin bir kahraman edasıyla fotoğrafının çekilmesinden sonra Başbakan Erdoğan’ın damdan düşer gibi “derin devlet tartışması” açmasının sırrı da çözülmüş oldu bence.İki gün önce bu tartışmanın ardında Cumhurbaşkanlığı seçiminin bulunduğunu gözlemlediğimi söylemiştim bu köşede. Şimdi bu gözlemimin kesinleştiğini belirtebilirim.Bugün Türkiye’de herkes derin devlet tartışması yapabilir, bu konudaki fikrini söyleyebilir. Bazıları hariç. Bunların başında da Başbakan gelir. Bir Başbakan bu konuda şikayet etme makamı değil, işi çözme makamıdır.Ama ne tuhaftır ki, Tayyip Bey tıpkı bir muhalefet lideri gibi “derin devletten yakınmayı” cesur bir çıkış yapıyor edasıyla ortaya koydu.Şimdi gelelim işin öteki tarafına. Tayyip Bey “derin devlet” dediğinde bunun Hrant Dink cinayeti ile ilgili olduğu apaçık ortadaydı. Ancak Başbakan’ın sözleri arasından sanki yakında beklenmedik bir şey çıkacak havası sezinleniyordu.Tıpkı Şemdinli, Danıştay’da cinayet ya da Başbakan’a suikast timi haberlerinde olduğu gibi kamuoyuna “bakın iş nereye gidecek” havası yayılmıştı bu tartışmalarla.Nitekim burada da aynısı oldu. Başbakan derin devlet tartışması açtı, ardından “bu iş nereye giderse” ifadesini kullandı, hükümet üyeleri “durun bakalım, arkasında kimler var” açıklamaları yaptı ve sonunda ortaya bazı fotoğraflar ve video kaydı çıktı.Anladığım kadarıyla derin devlet savunucuları da derin bir oh çekmiş oldu. Çünkü tıpkı eski olaylarda olduğu gibi aynı şark kurnazlığı ile derin devlet adına suçlanacak yer belli oldu: Asker.Çünkü AKP’nin derin devlet tanımının altından çıkarmak istediği hedef hep asker olarak görünüyor. Şemdinli olayında bu böyle oldu. Danıştay cinayetinde bazı eski askerlerin adı işe karıştırıldı. Başbakan’a suikast olayında Genelkurmay duvarının önünde birileri fotoğraflar ve krokiler dağıttı.Bunu satır aralarından da çıkarmıyorum. Alın dünkü siyasal İslamcı gazeteleri. Koca puntolarla attıkları başlıklarla “Suçüstü, olayın altından jandarma çıktı” diyorlar.AKP Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde el altından gerginlik yaratarak halkın zihnini bulandırıyor. Bu tehlikeli bir oyundur. Kimi nasıl yakacağı hiç belli olmaz.***CHP hangi adaya razı?Cumhurbaşkanlığı seçimleri hızla yaklaşıyor. Tayyip bey hala kafaları karıştıracak açıklamalar yapıyor. “Siz başbakan kalın” diyen sermaye sahiplerine “Mesaj alındı” derken, öte taraftan “Siyaseti genç yaşta bırakacağım” sözleriyle sanki aday olacak izlenimi veriyor.Tayyip bey ne yapar, artık çok merak etmiyorum. Çünkü o şu ya da bu şekilde Cumhuriyetin başına el koymak istiyor. Peki CHP bu konuda net olarak ne düşünüyor? Bunun da artık belirlenmesi gerek.Şu sorunun cevabı bence çok önemli: “CHP Tayyip Erdoğan dışındaki bir AKP’liye oy verecek mi? Yoksa Tayyip Bey dahil tüm adaylara karşı çıkacak ve Meclis oturumuna katılmayarak Anayasa Mahkemesi’ne mi gidecek?” Deniz Bey bir süre önce Abdüllatif Şener’in aday olması halinde CHP’nin buna karşı çıkmayacağını söylemişti. Bu karar geçerli mi?li Siyasetçiler böyle sıkıştırılmaz belki ama, Türkiye’nin en çetin Cumhurbaşkanı seçimi öncesinde herkesin tavrını açık biçimde öğrenmek hepimizin hakkıdır.Bayraklı video olayının altından çıkan iki büyük ve tehlikeli gerçekKatilin eline bayrak verilmesi siyasal kadrolaşma sonucuAçıkçası ekranlara bakarken gözlerime inanamadım. Ortada Hrant Dink’i alçakça öldüren katil duruyor. Yanında resmi üniformalı görevliler. Katilin eline kendi cebinden çıkan bayrağı veriyorlar. Üstünü başını düzeltiyorlar. Sonra kendi üstbaşlarını da kontrol edip fotoğraf çektiriyorlar. Bu çekimin sadece bir suçlunun yakalandığı halin tespitinden çok öte bir anlam kazandığı diğer görevlilerin de hatıra fotoğrafı çektirmesiyle anlaşılıyor.Bu son derece vahim bir gelişmedir. İster polis olsun ister asker, demek ki güvenlik güçleri içindeki bazı kişiler işlenen cinayeti en hafif deyimle hoş görüyorlar. Daha da ileri gidersek bu kişiler aslında işlenen bu alçak cinayeti haklı buluyorlar ve katilin eline bayrak tutuşturup, Atatürk’ün sözleri önünde dikerek bir mesaj veriyorlar.Güvenlik teşkilatlarını siyasal amaçlarla kullanmak ve yönlendirmek isteyenlerin, yıllar içinde yaptıkları kadrolaşma işte bugünkü vahim duruma gelip dayandı.Bu manzara karşısında artık kimsenin yasalar ve hukuk karşısında güvencesinin kalmadığı sonucuna bile varabiliriz. Bir ülkenin güvenlik kuvvetleri böylesine ideolojik ve siyasal tercihlerin adeta bayraktarlığını yapıyor duruma düşürülmüşse, iktidar sahipleri ucu nereye varacağı belirsiz kısır tartışmalar açarak halkın zihnini bulandırmak yerine başlarını ellerinin arasına alıp düşünmelidirler.Ama bu hassasiyetin gösterilip gösterilmeyeceğinden kuşkuluyum. Video görüntülerinde izlenen görevlilerin hemen açığa alınması gerekiyordu. Sabah saatlerinde Emniyet Genel Müdürlüğü sözcüsünün açıklamasında böyle bir işlem yapılmadığı anlaşılıyordu. Bu yazı yazıldıktan sonra durumun değişip değişmeyeceğini ise bilmiyorum.Ama ne olursa olsun, görüntüler yayınlandığı anda bir açığa alma operasyonu yapılmadıysa, aksaklığın nereden başladığı belli oluyor demektir.Güvenlik güçleri içindeki kadrolaşma sonucu yaşadığımız ilk olay bu değil. Pekçoğunun içinden çok çarpıcı olan bir örneği hatırlatmak istiyorum.13 Aralık 2000’de, İstanbul Valiliği eşi görülmemiş bir protesto gösterisiyle sarsılmıştı. 1000 kadar çevik kuvvet polisi “Kahrolsun insan hakları” sloganları ile valilik binasına doğru yürüyüşe geçmişti. Güvenlik kuvvetleri, güvenlik kuvvetlerinin bu protesto yürüşüşüne karşı ne yapacağını şaşırmıştı. Protestocu polisler bellerindeki tabancaları çıkarıp havada sallamışlar ve bir anlamda devlete silahla meydan okumuşlardı.Peki bu görülmemiş eylemi yapan polislere ne oldu? Bildiğim kadarıyla hiçbir şey. Çünkü onları o göreve getirenler kendi kadrolarını kurmuşlardı ve o polisler misyonları gereği gözdağı veriyorlardı.7 yıl önce “kahrolsun insan hakları” sloganları ile caddeleri inleten ve etrafa silahlarını sallayan bu zihniyet bugün de bir katili kahraman düzeyine çıkarmaktan çekinmiyor.*****İktidar “derin devlet” tartışması açarak hedefi şaşırtıyorKanlı katilin bir kahraman edasıyla fotoğrafının çekilmesinden sonra Başbakan Erdoğan’ın damdan düşer gibi “derin devlet tartışması” açmasının sırrı da çözülmüş oldu bence.İki gün önce bu tartışmanın ardında Cumhurbaşkanlığı seçiminin bulunduğunu gözlemlediğimi söylemiştim bu köşede. Şimdi bu gözlemimin kesinleştiğini belirtebilirim.Bugün Türkiye’de herkes derin devlet tartışması yapabilir, bu konudaki fikrini söyleyebilir. Bazıları hariç. Bunların başında da Başbakan gelir. Bir Başbakan bu konuda şikayet etme makamı değil, işi çözme makamıdır.Ama ne tuhaftır ki, Tayyip Bey tıpkı bir muhalefet lideri gibi “derin devletten yakınmayı” cesur bir çıkış yapıyor edasıyla ortaya koydu.Şimdi gelelim işin öteki tarafına. Tayyip Bey “derin devlet” dediğinde bunun Hrant Dink cinayeti ile ilgili olduğu apaçık ortadaydı. Ancak Başbakan’ın sözleri arasından sanki yakında beklenmedik bir şey çıkacak havası sezinleniyordu.Tıpkı Şemdinli, Danıştay’da cinayet ya da Başbakan’a suikast timi haberlerinde olduğu gibi kamuoyuna “bakın iş nereye gidecek” havası yayılmıştı bu tartışmalarla.Nitekim burada da aynısı oldu. Başbakan derin devlet tartışması açtı, ardından “bu iş nereye giderse” ifadesini kullandı, hükümet üyeleri “durun bakalım, arkasında kimler var” açıklamaları yaptı ve sonunda ortaya bazı fotoğraflar ve video kaydı çıktı.Anladığım kadarıyla derin devlet savunucuları da derin bir oh çekmiş oldu. Çünkü tıpkı eski olaylarda olduğu gibi aynı şark kurnazlığı ile derin devlet adına suçlanacak yer belli oldu: Asker.