Devlet Tiyatroları olayını öğrendim

20 Mart 2007

Son birkaç gündür kamuoyunda “Devlet Tiyatrosu sanatçılarının dizilerde veya filmlerde görev alamayacağına” ilişkin haberler tartışılıyor. Ancak pek çok kişi durup dururken böyle bir kararın nasıl çıktığını anlamış değil. En azından bana gelen sorulardan anladığım bu.Ben de konuyu en iyi bildiklerine inandığım Devlet Tiyatrosu sanatçıları ile konuşup sorunun ne olduğunu öğrenmeye çalıştım. Bu dünyanın iki önemli temsilcisi TOBAV ve DETİS’in yöneticileriyle masaya oturup sordum.Şimdi öğrendiklerimi madde madde sıralayayım.1- Sorun iki yıl önce Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü’ne Mine Acar’ın atanmasıyla başlıyor. Mine Acar bu kurumda dramaturg olarak çalışıyor. Oysa Devlet Tiyatroları Kanunu’na göre Genel Müdür ancak sanatçı statüsü olanlar arasından seçilebiliyor. Buna rağmen atama yapılıyor, ancak Cumhurbaşkanı Sezer hukuka uygun olmadığı gerekçesiyle bu atamayı veto ediyor. Mine Acar bu koltuğa vekaleten oturtuluyor.2- Mine Acar konumunu yasal hale getirmek için bir yönerge hazırlıyor. Yönerge ile Genel Müdür’ün kurumda belli bir süre çalışmış, kamuoyunda ismi bilinen kişiler arasından seçilmesine olanak sağlanıyor.3- Sanatçıların yasal örgütleri olan DETİS ve TOBAV bu oyunun bozulması için Danıştay’a dava açarak yürütmenin durdurulmasını istiyor. Danıştay da başvuruyu haklı bularak yönergenin yürütmesini durduruyor.4- Mine Acar, resmen Genel Müdür olmasını sağlayacak yönergenin iptali üzerine, Devlet Tiyatroları Kanunu’na dayanarak, sanatçıların tiyatro dışında bir işte çalışmasına izin verilmeyebileceğini açıklıyor. Kıyamet de bundan sonra kopuyor.Peki yönergenin yürütmesinin durdurulması ile sanatçıların dizilerde rol alması arasındaki bağlantı ne?O da şuymuş. Kanunda sanatçıların kurum dışında kendi adlarına çalışmalarının bir yönerge ile belirleneceği belirtiliyormuş. Mine Acar kendisini de ilgilendiren yönergeyi hazırlarken, kanun gereği sanatçıların kurum dışında çalışmalarını düzenleyen maddeleri de koymuş. Ancak yönerge iptal edilince, kanun gereği dışarıda çalışmayı düzenleyen metin de ortadan kalkmış oluyor. Acar da adeta “Madem öyle işte böyle” diyerek “Yönerge olmadığına göre kanunen dışarıda çalışamazsınız” demiş.Sanatçıların bir merakı da Mine Acar’ın bu kararı neden öncelikle hükümetin yayın organı gibi çalışan bir gazeteye sızdırdığı.Bu konuda daha yazılacak çok şey var.*****Tiyatrocuları çekin dizilerden bakın neler oluyor?Devlet Tiyatrosu Sanatçıları dizi ve filmlerde görev alır mı almaz mı diye tartışanlara bir şey söylemek istiyorum.Çok sevilen diziler, bu sanatçıların yetenekleri sayesinde herkesi peşinden sürüklüyor. Dizilerde güzel mankenler, ünlü isimler başrolleri alıyor genellikle ama tiyatro sanatçılarının canlandırdığı diğer roller o kadar belirgin oluyor ki, diziler seyredilir hale geliyor..Örneğin milyonları ekran başında kilitleyen Kurtlar Vadisi dizisindeki Devlet Tiyarosu sanatçılarını çekin alın, bakalım o dizi o kadar başarılı olur muydu?Özellikle Kurtlar Konseyi’nin tüm üyeleri tiyatro sanatçılarıydı ve dizi onlar sayesinde izlendi. Tabii bir de sesledirmeler var. Çok sevilen ve tiyatro sanatçısı olmayan pek çok dizi kahramanı acaba kendi sesleriyle konuşsalar bu kadar etkili olurlar mıydı? Asmalı Konak’ta Özcan Deniz Seymen Ağa’yı kendi seslendirse aynı etkiyi mi yapardı?Tüm alavere dalaverelere rağmen bu kararın uygulanmayacağını sanıyorum.*****Allah artırsın da...Başbakan Tayyip Erdoğan’ın oğlu Burak bir gemi satın alarak armatör sınıfına girmiş. Geleceğini garanti altına almak için böyle bir sektöre atılmış.Hakkıdır, Allah yolunu açık etsin, başarılı olsun.Buraya kadar tamam da, henüz tamamlanmamış bir iktidar döneminde gencecik bir çocuğun bu kadar büyük çaplı bir işe cesaret emesini ve yeterli finansman bulmasını açıkça yadırgadım.Tayyip Bey’i Başbakan olmadan önce de tanıyordum. O kadar varlıklı gibi durmuyordu. Hele İstanbul’a Belediye Başkanı seçildiğinde “Kaçak evde oturduğunu” yani bir anlamda gecekondu sakini olduğunu bile itiraf etmişti.Sonra çocuklarını okutacak kadar maddi gücü olmadığı için bazı iş adamlarından burslar alındığını da bizzat kendisi açıklamıştı.Şimdi işe bakın. Okumak için parası olmayan ve iş adamlarından burs alan çocuklar gemi sahibi oluyor.Ben münafıklık etmiyorum ama merak ediyorum Tayyip Bey’e toz kondurmayan ve koşa koşa oylarını verenler bunu soracaklar mı?*****Siz aday olacak mısınız?Ka-Der’in ilginç afişleri büyük kentlerin sokaklarını, gazete sayfalarını ve TV ekranlarını süslemeye başladı.“Meclis’e girmek için erkek olmak şart mı?” sloganı ile yapılan reklamlarda Ümit Boyner, Lale Mansur, Meltem Cumbul, Meral Okay gibi ünlü isimler kamuoyunun önüne bıyık takarak çıkıyor.Tabii bu kadar güzel kadınların bıyıklı görüntüleri hayli ilgi topluyor. Son derece güzel ve akıllıca bir strateji bana göre.Ancak merak ettiğim bir şey de var. Ka-Der, kadınları hangi siyasi görüşten olursa olsun politikaya girmeye teşvik ediyor. Kadının siyasette yerinin ağırlıklı olmasını isteyen Ka-Der yöneticileri “Siyasi partilere baskı yapın, aday olun, seçilin” propagandası yapıyor. Şimdi, Türkiye’nin ünlü kadınları, kadınları siyasete itmek için çok çarpıcı bir kampanyanın rol mankenleri oldu. Peki acaba onlar siyasete soyunacak mı? Bir partiye başvurup aday olacaklar mı?Bence içlerinden hiç olmazsa birinin aday olması gerek. Kampanya o zaman yerine oturur ve gerçekten kadınları teşvik eder. Aksi takdirde kadınların çoğu bu kampanyaya ünlülerin kendi reklamı olarak bakabilir.*****Cumhurbaşkanı’nın dokunulmazlığıAnayasa’da Cumhurbaşkanı’nın sorumsuz olduğunu ama dokunulmazlıkla ilgili bir madde bulunmadığını görünce meraklandığımı yazmıştım. Konuyu Anayasa Profesörü Süheyl Batum’a sormuştum. Değerli hocam dokunulmazlık yazılmamış olsa bile, milletvekillerinden daha üst statüde olan Cumhurbaşkanı’nın bu hakkı taşıyacağını söylemişti.Ancak bu yazı yayınlandıktan sonra bazı hukukçulardan aykırı görüşler geldi. Tam tersini savunan hukukçular “Cumhurbaşkanı’nın dokunulmazlığı yoktur. Daha önce işlerdiği suçlar varsa bunlardan yargılanır veya Yüce Divan’a gönderilir” diyorlar. Tabii bu görüşlerini hayli uzun hukuki mütalaalarla destekliyorlar.Bunları burada yayınlamaya hem yerim yetmez, hem de hukuki bilgim açısından haddim değil. Ancak hukuki mütalaaları, taraflarla konuşup çok iyi anlayınca sizlere de aktarmaya çalışacağım.

