Tek parti iktidarı gerçekten bir istikrar unsuru mu? Demokrasinin tam oturmamış olduğu ülkelerde bu sorunun cevabı net biçimde “evet” değil. Çünkü demokrasinin oturmadığı ülkelerde tek parti iktidarı çok kısa bir süre içinde tek parti diktatörlüğüne kayabiliyor.
Şu anda Türkiye’nin yaşadığı budur. AKP tek parti iktidarı ile istikrarı yakaladığını ileri sürse de bu sadece dar bir çevre için geçerli.
Belli çıkar grupları tek parti iktidarından yararlanarak işlerini daha rahat yürütüyor ve daha çok kazanıyor.
İktidarı elinde tutanlar da ellerindeki gücün sonsuz olduğunu sanarak fütursuzca davranabiliyor.
Bizim gibi ülkelerde genel eğilim “birlik ve beraberliğin” sağlanmasıdır. “Birlik ve beraberlikten” kastedilen “büyük çoğunluğun aynı düşünmesi ve kendisini temsil etmesi için belli bir siyasi partiyi desteklemesidir” şeklinde özetlenebilir ve düşülen en büyük yanlıştır.
Oysa dünya çok değişti. Herkesin aynı düşünmesi ve temsil için bir merkezi seçmesi düşünülemeyeceği gibi artık mantıksızdır da.
Birlik ve beraberlik genel ilkelerden oluşur. Bu da uzun ve hatta çoğu kez kanlı mücadeleler sonucunda kazanılan başarılardan sonra elde edilir.
Bundan 84 yıl önce bu millet tarihte eşi zor görülecek bir kurtuluş savaşı verdikten sonra yeni devletini kurmuş ve “birlik ve beraberliği” sağlayacak ilkelerini belirlemiştir.
Belirlenen bu ilkeler ülkenin en önemli sözleşmesi olan Anayasa’ya yazılır. Ondan sonra bu ilkeler kimilerinin canının istediği anda tartışılmaya açılamaz.
Bu asla açılamaz anlamına mı gelir. Elbette hayır! Ancak bu tartışmanın başlaması için çok etkili şartların oluşması gerekir, ki bugün böyle gereklilik yok.
O halde “birlik ve beraberliği” Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşundaki sözleşmeye yani Anayasa’ya uygun olarak sağlamak zorundayız.
Bu da laik, sosyal, demokratik bir hukuk devletidir. “Birlik ve beraberlik” budur.
Bunun dışında yüzlerce hatta binlerce fikir, görüş, istek, arzu, ideal olacaktır. Siyaset tüm bunları sevk ve idare etme sanatıdır.
Türkiye bugün “istikrar” adı altında çok ciddi bir tehlike ile karşı karşıya. AKP iktidarı, söylem olarak olmasa bile pek çok girişimi, uygulaması, davranışı ve siyaset tarzı açısından bakıldığında “birlik ve beraberliğimizi” oluşturan ulusal sözleşmemizin kısmen ya da tamamen değiştirilmesini amaçlayan bir yapıya sahip olduğu hissini vermektedir. Bu riskin demokratik yollardan giderilmesi için AKP dışındaki tüm siyasi partilerin demokrasi reflekslerini harekete geçirmeleri ve genel ilkelerimiz etrafında toplanması gerekir.
Gerçek demokrasilerde ulusal sözleşme niteliğindeki ilkeler dışında herkesin ayrı fikir ve görüşte olması beklenemez ve bu olamaz da zaten. Siyasi partiler de bunun için vardır.
O halde yapılması gereken genel ilkeler çerçevesinde “cepheleşmeye yol açmayacak” biçimde toplanmak ve sağlıklı koalisyonlar oluşturmaktır. Türkiye’nin siyasi yelpazesine ve siyasi partilerine bakıldığında bunun aslında çok da zor olmadığı görülmektedir.
Yeter ki, lider kadrosunda olanlar kişisel hırs ve komplekslerini bir kenara bırakabilme cesaretini göstersinler.
“Rumların çözüm istemediğini tüm dünyaya göstereceğiz”
İktidara gelmeden önce Rumlara özellikle Komünist AKEL’in samimiyetine çok inanan ve şimdi hayal kırıklığı yaşayan Mehmet Ali Talat bundan sonraki çözüm politikalarını anlatırken “Masadan asla kalkmayacağız” dedi.
Talat’a “Bu durumda Rauf Denktaş’a hak verdiğinizi söyleyebilir miyiz?” diye sordum. “Hayır” diye cevapladı. Çünkü ona göre Denktaş Rumlarıın çözüme yanaşmadığını biliyordu, atak olacağına kendini sıkıştırıyordu.
Oysa Talat aktif olduğunu, bunu sürdüreceğini belirterek “Ben sürekli çözüm için adım atan kişiyim. Masadan kalkmayacağım. Bu durumda Rumların çözüme yanaşmadığını tüm dünya görecek. Ben masada oturuyorum, onlar sürekli sorun çıkarıyor. Yani çözümü istemeyen tarafın Rumlar olduğunu herkes görmeye başladı” dedi. Talat bu sözlerini pekiştirmek için “Şu anda izolasyonlar kalkmadı. Ne uçaklar geliyor ne de ticari faaliyet serbest bırakıldı. Ama başka bir şey oluyor” dedikten sonra benim “ne oluyor?” dememe fırsat bırakmadan sürdürdü:
“Yabancı yatırımcılar geliyor. Batı ülkelerinden şirket bazında temsilciler ziyaret ediyor. Arazi satın alıyorlar, otel ve hizmet binaları yapmaya başladılar.”
Bunun üzerine “Size ne sıfatla geliyorlar?” diye sordum. Talat da “Türk toplumunun lideri sıfatıyla geliyorlar, ama kim olduğumu bilmiyorlar mı?” karşılığını verdi.
Sözün özü şu: Talat dünyaya Rumların uzlaşılmaz olduğunu göstermek ve köşeye sıkıştırmak isterken, diğer yandan da kendiliğinden azalan izolasyonların tamamen kalkmasını bekliyor.
Kadın adaylardan hiç para alınmasın
Ka-Der öncülüğünde kadınların da siyasete ağırlık koyması isteniyor biliyorsunuz. Cüneyt Koryürek’le sohbet ediyorduk geçen hafta. Koryürek ortaya ilginç bir fikir attı.
Dedi ki: “Partiler aday adaylarından belli bir para alırlar. Partiler madem ikide bir kadınların da siyasette olması gerektiğinden söz ediyor hatta kotalar ayırıyor, bunu yapacaklarına kadın aday adaylarından hiç para almasınlar.”
Ben de “O zaman kadın patlaması yaşanır, herkes aday olmaya kalkar” diye esprili bir şey söylemek istedim. Cüneyt Koryürek sözümü kesti ve “Tamam senin dediğin olsun, bari yarı para alsınlar” dedi. Ka-Der partilere bu açıdan baskı yapabilir gibi geliyor bana.