Çünkü AKP’nin derin devlet tanımının altından çıkarmak istediği hedef hep asker olarak görünüyor. Şemdinli olayında bu böyle oldu. Danıştay cinayetinde bazı eski askerlerin adı işe karıştırıldı. Başbakan’a suikast olayında Genelkurmay duvarının önünde birileri fotoğraflar ve krokiler dağıttı.Bunu satır aralarından da çıkarmıyorum. Alın dünkü siyasal İslamcı gazeteleri. Koca puntolarla attıkları başlıklarla “Suçüstü, olayın altından jandarma çıktı” diyorlar.AKP Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde el altından gerginlik yaratarak halkın zihnini bulandırıyor. Bu tehlikeli bir oyundur. Kimi nasıl yakacağı hiç belli olmaz. *****CHP hangi adaya razı?Cumhurbaşkanlığı seçimleri hızla yaklaşıyor. Tayyip bey hala kafaları karıştıracak açıklamalar yapıyor. “Siz başbakan kalın” diyen sermaye sahiplerine “Mesaj alındı” derken, öte taraftan “Siyaseti genç yaşta bırakacağım” sözleriyle sanki aday olacak izlenimi veriyor.Tayyip bey ne yapar, artık çok merak etmiyorum. Çünkü o şu ya da bu şekilde Cumhuriyetin başına el koymak istiyor. Peki CHP bu konuda net olarak ne düşünüyor? Bunun da artık belirlenmesi gerek.Şu sorunun cevabı bence çok önemli: “CHP Tayyip Erdoğan dışındaki bir AKP’liye oy verecek mi? Yoksa Tayyip Bey dahil tüm adaylara karşı çıkacak ve Meclis oturumuna katılmayarak Anayasa Mahkemesi’ne mi gidecek?” Deniz Bey bir süre önce Abdüllatif Şener’in aday olması halinde CHP’nin buna karşı çıkmayacağını söylemişti. Bu karar geçerli mi?li Siyasetçiler böyle sıkıştırılmaz belki ama, Türkiye’nin en çetin Cumhurbaşkanı seçimi öncesinde herkesin tavrını açık biçimde öğrenmek hepimizin hakkıdır.
Önceki akşam Garanti Bankası’nın sponsorluk yaptığı bir belgesel filmin galasına gittim. “Uygunsuz Gerçek” adlı filmin belgesel niteliğinde bir drama olduğunu sanıyordum. Meğer Clinton döneminin başkan yardımcısı Al Gore’un “küresel ısınma” ile ilgili uyarılarını anlattığı sunumlar bir belgesel haline getirilmiş.Hemen söyleyeyim, belgeselin her saniyesini, adeta nefesimi tutarak izledim ve çok etkilendim.Amerikan eski Başkan yardımcısı Al Gore “küresel ısınmayı” son derece basit cümlelerle ve örneklerle o kadar iyi anlatıyor ki film bittiğinde insanın aklına “ben de kendi çapımda buna katkıda bulunabilirim” düşüncesi beyninize giriyor.Aslında sorun çok basit. Dünyanın ulaştığı nüfus ve eriştiği teknoloji, ister istemez çevremizi kirletiyor. Bu kirlenme ile oluşan fazla karbondioksit gazı atmosferin içinde birikiyor ve bir sera etkisi yaratıyor. Böyle olunca dünyanın dengesini sağlayan ısı birkaç derece artıyor. Bu da kuzey ve güney kutuplarındaki buzulların erimesine neden oluyor. Bu erime kısa bir süre sonra kuzey yarımküredeki karaların büyük bölümünü kaplayacak. Dünyanın kaynakları giderek tükenecek ve dünyamız yaşanamayacak hale gelecek.Bunun önüne geçmek ise çok zor değil. Sadece hepimiz günlük yaşamlarımızda bazı fedakarlıkları elbirliği ile yapabilirsek bile atmosfere yayılan karbondioksit gazı azalacak ve küresel ısınmanın etkilerini yavaşlatabileceğiz. Bu da bize zaman kazandıracak ve bu süre içinde bulunacak yeni enerji kaynakları sayesinde dünyanın ömrünü uzatabileceğiz.Al Gore bunları bugün mü söylüyor? Hayır, çok uzun yıllardır bunu yapıyor. Amerikan Başkan Yardımcılığı görevini üstlenmeden önce başlamış bu uyarılarına. Ama o dönemlerin yönetimleri Al Gore’u ve onun gibi olanları ciddiye almamışlar bile.Nedeni çok basit. Çünkü hepimizin sonunu getirecek küresel ısınmaya karşı alınacak basit önlemler başta bazı enerji şirketleri olmak üzere dünya çapında üretim ve satış yapan dev şirketleri ürkütmüş. Bunun için de uyarıları bırakın ciddiye almayı, çürütmek için bilim adamlarını satın alıp karşı raporlar bile hazırlatmışlar, ki bu faaliyetler hâlâ devam ediyor.Filmi izlerken Güngör Mengi ile yan yana oturuyorduk. Al Gore küresel ısınma konusunda şimdiki Başkan Bush’u da iğneleyici bir ifadeyle eleştirince Güngör Mengi “Şu dünyanın şanssızlığına bak” dedi.Çok haklıydı. Bugün Amerika’nın başında Bush değil de Gore olsaydı çok farklı bir dünyada yaşıyor olacaktık. Ne 11 Eylül olmuş olacaktı, ne Afganistan ne Irak işgalleri. Küresel ısınmaya karşı da çok daha ciddi tedbirler alınmış olacaktı.Gore aslında seçimlerde daha çok oy almıştı. Ama Amerikan sistemine göre çok oy alan değil, eyaletlerde daha çok delege toplayanlar seçimi kazanmış oluyor. Florida eyaletindeki seçim sonuçları tartışmalıydı. Gore seçim günü Beyaz Saray’da oturuyordu ve Senato’daki görevi nedeniyle bu sonuçlara itiraz hakkını elinde tutuyordu.Ama Gore demokratik olgunluk göstererek kendisinin de yarıştığı bir seçime gölge düşürmemek için, seçmenlerin büyük baskısına karşılık itiraz hakkını kullanmadı ve Bush’u koltuğa oturttu.Keşke oturtmasaydı. Şimdiki başkan petrolcülerin temsilcisi olarak hem dünyayı kana buladı hem de küresel ısınma konusunu bağlı olduğu çıkar çevreleri yüzünden görmezden geliyor.*****Para mı dünya mı?Al Gore küresel ısınma konusunda kitleleri uyarırken, bu konudaki en büyük engelin ekonomik kaygılar olduğunu vurguluyor. Kefenin bir tarafına parayı koyuyor. Diğer tarafına da dünyayı.Ne yazık ki bugün para diyenler çoğunlukta. Dünyanın geleceğini sadece kendi yaşamları ile sınırlı tutanlar, elbette gelecek nesillerin çekeceği sıkıntıları düşünmüyor.Gore soruyor “Dünya kalmadığında paranın bir önemi olacak mı?” Bu sahneyi izlerken gözümün önüne yaklaşık 20 yıl önce katıldığım bir Rusya gezisinde (O zaman SSCB’ydi) hayretle izlediğim çok saygın (!) bir işadamının söyledikleri geldi.Bu saygın işadamı sohbet sırasında söz çevre kirliliğine gelince “Bırakın kardeşim bu entelektüel palavraları, kirlilik tabii olacak, başka türlü nasıl sermaye birikir, yeterince sermaye biriktikten sonra çevreyi korumak için harekete geçeriz” demişti.Şaşkınlıkla dinlemiştim bu yorumu. Ama kimi sermaye sahiplerinin temel düşüncesini göstermek adına çok önemliydi bu sözler.Şimdi 20 yıl geçti. Tek başına saatlerce yüzmeyi sevdiğini bildiğim bu saygın (!) işadamı yakın bir gelecekte yüzecek deniz bulamadığında acaba bir parça sorumluluk duyacak mı?*****301 değiştirilmezHrant Dink’in alçakça öldürülmesinden bazı AKP şakşakçıları Türklüğe ve devlete hakarete ceza getiren 301’inci maddeyi sorumlu tutarak bu maddenin kalkmasını istiyorlar. AKP de iktidara gelmeden önce bu maddeden yakınırdı. Ama iktidara gelince bu maddeyi kaldırmayı hiç düşünmediler.Şimdi Tayyip Bey bu maddenin kaldırılmayacağını ama değiştirilebileceğini söylüyor.Tabii değişiklik nasıl olaak o da meçhul. Bu maddenin son fıkrası “Eleştiri amaçlı düşünce açıklamaları suç unsuru oluşturmaz” deniyor. Belki bu fıkra da kaldırılarak açık kapı ihtimali de yok edilir.Sonuç olarak bu iktidar artık istese de bu maddeyi kaldıramaz. Çünkü demokrasi adına popülizmi dayatan bir iktidar “Ne yani Türklüğe hakaret serbest mi bırakılacak?” demagojisinin altından kalkamaz.Tayyip Beyi ve AKP’yi “demokrat” olarak göstermeye çalışanlar bir kere daha hüsrana uğradı açıkçası.*****Küresel ısınmaya karşı her birey ne yapabilir?Al Gore’un olağanüstü sunumundan herkesin kendince alacağı küçük tedbirleri not ettim. Bunları sizinle paylaşmak istiyorum:* Standart ampulünüzü tasarruflu ampulle değiştirin.* Mümkünse işinize yürüyerek veya bisikletle gidin, toplu taşıma araçlarını kullanın, araba kullanmayı mümkün olduğunca azaltın.* Araba lastiklerinin havasının düzgün olduğunu kontrol edin, bu yakıt tasarrufu sağlayacaktır.* Su ısıtmak için çok enerji harcanıyor, sıcak suyu daha az kullanmaya çalışın, ılık suya alışın.* Ambalajı fazla olan ürünlerden kaçının, çöpünüzü azaltmaya çalışın.* Mutlaka ağaç dikmeye çalışın.* Çevre konusunda etkili olun, çocuklarınıza anlatın, komşularınızla, arkadaşlarınızla konuşun, yetkilileri uyarı bombardımanına tutun.Bu çok basit önlemler sayesinde karbondioksit salgısını azaltabiliriz. Bir kişiden ne olur diye düşünmeyin. Dünyada 6.5 milyar insan yaşıyor. Bunun sadece yarısı bu tedbirleri alsa bile küresel ısınmanın hızını düşürebiliriz.*****Siz bir şey yapmadınızHürriyet’ten Yalçın Bayer’e konuşan Ermeni asıllı bir vatandaşımız kendilerini milliyetçi olarak tanıtan kesimlerden birden tepki almaya başlamalarından yakınmış. “Biz bu ülkeye ne kötülük yaptık, Türk bayrağını yakıp üzerinde mi tepindik, Türk askerine ateş mi ettik, Türkiye’den toprak mı istedik, Atatürk’e mi saldırdık, gasp çeteleri kurup halkın korkulu rüyası mı olduk” diye sormuş.O Ermeni vatandaşımıza şunu söylemek isterim:“Hayır hiç üzülmeyin, siz bunların hiçbirini yapmadınız. Ama Hrant Dink’in alçakça öldürülmesi sonucu Türk halkında oluşan ortak acıyı istismar etmeye çalışan kimi şakşakçılar bunu yaptılar ve yapmaya da devam ediyorlar.”