Devamını Oku

Güçlü koalisyon şimdiden kurulmalı

19 Mart 2007

AKP’nin en büyük şanssızlığı parti olarak ciddi bir devlet geleneği yaşamadan tek başına iktidara gelmesi oldu. Gerçi bu partinin kurucuları ve yöneticileri arasında yıllarca parlamentoda temsil edilen hatta hükümet içinde yer alan isimler olmasına rağmen AKP parti olarak bir deneyim kazanmadan her şeyin başına geçti.Ve AKP demokrasinin tam hazmedilmediği her ülkede görüldüğü gibi tek parti istikrarını tek parti diktatörlüğü sanma hastalığına kapıldı. Buna bir de parti üst yönetiminin ve tabanının dini hassasiyetleri öne çıkararak ülkeyi biraz da bu kurallarla yönetme hevesi eklenince ülke bugün geldiği gergin noktaya ulaştı.Bu nedenle AKP’nin tek parti diktatörlüğüne dönüşen tek parti iktidarının sona erdirilmesi demokratik olarak kaçınılmazdır.AKP’nin yerine bir başka partinin tek başına iktidara gelme olasılığı az olduğuna göre Türkiye bu kez gerçek anlamda koalisyon dönemiyle tanışmak ve bunu yaşamak zorundadır.İlk yazımda da söylediğim gibi koalisyon öyle korkulacak, ülkede istikrarı sıkıntıya sokacak bir sistem değildir. Demokrasinin iyi öğrenilmesi ve hazmedilmesi için okul niteliğindedir ve Türkiye’nin buna ihtiyacı vardır.Türkiye demokrasiye daha çabuk ulaşmak için devrim niteliğinde değişimler yapmak zorundadır.Bugüne kadar koalisyonlar seçim sonuçlarına göre bir zorunluluk olarak ortaya çıktı. Her parti öncelikle tek başına iktidara geleceğini sanarak seçim yarışına girdi, ortaya çıkan durum karşısında koalisyonlara boyun eğdi.O halde artık devrimi gerçekleştirelim ve bunu seçimden sonra bir zorunluluk olarak yaşamak yerine seçimden önce başaralım.Yapılacak ilk seçime partiler ikisi hariç barajı geçmek için hazırlanıyor. Ve barajı yarım puanla bile geçeceğine inanan parti iktidarın da ortağı olacağı hayalini kuruyor.. Parti liderleri “yeterki barajı geçelim, ondan sonra nasıl olsa iktidarın içindeyiz” hesabı yapıyor.İşte hata burada. Barajı geç ve anahtar parti ol, iktidarın ucundan tut. Bunun ülkeye hiçbir faydası yok.Oysa parti liderleri “ittifaktı, birleşmeydi” gibi hayaller peşinde koşacaklarına seçimden önce koalisyon kurarlarsa hem güçlü biçimde iktidara gelirler hem de halkın umudu olurlar.Yapılacak iş çok basit. İki, üç ya da (tercih etmem ama) dört parti masaya oturmalı. Ortak olarak inanacakları ve güvenecekleri bir kamuoyu anketi yaptırmalı. Bu anketin sonunda en çok oyu alan hangi partiyse onun başkanlığında bir koalisyon kurulacağı açıklanmalı.Partiler kendi tüzel yapılarını hiç bozmadan içlerinde birinci görünen partinin çatısı altında milletvekili listelerini yapmalı. Parti liderleri kamuoyunun önüne çıkıp bu koalisyonu ilan ettikten sonra, geliyorum en önemli noktaya; koalisyon protokolünü, hükümet programını ve hatta hangi bakanlıkların hangi partiye verileceğini açıklamalı. Liderler bu anlaşmadan caymayacaklarına söz vermeli. Bu halkta büyük güven yaratacaktır.Seçimlerden sonra Meclis’in açılış gününde herkes kendi partisine dönmeli. Uzun boylu görüşmeler yapılmadan önceden ilan edilen hükümet protokolü çerçevesinde hükümet kurulmalı ve hemen programını da devreye sokmalı.Bakın bu demokratik bir devrim olur. Türkiye’nin buna ihtiyacı vardır. Ayrıca böyle bir fırsat bir daha da ele geçmez.*****Kadın bakan olmanın şartı “okey” oynamakKadından Sorumlu Devlet Bakanı Nimet Çubukçu’nun bir fotoğrafını gördüm gazetelerde. Nimet Hanım Yaşlılar Haftası nedeniyle ziyaret ettiği Zeytinburnu Semiha Şakir Huzurevi’nde üç erkek yaşlı ile masaya oturup iki el “okey” oynamış. Fotoğrafı görünce Necmettin Erbakan’ın kurduğu Refahyol hükümetinin kadın bakanı Meral Akşener geldi aklıma.Meral Hanım da, sanıyorum Doğu illerinden birine gittiğinde bir kahveya girmiş ve erkeklerle okey oynamıştı.Ne ilginçtir, bugüne kadar “okey” oynayan bir erkek bakan fotoğrafı görmedim. Ama değişik hükümetlerdeki iki kadın bakan erkeklerin arasına dalıp, en yaygın kahve oyunu olan “okey” oynamaktan çekinmiyor. Okey öyle masaya oturulduğu anda öğrenilip oynananacak bir oyun değil. Demek ki kadın bakanlar okeyle daha önceden tanışmışlar ve oynamışlar.Eleştirmek için yazmıyorum. Aslında çok da hoşuma gitti. Erkekler “aman siyasetçi oyun oynar mı” kasıntılığı içinde dolaşırken iki kadın bakanın çekinmeden masaya oturup “okeye dördüncü olmaları” bana çok sempatik geliyor.*****Anıtkabir’e akan onbinlerce kişi18 Mart Çanakkale Zaferi için sadece Gelibolu’da değil yurdun pekçok yerinde törenler yapıldı. Ama bana göre en anlamlı tören Anıtkabir’de yapılanıydı. Bu gazetelerde nedense büyük yer almadı.Bugüne kadar 18 Mart kutlamalarında Anıtkabir’in bu kadar dolup taştığını hiç görmemiştim. Oysa bu yıl Anıtkabir mahşer yeri gibiydi.Bu herhalde durup dururken olmuyor. Laik cumhuriyete, Atatürk ilke ve devrimlerine, demokrasiye ve hukukun üstünlüğüne inanan milyonlarca sessiz insan son iki yıldır tepkisini Anıtkabir’e giderek gösteriyor. Cumhurbaşkanlığını bir oyuna çevirip Türk halkı ile adeta kafa bulan Tayyip Bey ve AKP kurmaylarının Anıtkabir görüntülerini izlemelerini tavsiye ederim. Halkı sadece kendisine oy veren yüzde 25 olarak görmenin yanlışlığını belki anlarlar. Bu sessiz çoğunluk, anlamayanlara zamanı geldiğinde gerçeği gösterdiğinde kimse üzülüp darılmasın.

