Ayetullah Fethullah

31 Mart 2007

Askeri gerçekten zor durumda bırakan iki olayı üst üste yaşadık.Birincisi medya hakkında hazırlanmış bir “andıç” çıktı ortaya.İkincisi bir emekli kuvvet komutanının yazdığı iddia edilen günlükler saçıldı.İki olayda dolaylı yoldan gibi olsa da amacın askeri yıpratmak olduğunu anlamamak mümkün değil.Bu iki olayın askeri yıpratmak dışındaki ortak bir noktası daha var.Hem medya andıçı hem de günlük olduğu iddia edilen bilgisayar kayıtları Amerika’nın Utah eyaletindeki bir adrese gönderilmiş. Utah Amerika’da çok katı kuralları olan Mormon’ların eyaleti. Salt Lake City de adeta başkent.Ve hem andıç hem de günlük bu eyaletten yayın yapan bir internet sitesinden dünyaya yayılmış.Askeri kaynaklar açıkça isim vermemekle birlikte “Amerika’da bir kişiye gönderilmiş” ifadesini Fethullah Gülen için kullanıyorlar.Türk Silahlı Kuvvetlerinin yasadışı bir örgüt gibi “tezgah” düzenlemeyeceğini bildiğimize göre, demek ki ellerinde çok güçlü deliller ya da belgeye dökülememiş kanaatlar olduğu kesin. Yani asker üstü kapalı olarak da “Fethullah Gülen’i işaret ediyorsa” bu doğrudur.Nitekim Utah’tan yayın yapan iki internet sitesindeki bu tür haberlerin üzerine anında atlayarak yayınlayan medya organlarına baktığımızda, bunların sahip ya da yöneticilerinin Fethullah Gülen hareketine yakınlık duydukları konusunda güçlü kanaatler oluştuğunu görüyoruz.Fethullah Gülen çok uzun yıllardır Amerika’da yaşıyor. Hakkında herhangi bir mahkumiyet ya da dava olmadığını biliyorum. Ancak buna rağmen nedense Türkiye’ye gelmiyor. Belli ki bizim de bilmediğimiz bir endişesi var.Gülen ve yandaşları şu sıralarda son derece tedirginler. Çünkü yıllardır tek tek tuğlalarla duvar örer gibi Türkiye’nin İslam devletine yumuşak biçimde kaydırılması için çaba harcadılar.Sonuçta siyasal islamcı bir ekip demokrasinin ve seçim sisteminin cilvesi sonucu iktidarı göbeğinden yakaladı. Ancak bu elbette yetmeyecektir. Laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti olan Cumhuriyet’in tüm kalelerinin ele geçirilmesi ve bu cumhuriyetin bir islam cumhuriyetine çevrilebilmesi için son bir adım daha kaldı. O da Cumhurbaşkanlığı.Fethullah Gülen bu son kritik aşamayı özellikle Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, gücünü Anayasa’dan alan “Cumhuriyeti koruma ve kollama” görevini yerine getirmesine imkan tanımadan aşmak istiyor herhalde.Bu nedenle de önce askeri sıkıştıracak operasyonlar düzenleyip, sonra hâlâ aymazlık içinde olan sözde demokratların desteği ile kamuoyunu etkilemek ve nötr hale getirmek istiyor.Eğer Tayyip Erdoğan ya da bir benzeri şu veya bu nedenle Çankaya Köşkü’ne çıkmazsa Fethullah Gülen Amerika’daki yaşamına devam eder.Ama Tayyip Erdoğan veya bir benkeri Çankaya’ya çıkarsa Fethullah Gülen hiç şüpheniz olmasın ki, bir süre sonra tıpkı Ayetullah Humeyni’nin Tahran’a dönüşü gibi Türkiye’ye gelir.O günkü “devlet” onu Ayetullah Fethullah olarak karşılar.NOT: Ayetullah tanımı bir benzetme için yapılmıştır. Lütfen kimse “Ayetullahlık Şiilik’te vardır” türünden açıklayıcı bilgiler vermek için kendini zahmete sokmasın.*****1 Nisan haberleriBugün 1 Nisan. İnsanların birbirine en çok şaka yaptıkları gün.Bu yıl nisan ayı belli ki, şaka gibi geçmeyecek. Hatta son derece sert geçeceğini söylemek yanlış olmaz.Öyleyse gelin bari Nisan’ın sadece bir gününü, bu ilk gününü şakalara ayıralım.Sizlere bazı haber başlıkları vermek istiyorum. Elbette şaka bunlar. Ama bir de gerçek olduğunu düşünün. Hayat çok daha güzel ve stressiz olmaz mıydı?* TAYYİP ERDOĞAN ADAYINI AÇIKLADIErdoğan Meclis Grup toplantısında şöyle konuştu: Cumhurbaşkanlığına aday olmuyorum. Laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye’nin Cumhurbaşkanlığı için parti olarak oyumuzu Anayasa Mahkemesi Başkanı’na vereceğiz. Böylelikle Türkiye’nin ilk kadın cumhurbaşkanını seçmek de Allah’ın izniyle bu parlamentoya nasip olacak.* BAYKAL ÇEKİLİYORCHP Genel Bakanı Deniz Baykal Genel Başkanlık görevinden istifa ettiğini ve bundan sonra aktif politikayı partideki gençlere danışmanlık yaparak sürdüreceğini açıkladı. Baykal “Benim yerime genç dinamik ve çalışkan Mustafa Sarıgül’ün geçmesi diğer partililerin de isteğidir” dedi.* AMERİKA IRAK’I TERK ETTİIrak’taki son Amerikan birliği de ülkeyi terk etti. Irak bir yıl içinde demokratik biçimde seçimlerini yapacak.* İRAN NÜKLEER ISRARINDAN VAZGEÇTİİran Cumhurbaşkanı Ahmedinecad yaptığı açıklamada “Nükleer çalışmalarla enerji sorunumuzu halletmek istiyorduk. Ancak komşu ülkelerin doğal olarak tedirgin olduğunu gördük ve bundan vazgeçtik” dedi.* BUSH İSTİFA ETTİAmerika Başkanı George W. Bush seçime bir yıla yakın bir zaman kala görevinden istifa etti. Bush istifa mektubunda “Yanlış kararlar aldım, dünyaya barış getireceğime savaşı körükledim ve pek çok insanın ölmesine neden oldum. Bu istifam aynı zamanda tüm dünyadan özürümdür” dedi.* AB TÜRKİYE’Yİ ERKEN ÜYE YAPACAKAvrupa Birliği dönem Başkanı Alman Başbakanı Merkel yaptığı açıklamada “Türkiye’ye haksızlık yapıldı. 70 milyonluk dinamik bir ülkenin Avrupa dışında bırakılması söz konusu bile olamaz” dedi. Türkiye’nin önümüzdeki yıl resmen üye olacağı açıklandı.Bu sabah kalkıp da gazeteleri elimize aldığımızda bu haberlerle karşılaşsak, şaka bile olsa, fena mı olurdu?*****Nedir bu acele?İran ile İngiltere arasındaki sorun giderek tırmanıyor. Gelişmeler daha sıcak bir çatışmaya dönüşür mü, orasını söylemek çok zor tabii.Bu arada Türkiye de olaya aktif olarak katıldı. Başbakan Erdoğan İran Cumhurbaşkanı ile görüştü, esir tutulan askerlerin serbest bırakılmasını ya da azından kadın askerin ülkesine gönderilmesini istedi.Bunu da tüm medyaya duyurdu. Bence biraz erken davrandı. Çünkü bir iki gün sabretse İran’ın esirleri serbest bırakmadığını görüp olaya müdahil olduğunu açıklamazdı. Böylelikle itibar kaybına uğramazdı.Eğer İran esirleri bıraksaydı, bu kez ortaya çıkıp bunun kendi mekik diplomasisi ile çözüldüğü anlatma şansı bulur ve büyük prim yapardı.Bazen iç siyasette mesafe almak adına acele ile yapılan işler insanın ayağına dolanır. Esirler bir iki gün içinde bırakılmazsa Tayyip beyin olduğu gibi Türkiye’nin de itibarı sarsılacaktır.

