Vermeyin Tayyip Bey’e bu kadar çok coşkuyu

9 Nisan 2007

Dikkat ediyor musunuz, Cumhurbaşkanlığı seçimleri yaklaştıkça bazı çevrelerden Tayyip Erdoğan’a “coşku verenlerin” sayısı artıyor.“Çık Çankaya’ya” “Çıkmazsan bitersin” “Orası senin hakkın” türünden yüreklendirici sözlerin ardı arkası kesilmiyor.Burada iki grup var. Birinci grup aslında Tayyip Bey’in Çankaya’ya çıkmasını istemiyor, ama böyle “coşku vererek” tahrik etmeye çalışıyor. Böylelikle Tayyip Bey Çankaya’ya çıkarsa olacaklardan medet umuyor.Diğer kesim ise artık işi bir inat gibi görüyor, “fırsat bu fırsat, Çankaya’ya bir çıktık mı oradan artık kimse indiremez” görüşüyle “coşku vermeyi” giderek artırıyor.Başka kimler ne düşünüyor, artık onun yorumu size ait ama bana göre gerçek olan bir şey var. Tayyip Bey ya da bir türevi Çankaya’ya çıkarsa, ondan sonra artık yapılacak bir şey olmaz.Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olması halinde gerginlik ortamının hiç bitmeyecek biçimde başlayacağını biliyoruz da bunun kime ne faydası olur, bu tartışılır.Askerler Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ı yok sayarlarmış, Çankaya’daki hiçbir törene, toplantıya, yemeğe katılmazlarmış, onun bulunduğu yerlere gitmezlermiş.Bunların hiçbiri gerçekçi değil.Nasıl olacak peki Milli Güvenlik Kurulu toplantıları?ABD Başkanı Türkiye’ye geldiğinde ne yapacaksınız örneğin?Bu nedenle bazı çevrelerde yeşermeye başlayan “Şu anda Tayyip Erdoğan’ın önünü kesmek mümkün değil, o zaman seçilsin, indirmek daha kolay olur” görüşü külliyen yanlıştır.Seçilen seçilir ve orada oturur. İndiremezsiniz. Bu kişi, hakkında laik, demokratik hukuk devletinin temel ilkelerini içine sindiremediği yolunda güçlü kanaatlar oluşmuş biriyse sorun daha büyüktür.Çünkü böyle birinin Çankaya’ya çıkması, bu tür görüşlerin meşrulaşmasına ve aksinin bir daha gündeme bile getirilemeyecek olmasına yol açar. Türkiye’nin böyle bir tehlikeye maruz kalmasını hayal etmeye bile kalkmamalıyız.Peki bu gelişme nasıl engelenecek?Aklıevveller hemen askeri müdahaleden endişe etmesin.Bu gidişin önünü sadece kamuoyunun büyük baskısı kesebilir. 14 Nisan’da yapılacak mitingi bu nedenle çok önemsiyorum.Öyle 50 bin 100 bin değil, 500 binin üzerindeki bir kalabalık, dayatma ile Çankaya’ya çıkma özlemi içindekileri frenleyecektir.İktidar sözcüleri bu mitingi küçümsemeye çalışarak “toplama kabalalıklarla kimse bir şey elde edemez” diyorlar. Ama öyle değil. 14 Nisan’da toplanacak kalabalığın etkisi Türkiye’den çok dünyayı etkileyecektir.Demokrasi kültürünü gerçekten hazmetmiş toplumlar, milyona varan kalabalıkların anlamını da bilirler.O zaman hiç kuşkusuz Tayyip Bey’in çok güvendiği bazı ülkelerin devlet ve hükümet başkanları da telefonlar ederek “Bu konuda uzlaşmaya gitmemen yanlış, bu bize de zarar verecektir” uyarıları yapacaklardır.***Talat’a yeni soruKKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat’a, hafta sonunda Rum Komünist Akel’in kongrelerinde Yunan Milli Marşı’nın çalınıp çalınmadığını, Yunan bayrağı asılıp asılmadığını sormuştum. Kıbrıs’taki görüşmemizde medyada çıkan haberlere cevap vermediğini söylemişti. Sanıyorum soruyu da bu fasıldan kabul etti. Olsun, kayda geçiyor hiç olmazsa.