Devamını Oku

Koalisyon olursa ekonomik istikrar bozulmaz

18 Mart 2007

Dünden kaldığımız yerden devam etmek istiyorum. Dün koalisyonların istikrarı bozmayacağını, tek parti iktidarının nitelik olarak istikrarı sağladığını sandığımızı ama bunun bir süre sonra tek parti diktatörlüğüne döndüğünü anlatmaya çalışmıştım.Bugün özellikle iş dünyasının en büyük korkusu olan “Koalisyon olursa ekonomik istikrar bozulur” görüşünü ele almak istiyorum.Bugün ekonomik istikrar var mı?Rakamsal olarak var tabii. Borsa, faiz, döviz üçgenine baktığımızda ortada başarı olduğunu söyleyebiliriz. Bunun halka yansıması ise henüz gerçekleşmedi. Bugün istikrar görüntüsü altında aslında müthiş bir ekonomik kriz yaşıyoruz.Ne işçi, ne memur, ne esnaf, ne çiftçi, ne de küçük girişimci hayatından memnun. Herkes kan ağlıyor demek yanlış olmaz.Buna karşın, eğer makro ekonomik dengeler bozulursa durum daha da kötü olacak. O halde “istikrarlı ekonominin tüm halka da yansıması için gerekli süreç henüz tamamlanmadı” demek yanlış olmaz. Peki bu istikrarın halka da yansıması için ille de tek parti iktidarı sürmeli mi? Bir başka deyişle bu tek parti iktidarı ille de AKP’nin elinde mi olmalı? İşte iş dünyasının endişesi burada başlıyor. Ekonomideki istikrarın AKP’nin tek başına yarattığına inanan bu çevreler, AKP’nin iktidardan gitmesi halinde bunun bozulacağına inanıyor.Büyük hata. Çünkü AKP gitsin ya da gitmesin, AKP’li ya da AKP’siz bir koalisyon kurulsa da Türkiye geldiği noktadan asla geri dönemez.Bir kere şu noktada hemfikir olmamız gerek. Bugünkü ekonomik istikrar tablosu AKP’nin tek başına yarattığı bir olgu değil. AKP iktidara gelmeden kısa bir süre önce alınmış kararları hiç bozmadan harfiyen uyguladı. Bu başarı mıdır? Evet.AKP’nin başarısı şudur: AKP belki kendisi için bile sürpriz olan bir seçim başarısıyla tek başına iktidara geldi. Tayyip Bey ve kurmayları, iktidarda kalabileceklerine inanmıyorlardı ilk zamanlarda belki. Bu nedenle kimseyi rahatsız etmeyecek hatta destek olmalarını sağlayacak iki politikayı ilk iki sıraya yerleştirdiler.Avrupa Birliği hedefi ve ekonomideki istikrar.Avrupa Birliği ile ilgili yasa ve düzenlemeler zaten hazırdı. Sadece üç parçalı koalisyon döneminde bunların Meclis’ten geçmesi zaman alıyordu. AKP avantajını kullanarak bunu hızlandırdı. Ekonomik paketler de hazırdı. AKP bu paketlerin ambalajını bile bozmadı.Peki AKP gider de yerine ikili üçlü koalisyonlar gelirse bunlardan sapma olur mu?Asla olmaz. Çünkü zaten bu istikrarın temeli AKP dışındaki bu partilerin döneminde atılmıştı. Türkiye’yi geldiği bu noktadan geri çevirmeye ne kimsenin hevesi olur ne de bunu yapacak gücü.Ancak belki bazı uygulamalar nedeniyle bugünkü iktidardan, normalin üzerinde avantaj sağlayanların düzeni biraz bozulabilir. O kadar da olacak artık.Konuya yarın “Güçlü koalisyon için ne yapılmalı” başlığı ile devam etmek istiyorum.*****Yeşil Kart’ın şifreleri çözülüyorGeçen hafta yazdığım “Yeşil Kartın avantası nedir?” başlıklı yazıya pekçok tepki geldi. Bu uygulamayı yakından bilen uzmanlardan da bazı rakamsal veriler de aldım. Yeşil Kart’ın neden bir cazibe alanı olduğu konusunda da ipuçları elde ediyorum.Örneğin bu hükümet döneminde Yeşil Kart sayısında anormal bir artış olmuş. Örneğin Mart 2005’te 6 milyon 200 bin olan Yeşil Kartlı sayısı bir yıl sonra 12 milyon 52 bine çıkmış. Yeşil Kartlı vatandaş sayısı Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da neredeyse nüfusun tamamına eşit gibi. Yeşil Kart’ın sağlık giderleri için 2005 yılı ocak ayında 14 milyon YTL’lik ödenek harcanırken, haziran ayında bu rakam 684 milyon 568 bin liraya çıkmış.Hükümet Yeşil Kartlı sayısını 20 milyona çıkarmayı planlıyormuş.Tüm bunlar yoksullara yardım adı altında ülkenin nasıl fakirleştirildiğinin de bir göstergesi. İnsanlara iş bulmak, yeni iş alanları yaratacak olanaklar sunmak yerine yoksulluklarının devamını sağlayacak yardımlar yaparak bir tür pasifleştirme operasyonunu gerçekleştirmiş oluyorsunuz.Şimdi gelelim Yeşil Kart’ın bazı kullanım alanlarına. Bazı işyeri sahipleri Yeşil Kartlı vatandaşları çok daha ucuz ücretlerle ve hiçbir sosyal güvence hakkı vermeden çalıştırıyormuş. Vatandaşın sağlık giderleri Yeşil Kart’tan sağlanınca, onlar da iş bulmak umuduyla başka sosyal güvence istemiyormuş. Böylelikle çok büyük bir vergi kaçakçılığı ve emek hırsızlığı ortaya çıkmış oluyor.Bir başka sahtekârlık da Yeşil Kart karnelerini kullanarak başkalarına ilaç ve benzeri tıbbi ihtiyaçların satın alınmasıymış. Bunu da eczacılar çok yakından biliyormuş.BMW’li Yeşil Kartlılara gelince; onlar da bu sistemin haksız kazanan uzantıları oluyor. Yanında Yeşil Kartlı işçiyi hiçbir sosyal güvence vermeden çalıştıran, sağlık karnesi ile başkalarına işlem yaptıran bu tipler, işleri kolay takip edebilmek için sahte belgelerle Yeşil Kart alıyorlarmış.Bunların hepsi ihbar niteliğinde sanıyorum. Devleti yönetenlerin popülizme sapmadan bunları incelemesi ve gerçekten hak sahibi vatandaşı kırmadan, üzmeden, sorunu gidermesi gerekir.*****Cumhurbaşkanının sorumsuzluğuAnayasa’nın Cumhurbaşkanlığı ile ilgili maddesine bakarken bir şey dikkatimi çekti. Cumhurbaşkanı, görev süresince hiçbir eyleminden sorumlu tutulamıyor.Ancak maddede dokunulmazlık ile ilgili tek satır yok. Oysa milletvekillerinin dokunulmazlığı uzun bir cümle ile tarif edilmiş.Aklıma şu geldi; cumhurbaşkanı, seçilmeden önce işlediği bir suç nedeniyle yargılanabilir mi, çünkü Anayasa maddesinde sorumsuzluk var ama dokunulmazlık yok. Konuyu Anayasa hukukçusu Profesör Süheyl Batum’a sordum. Yanıldığımı söyledi; çünkü Cumhurbaşkanının kendisinden daha altta olan milletvekillerinden daha az koruma altında olması düşünülemezmiş, dokunulmazlık açıkça yazılmasa da, milletvekili dokunulmazlığı cumhurbaşkanları için de geçerliymiş.Batum “Bakanlar için de bu böyle. Yasada bakanlar için dokunulmazlıktan söz edilmez. Hatta hatırlıyorum, bir dönem bir savcı bir bakan hakkında (yasada bakan dokunulmazlığı yazmıyor) diyerek dava açmaya çalışmıştı. Ama bakanlar için yazılmasa da milletvekilliği dokunulmazlığı aynen işler” dedi. Merakımı giderdim.*****Arkeologlar işe giremiyorTürkiye arkeoloji açısından dünyanın en zengin ülkelerinden. Anadolu topraklarında 10 bin yıllık tarih yatıyor. Tüm dünyanın önde gelen arkeologlarının gözbebeği bir ülke durumundayız.Ancak böyle olmasına rağmen Türkiye’deki arkeologlar Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın ilgisizliğinden ve iş bulamamaktan yakınıyor.Çok sayıda boş arkeolog kadrosu bulunmasına rağmen son yıllarda üniversitelerden mezun olan birçok genç beynin açıkta kaldığı belirtiliyor. Birçok yerde olduğu gibi bu alanda da torpil ve nüfuz ticaretinin olduğunu söyleyen yeni mezun arkeologlar Kültür ve Turizm Bakanı Aktilla Koç’a çağrıda bulunarak işe alınmaları için ortaya çıkarılan engelleri kaldırmasını istiyorlar.Arkeolojik eserlerimizin birçoğu uzman yetersizliği nedeniyle bakımsız ve tasnifsiz halde kaderine terk edilmişken, Türkiye’nin yetişmiş elemanlarını işsiz bırakmasını anlamak mümkün değil. Herhalde bir açıklaması vardır.