Devamını Oku

Gazetecinin serveti nedir, nasıl açıklanır?

30 Mart 2007

Perşembe gecesi TGRT’de Emin Çölaşan Melih Gökçek tartışmasını izledik.Hemen söylemek istiyorum ki; dağ fare doğurdu. Çünkü Melih Gökçek Çölaşan’ın servetiyle ilgili belgeli açıklamalar yapacağını ileri sürüyordu, bunu başaramadı.Demek ki Başkan’ın elinde belge falan yokmuş, sadece kimi gazetecilerin dedikodularına dayanıyormuş herşey.Nitekim Gökçek konuşması sırasında sık sık “Bunu bana Hürriyet’ten söylediler, şunu Sabah’ın muhabirlerinden öğrendim” türünden cümlelerin arkasına sığındı.Burada ilginç olan nokta şu: Kimi gazeteciler siyasilerle kendi meslektaşları ile ilgili dedikodular yapıyor. Siyasetçiler de bu dedikodulara katıldıkları gibi buna inanıyorlar da.Tartışmada üzerinde durmak istediğim konu, Gökçek’in ısrarla Emin Çölaşan’dan servetini açıklaması talep etmesi oldu. Gökçek “Halk senin servetini merak ediyor” diye üstelerken “Sen benim servetimi sorarsan ben de seninkini sorarım” diyordu.O halde gelin bu konuyu bir irdeleyelim.Gazeteci siyasetçiye servetini sorabilir. Siyasetçi ise gazeteciye soramaz. Bu kadar basit.Peki neden böyledir?Siyasetçi tüm halkın parasını sevk ve idare eder. Kamu adına harcama yapar. O halde halkın parasını kullanma yetkisinde olanların servetlerini açıklamaları gerekir ve bunun istenmesinden de kimse rahatsız olamaz. Bu bütün dünyada böyledir.Siyasetçiden serveti üç aşamada sorulur: Birincisi seçildiği sırada sorulur. Siyasetçi seçildiği an servetini açıklamak zorundadır. İkincisi siyasetçinin görevi bittiğinde sorulur. Halkın parasını yönettiğine göre, siyasetçinin görevi sırasında, geliri ile orantılı olarak servetinde bir artış olup olmadığı görülmelidir.Üçüncüsü, görevi sırasında belgeli ya da belgesiz, yolsuzluk, rüşvet, adam kayırma iddiaları ayyuka çıkmışsa yine serveti sorgulanabilir. Bundan hiçbir siyasetçinin gocunmaması gerekir.Gazeteci ise aldığı maaş karşılığı, haberleri, fikir ve görüşlerini ve en önemlisi kamu yönetiminde varsa aksayan yönleri, hırsızlıkları, yolsuzlukları, adam kayırmaları gözler ve yazar.Peki gazeteciye serveti sorulamaz mı?Elbette sorulabilir. Şöyle: Eğer bir gazeteci hakkında yolsuzluğa karıştığı, maddi bir karşılık alarak yazı veya haber yazdığı veya röportaj yaptığı yolunda güçlü belgeler veya kanaatler oluşmuşsa servetini açıklaması istenebilir.Ama durup dururken bir siyasetçinin “Sen benden servet beyanı istiyorsan ben de senden isterim” deme hakkı olamaz.*****Gökçek ilk kez galip gelemediMelih Gökçek çok ilginç bir siyasetçi. Çok rahat, akıcı ve etkileyici konuşmayı iyi biliyor. Buna bir de demagoji yapabilme yeteneğini eklediğinizde, karşınızda tartışmalarda başa çıkılmaz bir siyasetçi profili çıkar.Gökçek’i bugüne kadar katıldığı pekçok tartışma programında izledim. Hepsinde de hitabet ve demagoji yapabilme yeteneği ile rakiplerini alt etmeyi başarmıştı.Ama bu kural ilk kez Emin Çölaşan’la tartışmasında bozuldu. Gökçek Çölaşan’ı zora soktu ama açıkçası alt edemedi.Gözlediğim kadarıyla Emin Çölaşan tüm tartışmayı kendi serveti üzerinde tutmayı başardı ve Gökçek bu konuda somut belge gösteremediği için etkili olamadı.Bu arada bana göre çok büyük hata yaparak Çölaşan’ın bir dönem ısrarla yazdığı İ. Melih Gökçek tanımının aslında ne anlama geldiğini tüm halka da duyurmuş oldu. Oysa bu tanımı Hürriyet okurları dışında bilen pek fazla kişi yoktu. Ki sanıyorum Gökçek bu konuda hata yaptığını farketti ve hayli sinirlendi. Onu ilk kez sinirlenmiş ve sıkıntıya girmiş haliyle gördüm.Emin Çölaşan ise servetinin açıklanması istemi karşısında, Gökçek’in elinde belge olmadığını anlayınca rahatladı ve siyasetçinin kamu parasını yönettiğini bu nedenle sorgulanabileceğini gazetecinin ise zaten bu işi yapması için maaş aldığını bir türlü söyleyemedi.Programı sunan gazeteci arkadaşlarımız son derece başarılı bir yönetim gösterdiler, ikiliyi başbaşa bırakarak “faydası olmayan” ama “seyredilebilir” bir yayını gerçekleştirdiler.*****Demokrasiyi hazmetmekSanki AKP iktidarının her yaptığını doğru kabul etmek, Erdoğan’ın ya da sözünün geçeceği birinin Cumhurbaşkanı olmasına karşı çıkmamak demokrat olmanın birer kanıtı gibi sunuluyor.Oysa nasıl Tayyip Erdoğan ya da sözünün geçebileceği birinin Cumhurbaşkanı olmasını demokrasiye uygun bulanlar varsa, buna karşı çıkmanın da demokrasiye uygun olduğunun bilinmesi lazım. Bunun için de demokrasinin hazmedilmesi gerekiyor. Ayrıca “Erdoğan cumhurbaşkanı olmasın” demokratik talebinin ille de “asker gelsin” anlamını taşımadığını da herkes kafasına sokmalı.center>*****Bu ne korku böyleSiyasal İslamcı medya emekli Oramiral Özden Örnek’e mal edilen günlüklerin üzerine balıklama atladı adeta. Buradan çıkarılmak istenen sonuç çok açık: Asker bir dönem darbe hazırlığı yapıyordu, ama bunu başaramadılar. Ancak asıl bağlantı artık bir ay kalan Cumhurbaşkanlığı seçimleri ile kuruluyor. Siyasal islamcıların kafalarındaki soru şu: Tayyip Erdoğan’ın ve AKP zihniyetinin devletin en tepesini de ele geçirecek olması endişe yaratıyor bu durumda çaresiz kalan büyük çoğunluk askerden medet umabilir mi?Aklı başında hiç kimse böyle bir şey söylemez hatta ima bile etmezken siyasal islamcı medya ile AKP yandaşlarının sürekli bu korkuyu gündemde tutmalarının amacı herhalde çok belli değil mi?*****Arınç’ın 16 Nisan’ıBülent Arınç eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Özden Örnek’in olduğu ileri sürülen notlarını değerlendirirken, o tarihte Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Şener Eruygur’un annesinin evini de arattığını hatırlatıp “Bu konuları 16 Nisan’dan sonra konuşacağım” dedi.İnsanın aklına “Neden 16 Nisan’dan sonra?” sorusu geliyor ister istemez. Bu tarih Cumhurbaşkanlığına aday olacakların açıklanma süresinin ilk günü. Bu tarihten itibaren adayların kim ya da kimler olacağını öğrenmeye başlayacağız..Herhalde Arınç Tayyip Erdoğan’ın bu tarihten sonra adaylığını açıklayacağını hesaplıyor. Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı olursa devletin en tepesi de ele geçirilmiş olacak ve Arınç da kendi hesabını bundan sonra sorma olanağı bulmuş olacak.Bakalım, göreceğiz.