Şimdi bir soru daha sormak istiyorum. CTP Kongresi 18 Mart günü yapılmıştı. Oysa aldığım bilgiye göre kongre tarihi önce 11 Mart olarak belirlenmiş. Ancak Rum Komünist Akel partisi “Kongreye biz de geleceğiz, ama 11 Mart’ta mümkün değil, bir hafta sonraya 18 Mart’a alın” diye mesaj göndermiş. Bu doğru mu?CTP kongreyi 18 Mart’a alırken, kimsenin aklına o günün Çanakkale Şehitleri’ni Anma Günü olduğu gelmemiş. Ancak deniyor ki Akel bunu çok iyi biliyordu ve özellikle bu günün saptanmasını istedi. Böylelikle Kıbrıs’ta 18 Mart anılırken, CTP’lileri kongre telaşı sarmıştı. Nitekim CTP Başkanı ve Başbakan Soyer’le asker arasındaki tartışma da işte bu ortamda yaşanmıştı.***Çok küçük bir aritmetik hesabıMeclis Başkanı veya Başkanvekilleri acaba cevap verirler mi şöyle bir soruya;Anayasa gereği Türkiye Büyük Millet Meclisi 184 üyenin katılımıyla oturumu açabiliyor. Bu kadar kalabalıkla toplanmış Meclis’te bir kanunun geçmesi içinse 114 milletvekilinin oy kullanması gerekiyor. Meclis 184 kişiyle açılsa, ancak sıra oylamaya geldiğinde salonda 100 kişi olduğu saptansa, oturumu yöneten başkan oylamaya geçer mi geçmez mi? Hukuki yorum yapmak haddim değil, ama mantıken ne olması gerekir?***Yok aslında birbirimizden farkımız, onlar AB üyesiİtalyan devlet televizyonu RAI, formatını Türkiye’den satın aldıkları “Gelinim olur musun” yarışma programını “Mükemmel Gelin” adıyla yayınlamaya başlamış. Program tıpkı Türkiye’deki gibi inanılmaz bir reyting almış.Ancak, işin bir de ‘ancak’ı var. İtalyan entelektüelleri, kadın dernekleri, bir kısım medyası ve bazı milletvekilleri programa savaş açmış. Bu tür “çöplük” programların İtalya’yı 50 yıl geriye götürdüğünü ileri süren bu çevreler “kalitesizliğin egemen olmasına karşı” güçbirliği oluşturmuşlar.Devlet televizyonu RAI’nin başkanı önce tepkiler karşısında biraz paniklemiş, ama reytingleri görünce programa “devam” kararı almış.İşte tam Türkiye.Bizde de bu tür programlara karşı, aklı başında, iyi eğitim görmüş, kaliteden yana olanlar protestolar yapıyor.Ama değişmeyen bir gerçek var. Bu tür programlar çok izleniyor ve hiçbir kanal bu kadar ballı bir gelirden mahrum kalmak istemiyor.Demek ki şu bir gerçek; çok para kazanmanın yolu seviyesizlikten, kalitesizlikten geçiyor.Bu sadece Türkiye için değil, tüm ülkeler için de böyle. Avrupa ülkelerinde de durum aynı, yani farkımız yok, onların fazlalığı sadece AB üyesi olmaları.Burada insanın canını sıkan, kalitesizliğin böylesine prim yapmasının, hayatlarını sadece paraya bağlamış olanların azgınlaşmasına olanak sağlaması.Çünkü onlar, niteliksiz kalabalıkların yarattığı kısa sürede çok para kazandırma desteğini, ülkeyi daha kaliteli hale getirmek isteyenlere karşı bir silah gibi kullanma cüretini gösterebiliyorlar.Çok yazık ama yapacak bir şey de yok.Yapabildiğimiz, aynı kalitesizliğin kaliteli sandığımız toplumlarda da yaşandığı.Teselli olur musunuz bilemem.