Devamını Oku

Türkiye’nin ihtiyacı güçlü bir koalisyondur

17 Mart 2007

Yanılgılardan kaynaklandığını gördüğüm birkaç temel hata yapıyoruz hepimiz.İstikrarın güçlü bir tek parti ile sağlanabileceğini ve korunabileceğini sanıyoruz.Yine güçlü bir tek parti iktidarı yerine iki ya da daha fazla parçalı bir koalisyonun kurulması halinde ekonomik politikalardan sapma olacağı endişesini yaşıyoruz.Oysa her iki konuda da yanılgı içinde olduğumuzu düşünmeliyiz. Geçmişte yaşadığımız bazı acı deneyimler hepimizi bu yanılgıya götürüyor doğal olarak. Ancak bunun artık tartışılması gerektiğine inanıyorum.Öncelikle istikrar mutlaka tek parti iktidarı ile sağlanmaz her zaman. Özellikle bizim gibi demokrasinin tüm kural ve kurumlarının evrensel hukuk ilkeleri çerçevesinde işletilemediği ülkelerde, bazen tek parti iktidarları handikap haline bile gelebilir.Çünkü demokrasinin tam hazmedilemediği ülkelerde tek parti iktidarı istikrarı oluşturup koruyacağı yerde bir anda tek parti diktatörlüğüne dönüşebilir. Şu anda AKP’nin içinde bulunduğu ruh hali budur. Tek parti iktidarını tek parti diktatörlüğü gibi yorumlayan AKP, her konuda tek başına karar vermeyi demokrasinin gereği saydığı gibi, ülkeyi bir kaosa sürüklediğinin de farkına varmamaktadır.Dikkat etmişsinizdir sanıyorum, gelişmiş Batı ülkelerinde de istikrar sadece tek parti iktidarı ile sağlanmıyor. Bugün pek çok Avrupa ülkesinde koalisyonlar iktidarda.Tek parti iktidarları ise genellikle başkanlık ya da yarı başkanlık sistemlerinin geçerli olduğu ülkelerde hakim. Ama bu ülkelerde de gerek demokratik teamüller gerekse siyasi kurallar nedeniyle tek parti iktidarları da bir, en fazla iki dönem aynı parti elinde kalabiliyor.Türkiye’de de değişik dönemlerde tek parti iktidarları ile yönetildik. Başlarda hep siyasi ve ekonomik istikrarın kurulduğunu sandık, ama hepsinde de hüsrana uğradık. Ya askeri müdahalelere uğradık ya da toplumda derin ayrılıklara neden olan gerginlikler yaşadık.Türkiye bugüne kadar hep “mecbur kaldığı” için koalisyonlarla yönetildi. Koalisyonların da aslında istikrarın ve gücün sağlanması için temel niteliklerinden biri olduğunu kabullenemediğimiz için, bu dönemleri kolay atlatamadık.Oysa Türkiye’nin artık koalisyonların da iyi bir çözüm olduğunu kabul etmesinin ve buna göre örgütlenmesinin zamanının geldiğini öğrenmesi gerekiyor.Çünkü koalisyonlar, fikir ve görüş ayrılıklarının, demokratik uzlaşma yöntemleri ile en aza indirileceği, ülke çıkarlarının her türlü politik kaygı ve çıkarlardan önde tutulabileceğinin öğretildiği okul gibidir.Bu konuya yarın koalisyon olursa ekonominin istikrarının aslında bozulmayacağını anlatarak devam etmek istiyorum.***İlk Cumhurbaşkanı adayı 22 Mart’ta ortaya çıkıyorLafa gelince “Cumhuriyet tarihinin en kolay cumhurbaşkanı seçimi” diyoruz. Neden? Çünkü ilk kez bir cumhurbaşkanı seçmek için yeterli parlamento desteğine sahip bir parti iktidarda. Şeklen bu seçimi yapmak çok kolay.Ama işin gerçeğine gelince aslında bu seçimin “Cumhuriyet tarihindeki en zor seçim” olduğunu biliyoruz.Tayyip Bey de bu gerçeği bildiğinden demokrasinin en çirkin yöntemine başvurarak partisinin adayını saklıyor, açıklamıyor. “Çirkin” diyorum çünkü demokratik açıdan Tayyip Bey’in adayını son ana kadar açıklamamasının sakıncası yok, ama böyle bir kalkanın arkasına saklanmayı ancak bu kelimeyle tarif edebiliyorum.Neyse, bunları hep yazıyoruz da, faydası olmuyor.Bugün size çok ilginç bir haberi duyurmak istiyorum.Hiç aklınıza gelmeyecek bir isim 22 Mart günü bir basın toplantısı yaparak “Cumhurbaşkanlığı için aday olduğunu” açıklayacak.Tabii bir kişinin aday olmak istemesiyle iş bitmiyor. Anayasamızın ilgili maddesinde milletvekillerinin en az beşte birinin bu kişiyi yazılı olarak aday göstermesi gerekiyor. Bu da 110 milletvekili demek oluyor. 22 Mart’ta adaylığını açıklayacak kişi 110 oyluk bir destek alır mı bilemiyorum, hatta bana çok zor gibi geliyor.Ancak bu kişi sanıyorum adaylığını koymayı, demokratik kurallar içinde Cumhurbaşkanı adayı olup olmadıklarını bile açıklamaktan çekinenleri protesto etmek ve demokratik bir ders vermek için istiyor.Adını herkesin bildiği ve pekçok kişinin sevdiği bu kişinin şansı var mı? Açıkçası bunu düşünmüyorum bile, ama bu açıklama demokratik bir ülkede yaşamanın keyfini gösterecektir bize. Ben merakla bekliyorum.***Cumhurbaşkanı’nı indirmekMuhalefet partileri doğal olarak Tayyip Erdoğan’ın sadece kendi partisinin Meclis çoğunluğu ile Köşk’e çıkmasını istemiyor. Bunu önlemek için şu anda yapılacak fazla bir şey yok aslında. Bu durumda parti sözcüleri “Tayyip Erdoğan’ı oradan indireceğiz” diyorlar.Seçildikten sonra bir Cumhurbaşkanı’nı devirmek kolay mı?Kolay değil tabii, ama çok şiddetli muhalefet ile bir Cumhurbaşkanı çalışamaz duruma getirilir ve istifaya zorlanabilir.Anayasaya göre Cumhurbaşkanı kendi isteği ile istifa edebilir, ağır bir sağlık sorunu nedeniyle görevi bırakabilir. Bunlar kendi tasarrufu. Eğer düşürülmek istenirse, ancak vatan hainliği ile suçlanabiliyor. Bunun için de Meclis’in dörtte üçünün oy vermesi gerekiyor. Yani 414 milletvekili Cumhurbaşkanı’nın vatan hainliği yaptığına inanacak ve bu yönde oy kullanacak.Burada bir nokta önemli. Eskiden bir Hıyanet-i Vataniyye yasası vardı. Bu şimdi yok. Ancak Cumhurbaşkanlığı makamının özel durumu nedeniyle pekçok suç, rüşvet almak, yolsuzluk yapmak, nüfus ticareti yapmak, kadrolaşmak vatana ihanet kapsamına sokulabilirmiş.***Andıç’a küçük bir katkı dahaAndıç hâlâ tartışılıyor. Burada dikkatimi çeken en önemli nokta şu: Andıç’a karşı hükümetin de bazı gazetecileri fişlediği ortaya çıkarıldı. Bu olunca tartışma alevlendi ve özellikle AKP yanlısı pekçok gazeteci her iki gelişmeyi aynı potaya koyarak “Andıç’ı normal sayanlar, hükümetin fişlemesine bir şey diyemez” tepkisi gösterdi.Oysa bana göre aynı şey değil. Çünkü hükümet yaptığı her şeyi, elbette devlet sırrı olanlar hariç, kamuoyu ile paylaşmak zorunda. Buna da medya aracılığı ile yapacak, başka kanal yok.Bu nedenle hükümetin basını fişlemesi ve ayırım yapması en azından ahlaki değil. Asker ise her yaptığını paylaşmak zorunda değil. Askerin faaliyetlerini de açıklamak görevi esasında hükümetindir. Böyle olunca askerin medya değerlendirmesi yapması ile hükümetin yapmasını aynı kefeye koyamazsınız.