Tayyip Bey Etiyopya’ya gitmek için ayağını yerden kesince “derin devlet” tartışması açmış. Geziyi başbakanlık uçağından izleyen gazetecilerin haberlerinden öğrendiğimize göre Tayyip Bey derin devletin çok kötü bir şey olduğunu, bunun en derine kadar inilerek kazınması gerektiğini söylemiş.Sonra da bir itirafta bulunarak “Biz derin devletin derinine inemiyoruz. Bir yere kadar gidebiliyoruz” demiş.Peki nereden çıktı bu derin devlet tartışması?Trabzonlu bir genç Hrant Dink’i alçakça katletti ya fırsat da buradan çıktı.Çünkü gazetelerin haberlerine bakarsanız işler arap saçına dönmüş durumda. Bu cinayet birkaç kendini bilmez lumpen mikro milliyetçinin marifeti mi, bunların arkasında başka güçler var mı, örgütsel bağlar nereye kadar gidiyor bilinmiyor.Ama şu biliniyor ki Trabzon Valiliği de, polisi de, hatta Ankara’daki istihbarat birimleri de Hrant Dink’in öldürüleceğini haber almışlar. Hatta bunu yapacak kişinin adına kadar da biliyorlarmış.Gazeteler tam üç gündür bu haberlerle çalkalanıyor, nihayet haberlerin bir bölümü doğrulandı.Şimdi buradan hareket edip “derin devlet” tartışması başlatılıyor. Özellikle zamanında kontrgerilla ve derin devletten nasibini hayli almış sol kesimlerin bugünkü AKP’li sözcüleri fırsat bu fırsat diyerek derin devlet tartışmasını alevlendirmeye çalışıyor.Tayyip Bey de yaklaşan Cumhurbaşkanlığı seçimlerini hesaplayarak bu tartışmada yerini alıyor.Birkaç gün önce yazdığım bir yazıdan tekrar olacak ama Tayyip Bey’in derin devletten bu kadar yakınması çok anlamsız. Çünkü içinde iktidarın unsurlarının olmadığı bir derin devlet olamaz. Derin devlet iktidara rağmen değil iktidarla birlikte çalışan bir organizma. Yani Tayyip Bey’in dediği gibi derin devlet devlet içindeki çeteleşme değil.Devlet içindekilerin çeteleşmesi derin devlet değil, suç örgütüdür. Oysa derin devlet devleti ve iktidarı korumak için yasa ve kuralları tanımadan operasyon yapar. Bunu doğru yapar yanlış yapar çok ayrı bir tartışma. Beni yıllardır okuyanlar ve dinleyenler amacı ne olursa olsun bu tür yaklaşımlara karşı olduğumu defalarca dile getirdiğimi bilirler. Tayyip Bey iktidarının ilk birkaç ayı içinde derin devletten yakınsa bunu anlamamız mümkün olabilirdi. Ancak Tayyip Bey yaklaşık beş yıldır iktidarda ve devletin tüm gücünü elinde tutuyor. Trabzon’daki Valiyi de Emniyet Müdürü de atayan kendisidir, Maliye Bakanlığı’nın tüm personelini kendi adamları ile dolduran da kendisidir, diğer tüm bakanlıklardaki kadrolaşmayı yapan da kendi iktidarıdır.Uçan kuştan haberleri vardır ve yine de derin devletten yakınmaktadır.Oysa bana göre bu tartışmanın asıl nedeni Cumhurbaşkanlığı seçimleridir. Tayyip Bey yaklaşan seçim gününden belli ki endişe duymakta. Cumhuriyet’in temel ilkelerine sahip çıkan ezici çoğunluğun kendisini ya da kendisine benzeyen birini o makamda görmek istemediğini giderek artan bir tepkiyle dile getirmektedir.Sanıyorum Tayyip Bey ve kurmayları seçim günü yaklaştıkça herkesin bildiği bazı gerçeklerin ortaya çıkacağından çekinerek, haklarında çıkacak her türlü suçlamayı derin devlete yüklemeyi planlamaktadır.Bunun için de elde hazır tutulan ve medya organlarında etkin görevlerde bulunan AKP şakşakçısı eski solcuların hassasiyetine hitap ederek onları harekete geçirmek istemektedir.Ama göreceksiniz derin devlet tartışması tuzağı da yarar sağlamayacaktır.*****İlahi sayın bakanUlaştırma Bakanı Binali Yıldırım, Kaddafi’nin Etiyopya’daki Afrika Zirvesi’ne deve getirmesiyle, THY’nin apronda deve kesmesini aynı kefeye koyup “Biz olsak tefe koyardınız, adam yanında devesiyle geziyor” demiş. İlahi sayın bakan, elbette tefe koyardık, bundan hiç kuşkunuz olmasın. Ama lütfen aradaki farkı da görün.Biz apronda deve kesilmesine neden karşı çıktık ve hatta alaya aldık? Libya gibi olmadığımızı göstermek için.Kaddafi’nin taze süt içmek için devesiyle gezmesi dünyada alay konusu değil mi? Hem de ne alay konusu. Peki çağdaş Türkiye böyle bir alaya tahammül edebilir mi? Edemez. İşte THY’nin apronda deve kesmesi bu yüzden tefe koyuldu. THY’ciler Türkiye’yi birden Kaddafi düzeyine indirdi. Mesele bu kadar basit.*****Cenaze sorularına cevap gelmiyorHıncal Uluç’la birlikte Tayyip Bey’in 61 ilde astırdığı dev duvar afişlerinin parasının kim tarafından ödendiğini ısrarla soruyoruz, cevap hala yok.Ama cevap vermeyen sadece onlar değil ki. Hrant Dink cenazesini düzenleyenler de sorulara cevap vermekten kaçıyor. Oysa çok basit sormuştum. Bu soruları sorarken de kendi kafamdan atmadım. Vatandaşların bu konudaki ısrarlı sorularını yansıtmaya çalıştım.Birkaçını tekrarlamak istiyorum. Bunlara cevap vermek neden bu kadar zordur anlamıyorum. Örneğin cenazenin en ön saflarında herkesi hizaya sokan gazeteci Aydın Engin bunları cevaplayabilir.- Hepimiz Ermeniyiz söylemine kim karar verdi?- Cenazede taşınan dövizler nerede kaça basıldı?- Dövizlerin yapıştırıldığı yuvarlaklar nerede yapıldı ve kaça mal oldu?- Bu dövizlerden kaç tane hazırlandı?- Dağıtılmadan önce nerede saklandı?- Törenden sonra bunlar toplandı mı, bir yerde saklanıyor mu?Bu sorulara cevap gelmedi. Sadece bir TV haberinde izledim. Düzenleme komitesi adına konuşan bir kişi “Neden Türk Bayrağı yoktu?” sorusuna çok ilginç bir cevap verdi. Dedi ki, “Törende hiçbir kişi ve kuruluşun sembolüne yer vermeme kararı almıştık.” O değerli sözcüye hatırlatmak isterim ki, Türk Bayrağı bir kişi ya da kurumu temsil etmez. O bütün Türk halkının bayrağıdır. Halkı böylesine birleştiren bir cenaze töreninde Türk Bayrağı’nı bir kişi ya da kurumun sembolü olarak kabul edip taşınmasını yasaklamak kimseye yarar sağlamaz.*****Savunma hakkı yokYine evlere gönderilen trafik cezalarına değinmek istiyorum. Çünkü belli ki onbinlerce kişinin evine üçer beşer trafik cezası gitmiş. Beni arayanların yoğunluğundan bu çıkıyor. Konuyu hukukçularla da konuştum. Trafik ceza yönetmeliğine göre gıyapta yazılan trafik cezalarının 7 gün içinde tebliğ edilmesi gerekiyor. Öyle olacak ki cezayı alan kişi itiraz etme ve bunun için delil gösterme hakkını kullanabilsin. Oysa bir yıl sonra gelen cezalara itiraz etmek ve delil göstermek çok zor.Ancak bu haksızlığa karşı çıkan pekçok kişi hukuk yolunu kullanarak cezalarını iptal ettirmeyi de başarmış.Bunun için internetteki bir arama motoruna “Trafik cezasını iptal ettirdik” yazın, buradan cezalarını iptal etirenlerin hangi yöntemi kullandığı öğrenin. Ayrıca Turkhukuksitesi. com adresinde de bu konudaki hukuki hakları bulabilirsiniz.Hukukçular konunun ceza davası olduğunu belirterek itirazlar ve karşı davalar için harç ödenmesine gerek olmadığını söylüyor. Bu ne olduğu belirsiz cezalara karşı yürütülecek hukuk savaşının mutlaka kazınılacağına inanıyorum.