Devamını Oku

Kıbrıs’ın geleceği tam bağımsız devlettir

27 Mart 2007

Bir süredir Kıbrıs’ta Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat’la yaptığım görüşmeden ve Ada’dan izlenimler yazıyorum. Bugün son olarak genel bir değerlendirme yapmak ve onuyu kapatmak istiyorum.Gerek Mehmet Ali Talat’la gerekse Kıbrıs’ın diğer önemli bazı isimleriyle yaptığım konuşmalar ve sokaktaki vatandaşla sohbetlerden aldığım izlenime göre artık Kıbrıs’ta iki toplumlu ortak bir devlet fikri neredeyse yok gibi.Herkes çözümden yana olmasına rağmen açıkçası kimse çözümün olacağına da inanmıyor.Peki ne olacak Kıbrıs’ın geleceği?İzlenimlerime göre Kıbrıs orta vadeli bir süreçten geçtikten sonra pekçok dünya ülkesinde tanınan bağımsız bir devlet haline gelecektir.Elbette yine Türkiye’ye çok yakın olacaktır, elbette Türk askeri güvenlik adına Ada’da kalmaya devam edecektir ama Kıbrıs gerçek anlamda bir devlet hüviyetine de kavuşacaktır.Çünkü artık çok belli ki Avrupa Birliği’ne giren Rum tarafı Türklerle ortak ideallerle ve ortak yönetimle yaşamak istemiyor. İleride Rum tarafında yönetim ve anlayış değişikliği olabilir, bu mümkün, ancak zor görünüyor.200 bini aşkın Türk’ün de herhalde hep böyle yaşamasını kimse beklemeyecektir. Ayrıca ekonomik açıdan Türk tarafı, yatırım yapılması ve işlenmesi halinde cazip bir çekim alanı olacaktır.Dünyanın bunu görmemesi mümkün değildir.O halde Talat’ın ya da daha sona yerine gelecek başka birinin çözüm için elinden geleni yaparak Rumlar’ın çözümden yana olmadığını her seferinde dünyanın gözüne sokması, AB ülkeleriyle birlikte diğer ülkelerin de gözünü açacaktır.10 yıl içinde Kıbrıs Türk tarafında belki önceleri Türk cumhuriyetleri ama hemen ardından Amerikan elçiliğini görmek artık kimse için sürpriz olmasın.***Rauf Denktaş’ın öğle yemeğiKıbrıs’tayken Serdar Denktaş ile de buluşmuştum. Serdar Denktaş beni Girne’nin dışında deniz kıyısında Address adlı bir lokantaya götürdü. Böylelikle Girne’nin orta yerinde sadece turistlere hizmet veren lokantalardaki pek lezzeti olmayan yemeklerden kurtulmuş oldum.Yemeğe giderken “Rauf bey Kıbrıs’ta mı, keşke bir beş dakika uğrayıp merhaba deseydim” dedim. Serdar Denktaş da babasının Kıbrıs’ta olduğunu belirtip uğrayabileceğimizi söyledi.Rauf Denktaş’ın evi askeri bölgenin içinde denizin biraz üstünde. Ev kendisininmiş. 74’teki harekattan sonra asker lojistik ve destek merkezini buraya kurmuş ev de bölgenin tam ortasında kalmış. Cumhurbaşkanlığı bittikten sonra Denktaş buraya taşınmış.Eve vardığımızda mutfaktan girdik. Rauf Bey de mutfakta ekmek kesiyordu. Meğer yemeğe hazırlanıyormuş. Hemen yandaki salonun köşesinde masasını kurmuş, ortada kızarmış bir bütün tavuk duruyordu. Kızıyla beraber yemek yiyecekmiş. Bize “Sizi de davet etmek isterdim ama yetmez” dedi. Koca tavuğa bakıp gülüştük.Maaşallah 84 yaşında ama, delikanlı gibi dinç. Sadece kilosu çok fazla, iştahı da yerinde gördüğüm kadarıyla. Bana “ne istersen sor, olmazsa Serdar’a sorularını gönder, o yolla da cevabını gönderirim” dedi. Yani mücadeleyi asla bırakmıyor. Yemek üstü olduğu için saygımdan ötürü bir şey sormadım.***Bu kez gidip bizzat canlı dinledimGeçenlerde Mukaddes Akça aradı. Akça Mozaik Grup’un sahibi. Reklam ve Halkla İlişkiler sektöründe. Yazamadığım dönemlerde de ilgisini eksik etmeyen sevgili dostlarımdan biri.“Çoktandır görüşemiyoruz, yarın bir yemeğimiz var, belki seni çok ilgilendirmez ama gelirsen hiç olmazsa biraz konuşuruz” dedi.Çok iyi fikir. Kalktım gittim. Meğer Türkiye’de yeni yatırıma giren Alman Hüppe şirketinin tanıtımıymış. Hüppe özellikle banyo malzemeleri üreten büyük bir Alman şirketi. 1984 yılında Türkiye’de duş kabinleri üreten İntermart’ı kurmuş. O zaman sadece Türkiye pazarına hitap ediyormuş. Şimdi ise kendi adıyla Türkiye’de üretim tesisleri kuruyor ve özellikle Avrupa, Ortadoğu, Rusya pazarının üretimini buradan yapmayı planlıyor.Şirketin Alman Yönetim Kurulu Başkanı Thomas Klein’i dinlerken, hep gazetelerde okuduğum ve şaşırdığım haberleri canlı olarak ilk kez izlemekte olduğumu fark ettim.Bizim gazetelerde son birkaç yıldır hep AKP’ye mal edilerek, yabancıların Türkiye’ye nasıl hayran oldukları, Türkiye’nin en büyük cazibe merkezi olduğu, Türkiye’nin parlayan bir yıldız olarak niteleneceği, yabancıların ağzından anlatılıyor.Ben de özellikle yazamadığım dönemlerde bu tür toplantılara da gidemediğimden, normal okuyucu olarak bunları okuyor ve kendimce değerlendiriyordum.Ama bu kez gerçekten tanık oldum. Alman işadamı Türkiye’yi öyle bir övdü, başarısını öyle bir göklere çıkardı ki ağzım bir karış açık kaldı.Ama şunu söyleyebilirim. Türkiye 1980’lerden itibaren tırmanmaya başladı ki, bunu önleyecek kimse yok. Ayrıca hiç kimse de gelinen bu noktayı Türkiye’yi son beş yıldır yöneten iktidara da mal etmeye kalkışmasın. Onlar olsa da olmasa da bu gelişme yaşanacaktı zaten. Giderlerse de bu gelişme çok daha hızlı biçimde sürecektir. Bundan kuşkunuz olmasın.***Boğaz’a nazır yargılamaZaman zaman Bahçeşehir Üniversitesine uğruyorum. Her gittiğimde de üniversitenin hemen yanındaki eski DGM yeni nitelikli ağır ceza mahkemelerinde yargılananların yakınlarının oluşturduğu kalabalığa takılıyorum.Bazı önemli davalarda, polis ekstra güvenlik alıyor ve okula girmek için bile iki aramadan geçiriliyorsunuz. Bazen de çatışma bile çıkıyor, polis biber gazı kullanıyor, kaçanlar okula sığınıyor. Bu mahkemenin ille de burada olması mı gerekiyor? Bir kere binanın bulunduğu yer İstanbul’un en güzel yerlerinden biri. Sanıklar Boğaz’a karşı yargılanıyor. Turizm alanında çok büyük katkı sağlayacak bir yerde biz katilleri, çetecileri yargılıyoruz. İkincisi, bir üniversitenin hemen kapı komşusuna böyle bir mahkeme koymak da son derece hatalı bir tutum. Özgür ve bağımsız yetişmeleri gereken öğrenciler hemen hergün polis ve asker dizilerinin arasından geçip okula gitmemeli.