Devamını Oku

Yüzde 34’ü gerçekten yüzde 65 sanmak

16 Mart 2007

AKP’lilerle konuşurken gerçekten çok şaşırıyorum. Kastettiğim gerçek AKP’liler. Oylarını bu partiye veren, yüksek politikalar yaparak bu işten çıkar sağlamaya çalışmayan, samimi, inançlı kişiler. Yoksa demokrasi oyunu ile kendilerini tatmin eden bir kısım sözde aydın değil.AKP’liler son derece samimi biçimde Tayyip Erdoğan’ın veya işaret edeceği bir başka AKP’linin Cumhurbaşkanı olacağına inandıkları gibi bunun aksini düşünmenin bile abes olduğunu söylüyor.Onlara göre eğer demokrasi varsa Tayyip Bey’in Cumhurbaşkanı olmasına karşı çıkmak mümkün değil. Çünkü AKP seçim kazanmış, tek başına iktidar olmuş, o halde istediğini yapabilir.Tabii burada demokrasi anlayışı konusunda bir tartışma oluyor aramızda bu sohbetlerde. Ben “Ama bu söylediğiniz sayısal güce dayanan bir demokrasi, o zaman bunun adı demokrasisizm olur” diyorum, gülüyorlar.Neden bu sözlerime bu kadar anlamsız tepki veriyorlar diye kendi kendime düşünürken şu gerçeği fark ettim. Samimi AKP’liler, gerçekten AKP’nin Meclis’teki sayısal çoğunluğunu ülke genelindeki destek olarak algılıyorlar.AKP’lilere “Seçimde yüzde 34 oy aldınız ama seçim sistemi gereği Meclis’in yüzde 65’ine sahip oldunuz. Aslında bunu bile kibarlıktan söylüyorum. Partiniz gerçeğine bakarsanız Türkiye genelinin yüzde 25’i bir desteğe sahip, o zaman Cumhurbaşkanını dilediğiniz gibi seçme düşüncesi demokrasiye pek uygun düşmüyor” dediğimde yüz ifadeleri değişiyor ve sanki ilk kez duydukları bir şeyle karşılaşıyorlarmış gibi şaşırıyorlar.Çünkü bu samimi ve inançlı insanların gönlünde demokrasi düşüncesi yatmıyor. Demokrasi onlar için “büyüklerin söylediği” bir şey. Büyükler demokrasi diyorlarsa ve kendi isteklerinin dışındaki görüşleri demokrasi dışı veya demokrasiye darbe olarak sayıyorlarsa bu inançlı insanlar da aynı şeyi söylüyor.Bu samimi ve inançlı insanlar, Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olmasını istemenin demokrasiye ne kadar uygun olduğunu tekrarlarken, buna karşı çıkmanın da demokrasi gereği olacağını akıllarına bile getirmiyorlar. Çünkü alt yapılarında demokrasi yok. Demokrasinin birbirine zıt görüşleri de barındırabileceği fikrini zihinlerinde oturtamıyorlar. Onlar için mutlak doğrular ya da yanlışlar var. Şu anda doğru yerde olduklarına inanıyorlar ve böyle davranıyorlar.Böyle bir yapı, daha güçlü bir kesimin “doğru budur” dayatması karşısında anında saf değiştirir. Örneklerini çok yaşamadık mı?*****Askerin siyasete müdahale etmesiCumhurbaşkanlığı seçimi yaklaştıkça “Asker siyasete müdahale etmemeli” tartışmaları da alevlendi. Hele Andıç olayından sonra AKP yandaşı koronun sesi bu konuda daha fazla çıkar oldu.Çok merak ediyorum, askerin siyasete müdahalesinden kastedilen nedir?Sözde demokrat aydınların söylemlerine bakınca kastedilen şu: “Tayyip Erdoğan isterse Cumhurbaşkanı olabilir, sakın buna karışmayın, engellemeye kalkmayın.” Cumhurbaşkanlığı seçimi konusunda askerin de görüş beyan etmesi siyasete müdahale midir?Bazılarına göre bu sorunun cevabı evet.Bana sorarsanız, bunu siyasi müdahale olarak görmüyorum.Çünkü, bu Cumhurbaşkanlığı seçimi Cumhuriyet tarihinin en önemli seçimidir. Bugün iktidardaki parti;1- Seçim sisteminin cilvesi nedeniyle halktan aldığı desteğin çok üzerinde bir güce kavuşmuştur.2- Partinin en tepesinden en altına kadar savunduğu fikirlerle Cumhuriyet’in temel ilkelerine ve Atatürk devrimlerine karşı olduğu izlenimini yaratmaktadır.3- Bu seçimi bir inatlaşma hatta 84 yılın hesabını sorma savaşına çevirdikleri yorumu toplumda endişe yaratmaktadır.Böyle bir durumda her birey, her sivil toplum kuruluşu, siyasi partiler ve anayasal kurumlar görüşlerini söylemelidir. Buna asker de dahildir.Ancak izlediğim kadarıyla korkunun kaynağı başkadır. İktidar ve yandaşları askerin darbe yapacağından korkmakta ve dolaylı yollardan bunu ima ederek askeri pasifize etmeye çalışmaktadır.*****Tayyip Bey Ağrı Merkezi’ne gitsinHalk arasında güzel bir deyim vardır. “Çeken bilir” derler. Sonra “Damdan düşenin halini damdan düşer anlar” derler. Tayyip Bey’i bel rahatsızlığı ile ilgili en iyi anlayacak kişiler arasında sayılırım.Çünkü neredeyse 20 yıldır belimden çekiyorum.1992 yılında belimden ameliyat oldum. Her şey bitti sanıyordum. Aslında bitmişti, ama ben yerimde rahat duramadım, 2000 yılında sanki biliyormuş gibi bir gün heveslenip kayak yapmaya kalkıştım. Tabii olmadı ve belim yine yerinden oynadı.Bazı doktorlar tekrar ameliyat olmam gerektiğini söylediler. Ama bu bel işi bir tuhaf. Bazı doktorlar hemen ameliyat etmek isterken birçoğu da artık ameliyatın tarihe karıştığını, fizik tedavi ve sporla sorunun giderilebileceğini söylüyor. Ben tekrar ameliyat olmak istemedim. Spor da yapmadım, fizik tedavi de olmadım.Belim kâh iyi oldu, kâh beni kahretti, günleri geçirdim.Ancak geçen yıl dayanılmaz hale geldi. Sol bacağımı neredeyse yere basamıyordum. Bir dostum “Ağrı Merkezi’ne git” dedi. “Nedir?” diye sordum. Anestezi uzmanlarıymış ve onlar belden tutun ağır kanser ağrılarına kadar pek çok ağrıya çözüm buluyormuş.Gittim, İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi Algeoloji Bölüm Başkanı Profesör Doktor Serdar Erdine’yi buldum. Meğer Serdar Bey bu konuda dünyanın en önemli isimlerinden biriymiş.Anestezi altında belime bir iğne yaptı. Kalktım ve yürüdüm. Bana dedi ki “İş bununla bitmiyor. Eğer belini güçlendirmezsen, bu koca göbeği eritmezsen, dünyanın en güçlü ağrı kesicisi bile işe yaramaz.” O gün karar verdim. Spora başladım. Yemeğime dikkat ediyorum. 8 kilo verdim. Spor sayesinde belim de tüm vücudum da güçlendi. Kendimi kurtulmuş sayıyorum.Tayyip Bey’e tavsiye ederim. Boşuna eziyet çekmesin. Ağrı Merkezi’ne gitsin. Üstelik benim eskiden olduğu gibi göbeği de yok, hafif sporla bile kendini koruyabilir.****** Türkiye koalisyonlardan korkmamalı* Yarından itibaren üç gün sürecek bir yazı hazırladım.* Bu yazılarda Türkiye’nin koalisyondan korkmaması gerektiğini anlatmaya çalışacağım.* Bugün Türkiye’nin ihtiyacı güçlü bir koalisyondur.* Tek parti iktidarları giderek tek parti diktatörlüğüne kayıyor. Türkiye demokrasiyi hazmetmek için güçlü koalisyonlardan ders almalıdır* Koalisyon olduğunda ekonomik istikrarın bozulacağını sanmak büyük yanlıştır.* Seçimlerden önce koalisyon kurulursa Türkiye demokratik bir devrim yapacaktır.Yarından itibaren bu yazıları okuyun