Bülent Tanla CHP milletvekili. Ama uzun yıllar öncesine dayanan dostluğumuz nedeniyle onu bir milletvekili olarak değil, daha çok Türkiye’ye damgasını vurmuş bir araştırmacı olarak anmak istiyorum.Dün öğle üzeri gazeteye uğradı. 2002 seçimlerini temel alarak önümüzdeki genel seçimlerle ilgili bir çalışma yapmış. Hem bir araştırmacı, hem de aktif siyasetçi olarak vardığı önemli bir sonuç var: 2002 genel seçimleri milli iradeyi tam olarak yansıtmamıştır. Kullanılan oyların yüzde 54’ü Meclis’te temsil edilirken yüzde 46 dışarıda kalmıştır. Yani bir anlamda yüzde 46 oy çöpe gitmiştir.Tanla “Demek ki ilk genel seçimde iktidar bu yüzde 46 içinden çıkacaktır, ben buna seçimin matematiği tanımını uygun gördüm “ dedi. Oysa bana göre ” oy çöplüğünden çıkacak iktidar “ daha gerçekçi geliyor.Bülent Tanla’nın yorumuna göre, çöpe giden oyların değerlenmesi ve milli iradenin Meclis’e tam olarak yansıması için oy kullanma oranının artması gerekiyor.2002 seçimlerinde kayıtlı seçmen sayısı 41.1 milyondu. Seçime katılanların sayısı ise 32 milyonda kaldı. Yani yüzde bu seçimler yüzde 79.1 katılımla yapılmıştı.2007 genel seçimlerinde ise seçmen sayısının 45 milyona çıkacağı hesaplanıyor.Tanla seçime katılma oranının yüzde 5 artarak yüzde 85’e çıkması halinde tablonun çok değişeceğini savunuyor ve yorumunda şöyle diyor: ” Bu durumda oy kullanan sayısı 38 milyonun üzerine çıkacaktır. Bu her şeyden önce katılımcılık adına gereklidir. Bu hedefin yakalanması, demokratik katılımın ilk adımının Türk ulusuna yakışır bir şekilde gerçekleşmesini sağlayacaktır. AKP’nin seçim sistemindeki yüzde 10 barajı nedeniyle tek başına iktidara geldiğini hatırlatan Tanla yorumunda şu görüşe de yer veriyor: “Eğer 2002’de oyların yüzde 54’ü yerine yüzde 80’i yansımış olsaydı, AKP aynı oy oranıyla 263 sandalye kazanamayacak ve tek başına iktidar olamayacaktı. Önümüzdeki seçimlerde katılım yüksek olursa, AKP 2002’deki oranını tutturmak için 2.7 milyon daha fazla oy almak zorundadır. Katılımın yüksek olması halinde AKP’nin oyunu bu kadar artırmasının da tek başına iktidar olabilmesi için yeterli olmayacağı açıktır.” Tanla önümüzdeki seçimlerde tabii yine katılımın artması halinde Meclis’e 4 partinin gireceğini ve AKP’nin tek başına iktidar şansını kaybedeceğini belirtiyor.***Kimlik numarası sorun yaratacakAKP kurmayları “cin” bir fikirle “nüfus kağıdında TC kimlik numarası olmayanların oy kullanamayacağı” yolunda bir karar almışlardı. Neyse ki bu Yüksek Seçim Kurulu tarafından bozulmuştu.Ancak buna rağmen sorun bitmiş değil. Çünkü seçmen kartını alabilmek için de TC kimlik numarası gerekiyor. Muhtarlıklarda askıya çıkan listelerde eğer TC kimlik numarası yoksa o kişi sandıkta oy kullanamayacak. Bu nedenle yeni seçmen olanlarla birlikte tüm seçmenlerin muhtarlıklara giderek TC kimlik numaralarının kayıtlı olup olmadığına bakmaları gerekiyor.Bu konuya dikkat çeken Bülent Tanla “Burada en büyük görev muhalefet partilerine düşüyor. Başta CHP olmak üzere siyasi partiler bir kampanya başlatarak yurttaşları seçmen olmaya ve TC kimlik numaralarını muhtarlıklara işletmeye çağırmaları gerekir” diyor.Tanla konuyu bazı muhtarlıklara giderek araştırdığını ve olumsuz bir sonuçla karşılaştığını “Ne yazık ki halkın bu konuda bilgisi ve ilgisinin zayıf olduğunu gözlemledim” sözleriyle dile getiriyor.***Abonelerin sahipliğiTürkcell reklamı ile ilgili iyi niyetli bir yazı yazdığımı sanarken, çok fahiş bir hataya düştüğümü gördüm. Bu tabii çok üzücü. Hem Türkcell’den hem de tüm okurlardan özür dilemek istiyorum. Ama burada dikkatimi çeken bir noktayı da yazmak istiyorum. Reklamla ilgili bu fahiş hata konusunda şu satırları yazdığım ana kadar Türkcell’den bir açıklama gelmedi. Artık kibarlıklarından mı yoksa hazırlık mı yapıyorlar bilmiyorum. Ama Türkcell aboneleri adeta hatayı bildirme yarışına girdiler. Bu da sanıyorum abonelerin Türkcell’e sahip çıkmasının şık bir örneği. Ayrıca zaten o yazıyı Türkcell’i eleştirmek için değil, çok beğendiğim bir kuruma destek olmakiçin yazmıştım. Olmadı, hatayı onlar değil ben yaptım. ***AKP iki partili Meclis istiyorAraştırmacı ve CHP milletvekili Bülent Tanla 2007 Genel Seçimi ile ilgili yorumunda ilginç bir saptama yapıyor. Tanla’ya göre AKP iki partili Meclis’ten çok memnun. Oy oranları ve milletvekili sayıları ne olursa olsun AKP önümüzdeki genel seçimden tek başına iktidar olarak çıkmak istiyor. CHP’nin de oylarını ve milletvekili sayısını artırarak bile olsa Meclis’teki ikinci parti olmasından da rahatsızlık duymuyor.Bülent Tanla ile konuşurken bende oluşan şu fikrimi söyledim: CHP seçim stratejisini sanki (AKP’ye karşı olanlar oylarını bize versinler) görüşü üzerine inşa ediyor. Elbette CHP bu söylemle tıpkı AKP gibi yüzde 30 küsur oyla tek başına iktidar olmayı planlıyor. AKP’yi iktidardan indirmek için böyle bir formül ilk bakışta mantıklı gibi görünebilir. Ama sonuçta milli irade yine Meclis’e tam yansımamış olacaktır. Bu kez de CHP içindeki emanet oylar nedeniyle iktidara gelse bile büyük sıkıntıya düşecektir. Tanla bu görüşümü dinledi. Sonra şöyle bir zenginleştirme yaptı: “Bana göre bu seçim sonucunda Meclis’te 4 parti temsil edilecek. Temsil oranını daha da artırmak için ise barajı kendi başlarına aşma ihtimali düşük olan partilerin siyasal yelpazedeki benzer partilerle seçim işbirliği yapmaları yararlı olacaktır. Böylece temsilde adalet daha çok sağlanmış, demokratik katılımın ikinci unsuru da gerçekleşmiş olacaktır. Partiler arasındaki bu dayanışma oyların çöpe gitmesini de önleyecektir.” Tanla’ya “Ama bazı partiler barajı geçeceklerine çok inanarak bu tür işbirliklerine yanaşmıyor” dedim. Cevap olarak “Orası da ayrı bir facia. Bu düşünce ile yola çıkanlar, daha sonra şikayet edemezler” dedi.***Sonucu belli mi?Cumhurbaşkanlığı seçimi yaklaştıkça Tayyip Bey üzerindeki baskılar da artıyor. Toplumun önemli bir kesimi Tayyip Bey’in Cumhurbaşkanı seçilmek konusunda ısrar etmesinin gerginlik yaratacağını belirtiyor. Ayrıca AKP ideolojisinin o makama oturmasının sakıncalarını dile getirenler de azınlıkta değil. Özellikle sermaye çevreleri hemen her gün Tayyip Bey’i “Cumhurbaşkanı olmayın, siz Başbakanlıkta kalın” diye uyarıyor.Tayyip Erdoğan ancak seçimlerde yeterli çoğunluğu sağlarsa Başbakan olabilir. Ama belli ki bazı çevrelere göre 2007 genel seçimlerinde AKP’nin tek başına iktidar olacağı kesin. Bunu nereden biliyorlar, çok merak ediyorum.Tabii belki çılgınca gelebilir ama belki de bu çevreler Tayyip Bey’i seçimde yine iktidar olacağına inandırmaya çalışıyorlar. O zaman bir taşla iki kuş vurulmuş olur. Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı olmaktan vazgeçer ve Çankaya kurtulur. Ardından seçimleri kaybeder, başbakanlık da kurtulur. Bunu mu düşünüyorlardır acaba? Bilmem ki...