Devamını Oku

Demokrasi bazen marjinalliğe açık olur

26 Mart 2007

AKP 2002 seçimlerinde beklenmedik bir başarı kazandı. Halkın yüzde 25’inin desteğini almasına rağmen Meclis’te yüzde 65’lik bir efekt yarattı.Bu AKP’nin suçu değil elbette.Bu demokrasinin cilvesidir. Kimilerine göre de demokrasinin aksayan yönü.AKP bir merkez partisi değil. AKP tipik bir marjinal partidir.Çünkü gerek fikir ve görüşlerine gerekse esas tabanını oluşturan kitlelere bakıldığında AKP’nin demokratik sistem içinde var olması gereken bir siyasi hareket olmadığı görülüyor.AKP tüm toplumun değil, belli görüş ve özellikle inanç içinde olanların “birlik ve beraberlik” içinde hareket ettiği, emir komuta sisteminin geçerliği olduğu, sadakat yeminlerinin edildiği, kendilerinden başka hiçbir görüşün doğru veya geçerli olmadığını kabul eden, sorgulamanın, eleştirinin neredeyse hiç olmadığı bir yapıdır.“Ama seçildiler ve ülkeyi yönetiyorlar” diyerek demokrasi dersi vermek isteyenler, bana göre şunu unutuyorlar; demokrasi en iyi sistem olmasına rağmen tehlikelere ve marjinalliğe de açık bir sistemdir.AKP’nin en çok oyu alarak birinci olması, demokrasinin cilvesiyle tek başına iktidara oturmasını ille de “demokrasinin vazgeçilmez kuralı” olarak görmemiz gerekmiyor.Çünkü, toplumlar her zaman “şaşmaz bir sağduyu” ile karar veremeyebilirler. Nitekim 2002 seçimlerinin atmosferine baktığımızda ortamın demokrasi kokmadığını, öfkelerin, çaresizliklerin, intikam duygularının önde olduğunu söyleyebiliriz.Marjinal, kelime anlamıyla toplumun temel görüş ve düşüncelerinin dışında olan biçiminde tanımlansa da, marjinallik aynı zamanda bir çekim alanıdır da.Merak, hırs, öfke, cahillik, özgüvensizlik insanları marjinal olana yakınlaştırır.2002 seçimlerinde AKP’yi iktidara getiren ve pekçok siyasetçiyi oyun dışına iten halkın “şaşmaz sağduyusu” veya “inanılmaz zekası ile yaptığı ince bir hesap” değil, öfkeler, çaresizlikler ve en önemlisi meraktır.AKP’nin iktidara gelmesinde ne 28 Şubat döneminin akılsız uygulamaları ne de halkın demokrasiye bağlılığı etken olmadı.Halk iktidarı elde tutmak isteyenlerin ayak oyunlarından, yolsuzluklarından, birbirlerini karalamalarından sıkıldı. Bu sırada ortaya çıkan marjinal bir görüş yüzde 25’lik bir kesimi etkiledi. Kalan yüzde 75’in önemli bir bölümü oy kullanmadı, kullananlar da “kerhen” yine de kendilerine yakın gördükleri partiler arasında boğulup gitti.Demokrasinin cilvesiyle marjinal görüş bir anda iktidar oldu.Bunun dünyada da örnekleri var. Almanya’da Hitler benzer nedenlerle iktidar oldu. Fransa’da Le Pen’in Cumhurbaşkanı seçilmesi ihtimali belirdi. Avusturya’da Haider iktidara geldi. Lübnan’da bir terör örgütü hükümetin başına geçti.Bu örnekler halkın bu marjinal görüşleri destekledikleri anlamına gelmez. Kimse kendini kandırmasın.Türkiye de dünyada örneklerinin görüldüğü gibi demokrasinin kendi içinde yarattığı bir arızayı yaşıyor. Bunu gidermek elimizde.***“Kıbrıs’ta askerle hiçbir sorunum yok”KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat’ı ziyaretimde adadaki Türk Silahlı Kuvvetleri ile olan ilişkilerini de sordum. Tabii bu sohbet sırasında henüz Başbakan Soyer ile Korgeneral Kıvrıkoğlu arasındaki tokalaşma krizi yaşanmamıştı.Talat’ın askerle çekişme içinde olduğu yolundaki haberler Lokmacı köprüsü nedeniyle ortaya çıkmıştı. Asker bu köprünün yıkılmasına karşı çıkmış, ancak Talat buna rağmen köprüyü yıkmıştı.Talat “Öyle olmadı” diye söze girdi. Ardından da “Bu konuda hiçbir sıkıntı yaşamadık. Onların endişeleri vardı, gittim, anlattım. Bunun Rumlar’ı sıkıntıya sokacağını ve kendi taraflarındaki barikatı yıkmak zorunda kalacaklarını anlattım. Sorun bitti” dedi.Talat Rumların mecbur kalarak kendi taraflarındaki barikatı yıktıklarını ancak geçişlerin şu anda başlamadığını belirterek “Rumlar ne yapacaklarını bilemiyor. Çünkü onlar aslında buranın açılmasını istemiyor. Burası açılırsa Türk tarafına çok geçiş olacak, buradaki esnaf iyi iş yapacak, ekonomi canlanacak. Rumlar bunu istemiyor” diye konuştu.***Lokmacı’ya gittimTalat’la sohbetten sonra Lokmacı köprüsünün olduğu yere gittim. Daracık bir yol. Yolun ortasında plastikten bir perde var. Yani kapalı. Tam karşısındaki Rum tarafında da aynı perdeden var. Ancak Rumlar binalara büyük boy bayraklar asmışlar. Talat’a karşı olanlar Lokmacı köprüsünün yıkımı ile önemli bir mevzii kaybeildiğini düşünüyor. Örneğin Serdar Denktaş “Talat iyi niyetle hareket etti belki ama, sonuçta top tekrar bizim elimizde. Çünkü Rumlar kendi barikatlarını yıktıklarını söyleyerek bizden askeri geri çekmemizi talep ediyor. Rumlar bir süreç sonunda Lefkoşe’deki tüm Türk askerinin çekilmesini isteyeceklerdir, Oyun bu. Talat bunu görmüyor, hâlâ Rumlar’a inanıyor” dedi.***Türk halkı çarpık mı bakıyor?Milliyet Gazetesi’nde uzun bir kimlik araştırması yayınladı geçen hafta. Araştırmanın bir bölümü milliyetçilik üzerineydi. Türk halkı milliyetçi duyguları en iyi temsil eden lider olarak Tayyip Erdoğan’ı görüyormuş.Eğer gerçekten Türk halkı milliyetçilik konusunda Tayyip Bey’i en önde görüyorsa, ya millet bu konuya biraz çarpık bakıyordur ya da araştırmanın değerlendirilmesinde bir yanlışlık vardır diye düşünüyorum.Çünkü Tayyip Erdoğan milliyetçi duyguların Türk halkında genel olarak yükseldiğini gördükten sonra biraz söylem değiştirdi. Tayyip Bey kaç yıldır “Ağzına Türk sözünü almamakla” eleştirildi. Türk kimliğinin alt kimlik olduğunu, asıl söylenmesi gerekenin Türkiyelilik olduğunu ileri sürdü. Şimdi bunlar daha hafızalarda tazeliğini korurken Tayyip Erdoğan’ın milliyetçilikte en önde olduğunu söylemek nasıl izah edilebilir ki?

