Bayraklı video olayının altından çıkan iki büyük ve tehlikeli gerçek

Açıkçası ekranlara bakarken gözlerime inanamadım. Ortada Hrant Dink’i alçakça öldüren katil duruyor

Haberin Devamı

Katilin eline bayrak verilmesi siyasal kadrolaşma sonucu
Açıkçası ekranlara bakarken gözlerime inanamadım. Ortada Hrant Dink’i alçakça öldüren katil duruyor. Yanında resmi üniformalı görevliler. Katilin eline kendi cebinden çıkan bayrağı veriyorlar. Üstünü başını düzeltiyorlar. Sonra kendi üstbaşlarını da kontrol edip fotoğraf çektiriyorlar. Bu çekimin sadece bir suçlunun yakalandığı halin tespitinden çok öte bir anlam kazandığı diğer görevlilerin de hatıra fotoğrafı çektirmesiyle anlaşılıyor.

Bu son derece vahim bir gelişmedir. İster polis olsun ister asker, demek ki güvenlik güçleri içindeki bazı kişiler işlenen cinayeti en hafif deyimle hoş görüyorlar. Daha da ileri gidersek bu kişiler aslında işlenen bu alçak cinayeti haklı buluyorlar ve katilin eline bayrak tutuşturup, Atatürk’ün sözleri önünde dikerek bir mesaj veriyorlar.

Güvenlik teşkilatlarını siyasal amaçlarla kullanmak ve yönlendirmek isteyenlerin, yıllar içinde yaptıkları kadrolaşma işte bugünkü vahim duruma gelip dayandı.

Bu manzara karşısında artık kimsenin yasalar ve hukuk karşısında güvencesinin kalmadığı sonucuna bile varabiliriz. Bir ülkenin güvenlik kuvvetleri böylesine ideolojik ve siyasal tercihlerin adeta bayraktarlığını yapıyor duruma düşürülmüşse, iktidar sahipleri ucu nereye varacağı belirsiz kısır tartışmalar açarak halkın zihnini bulandırmak yerine başlarını ellerinin arasına alıp düşünmelidirler.

Ama bu hassasiyetin gösterilip gösterilmeyeceğinden kuşkuluyum. Video görüntülerinde izlenen görevlilerin hemen açığa alınması gerekiyordu. Sabah saatlerinde Emniyet Genel Müdürlüğü sözcüsünün açıklamasında böyle bir işlem yapılmadığı anlaşılıyordu. Bu yazı yazıldıktan sonra durumun değişip değişmeyeceğini ise bilmiyorum.

Ama ne olursa olsun, görüntüler yayınlandığı anda bir açığa alma operasyonu yapılmadıysa, aksaklığın nereden başladığı belli oluyor demektir.

Güvenlik güçleri içindeki kadrolaşma sonucu yaşadığımız ilk olay bu değil. Pekçoğunun içinden çok çarpıcı olan bir örneği hatırlatmak istiyorum.

13 Aralık 2000’de, İstanbul Valiliği eşi görülmemiş bir protesto gösterisiyle sarsılmıştı. 1000 kadar çevik kuvvet polisi “Kahrolsun insan hakları” sloganları ile valilik binasına doğru yürüyüşe geçmişti. Güvenlik kuvvetleri, güvenlik kuvvetlerinin bu protesto yürüşüşüne karşı ne yapacağını şaşırmıştı. Protestocu polisler bellerindeki tabancaları çıkarıp havada sallamışlar ve bir anlamda devlete silahla meydan okumuşlardı.

Peki bu görülmemiş eylemi yapan polislere ne oldu? Bildiğim kadarıyla hiçbir şey. Çünkü onları o göreve getirenler kendi kadrolarını kurmuşlardı ve o polisler misyonları gereği gözdağı veriyorlardı.

7 yıl önce “kahrolsun insan hakları” sloganları ile caddeleri inleten ve etrafa silahlarını sallayan bu zihniyet bugün de bir katili kahraman düzeyine çıkarmaktan çekinmiyor.