Hafta içinde Cüneyt Koryürek’e uğramıştım. Eski bir çalışanı inanılmaz güzellikte puf börekleri yapıyor. O gün yine yapmıştı, dayanamadım tabii. Koryürek’in bir misafiri daha vardı. Ferhat Şenatalar, kendini emekli etmiş hayırsever işadamlarımızdan biri.Bugüne kadar eğitime ve çocuklara bağımsız olarak yaptığı sayısız hizmetlerden tanıyorum.Bu çabalarının sonunda Çağdaş Eğitimi Destekleme Derneği kendisini “onur üyesi” yapmıştı. Şimdi dernekle bağlantılı olarak hayır işlerini sürdürüyor.Tabii Ferhat Şenatalar’ı bulunca sohbetimizin büyük bölümü eğitim ve bu alanda yapılması gerekenlere ayrıldı.Şenatalar büyük heyecanla herkesin bu seferberlik içinde olması gerektiğini anlatıyor. “Kendi bulduğu” bir deyimi de ısrarla tekrarlıyor: “Hayır yapmanın da bir ekonomisi var.” “Nedir bu?” diye sordum. Şöyle anlattı:“Bugün birçok kişi özellikle eğitime katkıda bulunmak için bir şeyler yapmak istiyor. Ama bunun nasıl olacağını bilmiyor. Bazen de yapacağı yardımın yerine ulaşıp ulaşmayacağından emin olamıyor. Bu nedenle içinde bir heyecan taşıyor ama bu çaba boşa gidiyor. Oysa hayır işini de ekonomik olarak değerlendirirsek, hem daha faydacı oluruz, hem de daha çok hayırsever buluruz.” Ferhat Şenatalar daha sonra çantasından bir dosya çıkardı. “Eğitime katkıda bulunmak isteyenlere önerilerim var” diyerek anlatmaya başladı:“Örneğin bir okul için ayrılacak 12 bin lira ile neler yapılabilir? Bu para ile okulun ses düzeni kurulur, bir projeksiyon cihazı, bir müzik seti, bir televizyon, satranç takımı, faks, fotokopi, dijital kamera, 200 kitap ve pekçok kırtasiye malzemesi alınabilir.” Ben de “Yani” dedim. Şenatalar devam etti: “Yanisi şu, ister bir kişi 12 bin lira para koyar ortaya, ister kendisi gibi düşünen yakınlarından bu parayı toplar. Bu malzemeleri satın alır. Uzaktaki bir okulun ihtiyaçları karşılanır. Ya da bu tür malları satanlar bir araya gelip birer tane cihaz gönderek eksikleri tamamlar.” Sonra dosyadaki diğer ihtiyaçlara baktım. Örneğin bir köy okuluna ayrılacak 7 bin lira ile projeskiyon, müzik seti, VCD çocuk filmleri,dijital kamera, faks, fotokopi, müzik CD’leri, en az 100 çocuk kitabı alınabiliyor.Yine bir ana okulunun ihtiyaç duyacağı araç gereçler için 8-10 bin lira arası yetiyor. Bir ilçedeki halk kütüphanesinin bilgisayar, CD-DVD çalar, scanner, yazıcı, fotokopi cihazı ile 3 internet bağlantısının maliyeti 5 bin lirayı buluyor. Köy öğretmenlerinin okul dışı zamanlarını köyde geçirmesini sağlamak için yapılacak lojmanlarda, bir öğretmenin ihtiyaç duyacağı televizyon, bilgisayar, müzik sitemleri ile internet bağlantısının maliyeti de 5 bin lirayı bile bulmuyor.Kısacası, pek çok kişi için sorun olmayacak paralarla yüzlerce öğrenci, öğretmen hayal bile edemeyecekleri imkanlara kavuşabilir.Hayırsever olan ama kendine bir yol bulamamaktan şikayetçi olanların bu ekonomiyi değerlendirmesini ve başta Çağdaş Eğitimi Destekleme Derneği olmak üzere benzeri kuruluşları aramalarını öneririm.*****Sonunda bana da trafik cezası geldiAylar sonra hatta bir yıl sonra postadan çıkan trafik cezalarını yazmıştım hatırlarsanız. Bu yazıyı bana ulaşan çok sayıda ihbar üzerine kaleme almaya çalışmıştım. Yazı çıktıktan sonra da aynı dertten yakınan onlarca mesaj aldım.Derken olay benim de başıma geldi. Sanki “Sen mi yazdın bunları, al sana da ceza” demişler gibi. Tabii bu işin şakası ama, sonuçta ben de bilmeden ceza yiyenler kervanına katıldım.Bana bir günde 3 tane ceza geldi. İki tanesinin neden olduğunu anlamadım, çünkü ceza makbuzunun üzerindeki adresin yerini bile çıkaramadım.Ama üçüncü cezanın olduğu günü dün gibi hatırlıyorum ve inanamıyorum.Cezanın tarihi 2006 şubat ayı. Yer Cemil Topuzlu Caddesi. Makbuzun üzerinde hem cadde adı hem de bir oto galerisinin adı yazılı. Onu okuyunca hatırladım, çünkü Kadıköy yakasına çok nadir giderim. Bu nedenle hatırladım.Makbuzdaki tarih doğrudur herhalde, Cemil Topuzlu Caddesinde ofisi olan bir arkadaşıma uğramıştım. Caddede park edecek yer yoktu. Giriş katındaki oto galerisindekiler sanıyorum beni televizyondan tanıdılar ve ilgilendiler. Hemen bir üst kata çıkacağımı söyleyince “Arabayı bize bırakın” dediler.Arkadaşımın ofisinde tam 15 dakika kaldım. Çıktığımda arabam, galerinin önündeki kaldırımın üzerinde duruyordu. Arabamın yanında galeriye ait plakası olmayan sıfır kilometre 7-8 satılık araba daha duruyordu. Anahtarımı aldım ve gittim.Neredeyse bir yıl sonra postadan “Cemil Topuzlu Caddesi falan galeri önünde hatalı park, 49 lira ceza ödeyin” makbuzu geldi.İşte buna isyan ediyorum. Elbette trafik kuralı ihlali yapan cezasını mutlaka çekmeli. Ama bir galerinin kaldırımı işgal ederek satışa sunduğu arabalara hiç ses etmeyip, onların yanına konan plakalı bir arabaya ceza kesmek ve bunu bir yıl sonra tebliğ etmek, sadece vatandaşı aptal bir sağmal inek gibi görmekle eşdeğerdir.*****Tamir parası yok insanlar ölebilirYatağan kömürle çalışan elektrik santralı ile tanınıyor. Ve bu santral çevreye yaydığı zehirli gazlar yüzünden onbinlerce insanı tehdit ediyor. Bu çağda bunun bir önlemi olmalı değil mi? Olmalı ve var tabii. Bu santralın çevreye zehirli gaz saçılmaması için yapılmış güçlü bir filtre sistemi var. Ancak bu sistemin pompaları bozuk, tamir bekliyor.Aldığım bilgiye göre pompalarda arıza çıkınca Alman Lenktjes firması bunları söküp tamir için götürmüş. Ancak bu firma ile pompaları üreten firma başka bir ihtilaf yüzünden mahkemelik olmuş. Bunun üzerine pompaların tamiri için başka yollar aranmış, ama her nedense bir türlü bulunamamış. Çünkü Lenktjes ile imzalanan protokol başka bir anlaşma yapılmasına engel oluyormuş.Yani şu anda pompalar hem tamir edilemiyor hem de başkasının tamir etmesine izin verilmiyor.Siirt’ten Tayyip Erdoğan’ın seçilmesi için adaylıktan feragat eden Mervan Gül’ün bu Alman firması ile yakın olduğu dedikoduları yapılıyor.*****Bu ne hoş manzaraDaha önce de denk geldi mi bilmiyorum ama, bu hafta sonu sinema salonlarında oynayan filmlerin afişlerine baktınız mı?7-8 salonu birden olan büyük sinema komplekslerinde oynayan filmlerin yarısından fazlası Türk filmi. sadece bu hafta vizyona giren yerli filmlerin sayısı 5.Çok değil birkaç yıl önce oynatacak salon bulamayan Türk filmleri şu anda Hollywood filmlerini sollamış durumda. Hatta bazı merkezlerdeki tüm salonlarda Türk filmi oynuyor.Bu çok hoş bir gelişme. Demek ki Türk sineması çok ciddi bir atak içinde.Sinema salonlarının artması, izleme olanaklarının çok daha kaliteli hale gelmesi insanları sinemaya çektikçe Türk sineması da bundan payını alıyor. Sinemamızın yeniden soluklanması ve Amerikan filmlerinden daha fazla izleyici çekmeye başlaması çok sevindirici değil mi?Tabii bazı filmlerin kalitesini ve içeriğini eleştirebilirsiniz, ama çok nitelikli yapımları da sakın yabana atmayın.