Devamını Oku

İlker Paşa, kişisel görüşünü mü “kurumsal görüşü” mü açıkladı?

14 Mart 2007

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt Amerika gezisi sırasında bir soru üzerine “Barzani ve Talabani ile görüşmeyeceğini” söylemiş ve konunun siyasetçileri ilgilendirdiğini belirterek “Biz askeriz, onlarla ne görüşeceğiz, ama siyasetçiler görüşür, onlara karışmak da haddimiz değildir” demişti.Yaklaşan Cumhurbaşkanlığı seçimi nedeniyle askerin her sözünden ürken, arkasının gelmediğini görünce de demokrasi kahramanı kesilip “Asker otursun oturduğu yerde, bu işlere karışmasın” fetvası verenler için Büyükanıt’ın konuşması tam bir maden olmuştu.AKP yandaşı sözde aydın-demokrat kalemler ve sözcüler Genelkurmay Başkanı’nın siyasete çok bulaştığını, Amerika’da bir komutan gibi değil muhalefet partisi lideri gibi konuştuğunu ileri sürmüşlerdi.Başbakan Erdoğan da bu rüzgârdan etkilenip “Paşa kurumsal değil kişisel görüşünü açıklamıştır. Zaten bu görüş Genelkurmay’ın kurumsal görüşü olursa kaos olur” demişti.Genelkurmay ise anında bir cevap vererek “Büyükanıt’ın sözlerinin kurumsal görüşü yansıttığını” vurgulamıştı.Sonra? Sonrası yok. Kaos çıkmadı tabii. Andıç çıktı.Pekiiiii, Genelkurmay Başkanı’nın “Talabani ve Barzani ile görüşmeyiz” sözleri “siyasete müdahale” olarak niteleniyorsa Kara Kuvvetleri Komutanı İlker Başbuğ’un “Gerekirse Kuzey Irak’a müdahale ederiz” sözleri siyasete müdahale olmuyor mu? Bu sözler kurumsal mıdır, kişisel midir? Bu sorgulanıyor mu?Ama bakıyorum, İlker Paşa’nın ne kadar önemli bir noktaya parmak bastığını yazan ve bundan dersler çıkarılması gerektiğini anlatan birkaç yazar dışında, o anlı şanlı sözde aydın-demokratların hiçbiri bu konuşmayı eleştirmedi.Neden eleştirmedi? Çünkü Paşa Tayyip Bey’in Cumhurbaşkanı olmasını önleyecek bir şey söylemedi.Bu durumda bizim sözde aydın demokratların refleksleri çalışmadı. Çünkü onların aklı fikri Tayyip Bey’i Çankaya’ya taşımak. Bundan başka bir şey görmüyorlar ki...***** Yine Bulgaristan örneğiGeçenlerde Bulgaristan’da milletvekili dokunulmazlığının kaldırıldığını yazmış ve “Bir dönem alay ettiğimiz Bulgaristan her konuda bizi geçiyor işte” demiştim. Bugün yine Bulgaristan’dan iki örnek vermek istiyorum. Şu anda faal bir Avrupa Birliği üyesi olan Bulgaristan’ın Dışişleri Bakanı ülkesinin topluluğa kabul edildiği 31 Aralık 2006’da “Artık Avrupa’nın doğudaki güvenlik sınırı Bulgaristan’dır” demişti. Buna hiç tepki göstermedik. Avrupa Birliği üyeleri de ağızlarını açmadı.Son elli yıldır NATO nedeniyle Avrupa’nın Doğu’daki güvenlik sınırı olan Türkiye böylelikle sessiz sedasız Avrupa’dan dışlanmış oldu.Yine Bulgaristan Meclis’e geçen hafta “Avrupa Birliği ülkelerinde oturmayan Bulgar vatandaşları seçimlerde oy kullanamaz” kararı aldı. Demokrasiye de insan haklarına da aykırı olan bu kararın alınma gerekçesi herhalde tahmin edersiniz, Türkiye. Çünkü Bulgaristan’ın Avrupa Birliği üyesi ülkeler dışında yoğun şekilde vatandaşlarının yaşadığı tek ülke Türkiye. Bulgaristan Türkiye’yi bu yolla da devre dışı bırakıyor.Biz ne yapıyoruz peki?*****Vakıfbank belgesi nerede?Baykal’ın şu anda Başbakanlık Örtülü Ödeneği’nin başında olan Maksut Serim ile ilgili iddiası eğer bir belgeye ulaşılırsa çok büyüyecek. Çünkü yıllardır söylenen ama ulaşılamayan bir belgenin Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Belediye Başkanlığı dönemindeki en büyük yolsuzluk olayının kanıtı olduğu ileri sürülüyor. İddialara göre Belediye’nin tüm parası off shore hesaplarda faizlendirilmiş ve aradaki fark başka hesaplara aktarılmıştı. Bu belgenin Kıbrıs’taki çok önemli bir devlet adamının kasasında olduğu da iddialar arasında. Maksut Serim, Tayyip Erdoğan’ın Belediye Başkanlığı döneminde Vakıfbank Valideçeşme Şubesi’nin müdürüydü. Belediye’nin büyük miktardaki parası da bu şubede tutuluyordu. ++++++ İnanca dayalı destekSabah yazarı Ergun Babahan New York’ta konuştuğu Amerikalıların görüşlerini aktarırken Tayyip Erdoğan ile Bush arasındaki ilginç bir gönül bağından söz ediyor. Babahan “Askerin Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığına karşı çıkmasına Amerika’dan yeşil ışık yanmadığını” belirterek etkili bir Amerikalı’nın sözlerini şöyle nakletmiş:“Erdoğan seçimden önce gelip Başkan Bush’la konuştuğunda (ikimiz de inançların insanıyız) dedi. (İkimiz de demokratik usullerle seçildik ama inançlarımıza daha fazla önem veriyoruz) dedi. Bu sözler Bush’u derinden etkiledi. Bütün olup bitene rağmen Tayyip Erdoğan’ın, Bush’un gönlünde önemli bir yeri var.” Düşünebiliyor musunuz, Amerikalı etkili siyasetçiye göre Türk- Amerikan ilişkileri bir anlamda iki ülkenin liderinin inançlarına bağlı.Ve etkili bir Amerikalı, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olmasına karşı çıkamayacağını çünkü Amerika’dan bu yönde yeşil ışık yanmadığını rahatlıkla söyleyebiliyor.Bu inanç desteği bizim adımıza çok onur kırıcı değil mi?*****Araba çekmeİstanbul’da Trafik Vakfı aracılığı ile haksız yere insanların arabalarının çekildiğini çok kere yazdım. Israrla söylüyorum, bu tür caydırıcı önlemlere asla karşı değilim, ama bunun adaletli yapılmadığını ve hiçbir önlem alınmadığını söylüyorum.İşte bir örnek daha. Geçenlerde Etiler Akmerkez’in arkasındaki sokaklardan birindeki ofise uğramam gerek. Trafik Vakfı’na ait bir çekici, yol geçişini asla engellemeyen, hatta bir sıra daha olması halinde bile geçişe zarar vermeyecek geniş bir alandaki iki otomobili çekip götürüyor.Bir saat sonra çıktığımda, araç çekilen yerde bu kez iki sıra park olduğunu gördüm.O zaman bir saat önce aracı çekilenlerin günahı ne? Polis araç çektiği yerde bile 10 dakika içinde suçun tekrar işlenmesini engelleyemiyorsa ne işe yarar?Burada önemli olan suçu işletmemek hele hele tekrarına asla müsaade etmemektir.