***

İktidar “derin devlet” tartışması açarak hedefi şaşırtıyor
Kanlı katilin bir kahraman edasıyla fotoğrafının çekilmesinden sonra Başbakan Erdoğan’ın damdan düşer gibi “derin devlet tartışması” açmasının sırrı da çözülmüş oldu bence.

İki gün önce bu tartışmanın ardında Cumhurbaşkanlığı seçiminin bulunduğunu gözlemlediğimi söylemiştim bu köşede. Şimdi bu gözlemimin kesinleştiğini belirtebilirim.

Bugün Türkiye’de herkes derin devlet tartışması yapabilir, bu konudaki fikrini söyleyebilir. Bazıları hariç. Bunların başında da Başbakan gelir. Bir Başbakan bu konuda şikayet etme makamı değil, işi çözme makamıdır.

Ama ne tuhaftır ki, Tayyip Bey tıpkı bir muhalefet lideri gibi “derin devletten yakınmayı” cesur bir çıkış yapıyor edasıyla ortaya koydu.

Şimdi gelelim işin öteki tarafına. Tayyip Bey “derin devlet” dediğinde bunun Hrant Dink cinayeti ile ilgili olduğu apaçık ortadaydı. Ancak Başbakan’ın sözleri arasından sanki yakında beklenmedik bir şey çıkacak havası sezinleniyordu.

Tıpkı Şemdinli, Danıştay’da cinayet ya da Başbakan’a suikast timi haberlerinde olduğu gibi kamuoyuna “bakın iş nereye gidecek” havası yayılmıştı bu tartışmalarla.

Nitekim burada da aynısı oldu. Başbakan derin devlet tartışması açtı, ardından “bu iş nereye giderse” ifadesini kullandı, hükümet üyeleri “durun bakalım, arkasında kimler var” açıklamaları yaptı ve sonunda ortaya bazı fotoğraflar ve video kaydı çıktı.

Anladığım kadarıyla derin devlet savunucuları da derin bir oh çekmiş oldu. Çünkü tıpkı eski olaylarda olduğu gibi aynı şark kurnazlığı ile derin devlet adına suçlanacak yer belli oldu: Asker.

Çünkü AKP’nin derin devlet tanımının altından çıkarmak istediği hedef hep asker olarak görünüyor. Şemdinli olayında bu böyle oldu. Danıştay cinayetinde bazı eski askerlerin adı işe karıştırıldı. Başbakan’a suikast olayında Genelkurmay duvarının önünde birileri fotoğraflar ve krokiler dağıttı.

Bunu satır aralarından da çıkarmıyorum. Alın dünkü siyasal İslamcı gazeteleri. Koca puntolarla attıkları başlıklarla “Suçüstü, olayın altından jandarma çıktı” diyorlar.

AKP Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde el altından gerginlik yaratarak halkın zihnini bulandırıyor. Bu tehlikeli bir oyundur. Kimi nasıl yakacağı hiç belli olmaz.

***

CHP hangi adaya razı?
Cumhurbaşkanlığı seçimleri hızla yaklaşıyor. Tayyip bey hala kafaları karıştıracak açıklamalar yapıyor. “Siz başbakan kalın” diyen sermaye sahiplerine “Mesaj alındı” derken, öte taraftan “Siyaseti genç yaşta bırakacağım” sözleriyle sanki aday olacak izlenimi veriyor.

Tayyip bey ne yapar, artık çok merak etmiyorum. Çünkü o şu ya da bu şekilde Cumhuriyetin başına el koymak istiyor.

Peki CHP bu konuda net olarak ne düşünüyor? Bunun da artık belirlenmesi gerek.

Şu sorunun cevabı bence çok önemli: “CHP Tayyip Erdoğan dışındaki bir AKP’liye oy verecek mi? Yoksa Tayyip Bey dahil tüm adaylara karşı çıkacak ve Meclis oturumuna katılmayarak Anayasa Mahkemesi’ne mi gidecek?”

Deniz Bey bir süre önce Abdüllatif Şener’in aday olması halinde CHP’nin buna karşı çıkmayacağını söylemişti. Bu karar geçerli mi?li Siyasetçiler böyle sıkıştırılmaz belki ama, Türkiye’nin en çetin Cumhurbaşkanı seçimi öncesinde herkesin tavrını açık biçimde öğrenmek hepimizin hakkıdır.