Devamını Oku

Türbanlı kızlarla tatlı sert sohbet

25 Mart 2007

Girne’de tarihi kalenin içindeki limanda oturuyorum. Yan masada türbanlı üç kız var. Bir ara bana baktıklarını görünce hafifçe gülüp selamlıyorum. Bunun üzerine kızlardan biri “Siz Can Ataklı’sınız değil mi?” diye soruyor. Olumlu yanıt alınca aramızda bir sohbet başlıyor. İlk dakikası masadan masaya olan sohbet benim kalkıp onların masasına oturmamla gelişiyor. Bu zaman zaman tatlı sert hale gelen konuşmamızdan bir kesiti aktarmak istiyorum. Konuşmalarda türbanlı üç kızın sözleri karışıktır.- Can Bey eskiden demokrat bir yazardınız.- Nasıl eskiden, şimdi ne değişti?- Şimdi farklı yazıyorsunuz.- Nasıl farklı?- Hükümeti çok eleştiriyorsunuz.- Bunun demokratik olmamakla alakası var mı?- Hayır da, mesela Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olamayacağını yazıyorsunuz.- Evet, olmasını istemiyorum.- Ama bu demokrasiye uygun mu?- Neden olmasın, birinin aday olması demokrasiye ne kadar uygunsa, karşı çıkmak da öyle değil mi?- Öyle de siz olmaması gerektiğini yazıyorsunuz.- Bu da doğru, bu Meclis’te seçim olmamalı.- Bu demokrasi mi yani?- Elbette, bu Meclis halkın ancak yarısını temsil ediyor.- Bunda AKP’nin ne suçu var?- Suçu yok ama cumhurbaşkanını bundan yararlanıp seçmeye kalkarsa sorun olur.- Demokrasiye uymak lazım.- Tabii ki uymak lazım, ancak bu tavır da demokrat değil.- 28 Şubat’ta daha farklı düşünüyordunuz.- Yanılmayın, o zaman da aynıydım, ama sanıyorum siz beni farklı algılamak istiyordunuz.- Demokrasi kahramanı gibiydiniz.- Kahramanlığı bilmem, ben aynı görüşleri savunuyorum.- Yok yok, öyle değil.- Nasıl değil, sadece o zamanki Refah Partililer kendilerini desteklediğimi sanıyordu.- Peki dediğiniz olsun, ama bilin ki Cumhurbaşkanı yazılarınızı sevmiyoruz.- İlle sevin diyemem.- Kızmayın canım.- Yok kızmıyorum, ama bakın tatil yerindeyiz, siz nereden geldiniz?- İstanbul’dan, üç arkadaş.- Sadece üçünüz mü?- Evet, kız kıza geldik.- Ne iş yapıyorsunuz?- Ben belediyede çalışıyorum.- Ben de bir muhasebe şirketinde.- Bizim marketimiz var.- Tatile çıktınız yani?- Evet, biz gezmeyelim mi?- Niye gezmeyeceksiniz ama bakın samimi bir şey söyleyeceğim, hava ne kadar sıcak, sıkılmıyor musunuz bu kıyafetle.- Yoo, niye sıkılalım ki, alıştık.- Tabii sizi böyle üç hanım görünce biraz şaşırdım, sonuçta burası...- Biz insan değil miyiz?- Estağfurullah, öyle demiyorum, ama bir çelişki var gibi geliyor bana.- Ne çelişkisi?- Bir taraftan inançlarımız diyorsunuz, öte taraftan başkaları gibi olmak istiyorsunuz.- Ne demek bu şimdi?- Şu demek; eğer gerçekten inanıyorsanız, içki içilen bir yerde bulunmamanız gerekmiyor mu?- Biz içmiyoruz ki.- Ama ortak olmuyor musunuz?- Peki biz insan içine çıkmayalım mı?- Çıkacaksınız tabii, ancak geçen hafta Ruhat Mengi’nin televizyon programında din büyüklerinin kadınlarla ilgili görüş ve kurallarına yer verilmişti.- Haaa, şu program.- Eğer gerçekten inanıyorsanız, din büyüklerinin yorumlarına katılmıyor musunuz?- Katılıyoruz.- O halde hem inanıp hem de karşı çıktığınız biçimde yaşamayı nasıl izah ediyorsunuz?- Niye kıyafetimizden bu kadar rahatsız oluyorsunuz?- Olmuyorum, sadece size soruyorum. Kuran kurslarında, çok dindar evlerde kız çocuklarına başka şey anlatılıyor, ama başka türlü yaşıyorsunuz.- Biz de insan gibi yaşamak istiyoruz.- Ona bir şey demiyorum ki, nasıl isterseniz öyle yaşayın, ama sizinki bana biraz dayatma gibi geliyor.- Nasıl dayatma?- İşte bana yapıyorsunuz, biz insan değil miyiz diye sıkıştırıyorsunuz.- Eeeee?- Eeee’si var mı? Herkes gibi yaşayalım, ama biz böyle olalım diyorsunuz.- Sizce mahzuru mu var?- Bakın cevap vermiyorsunuz, demagoji yapıyorsunuz.- Peygamberimiz “Zaman sana değil, sen zamana uy” demiş. - Yani?- Bugün insanlar böyle yaşıyorsa, biz niye yapmayalım?- Yani diyorsunuz ki bizim dışımızdaki insanlar hayattan böyle keyif alıyor, biz de öyle keyif alalım.- ??????- Bu durumda sizin gibi giyinmeyenlerin yaşam biçimi aslında hoşunuza gidiyor.- Şimdi siz demagoji yapıyorsunuz.- Bakın yapmıyorum, sadece çelişkili bir durum olduğunu söylemek istiyorum.- Bizden rahatsız olmayın.- Tekrarlıyorum, rahatsız olmuyorum, konuyu siz açtınız, laf buraya geldi.- Sizi üzmek istemedik.- Yok canım, üzülmedim tabii, ama bir yanlış yaptığınız görüyorum.- Nasıl yanlış?- Dedim ya, lafı siz açtınız, bu konuya girmeseniz ben de bunları söylemeyeceğim, kıyafetiniz bile dikkatimi çekmeyecek belki de. Ama üstüne gidince sorun oluyor.- Bilemiyorum artık.- Siz kıyafetinizi her yerde ille de göstermek istiyorsunuz, rahat davranın daha çok keyif alacaksınız.- Ama herkes bize bakıyor.- Size öyle geliyor kimsenin umurunda değil.- Ama Cumhurbaşkanı seçimi için neler yazılıyor.- Şimdi bakın o başka. Şu kapanma konusunu kendi içinizde yaşasanız hiçbir sorun yok. Ama devleti bu görüşle yöneteceğim derseniz sorun çıkıyor.- Öyle demiyoruz ki.- Nasıl demiyorsunuz, bütün iş orada düğümleniyor zaten. Başı kapatma bir sembol olduğu için tartışma çıkıyor.- Neyse, bu konu bitmez ki.- Biter de siz bitirmemek için elinizden geleni yapıyorsunuz.- Konuştuğunuz için yine de çok teşekkürler.- Ben de size teşekkür ederim, iyi tatiller.- Teşekkürler, siz yine de daha demokrat olmaya çalışın.- Merak etmeyin.*****Sayın ve kelleKimileri kızıyor ve “Tayyip Erdoğan’ın yıllar önce terörist Apo’ya sayın demesini dile dolamanın ne alemi var, dili sürçmüş olabilir” diyor. Dili sürçmüş olabilir mi? Tabii. Ama dikkat etmek lazım.Tansu Çiller de dili sürçtüğü için anında özür dilemişti aynı konuda. Dün Fatih Altaylı yazıyordu, Apo ile röportaja gittiğinde yanlışlıkla “sayın” dememek için kendini çok zorlamış ve bunu başarmış. Yani demek ki istendiğinde oluyor. Ama aynı konuşmada iki kere dil sürçmesi olur mu? Ayrıca şehitlerden söz ederken “kelle” demek de mi dil sürçmesi?Hepsinin ötesinde Ahmet Türk daha 15 gün önce teröriste “sayın” dediği için 6 ay hapse mahkûm oldu. Bazı başka DTP’liler arasında 1.5 yıla mahkûm olan da var. Şimdi Erdoğan potansiyel Cumhurbaşkanı adayı diye bunu sineye mi çekmeliyiz, konuşmamalı mıyız?