Devamını Oku

Kürtler AKP’yi zora sokacak hiçbir şey yapmaz

13 Mart 2007

Hafta başındaki bir aile dostları yemeğine, bir süre önce emekli olan önemli bir isim de katılmıştı. Devletin pek çok gizli bilgisine sahip olduğunu bildiğim bu kişi ile tesadüfen yan yana düşünce uzun bir sohbet etme imkânı buldum. Eski görevi gereği hayli ketum davranan bu önemli bürokratla sohbetimde yine de önemli ipuçları edindim. Bu konuşmanın bir özetini size de aktarmak istiyorum:- Türkiye hiç bu kadar gergin, ama hiç bu kadar sessiz olmamıştı.- Herkes bekliyor.- İyi de neyi bekliyor?- Aslına bakarsan kimsenin elinden bir şey de gelmez..- Erdoğan Köşk’e çıkar.- Şimdilik öyle görünüyor, ama son anda karar değiştirebilir.- Kimi aday gösterir?- Nimet Çubukçu’ya kim itiraz edebilir?- Olmaz canım, mümkün mü?- Niye öyle düşünüyorsunuz. Bir kere kadın, başı açık.- Cumhurbaşkanlığını başı açık parantezine mi sıkıştıracağız?- Tabii ki değil ama, söyler misiniz bana kim, buna nasıl itiraz edecek?- Ben ederim, çünkü aylardır söylediğim bir şey var.- Nedir o?- Ben demokrasi bakımından bu Meclis’in Cumhurbaşkanı’nı seçmesine karşıyım.- Ama o tutmaz, AKP yasal olarak çok haklı desteklere sahip.- Tabii herkes AKP’ye normal parti muamelesi yaptığı için.- Başka ne yapılabilir?- O zaman bu demokrasi oyunu oluyor.- Bu oyunu ne zaman oynamadık ki?- Bu müthiş sessizlik de ürkütücü değil mi aslında?- Askeri mi kastediyorsunuz?- Sadece asker değil, ama halkın önemli bir bölümü askerin bir şeyler yapacağına inanıyor.- Yapar.- Ne yapar?- Bana göre bir uyarı gönderebilir.- Sonucu ne olur?- Tayyip Erdoğan çekinebilir ve bu yüzden de bir kadını aday gösterebilir.- AKP’de çatışma çıkmaz mı o zaman?- Önce bunun tedbirini alır bence.- Alamazsa?- Ben bu işin çok kolay olacağını söylemiyorum ki, Cumhuriyet tarihinin en kritik Cumhurbaşkanı seçimi bu, elbette hiç akla gelmeyen gelişmeler de olacaktır.- Ben artan eylemlerden de endişe ediyorum.- Hangi eylemler.- PKK medyaya pek yansımayan birçok eylem yapıyor.- O kadar var mı?- Son zamanlarda İstanbul’da PKK militanları pek çok otobüs yaktı, hatta tren bile yaktılar.- Bakın, PKK bugünkü iktidarı zora sokacak bir şey yapmaz.- Bu eylemler az mı?- Az değil ama, o bir güç gösterisi, hem kendi tabanlarına mesaj veriyorlar aslında.- Nasıl mesaj?- Biz büyük kentlerde de varız, istesek her şeyi yakıp yıkarız diyorlar.- Eee, daha ne olsun ki?- Tamam da, bunlar çok etkili olmaz. İktidarı sıkıntıya sokmaz.- Neden?- Çünkü Kürtler bu konuda akıllı davranıyor.- Tam anlamadım.- PKK da DTP de AKP’nin tek başına iktidar olması için çabalıyor. Sadece onların iktidarında yol alabileceklerini biliyorlar.- Bu çok ciddi bir iddia değil mi?- Hatırlarsınız Apo, Başbakan’a 18 sayfalık bir mektup göndermişti.- Sadece ona değil, pek çok kişiye gitmişti o mektup.- Evet, burada Apo isteklerini madde madde sıralıyordu.- Ne oldu bu isteklere?- Başbakan Diyarbakır’da bir konuşma yaptı, açın o konuşmayı okuyun, hepsi Apo’nun isteklerine cevaptır.- Ama sanki şimdi o konuşmanın içeriğinden saptılar.- O mecburiyetten, bir taraftan da milliyetçilik yükseliyor, her şeyi bir anda göze alamazsınız.- Yani AKP tekrar iktidar olursa Kürtler rahat edecek.- Bana öyle geliyor, çünkü özellikle Güneydoğu’da seçim öncesi ciddi işbirliği olacağı haberlerini duyuyorum.- Bunlar basından bilgiler mi?- Yok, geliyor işte.- Ama Nevruz’dan endişe edenler de var?- Nasıl endişe ediyorlar?- Olay çıkacak diye.- Olay çıkabilir. Sonuçta onlar da varlık göstermek istiyor, ama bana göre birkaç büyük gösteri dışında bir şey olmaz.- Ben provokasyondan korkarım.- Bakın, bu her dönemde olabilir. Ama siyasileşen Kürtler buna izin vermeyecektir bana göre.*****Kameralı cezaAnkara’dan mektup gönderen Polis Akademisi mezunu bir polis plakaya ceza yazma sisteminin teknolojiden yararlanılırsa hem hukuksal açıdan uygun hem de caydırıcı olacağını anlatmış.Bu polis diyor ki “Şu anda hemen tüm polis araçlarında dijital kayıt cihazları var. Devriye gezen polislere de küçük dijital kameralar dağıtılabilir. Bu durumda hatalı park yapan ya da sürüş emniyetini tehdit eden araçlara gönderilecek ceza makbuzlarına çekilen görüntüler de eklenir, böylelikle kimsenin itiraz hakkı olamaz.” Çok haklı bir öneri. Ben tüm polis araçlarında kayıt cihazı olduğunu bilmiyordum, demek ki varmış. O halde trafik polislerinin işi son derece kolay. Bu sistemin şu ana kadar uygulanmamış olması artık ihmalden mi işbilmezlikten mi kaynaklanıyor onu bilemem. Trafikten şikâyet etmek değil, insan hayatını koruyacak ve kent yaşamını kolaylaştıracak önlemler almak esas olmalı.*****“Sürpriz olur mu?” diye sorunca ne cevap alırsınızGeçen hafta sonu gazetelerin en önemli siyasi haberi Tayyip Erdoğan’ın Bakü’ye birlikte gittiği gazetecilere yaptığı açıklamaydı. Erdoğan “Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde bir sürpriz olabilir mi?” şeklindeki soruya “Sürpriz olabilir” karşılığını verdi. Bütün gazeteler de bu sözleri başlıklara çıkardılar. Gazetecilik açısından bakarsak, burada ilginç bir soru cevap ilişkisi var. Siz soruyu “Sürpriz olabilir mi?” diye sorarsanız iki türlü cevap alırsınız. Cevap ya “Sürpriz olmaz” ya da “Sürpriz olur” şeklinde olur. Ama iki cevap da aslında cevap değildir. Çünkü ikisinde de soruya soyut bir cevap verilmiştir. Sürprizse ne bekliyoruz, değilse ne?Yine de gazete başlıklarından ve yorumlarından anladığımıza göre “Sürpriz olur” diyerek Tayyip Bey aday olmayacağını ima etmiş.Kimi gazetecilere göre uçağa alındıkları için bir anlamda “destekçi” olmakla suçlanan gazeteciler bile Tayyip Bey’in Cumhurbaşkanı adayı olmasını istemediklerini belirtiyorlar bu yorumlarıyla.Tayyip Bey’in hâlâ aklıselimle davranacağına inancımı koruyorum.