Bayraklı video olayının altından çıkan iki büyük ve tehlikeli gerçek

Katilin eline bayrak verilmesi siyasal kadrolaşma sonucu
Açıkçası ekranlara bakarken gözlerime inanamadım. Ortada Hrant Dink’i alçakça öldüren katil duruyor. Yanında resmi üniformalı görevliler. Katilin eline kendi cebinden çıkan bayrağı veriyorlar. Üstünü başını düzeltiyorlar. Sonra kendi üstbaşlarını da kontrol edip fotoğraf çektiriyorlar. Bu çekimin sadece bir suçlunun yakalandığı halin tespitinden çok öte bir anlam kazandığı diğer görevlilerin de hatıra fotoğrafı çektirmesiyle anlaşılıyor.

Bu son derece vahim bir gelişmedir. İster polis olsun ister asker, demek ki güvenlik güçleri içindeki bazı kişiler işlenen cinayeti en hafif deyimle hoş görüyorlar. Daha da ileri gidersek bu kişiler aslında işlenen bu alçak cinayeti haklı buluyorlar ve katilin eline bayrak tutuşturup, Atatürk’ün sözleri önünde dikerek bir mesaj veriyorlar.

Güvenlik teşkilatlarını siyasal amaçlarla kullanmak ve yönlendirmek isteyenlerin, yıllar içinde yaptıkları kadrolaşma işte bugünkü vahim duruma gelip dayandı.

Bu manzara karşısında artık kimsenin yasalar ve hukuk karşısında güvencesinin kalmadığı sonucuna bile varabiliriz. Bir ülkenin güvenlik kuvvetleri böylesine ideolojik ve siyasal tercihlerin adeta bayraktarlığını yapıyor duruma düşürülmüşse, iktidar sahipleri ucu nereye varacağı belirsiz kısır tartışmalar açarak halkın zihnini bulandırmak yerine başlarını ellerinin arasına alıp düşünmelidirler.

Ama bu hassasiyetin gösterilip gösterilmeyeceğinden kuşkuluyum. Video görüntülerinde izlenen görevlilerin hemen açığa alınması gerekiyordu. Sabah saatlerinde Emniyet Genel Müdürlüğü sözcüsünün açıklamasında böyle bir işlem yapılmadığı anlaşılıyordu. Bu yazı yazıldıktan sonra durumun değişip değişmeyeceğini ise bilmiyorum.

Ama ne olursa olsun, görüntüler yayınlandığı anda bir açığa alma operasyonu yapılmadıysa, aksaklığın nereden başladığı belli oluyor demektir.

Güvenlik güçleri içindeki kadrolaşma sonucu yaşadığımız ilk olay bu değil. Pekçoğunun içinden çok çarpıcı olan bir örneği hatırlatmak istiyorum.

13 Aralık 2000’de, İstanbul Valiliği eşi görülmemiş bir protesto gösterisiyle sarsılmıştı. 1000 kadar çevik kuvvet polisi “Kahrolsun insan hakları” sloganları ile valilik binasına doğru yürüyüşe geçmişti. Güvenlik kuvvetleri, güvenlik kuvvetlerinin bu protesto yürüşüşüne karşı ne yapacağını şaşırmıştı. Protestocu polisler bellerindeki tabancaları çıkarıp havada sallamışlar ve bir anlamda devlete silahla meydan okumuşlardı.

Peki bu görülmemiş eylemi yapan polislere ne oldu? Bildiğim kadarıyla hiçbir şey. Çünkü onları o göreve getirenler kendi kadrolarını kurmuşlardı ve o polisler misyonları gereği gözdağı veriyorlardı.

7 yıl önce “kahrolsun insan hakları” sloganları ile caddeleri inleten ve etrafa silahlarını sallayan bu zihniyet bugün de bir katili kahraman düzeyine çıkarmaktan çekinmiyor.

*****

İktidar “derin devlet” tartışması açarak hedefi şaşırtıyor
Kanlı katilin bir kahraman edasıyla fotoğrafının çekilmesinden sonra Başbakan Erdoğan’ın damdan düşer gibi “derin devlet tartışması” açmasının sırrı da çözülmüş oldu bence.