Geçenlerde “Trafik Vakfı denilen şey” diye bir yazı yazmıştım. Henüz bu şeyin ne olduğunu öğrenememiştim, taaa ki İstanbul’un trafikten sorumlu eski emniyet müdürlerinden biri arayana kadar. Görev yaptığı süre içinde İstanbul trafiğine büyük emeği geçen bu polis müdürü ile aramızda beni çok şaşırtan bir konuşma geçti. Size de aktarmak istiyorum.- Trafik Vakfı ile ilgili yazını okudum.- Ne güzel, ne olduğunu merak ediyorum.- Öğrenince canın sıkılabilir.- Neden?- Çok sert bir kayaya vurduğunu anlarsın da ondan.- Ne kadar büyük kaya ki bu?- Vakfın başkanı kim biliyor musun?- Bilmiyorum.- İstanbul Valisi.- Yok canım, olamaz.- Basbayağı olur işte, sadece vali de değil.- Belediye Başkanı da deme.- Diyeceğim. Belediye Başkanı da vakıf yönetim kurulunda.- Yani hukuksuzluk en tepeden başlıyor.- Zaten başka yerden hukuksuzluk olmaz ki.- Bakanlar da var mı bu vakıfta?- Onlar yok ama temsilcileri var.- Kimler mesela?- Defterdar var.- Olabilir, para topluyorlar birinin hesaplara bakması gerek.- İl Sağlık Müdürü de var.- Ne alaka?- Bilmiyorum, sonra İl Milli Eğitim Müdürü de içinde.- O ne yapar ki?- Bilemem, koymuşlar işte.- Başka?- Sanayi Ticaret İl Müdürü de yönetimde.- Maaşallah.- Dur daha bitmedi, bunlar resmi görevliler.- Resmi olmayan görevliler de mi var?- Var tabii.- Kimler?- Örneğin Yılmaz Ulusoy.- Niye onun çekicileri mi var?- Bilmem. sonra Jak Kamhi de yönetim kurulu üyesi.- Allah Allah, neden acaba?- Profesör İsmet Nane, Profesör Nadir Yayla ve Oktay Duran da yönetim kurulu üyeleri.- Vay canına, benim şey dediğim şeyin altından kimler çıktı.- Vallahi bundan sonra dikkatli ol.- Nasıl yani?- Bunun hesabını senden sorarlar.- Ne oluyoruz, nasıl sorarlar?- Arabanı sakın yanlış yerde bırakma.- Ona çok dikkat ediyorum da, İstanbul’da nereye park edilir nereye edilmez çok da belli değil ki.- İşte ben söylüyorum.- Bunu yaparlar mı?- Niye yapmasınlar ki, şu ana kadar yapılan işlerin hukuka uygunluğu var mı?- Ben de onu dile getirdim.- Bunca yıldır binlerce insanın canını yakanlar bunu mesele yapanla mı uğraşmayacak.- Peki haydi resmi isimleri geçelim, vakıf yönetiminde saygın isimler de var, onlar farkında değil mi?- Bence değildirler, onlar iyi iş yaptıklarını düşünüyor olmalı.- O zaman o saygın isimlere bir çağrım var.- Nasıl bir çağrı?- Trafik Vakfı çekicilerini izletsinler.- Ne olacak izletince?- Bu işin nasıl yürüdüğünü göreceklerdir.- Başka işleri yok sanki.- Ama bunu yapmalılar.- Yaparlarsa ne olur?- Ne olacağı var mı, Trafik Vakfı çekicilerinin nasıl mafya düzeniyle çalıştığını anlarlar.- Anlayınca bir şey olur mu sence?- Bence olur. Yeter ki onlar bu işe ciddiyetle eğilsinler.- Peki başka konu, yani sence yanlış yere park eden araçlar çekilmesin mi?- Kesinlikle çekilsin.- Eee, daha ne?- Ama bu vakıf çekilmesi gerekenleri değil de, değnekçilere para vermeyenlerle bir de kolaylıkla alıp götürebilecekleri araçları çekip götürüyorlar.- Haklısın, zamanında ben de buna dikkat çekmiştim ama başaramamıştım.- Taşlar bu kadar büyük olunca sonuç alınmıyor demek ki.- Bak anlıyorsun, işte onun için dikkat et diyorum...*****1115 sorgulamaMaliye Bakanlığı’ndaki mal varlığı sorgulamaları nedense iktidar tarafından pek sevildi. Tayyip Bey de konuya girdi ve “En çok beni sorgulamışlar, tam 1115 kere sorgu yapılmış, bu çok dikkat çekici” diyor. Dün de yazmaya çalıştım, bu olay fena halde çarpıtma amaçlı gibi geliyor bana.Sanki birileri suç üstü yakalanmış da şimdi bunu örtmek için herkesten daha çok bağırıp “Beni daha çok sorgulamışlar” deniyor. Bu şüphemin kaynağı bizzat Maliye Bakanı Kemal Unakıtan.Çünkü Kemal Bey yanılmıyorsam önceki bütçe görüşmelerinde CHP Genel Başkanı Baykal’ı ve partisini sıkıntıya sokmak için “Bankalarda ne kadar hesabınız var onu açıklayın” demişti. Baykal da buna büyük tepki göstererek “Devletin elinde olan ve gizli tutulması gereken bilgilerle şantaj mı yapılmak isteniyor?” diye sormuştu.Hemen ardından bazı muhalif isimlerin mal varlıkları ortaya dökülmeye çalışılmıştı AKP’li medyada. Ama bu tutmamıştı. Devlet çarkı ağır işler. Bilmiyoruz, belki bu olaylar üzerine bazı soruşturmalar başlatılmıştı. O soruşturmalarda belki de kimi iktidar yanlılarının devlete emanet edilmiş bazı bilgilerleri silah gibi kullanmak istedikleri ortaya çıkarılacaktı. Böyle durumlarda bunu önlemenin en iyi yolu hedefi şaşırtmaktır.“Bakın sadece muhalifler değil bizzat başbakan bile sorgulanmış” diyerek suçlamadan kurtulursunuz.Diyorum ya elimde bilgi yok ama böyle hissediyorum. Örneğin bu kadar abartma içimde şüphe yaratıyor. Kötü amaçlı birinin başbakanı bir kere sorgulaması yeter, niye 1115 kere sorgulasın? Sanıyorum iktidar Cumhurbaşkanlığı seçimi yaklaştıkça “Bizi engellemek için ne tezgahlar kuruyorlar” demek istiyor. İnandırıcı olur mu ki?*****Turkcell reklamıTurkcell’in miniklerle yaptığı reklamlara ailecek bayılıyoruz. Kimi duygusal, kimi hüzünlü “bağlan hayata” reklamları çok güzel. Ancak ekranlarda yayınlanan son reklam için bir uyarı yapmak istiyorum. Çünkü bu kadar güzel reklamlarda mantık hatasına yer verilmemeli asla.Son reklamda çok uzakta olduğu anlaşılan bir köyde ders çalışan kız öğrenci bir sorunun cevabını arıyor. Minik çocuk da ona cep telefonu ile internete girmesi için yardımcı oluyor.Çok güzel. Ama ders çalışan kız diyor ki “Bilgisayar yok, olsa da elektrik yok.” Hüzünlü bir manzara. Tamam da köyde hiç mi elektrik yok, yoksa elektrikler mi kesilmiş. Anladığımız köyde hiç elektrik olmadığı. Peki o zaman cep telefonu nasıl şarj ediliyor?Turkcell’ciler sakın alınmasın, iyi şeylerde hata olmaması gerektiğini düşünüyorum.*****Beyefendi lütfen rahatsız etmeyinYer Antalya. Kentin en lüks oteli. Yılını bilmiyorum ama çok eski değil. Restoranda müşteriler yemek yiyor, bir piyanist de konuklara günün sevilen parçalarını çalıyor. Derken vakit ilerliyor, piyanist programını bitiriyor, kalkıp gitmek için hazırlık yapıyor.Bu sırada yemek yiyen müşterilerden biri piyanistin yanına geliyor çok kibarca “acaba biraz çalabilir miyim?” diye soruyor. Piyanist nasıl olsa işinin bittiğini düşünerek “tabii” diyor ve yerini bırakıyor.Otel müşterisi çok güzel bir caz parçası çalmaya başlıyor. Bu sırada restorana giren otelin müdürü piyanonun başında bir müşteriyi görünce hızla ona doğru gidiyor ve “Lütfen piyano çalmayı bırakır mısınız, diğer müşterileri rahatsız ediyorsunuz” diyor. Piyano çalan müşteri özür dileyerek yerinden kalkıyor, piyanonun kapağını indiriyor ve masasına oturuyor. Otel müdürü huzurlu biçimde restorandan çıkarken şef garsona “Kim bu adam” diye soruyor. Şef garson da “Chick Corea” diyor.Not: Chick Corea yaşayan en büyük caz piyanistlerinden biridir.