Devamını Oku

AKP’nin ‘siz-biz’ politikası

24 Mart 2007

AKP’lilerle, özellikle şu Cumhurbaşkanlığı konusunu konuşurken bazen kan beynime sıçrıyor.Neden mi?Çünkü ben ısrarla bu Meclis’in milletin tümünü temsil etmediğini bu nedenle “Cumhurbaşkanını ille de ben seçerim demenin demokrasiye uymadığını” söylediğimde “Kanunları siz çıkardınız, niye uymuyorsunuz?” sorusunu duyuyorum sık sık.Ne demek “kanunları siz çıkardınız” “Biz” kimiz?Ve tabii “Siz” kimsiniz?AKP ne yazık ki siyasete yeni bir jargon soktu.Başbakan bile zaman zaman “Biz” diyor. Sanki o “Biz” dediği çok farklı insanlar. Aslında “Biz” ve “Siz” dendiğinde maksadı anlamamak mümkün değil.Tayyip Bey ve AKP’liler “Biz” derken sadece kendi görüşlerinde olanı kastediyorlar.“Biz”in milletle, vatandaşlıkla, siyasi partili olmakla ilgisi yok. “Biz” demek sadece kendileri gibi düşünenler demek. Bir tür “ümmet” gibi bir şey.Devlet içinde kadrolaşmanın, ekonomide bazılarına yol verilmesinin, kimlik tartışmaları açmaların altında hep bu “Biz” kelimesi altında gizlenen “ümmetçi” tavır yatıyor.Türkiye için tehlikeli olan budur. Bugüne kadar Türkiye Cumhuriyeti elbette bir dolu tehlikeler atlattı. Bu cumhuriyet ne yazık ki bazı kifayetsiz muhteris yöneticileri yüzünden kötü ve sıkıntılı günler de yaşadı. Bu cumhuriyet tüm ülkü ve ideallerini de yerine tam olarak getiremedi belki.Ama kimse unutmasın ki, Türkiye’yi “Biz- siz” ayrımına getirenler bile bu laik, sosyal, hukuk devletini kuran cumhuriyetin nimetlerinden yararlandı.Şimdi “Bu yasaları siz çıkardınız” kurnazlığına sapanlar, cami duvarı hikayesini hiç akıllarından çıkarmamalı.***Yüzde 10 barajı Kürt partisi için konmuştuYanlış bir izlenim var bazı çevrelerde. Diyorlar ki “Yüzde 10 barajı Tayyip Erdoğan için konmuştu. Ama O bunu aştı, o halde buna katlanacaksınız.” Yanlış ki ne yanlış. Ülke kötüye gidecekse, ben neden buna katlanayım, bu biiir.Yüzde 10 barajı 12 Mart darbecileri tarafından “Bir gün Kürtler partileşip Meclis’e girmesinler” diye konmuştu bu ikiiii, madem bu yasayı AKP’lilerin “siz” dediği “biz” koyduk, o halde kaldırırız olur biter bu üüüüç.***Rum gemilerine limanları 1997’de kapatmışızİnsan bazen bildiği bir şeyi unutuyor ama her gün yeni bir şey öğreniyor, bu kesin.Kıbrıs’ta Serdar Denktaş’la sohbet ederken, dikkatimden kaçan ya da belki hiç bilmediğim bir gerçeği öğrendim.Hani Avrupa Birliği hükümete baskı yapıyor ya “Limanlarını Rum gemilerine de açacaksın” diye. İşte ben bu yasağı taaa 1974’teki askeri harekattan beri uygulandığını sanıyordum.Ya da zamanında belki biliyordum da unutmuşum.1974’teki askeri harekattan 1997 yılına kadar Rum gemileri istedikleri anda Türk limanlarına girip çıkıyormuş. Çok da para kazanıyorlarmış.Ama Rumlar, Kuzey Kıbrıs’ı sıkıştırmak için akıl almaz bir kanun çıkarmışlar 1997’de. Bu kanuna göre herhangi bir Kuzey Kıbrıs Limanı’na uğrayan kaptanlar Rum limanlarına girdiklerinde tutuklanıyormuş.Türkiye bunun üzerine misilleme yapmak için Rum gemilerine Türk limanlarını kapatmışlar. Yani akılsızca bir kanun Rumlar’a çok pahalıya patlamış. Şimdi eski gelirlerine kavuşmak için AB üzerinden Türkiye’ye baskı yaparak limanların açılmasını istiyorlar.***Rumlar da kumarhane açmaya hazırlanıyorKıbrıs’ta sanayi yok gibi. Tarım da eskisi gibi değil, ambargolar yüzünden dünyanın en iyi portakalları bahçelerde çürüyor, ki zaten bazı portakal bahçeleri de sitelere kurban olmuş.Bunun dışında ekonomi turizm ve hizmet sektörü üzerinde gelişiyor. Turizmin de temel direği kumarhaneler. Başta Türkiye olmak üzere birçok ülkeden kumar oynamaya gelenler otelleri dolduruyor.Ancak kumar sektörü çok hassas bir sektör. İpin ucu bırakıldığı an mafyalaşmaya gidiyor. Kıbrıs bu tehditin altında. Gerçi hükümet kumar yasası için hazırlık yapıyormuş. Yasa çıktığında belki elden kaçmakta olan ipin ucu tutulur.Türk tarafında kumarhaneler varken Rum tarafında ise hiç kumarhane yok. Bu nedenle kumar seven Rumlar Türk tarafına geçiyor. Bu da ciddi bir para trafiğine neden oluyor.Rum yönetimi bundan rahatsız. Ayrıca kumar turizmi KKTC’ye ciddi para kazandırıyor. Böyle olunca şimdi Rumlar da kumarhane açmak için hazırlıklara başlamış. Önümüzdeki yıl Rum tarafında da kumarhaneler açılacakmış.Bunun KKTC için iki tehlikesi var. Birincisi, Rum tarafına diğer ülkelerden gidip gelmek çok kolay. Bu nedenle Kıbrıs Rum tarafı kumarcılar için yeni cazibe noktası olabilir.İkincisi Kıbrıs vatandaşları kumarhanelere giremiyor. Rum tarafında kumarhane açılırsa pek çok Türk öteki tarafa geçip para kaybedebilir.***Kadir AmcaSabah gazetesinde yazıyordum. 1993 yılıydı. Emin Bengisu “Kadir Has seni görmek istiyor” dedi bir gün. O güne kadar hiç tanımamıştım. Ertesi gün geldi, babacan tavrıyla oturdu ve “Hoşuma giden şeyler diye yazılar yazıyorsun, eğitime bu kadar bağış yapıyorum, bunlar hoşuna gitmiyor mu?” diye sordu.“Gitmez olur mu?” Ama ne yazık ki bugüne kadar tanımamıştım ki O’nu.O gün tanıdım ve çok sevdim. Yaptığı bağışlardan, kurduğu üniversitelere, okuttuğu öğrencilerden siyasetçilerin kulağını çekmesine, Demirel’i bile tatlı sert azarlamasından küçük çocuklarla adeta çocuklaşmasına pek çok anına tanık olmaktan keyif aldım, gurur duydum.86 yaşındaydı, ama daha çok şey yapacak kadar enerjisi vardı. Meğer bu kadarmış. Tek tesellimiz kendisine yaraşır biçimde çekmeden çektirmeden çok sevdiği eğitim kurumunda, sevgili öğrencilerinin arasında ayrıldı aramızdan. Yüce yaratanın sevgisi üzerine olsun.