İki gün önce bu tartışmanın ardında Cumhurbaşkanlığı seçiminin bulunduğunu gözlemlediğimi söylemiştim bu köşede. Şimdi bu gözlemimin kesinleştiğini belirtebilirim.

Bugün Türkiye’de herkes derin devlet tartışması yapabilir, bu konudaki fikrini söyleyebilir. Bazıları hariç. Bunların başında da Başbakan gelir. Bir Başbakan bu konuda şikayet etme makamı değil, işi çözme makamıdır.

Ama ne tuhaftır ki, Tayyip Bey tıpkı bir muhalefet lideri gibi “derin devletten yakınmayı” cesur bir çıkış yapıyor edasıyla ortaya koydu.

Şimdi gelelim işin öteki tarafına. Tayyip Bey “derin devlet” dediğinde bunun Hrant Dink cinayeti ile ilgili olduğu apaçık ortadaydı. Ancak Başbakan’ın sözleri arasından sanki yakında beklenmedik bir şey çıkacak havası sezinleniyordu.

Tıpkı Şemdinli, Danıştay’da cinayet ya da Başbakan’a suikast timi haberlerinde olduğu gibi kamuoyuna “bakın iş nereye gidecek” havası yayılmıştı bu tartışmalarla.

Nitekim burada da aynısı oldu. Başbakan derin devlet tartışması açtı, ardından “bu iş nereye giderse” ifadesini kullandı, hükümet üyeleri “durun bakalım, arkasında kimler var” açıklamaları yaptı ve sonunda ortaya bazı fotoğraflar ve video kaydı çıktı.

Anladığım kadarıyla derin devlet savunucuları da derin bir oh çekmiş oldu. Çünkü tıpkı eski olaylarda olduğu gibi aynı şark kurnazlığı ile derin devlet adına suçlanacak yer belli oldu: Asker.

Çünkü AKP’nin derin devlet tanımının altından çıkarmak istediği hedef hep asker olarak görünüyor. Şemdinli olayında bu böyle oldu. Danıştay cinayetinde bazı eski askerlerin adı işe karıştırıldı. Başbakan’a suikast olayında Genelkurmay duvarının önünde birileri fotoğraflar ve krokiler dağıttı.

Bunu satır aralarından da çıkarmıyorum. Alın dünkü siyasal İslamcı gazeteleri. Koca puntolarla attıkları başlıklarla “Suçüstü, olayın altından jandarma çıktı” diyorlar.

AKP Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde el altından gerginlik yaratarak halkın zihnini bulandırıyor. Bu tehlikeli bir oyundur. Kimi nasıl yakacağı hiç belli olmaz.

*****

CHP hangi adaya razı?
Cumhurbaşkanlığı seçimleri hızla yaklaşıyor. Tayyip bey hala kafaları karıştıracak açıklamalar yapıyor. “Siz başbakan kalın” diyen sermaye sahiplerine “Mesaj alındı” derken, öte taraftan “Siyaseti genç yaşta bırakacağım” sözleriyle sanki aday olacak izlenimi veriyor.

Tayyip bey ne yapar, artık çok merak etmiyorum. Çünkü o şu ya da bu şekilde Cumhuriyetin başına el koymak istiyor.

Peki CHP bu konuda net olarak ne düşünüyor? Bunun da artık belirlenmesi gerek.

Şu sorunun cevabı bence çok önemli: “CHP Tayyip Erdoğan dışındaki bir AKP’liye oy verecek mi? Yoksa Tayyip Bey dahil tüm adaylara karşı çıkacak ve Meclis oturumuna katılmayarak Anayasa Mahkemesi’ne mi gidecek?”

Deniz Bey bir süre önce Abdüllatif Şener’in aday olması halinde CHP’nin buna karşı çıkmayacağını söylemişti. Bu karar geçerli mi?li Siyasetçiler böyle sıkıştırılmaz belki ama, Türkiye’nin en çetin Cumhurbaşkanı seçimi öncesinde herkesin tavrını açık biçimde öğrenmek hepimizin hakkıdır.

DİĞER YENİ YAZILAR