Hrant Dink’in cenazesinde taşınan pankartlar cenaze töreninin duygusallığı geçtikçe daha büyük tartışma konusu olmaya başladı. İlk günlerde bu pankarttan rahatsızlıklarını dile getiremeyenler, artık bunu yüksek sesle söylüyorlar.Örneğin bir TV kanalında yapılan ankette halkın yüzde 92’sinin bu sözden rahatsızlık duyduğu dile getirildi. Bu kanalın izleyicilerini taraflı bulabilirsiniz belki ama, bu çıkan sonuca bakınca, anketin başka bir kanalda yapılması halinde de yakın bir sonuç çıkabileceğini söyleyebilirim.“Hepimiz Ermeniyiz” sloganı ve düzenlenen cenaze töreni ile ilgili benim de aklıma takılan bazı sorular var. Bunu zaten ilk gün de yazmış ve konunun önümüzdeki günlerde tartışılacağını belirtmeye çalışmıştım.Şimdi bu soruları sizlerle de paylaşmak istiyorum:1- Hepimiz Ermeniyiz sloganını kim buldu?2- Bu sloganın cenaze töreninde kullanılmasına kim karar verdi?3- Sloganın kullanılmasına karar verildiğinde herhangi bir itiraz oldu mu?4- Cenaze törenini aile dışında kim organize etti?5- Ermeni oldukları söylenen gençlerin siyah takım elbise giymesine kim karar verdi?6- DTP örgütünün cenaze organizasyonu ile ilgisi oldu mu?7- Törende taşınan pankartları kim hazırladı?8- Bu pankartlar nerede yapıldı?9- Sloganlar nerede bastırıldı?10- Bu pankartların hazırlanmasının maliyeti nedir?11- Bu parayı kim ödedi?12- Pankartlarda üç dil kullanılmasına kim karar verdi?13- Sloganlar Türkçe, Ermenice ve Kürtçe yazılırken, törenin tüm dünyada yayınlanacağı düşünülerek İngilizce pankart niçin hazırlanmadı?14- Törende Türk bayrağı kullanılmaması kararı alındı mı?15- Eğer alındıysa bunun gerekçesi nedir?16- Törene katılan 100 binin üzerindeki insandan bir tek kişi bile yanında bayrak getirmedi mi?17- Eğer getiren olduysa törende bu bayraklardan bir tanesi bile neden açılmadı?18- Bayrak açmaya çalışanlar engellendi mi?19- Buna rağmen bayraklarını açmak isteyenler tehdit edildi mi?20- Törenin herhangi bir anında İstiklal Marşı okundu mu?Bu soruların bir muhatabı var mı bilemiyorum. Ama medya organlarına göre cenaze töreninin düzenlenmesini Dink ailesi üstlenmişti. Acılarını bir parça yüreklerine gömdükten sonra bu sorulara ya da en azından bildiklerine bir cevap verirlerse, kamuoyu üzerindeki kuşku bulutları dağılacaktır.*****“Çocuklar kaçırılmıyor, kaçıyor”CHP milletvekili Berhan Şimşek’in Ankara’daki Çocuk Yurtlarından 206 çocuğun kaybolduğunu iddia ederek bakan Nimet Çubukçu’ya yönelttiği soruları geçen hafta sizlere de duyurmuştum.Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürü İsmail Barış yazının yayınlandığı gün aradı ve bazı bilgiler verdi.Genel Müdür Barış “Öncelikle düzeltmek istediğim bir nokta var” dedikten sonra şunu söyledi: “Kaçırılan çocuklar yok, ama kaçan çocuklar var.” Barış kurumuna bağlı yurtlarda dört ayrı kategoride çocuk bulunduğu belirterek şunları anlattı: “Birinci kategoride olanlar aileleri tarafından terkedilen çocuklar. İkincisi ailelerinden taciz gördükleri için koruma altına alınan çocuklar, üçüncüsü genellikle cami avlusuna bırakılan diye andığımız annesiz babasız çocuklar, dördüncüsü ise polis ya da hukuk takibinde olan çocuklar. İlk üç kategorideki çocuklarımızın hemen hemen problemi hiç yok. Onlar arasından çok iyi okuyan ve etkili görevlere gelenler bile var. Sorunumuz son grupta olanlar. Onlar daha önce yaşadıkları hayat nedeniyle kurumun disiplinine alışamıyorlar ve yurtlarda suç işledikleri gibi sık sık da kaçıyorlar. Ayrıca bu çocukların aileleri de genellikle suça bulaşmış kişilerden oluşuyor. Onlar da kendilerine göre çocuklarının boş oturduğunu düşünerek, çocukların aklını çeliyor.” Genel Müdüre “Peki bunlarla ilgili koruma yöntemleriniz yok mu?” diye sordum. Cevap olarak “Elbette var ama burası da bir hapishane değil, Onları kilit altında tutamayız ki” karşılığını verdi.İsmail Barış konuyu gündeme getiren milletvekillerine de sitem ederek “Elbette sormak ve araştırmak onların hakkı, hakkı olduğu gibi görevi, ama keşke bize de gelip bilgi alsalar, o zaman atacakları adımlar daha sağlıklı olacak” dedi.Barış’tan aldığım bilgiye göre kurum 14 bin çocuğu yurtlarda barındırıyor. 17 bin çocuk ise kurum kontrolünde ailelerinin yanında kalıyor. Ayrıca 30 bine yakın özürlü çocuk da kurum olanaklarından yararlanıyor.Ben de bu yazıyla hem Çocuk Esirgeme Kurumu’nun olaya bakış açısını yansıtmak, hem de milletvekillerimize bu kurumla daha yakından ilişki içinde olmalarını salık vermek istiyorum.*****Maliyedeki köstebekAKP’li medya bazen turnosol kağıdı işlevi görüyor. Örneğin Maliye Bakanlığı’nda ortaya çıkarıldığı iddia edilen “sorgulama çetesi” olayı bu medyada çok geniş yer buldu. Bu medya kocaman manşetlerle “Tayyip Erdoğan’ın ve bazı AKP’lilerin maliye kayıtlarına girildiğini ve sorgulama yapıldığını” anlatıyor.Yani denmek istenen şu: “Maliye içindeki köstebekler AKP’yi zor duruma düşürmek için bilgi ve belge çalıyor.” Oysa sorgulananlar arasında CHP’liler ve bazı gazeteciler de var.Ancak bu olayın asıl ortaya çıkışı 3 ay öncesine dayanıyor. O zaman Tayyip Bey’e muhalefet eden bazı isimlerin “olağanüstü mal varlıkları!” ortaya dökülmüştü. Ama adı geçenler bunun yalan olduğunu kanıtlamışlardı. Her nedense üç ay sonra olay bir daha gündeme taşındı. Ama bir de baktık ki sorgulananlar arasında sadece muhalifler yok, iktidar mensupları hatta bizzat başbakan bile var.Ayrıca adı “sorumlu” olarak ortaya konanlara bir bakıyorsunuz, Tayyip Bey’in kefil olduğu ama dünyanın El Kaideci olarak tanımladığı El Kadı’nın mal varlığını ortaya çıkaran bir maliye müfettişi var. İnsan “acaba bir taşla iki kuş vuruluyor, hem bu adam cezalandırılıyor hem de daha önceki olay örtbas mı ediliyor” diye düşünüyor. Öyle ya 3 ay önce şimdi “skandal” olarak nitelenen olay patladığında bunu AKP’li medyanın manşetlerinden öğrenmiştik. O zaman haber olan konu şimdi skandal oluyor. Bunda bir gariplik yok mu?*****Bahçeli’yi anlamakMHP lideri Devlet Bahçeli’nin TÜSİAD’ı PKK ile adeta aynı kefeye koyan açıklamaları şok etkisi yarattı. TÜSİAD’ın eski başkanı son konuşmasında Bahçeli’ye hayli yumuşak bir cevap verdi. Bahçeli’nin sözleri medyada da geniş yankı bulduğu gibi eleştiri oklarına da hedef oldu.Bahçeli doğru yaptı, yanlış yaptı, o konu ayrı, benim dikkatimi çeken nokta farklı. Bahçeli son beş yıldır son derece sakin ve soğukkanlı bir tavır takınmıştı. Bugüne kadar tahriklere hiç kapılmadığı gibi, AKP’den MHP’ye geçmek isteyenlere bile “demokraside böyle şey olmaz” diyerek karşı çıkmıştı.Bahçeli devleti iyi tanır. İş dünyasının etkinliğini de bilir. Peki nasıl oldu da Bahçeli 5 yıllık soğukkanlılığını kaybedercesine ve tüm iş dünyasını karşısına almak pahasına bu çıkışı yaptı?Bahçeli aslında başka şeyler mi söylemek istiyor da bu kadar sert biçimde uyarıda bulunuyor?