Devamını Oku

AKP milletvekili ile pata küte bir sohbet

8 Nisan 2007

Geçen hafta perşembe günü yakın dostum olan bir AKP’li milletvekili ile öğle yemeğinde yaptığım sohbetten bir kesit aktarmıştım.Bu sohbette asıl can alıcı konuşmaları Cumhurbaşkanlığı seçimleri ile ilgili yapmıştık. Bugün size o konuşmadan bazı bölümleri yazmak istiyorum. (İlk soru benim...)– Tayyip Bey aday olacak mı?– Bana göre olacak.– Bana göre olmayacak.– Kim olacak peki?– Bak, benim için kim olacak sorusu önemli değil. Tayyip Bey olmayacak.– Yani başkası olabilir diyorsun.– Aynen öyle. Çünkü Tayyip Bey olmayınca sorun kolay çözülür. Türkiye’de Cumhurbaşkanı olacak o kadar çok kişi var ki.– Bana göre bu fırsatı kaçırmaz.– Bu fırsat değil ki. Hükümet fırsatla kurulur ama iş tüm ülkeyi temsile gelince durup düşünmek lazım.– Peki aday olması nasıl önlenecek?– Senin de aklına müdahale geliyor değil mi?– Başka türlü önlemek mümkün değil ki?– Neden mümkün olmasın, birçok demokratik yol var.– Neler?– Çok etkili telkinler alabilir?– Kimden?– Her kesimden, bak sivil toplum kuruluşlarıyla da görüşecek.– Onlar rahat konuşur mu sence?– Konuşamazlar belki ama, niyeti belli ederler.– Başka?– Askeri yabana atma, onlardan da etkili ricalar gelebilir.– Bu demokrasiye uygun mu?– Niye uygun olmasın, sonuçta asker bu devletin askeri değil mi?– İyi de buna niye karışsın?– Şimdi bana göre yanlış bir şey yapılıyor. Askerin yönetime müdahalesi başka, fikrini söylemesi başka.– Bu yönetime müdahale değil mi?– Türkiye’nin gerginleşeceğini, bu tür dayatmalar ile devlet yönetiminin zaafa uğrayacağını söylemek müdahale sayılmaz bana göre.– Askeri geçelim, başka?– Yabancı dostlardan uyarı gelebilir.– Gelir mi sence?– Gelebilir, Türkiye’ye milyarlarca dolar yatırım yapanlar önlerini görmek isteyeceklerdir.– Onlar Erdoğan’ı istemezler mi?– İstememek değil, görüntüde istikrarı yakalamış Türkiye’nin kendi kendine kaosa sürüklenmesini istemeyebilirler.– Ne yapabilirler sence?– Ne bileyim, Tayyip Bey ikide bir Bush’u Blair’i aradığını söylüyor.– Eee arar.– Bu sefer de onlar arayıp siyasette kalmasını önerebilirler.– Bilmem ki, belki doğru olabilir.– Sonra halkın tepkisini de yabana atma.– Halk ne yapabilir ki?– Gürcistan’da, Ukrayna’da ne oldu?– Ama Türkiye’de olmaz.– Ona hiç güvenme. Örneğin 14 Nisan’da bir yürüyüş var.– 50 bin kişi bile toplayamazlar.– Olabilir, bugüne kadarki tepkilere bakınca öyle sanılıyor ama, 1 milyon kişi toplanırsa?..– Toplansın.– Meclis’e doğru yürürlerse?– Pek mantıklı gelmiyor.– Canım ben de olacak demiyorum, ama buna benzer bir şey olursa bu Tayyip Bey’i endişelendirmez mi?– O dediğin kalabalık olursa oturup düşünür herhalde.– Yani diyeceğim, demokratik olarak pek çok yol var.– Dediklerin doğru da, bana göre bunlar olmaz.– AKP’de çatlama ihtimali var mı?– Şu anda yok.– Ama birçok kişi seçilemeyeceğini biliyor.– Tamam da onlar kendilerini Cumhurbaşkanlığı seçiminde göstermez.– Nerede gösterir?– Genel seçimlere doğru bu tür ufak çatlamalar olabilir.