Devamını Oku

Büyük patronların en büyük korkusu koalisyon

12 Mart 2007

Geçen hafta çok sayıda önemli işadamının da katıldığı bir davetteydim. Bu tür davetlerde yemeğe geçinceye kadar sohbetler ayaküstü olur. Genellikle pek çok kişi sözünü bitiremeden o sırada yanlarına gelen bir başkasına selam verir, bir an konu dağılır, eğer önemli bir şey konuşuluyorsa son gelenin de katılımıyla sohbet sürer.İşte böyle bir ortamda söz ister istemez son siyasi gelişmelere geldi. Şimdi size bu ayaküstü yapılan ama önemli saptamaları içeren sohbetten bir kesit sunmak istiyorum. Bu konuşmalarda 7- 8 kişinin görüşlerini bulacaksınız.- Bizimkilerin (TÜSİAD) Ankara çıkarması çok ders verici oldu.- Baykal fena hırpaladı.- Arzuhan Hanım çok nazikti.- Kardeşim 40 yıllık siyasetçinin karşısına çıkılır mı?- Hele canlı yayında?- Keşke uyarsalardı.- Ne yapacaklardı ki?- Hiç olmazsa iki kürsü konmazdı.- Evet keşke ayakta yan yana olsalardı.- Ama TÜSİAD çok yara almadı.- Almadı da yanlış anlaşıldı.- Nasıl?- Sanki AKP’ye destekmiş gibi göründü.- Ama öyle söylemediler ki.- Baykal onu ima etti, çok kötü oldu.- Aslında kötü olmadı, herkes işin rengini gördü.- Baykal iktidar olursa ne olacağını gördük.- Canım o kadar da keskin olma.- Niye keskin olmayayım kardeşim, bu adam her şeyi tersine çevirmek istiyor.- O kadar da değil.- Bakma sen, Baykal çok akıllıdır, o şimdi tahrik etmek istiyor.- Bu kadar kritik anda ne tahriki bu böyle?- Onu bunu bilmem, eğer koalisyon olursa yandık demektir.- Kimse yanmaz canım, Türkiye’yi kimse geri çeviremez ki.- Koalisyon olursa çevirir.- O konuda çok endişeli değilim, Türkiye bir yola girdi artık, AKP olsa da olmasa da bu değişmez.- Bana göre aslında AKP olursa ileride bu politikalarda sapma olabilir.- Niye olsun ki?- Canım şimdi kendimizi kandırmayalım, bana göre AKP iktidarı sürdürmek için bunu yapıyor. Tekrar tek başına iktidara gelirse ben yapacaklarını tahmin edemiyorum.- Ekonomide bir şey olmaz.- Tamam da, sosyal hayatta çok çalkantı olur.- Kimseden ses çıkmaz.- Yahu görmüyor musun, milliyetçilik nasıl yükseliyor?- O kadar da olacak, ayrıca bakma sen ırkçılık değil yükselen.- Evet, millet şaşkın biraz, bu satışlar falan.- Ya evet, bak Bülent Bey ileride duruyor, o artık ilaç sanayicisi değil.- Ne güzel sattı adam.- İyi de sata sata nereye kadar?- Aman bırakın keşke ben de satsam.- Bırakın şimdi aramızda gazeteci var, şu Cumhurbaşkanlığı seçimi ne olacak?- Ben gün sayıyorum.- Neye göre sayıyorsun?- O kadar çok şey var ki?- Neler mesela?- Bir kere Cumhurbaşkanlığı adaylığı için artık son 40 gündeyiz.- Haa şu 16 Nisan.- 16 Nisan’da açıklama yapar mı?- Bilmem, yapabilir, ama bana göre son güne kadar bekleyebilir.- Çok bekledi zaten, daha ne beklesin?- Son günü bekleyecek ki, başka aday çıkmasın.- 16 Nisan’da kendi adaylığını açıklarsa partide sorun olmaz.- Başkasını açıklarsa?- İşte o zaman sorun olur, çünkü bu adayı beğenmeyen biri kendi başına aday olabilir.- Bülent Arınç mesela?- Aynen, Bülent Arınç aday içine sinmezse bir şey yapabilir.- Yok canım, cesaret edemez.- Ona yine Meclis Başkanlığını bırakırlar.- Erdoğan aday olursa asker sessiz mi kalır?- Yapacağı bir şey yok ki?- Bu güne kadar yaptılar ya.- Şimdi olmaz artık, Avrupa Birliği var, Amerika var.- Vallahi bilemem. Burası Türkiye.- Bana göre adam aday olur ve seçilir.- Demokratik olmaz ama.- Niye olmasın, Anayasa’da ne yazıyor?- İyi de herşey aritmetik hesaba göre yapılmaz ki.- Özal ve Demirel de ne oldu?- Bence bir yanlış yapıyoruz, AKP’yi diğer partilerle aynı kefeye koymamak lazım.- AKP de diğer partiler gibi demokrasiye inansa yeter de, bunlar farklı.- Aslında hiç içime sinmiyor bu durum.- Kim olacak peki?- İşte adamın şansı bu ya, rakibi yok.- Aslında çıkar da, siz de kimseyi beğenmiyorsunuz.- Yine mi siyaset konuşuyorsunuz, bırakın Allahaşkına iki kelime de güzel şeylerden konuşalım.- Tamam tamam, yemeğe geçeceğiz zaten?- Yahu bu adam gerçekten Cumhurbaşkanı olur mu?***Bu filme gidinGeçen akşam bu hafta sonu vizyona girecek olan Mutluluk filmini izleme “mutluluğunu” yakaladım. Zülfü Livaneli’nin aynı adı taşıyan o duygu dolu romanının beyaz perdeye bu kadar güzel aktarılmasına çok sevindim. Filmi bir gazete yazısında değerlendirmek gerçekten çok zor. Mutluluk’ta töre var, derin bir aşk var, duygusallık var, Türkiye gerçeği var, Türkiye’nin bir uçtan bir uca güzelliği var, eserin sağlamlığı var, görüntü mükemmelliği var, oyuncuların hepsinin inanılmaz performansı var, müthiş bir kamera var, olağanüstü bir yönetmenlik var.Bu nedenle sadece “Bu filmi gidin, görün, kendiniz karar verin” diyorum. İnanıyorum ki, bu filmi beş arkadaşla birlikte izlerseniz, çıkışta, beşiniz de aynı anda filmin farklı bir bölümünden söz edeceksiniz.

Devamını Oku