Hrant Dink’in cenazesi kalktığına göre artık yaşadığımız bu alçak olayın irdelemesini daha rahat yapabiliriz.Öncelikle söylemek istiyorum ki, bu alçak cinayetin arkasından ciddi bir örgüt çıkacağını sanmıyorum. Ebette bu işten kazançları olanlar, hatta bu tür cinayetlerin işlenmesi için çaba harcayanlar var. Ama son olayda çok örgütlü ve planlı bir operasyon yapıldığına inanmıyorum.Çünkü, böyle bir alçak cinayet için ille de bir plan yapılmasına. birilerinin kandırılmasına gerek yok. Ortam zaten hazır. Bu cinayeti işlemeye dünden razı kimbilir kaç genç adam var ülke çapında.Bu iklimi oluşturduktan sonra, aradığımız örgüt hiçbir şey yapmadan bekliyor zaten. Sadece belki gününü ve saatini bilmiyorlar, ama olacağını biliyorlar.Son yıllarda Türkiye’nin pekçok yerinde “mikro milliyetçilik” olarak adlandırabileceğimiz küçük birimler oluştu. Bunu oluşturmak için çok gizli eller harekete geçmedi bana göre. Susurluk artığı birkaç kişi, mafya olgusunu kimi dış ülkelerle ilişki kurarak geliştiren ve ortaya ülke menfaati süsü koyan birkaç isim, bazı televizyon dizileri ve yine televizyonlarda yayınlanan haber programları “mikro milliyetçi” ortamın oluşmasını sağladı.Son 25 yılın ekonomik ve sosyal sıkıntıları sadece büyük kentlerin varoşlarında değil, irili ufaklı Anadolu kentlerinde de kenar mahalle kültürü oluşturdu.İyi eğitim alamayan, iş bulamayan, ailevi sorunlar yaşayan, bulundukları kentlerin polisinden dayak yiyen, itilip kakılan, horlanan bunun sonucunda da öfkesi burnunda olan bir genç nesil yetişti.Bu gençlerin bir dayanak noktaları yok. Eğlenmeyi bilmiyorlar. Yaşam gustoları hiç yok. O zaman kahve köşelerinde, kumar oynanan kimi sözde derneklerde veya son yılların modası internet kafelerinde bir araya geliyorlar.Bu genç nesil için dini kurallara harfiyen uymak zor geliyor, ama düşük eğitimli oldukları için dinden korktuyorlar ve ortalık yerde dindar görünüyorlar. Sahip çıkabilecekleri tek değer ise milliyetçilik oluyor.Lumpen kültürleri sonucu vatanseverlikle ırkçılık arasındaki farkı göremediklerinden, milliyetçilik onlar için sanal bir hayat felsefesi oluyor.Böylelikle ülkenin binlerce noktasında mikro milliyetçi hücreler oluşuyor. Biraz daha akıllı, eğitimli ve ideolojik gelişmesini tamamlamış olanlar için bu mikro milliyetçi hücreleri ele geçirmek, onları etkilemek hatta eyleme sürüklemek dünyanın en kolay işi haline geliyor.Üstüne bir de Kurtlar Vadisi dizisini eklediğinizde bu mikro milliyetçi hücrelerin elemanları istendiği an kullanılabilecek kıvama sokulabiliyor.Bunu bir de internet ağı ile pekiştirirseniz, o mikro milliyetçi hücreler birbirleriyle de haberleşebiliyor.Ondan sonrası kolay. Kimileri ellerini kavuşturup beklemeye başlıyor. Nasıl olsa bir yerden gedik açılıyor ve olay patlak veriyor.Bu çok büyük tehlikedir. Hatta bunların arkasında güçlü bir örgütün olmasından bile daha tehlikelidir.*****Kurtlar Vadisi’ni övmekPek çok gazetede yazılıyor, son olaylarda rol alan genç çocukların Kurtlar Vadisi türündeki dizilerden etkilendiği artık bir sır değil..Adalet kavramını yerine getirmenin tek şartının güçlü olmaktan geçtiğini bunun için gerektiğinde şiddet kullanmanın yanlış olmadığı görüşünün doğru olduğunu kabul ederseniz bu sonuç kaçınılmaz olur.Örneğin bu ülkenin Başbakanı, Kurtlar Vadisi filmini, özel olarak hazırlattığı bir salonda kendi başına izlemiş ve yapımcıları kutlamıştı.Başbakan bununla da yetinmemiş, filmin galasına eşini ve AKP’nin önde gelenlerini göndermişti. Sayın bayan filmi gözyaşlarıyla izlediğini belirterek “Çuval olayından sonra yüreğimize su serptiniz” açıklamasını yapmıştı.Ülkenin başbakanı ve eşiyle birlikte iktidarın ileri gelenleri lumpen hayat biçimine bu kadar prim verirse, ülkenin dört bir yanında mikro milliyetçi hücrelerin oluşmasına da öfke duyamaz.*****Türk halkını Leonardo ile tanıştıran büyük bir adam1976 yılında Vatan gazetesinde mesleğe girdiğimde İsmail Cem de Ercan Arıklı ile Politika gazetesini çıkarmaya başlamıştı. O yıllarda tanışmıştık İsmail Cem’le. Dostluğumuz her daim görüşmesek de aramızdan ayrıldığı güne kadar sürdü. Onun kibarlığını, hoşgörüsünü, insan yanını, tane tane anlattığı fikirlerini, eleştiriye tahammülünü asla unutamayacağım gibi, bunları kendi hayatımın temel ögeleri olarak kullanmaya çalışıyorum.İsmail Cem’le ilk tanıştığımda çok heyecanlanmıştım. Çünkü ben mesleğe yeni başlamış bir gazeteciydim, o ise gözümüzde efsaneleşen TRT Genel Müdürü idi.Sadece 500 gün kaldı TRT’nin başında, ama onun TRT’ye ve Türk halkına yaptığı hizmeti kimse yapamadı bana göre.Türkiye gerçek anlamda fikir tartışmalarıyla, kaliteli haber programlarıyla, ciddi filmlerle ve herkesi bilgilendiren belgesellerle İsmail Cem sayesinde tanıştı.Örneğin hiç unutamadığım Leonardo da Vinci belgeseli ile Türkiye’nin dört bir yanında yaşayan milyonlarca kişi bu dahinin eserlerini ve fikirlerini öğrenmişti.O günün TRT’si gerçi tek kanaldı ama İsmail Cem, herkesin zaten zorunlu olarak izlediği televizyonu kendisi ya da iktidarın çıkarı için değil kitlelerin eğitimi için hizmete açmıştı. Bugün bile ekranlarda zevkle izlediğimiz kimi televizyoncular, sanatçılar, hatta siyasetçiler İsmail Cem TRT’sinin yarattığı isimlerdir.İsmail Cem’in politika hayatı ise bambaşka bir saygınlık abidesidir. Aramızdan çok genç ayrıldı. Son nefesini verdiği ana kadar bilgisayarının başında son kitabı için çalıştığını öğrendiğimde içimden isyan etmek geldi. Bu büyük adamın yeri çok zor doldurulur.*****Cevap vermezlerHıncal Uluç konuyu ilk kez benim ortaya attığımı da ekleyerek yazdığı iki yazısında, Tayyip Beyin bayramda ülkenin dört bir yanını donatan billboardların parasını kimin ödediğini sordu. Sonra da hala bir cevap alamamaktan yakındı.Bence hiç zahmet edip sormasın, çünkü bir cevap gelmeyecek. Çünkü bu paraların nasıl ve kim tarafından ödendiği bilinmiyor. Bunu yıllar önce de konu etmiştim, o zaman Sabah’taydım. Yine cevap gelmemişti ama el altından bilgi gelmişti. Bu büyük afişlerin sahibi Büyükşehir Belediyesi. Onlar bunları diledikleri gibi kullanıyor. Tayyip bey veya başkan kimse karar onlar tarafından veriliyor. Bakın Tayyip bey 61 ilde bu afişlerin asıldığını açıkladı. Geri kalan 20 kent, tahmin ediyorum AKP’li değil, bu nedenle canları istediği anda rezervasyon yapamadılar.