– Peki Tayyip Bey bir başkasını aday gösterirse.– O zaman biraz daha farklı.– Partiden karşı çıkan olur mu?– Olabilir, o zaman durum biraz daha karışık hale gelir.– Kim çıkar örneğin?– Tayyip Bey aday olmazsa Arınç kesin ortaya çıkar.– Peşinden çok adam gelir mi?– Gelir de sonucu etkilemeyebilir.– Akla gelmeyen başka bir isim daha çıkarsa ne olacak?– Bana göre çıkmaz da, çıkarsa da bir şey olmaz,– Hesap yapalım, bir kere daha yapmıştım bunu.– Nasıl bir hesap?– AKP’nin 354 milletvekili var.– Evet.– 4. turda Cumhurbaşkanı seçilmesi için 367 oy gerekiyor.– O da tamam.– Adaylardan biri 79 oy alırsa diğer aday 367’yi bulamaz ve seçimler iptal edilir.– Bana m¡ümkün gelmiyor.*****Tezgâh işlediTam tahmin ettiğim gibi Tayyip Erdoğan’ın “Yargı görevini yapsın” talimatından sonra Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı harekete geçti ve iki emekli asker için soruşturma başlatıldı.Siyasal İslamcı medya ile yandaşları sevinç çığlıkları içinde “Darbenin cezası ömür boyu hapis” başlıklarıyla haberi süslediler.Emekli generaller hakkında bu soruşturma sonunda dava açılır mı? Emekli generaller mahkûm olur mu? Bilemem ama bana zor gibi geliyor. Çünkü en azından şöyle bir gerçek var; ortada darbenin sadece lafı var; ne hazırlık yapılmış, ne harekete geçilmiş hatta düşünce aşamasında bile pişmemiş. Buna karşın gerçek olan şu ki bir sonuç alınamasa bile emekli generaller üzerinden Silahlı Kuvvetler’in hırpalanması görevi yerine getirilecektir. Amaç da buydu zaten. Sözde demokratlar Tayyip Bey’i Köşk’e çıkarabilmek için artık ellerinden ne geliyorsa yapıyorlar. Bakalım, sonuç ne olacak?*****Haber müdürlerinden küçük bir ricaHafta içinde tiyatro sanatçıları Harbiye’deki Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nin yıkılmasını önlemek ve kararı protesto etmek için tiyatro binasının önünde toplanmıştı. Büyük tesadüf eseri, aynı gün belediye tek firmanın katılacağını gerekçe göstererek ihaleyi iptal etti.Doğal olarak bu protesto eylemini izlemek için çok sayıda gazete ve televizyon muhabiri de tiyatronun önünde toplanmıştı.Protestoya katılan yılların sanatçısı, 80 yaşına ulaşmış Mücap Ofluoğlu binanın merdivenlerini çıkarken, muhabir arkadaşlarımızdan biri tiyatro sanatçılarına “Muhsin Ertuğrul bu mu?” diye sormuş. Bu soru çok kısa sürede kulaktan kulağa tüm sanatçılar arasında yayılmış. Sanatçılar bir muhabirin Muhsin Ertuğrul konusunda bu kadar bilgisiz olmasını çok yadırgamışlar.Bu arada 10 yıl Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmenliği yapan Gencay Gürün de oradaymış. Televizyon kameraları dizilerden tanıdıkları sanatçıların etrafında toplanıp görüş almaya çalışırken, Gencay Gürün’ü tanıyıp da soru soran tek muhabir bile olmamış.Gazeteciler her şeyi bilmek ve herkesi tanımak zorunda değil. Ama hiç olmazsa izledikleri bir haber konusunda bilgili olmalılar. İnsan entelektüel bir çevrede bu tür şeyler konuşulduğunda üzülüyor. Haber müdürlerinin dikkatine sunmak istiyorum.