Devamını Oku

Türkiye ciddi bir tehlike ile karşı karşıya

23 Mart 2007

Tek parti iktidarı gerçekten bir istikrar unsuru mu? Demokrasinin tam oturmamış olduğu ülkelerde bu sorunun cevabı net biçimde “evet” değil. Çünkü demokrasinin oturmadığı ülkelerde tek parti iktidarı çok kısa bir süre içinde tek parti diktatörlüğüne kayabiliyor.Şu anda Türkiye’nin yaşadığı budur. AKP tek parti iktidarı ile istikrarı yakaladığını ileri sürse de bu sadece dar bir çevre için geçerli.Belli çıkar grupları tek parti iktidarından yararlanarak işlerini daha rahat yürütüyor ve daha çok kazanıyor. İktidarı elinde tutanlar da ellerindeki gücün sonsuz olduğunu sanarak fütursuzca davranabiliyor.Bizim gibi ülkelerde genel eğilim “birlik ve beraberliğin” sağlanmasıdır. “Birlik ve beraberlikten” kastedilen “büyük çoğunluğun aynı düşünmesi ve kendisini temsil etmesi için belli bir siyasi partiyi desteklemesidir” şeklinde özetlenebilir ve düşülen en büyük yanlıştır.Oysa dünya çok değişti. Herkesin aynı düşünmesi ve temsil için bir merkezi seçmesi düşünülemeyeceği gibi artık mantıksızdır da.Birlik ve beraberlik genel ilkelerden oluşur. Bu da uzun ve hatta çoğu kez kanlı mücadeleler sonucunda kazanılan başarılardan sonra elde edilir.Bundan 84 yıl önce bu millet tarihte eşi zor görülecek bir kurtuluş savaşı verdikten sonra yeni devletini kurmuş ve “birlik ve beraberliği” sağlayacak ilkelerini belirlemiştir.Belirlenen bu ilkeler ülkenin en önemli sözleşmesi olan Anayasa’ya yazılır. Ondan sonra bu ilkeler kimilerinin canının istediği anda tartışılmaya açılamaz.Bu asla açılamaz anlamına mı gelir. Elbette hayır! Ancak bu tartışmanın başlaması için çok etkili şartların oluşması gerekir, ki bugün böyle gereklilik yok.O halde “birlik ve beraberliği” Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşundaki sözleşmeye yani Anayasa’ya uygun olarak sağlamak zorundayız.Bu da laik, sosyal, demokratik bir hukuk devletidir. “Birlik ve beraberlik” budur.Bunun dışında yüzlerce hatta binlerce fikir, görüş, istek, arzu, ideal olacaktır. Siyaset tüm bunları sevk ve idare etme sanatıdır. Türkiye bugün “istikrar” adı altında çok ciddi bir tehlike ile karşı karşıya. AKP iktidarı, söylem olarak olmasa bile pek çok girişimi, uygulaması, davranışı ve siyaset tarzı açısından bakıldığında “birlik ve beraberliğimizi” oluşturan ulusal sözleşmemizin kısmen ya da tamamen değiştirilmesini amaçlayan bir yapıya sahip olduğu hissini vermektedir. Bu riskin demokratik yollardan giderilmesi için AKP dışındaki tüm siyasi partilerin demokrasi reflekslerini harekete geçirmeleri ve genel ilkelerimiz etrafında toplanması gerekir.Gerçek demokrasilerde ulusal sözleşme niteliğindeki ilkeler dışında herkesin ayrı fikir ve görüşte olması beklenemez ve bu olamaz da zaten. Siyasi partiler de bunun için vardır.O halde yapılması gereken genel ilkeler çerçevesinde “cepheleşmeye yol açmayacak” biçimde toplanmak ve sağlıklı koalisyonlar oluşturmaktır. Türkiye’nin siyasi yelpazesine ve siyasi partilerine bakıldığında bunun aslında çok da zor olmadığı görülmektedir.Yeter ki, lider kadrosunda olanlar kişisel hırs ve komplekslerini bir kenara bırakabilme cesaretini göstersinler.*****“Rumların çözüm istemediğini tüm dünyaya göstereceğiz”İktidara gelmeden önce Rumlara özellikle Komünist AKEL’in samimiyetine çok inanan ve şimdi hayal kırıklığı yaşayan Mehmet Ali Talat bundan sonraki çözüm politikalarını anlatırken “Masadan asla kalkmayacağız” dedi.Talat’a “Bu durumda Rauf Denktaş’a hak verdiğinizi söyleyebilir miyiz?” diye sordum. “Hayır” diye cevapladı. Çünkü ona göre Denktaş Rumlarıın çözüme yanaşmadığını biliyordu, atak olacağına kendini sıkıştırıyordu.Oysa Talat aktif olduğunu, bunu sürdüreceğini belirterek “Ben sürekli çözüm için adım atan kişiyim. Masadan kalkmayacağım. Bu durumda Rumların çözüme yanaşmadığını tüm dünya görecek. Ben masada oturuyorum, onlar sürekli sorun çıkarıyor. Yani çözümü istemeyen tarafın Rumlar olduğunu herkes görmeye başladı” dedi. Talat bu sözlerini pekiştirmek için “Şu anda izolasyonlar kalkmadı. Ne uçaklar geliyor ne de ticari faaliyet serbest bırakıldı. Ama başka bir şey oluyor” dedikten sonra benim “ne oluyor?” dememe fırsat bırakmadan sürdürdü:“Yabancı yatırımcılar geliyor. Batı ülkelerinden şirket bazında temsilciler ziyaret ediyor. Arazi satın alıyorlar, otel ve hizmet binaları yapmaya başladılar.” Bunun üzerine “Size ne sıfatla geliyorlar?” diye sordum. Talat da “Türk toplumunun lideri sıfatıyla geliyorlar, ama kim olduğumu bilmiyorlar mı?” karşılığını verdi.Sözün özü şu: Talat dünyaya Rumların uzlaşılmaz olduğunu göstermek ve köşeye sıkıştırmak isterken, diğer yandan da kendiliğinden azalan izolasyonların tamamen kalkmasını bekliyor.*****Kadın adaylardan hiç para alınmasınKa-Der öncülüğünde kadınların da siyasete ağırlık koyması isteniyor biliyorsunuz. Cüneyt Koryürek’le sohbet ediyorduk geçen hafta. Koryürek ortaya ilginç bir fikir attı. Dedi ki: “Partiler aday adaylarından belli bir para alırlar. Partiler madem ikide bir kadınların da siyasette olması gerektiğinden söz ediyor hatta kotalar ayırıyor, bunu yapacaklarına kadın aday adaylarından hiç para almasınlar.” Ben de “O zaman kadın patlaması yaşanır, herkes aday olmaya kalkar” diye esprili bir şey söylemek istedim. Cüneyt Koryürek sözümü kesti ve “Tamam senin dediğin olsun, bari yarı para alsınlar” dedi. Ka-Der partilere bu açıdan baskı yapabilir gibi geliyor bana.

Devamını Oku

İnanmış bir adamın büyük hayal kırıklığı

21 Mart 2007

Hafta sonu Kıbrıs’taydım. KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat davet etti. Bugüne kadar hiç karşılaşmamıştık. Rauf Denktaş’tan sonra onun politikalarına karşı çıkan bir Cumhurbaşkanı’ndan Kıbrıs sorununu dinlemek bana çok ilginç geldi.Hemen söyleyeyim; Mehmet Ali Talat’ı hiç sandığım gibi bulmadım. Ben daha katı, asık yüzlü (bazıları buna soğukkanlı diyor) biraz nobran olduğunu sanıyordum. Yanılmışım. Son derece güler yüzlü, açık sözlü, samimi bir cumhurbaşkanı ile karşılaştım.Talat bir buçuk saati aşan sohbetimiz sırasında Kıbrıs sorunu ile ilgili pek çok ayrıntı anlattı. Ancak bunların içinde en belirgin olanı uğradığı hayal kırıklığı bana göre.Mehmet Ali Talat Türkiye’de “Rum yanlısı” olarak algılanıyor birçok çevrede. Bunu açıkça kendisine de söyledim, buraya böyle bir izlenimle geldiğimi de belirttim.Çünkü Mehmet Ali Talat Cumhurbaşkanı olmadan önceki söylemlerinde “Kıbrıs’ın bir bütün olduğunu, Türklerle Rumların aslında kardeşçe bir arada yaşamak istediğini, ama gerek Kıbrıs Türk tarafı yöneticilerinin, gerekse Türkiye’nin bunu anlamadığını, iktidara geldiğinde çözümü kısa sürede gerçekleştireceğini” söylüyordu.Annan Planı için yapılan referandumda bayrak açarak birleşmeyi hararetle savunması “Yes be annem” sloganı ile 1964 ve 74 yıllarındaki acı günleri adeta yok sayması bu tanımlamanın pekişmesine neden olmuştu.Ancak sohbetimiz sırasında gördüm ki, Mehmet Ali Talat büyük bir hayal kırıklığı yaşıyor.Çünkü o, Rum tarafının Komünist Partisi olan AKEL’in sözlerine gerçekten inanmış. ODTÜ’de okuduğu yıllarda hızlı bir solcu olan, bu solcu zihniyetini de hâlâ sürdüren Talat, o yıllarda çok moda olan “Solcular yalan söylemez, namusludurlar, sözlerini eridirler” düşüncesinin kurbanı olmuş bir anlamda.AKEL’in “Barış ve bir arada yaşama” prensibini gerçekten savunduğunu sanmış. Türk tarafının lideri olarak da sorunu çözeceğine gerçekten inanmış.Ancak iktidara geldikten sonra bunun böyle olmadığını görmüş. Çünkü çok güvendiği Rum Komünist Partisi iktidarın eteğini bırakmamak için Papadopulos’un politikasını şiddetle desteklediği gibi bırakın “Barış içinde birlikte yaşama” ilkesini savunmayı, bunun tam tersini söylemeye ve adeta “Türklere ölüm” demeye bile başlamış.Talat AKEL’in Komünist adını tırnak içinde söylemek gerektiğini belirterek “Gericiliği, şovenizmi destekleyen bir komünist parti dünyada yok” diyerek yaşadığı hayal kırıklığını dile getiriyor. Talat’la bundan sonraki süreçten Lokmacı barikatına, askerle ilişkilerden Kıbrıs’ın izolasyonuna kadar pek çok konuyu konuştuk. Bunları önümüzdeki günlerde bölümler halinde sizlere de aktarmak istiyorum. Ayrıca Kıbrıs’la ilgili bazı gözlemlerimi de sizlerle paylaşacağım. Bugünlük bu kadar.*****Talat’a “Tayyip Bey Cumhurbaşkanı olmaz” dedim, çok şaşırdıMehmet Ali Talat’la Kıbrıs’taki Cumhurbaşkanlığı konutunda yaptığımız sohbette elbette Türkiye de konuşuldu. Talat “Cumhurbaşkanı seçimi sizce nasıl olur?” diye sordu.Ben de “Meslekteki 31’inci yılım. Bu kadar uzun süre içinde pek çok tecrübe edindim. Ayrıca 1071’de Türkler’in Anadolu’ya girişinden bugüne geçen tarihi de çok iyi bildiğimi sanıyorum. Cumhuriyet tarihini de çok inceledim. Bütün bunlara dayanarak Tayyip Erdoğan’ın ya da göstereceği bir kişinin Cumhurbaşkanı olabileceğini sanmıyorum” cevabını verdim.Bu sözlerim üzerine Talat’ın gözleri açıldı ve “Allah Allah ilk kez böyle bir şey duyuyorum” dedi. Ben de “Duymamanız çok normal. Çünkü kimse bu konuda riske girmek istemiyor. Söylediğinin çıkmamasından endişe ediyor pek çok kişi. Ama ben inandığımı söylüyorum” dedim.Talat da “Bu sözlerinizi hiç unutmayacağım. Bakalım çok az kaldı, doğru bir görüş mü, göreceğiz” dedi. Başıma iş aldım yani.*****Kıymayın bu kızlaraManken kızlara ciddi soru sorup abuk cevap almak moda oldu. Herkes bu cevaplara gülüyor. Son örnek manken Ece Gürsel’in başına geldi.Gazeteci, Cumhurbaşkanlığı konusunu sormuş Gürsel’e. O da cevaplamış: “Ben bunlardan anlamam, ama cumhurbaşkanlığı seçimine herkes katılmalı ve oyunu vermeli!” Ne yapsın bilmiyor ki kızcağız. Bu cehaleti gördükçe içim eziliyor, üzülüyorum. Sormayın şu kızlara bu tür soruları ne olur.*****Muhsin Ertuğrul TiyatrosuDuydum ki Harbiye’deki Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu yıkılıyormuş. Elmadağ’dan Lütfi Kırdar Salonu’na kadar olan bölüm tarih ve kültür alanı kapsamında yeniden yapılandırılacakmış. Olabilir.Ama yıkımın öncelikle bir tiyatro sahnesinden başlaması biraz garip ve manidar.Sordum, bu bina yıkıldığında, tiyatronun geçeceği başka bir yer hazırlanmamış. Oysa Muhsin Ertuğrul Sahnesi için önce bir yer bulunmalı, orası hazırlanmalı, bina ondan sonra yıkılmalıydı. Ama her işte ne kadar yenilikçi ve ilerici olduğunu söyleyen iktidar sözde iyi bir şey adına üzerinde Türk tiyatrosunun en büyük ismi yazan bir binayı aldığı ani bir kararla yenisini yapmadan yıkmaktan çekinmiyor. Bir siyasi zihniyeti ortaya koyması açısından çarpıcı bir örnek bana göre.

Devamını Oku