Devamını Oku

“Anketlerin gazına gelmeyin”

8 Nisan 2007

İstanbul Üniversitesi’nde, Salı günü dersim vardı. Onun hazırlıklarını yaparken AKP’li bir milletvekili arkadaşım aradı. Öğle saatlerinde Beyazıt çevresinde olacağını söyleyince ben de erken çıktım ve yemekte buluştuk. Doğal olarak son siyasi gelişmeleri konuştuk. Bana her zaman gerçek duygu ve düşüncelerini söylediği için kendisine çok değer veririm. Ama bu kez gerçekten hayli şaşırtıcı şeyler söyledi. Bunların bir bölümünü sizlerle de paylaşmak istiyorum. (İlk soru benim..)– Nasıl gidiyor, nasıl görüyorsun?– Her şey fevkalade.– Abartma– Niye abartayım?– Neymiş iyi giden?– Enlasyon yüzde 10’un altında.– Biliyoruz.– Dolar 1.38.– İyi de sakıncaları yok mu?– İhracat 100 milyar doları aştı.– İyi de nasıl?– Boşver, büyüme müthiş.– Bize katkısı ne?– Borsaya yabancı sermaye akıyor.– Vatandaşa faydası?– Şirketlerimiz, arsalarımız, fabrikalarımız kapış kapış.– Oh ne ala.– Şimdi bunlar madalyonun bir yüzü.– Nihayet gerçeğe geliyorsun.– İthalat 120 milyar.– Belki daha fazla.– İşsizlik diz boyu.– İnsanlar sokağa çıkamıyor.– Cari açık çok yüksek.– Başbakan buna bile iyi diyor.– Bak sana ne diyeceğim, ilk bölümde söylediğim rakamlar doğru ama sanal.– Bunu hep söylüyoruz kızıyorlar.– Türkiye bu sanal görüntüyü oluk gibi akan sıcak para sayesinde yürütebiliyor.– O zaman duvara toslarız.– Aslına bakarsan tosladık bile.– İyi hiç olmazsa bunu söylüyorsun.– Bak ben halkın içinde gezen adamım.– Biliyorum.– Millet çok öfkeli. Bu sanal rakamlar kimseyi doyurmuyor.– Aynen öyle.– Anketlerin yanlış olduğunu düşünüyorum.– Yani?– Basın anketlerin gazına gelip AKP’nin açık ara önde olduğunu söylüyor.– Değil mi?– Bana göre değil. Bu kadar halkın içine girip geziyorsam, gördüklerim bu anketlerin şişirme olduğunu söylüyor.– Bunu partide konuşmuyor musunuz?– Ben söylüyorum. Aslında durumun farkında olan var ama..– Aması ne?– Böyle ortamlarda insanlar görmek istediklerini görürler.– Yani AKP kendini olmadığı yerde mi görüyor?– Biraz öyle. Gerçeğin farkına varanlar da bazı şeyleri açıkça söylemeye çekiniyor.– Vahim bir durum.– Bak buraya taksiyle geldim.– Taksiciler toplumun aynası gibidir, ne oldu?– Taksici dedi ki (Abi seçimde yüzde 90’ımız AKP’ye oy vermiştik.)– Eee, şimdi değişmiş mi?– Diyor ki, bunun yüzde 10’u bile bu kez AKP’ye vermeyecekmiş.– Ben bunu birçok yerde duyuyorum.– Bu bizim için büyük tehlike. Ama kabahat sizde,– Yine biz mi suçlu olduk?– Öyle gibi, çünkü siz bunları dile getirmiyorsunuz.– O kadar da değil.– Nasıl o kadar da değil? Aç bak gazetelere sanki AKP tek başına iktidarmış gibi yazıyorlar.– Bilemem, ben yazmıyorum, yazanın belki başka sıkıntısı vardır.– Benim bölgemdeki milletvekili arkadaşlarımın hiçbiri ilçelere giremiyor.– Nasıl?– Bayağı. Teşkilatlar gelmelerini istemiyor çünkü halkın tepkisinden çekiniyor.– Bu Genel Merkez’de bilinmiyor mu?– Biliniyor tabii ama bunlar öyle açıkça konuşulmaz ki.– Peki AKP seçimleri kazanamaz mı yani?– Yine birinci çıkabilir, ama tek başına iktidar bu kez zor olabilir.– O zaman koalisyon mu olacak?– Muhtemelen, ama Cumhurbaşkanlığı seçimi önemli etken.– Her şey ona bağlı gibi.– Tabii, onun sonucuna göre sanıyorum siyaset yeniden şekillenecek, bu kez sonuç çok farklı olabilir.– Ne olursa?– Bu kez diğer partiler birtakım ittifaklar yapacaklardır bana göre, hele senin geçen gün yazdığın önceden koalisyon protokolü gerçekleşirse seçmenin önemli bölümü buraya kayabilir.– Tabii kimlerin bir araya geleceğine de bağlı.***Yolgeçen anketiHafta içinde bir radyocu aradı. Ege bölgesindeki bir ilçede yerel yayın yapıyorlarmış. Radyoda çalışan dört kişi sokağa çıkıp, rastgele “hangi partiye oy vereceksiniz?” diye sormuşlar.Arayan radyocu, “Bunun elbette bilimsel bir tarafı yok, ama bir saat içinde sokaktan geçen 577 kişiye sorduk bu soruyu ve çıkan sonuçlar üzerinde hiçbir oynama da yapmadık” diye kendini koruma ihtiyacını duydu.Rastgele sorulan 577 kişi bakın oylarını nasıl kullanmış.AKP: 97, CHP: 76, GP: 70, MHP: 68, DYP: 18, DSP: 12, İP: 8, ANAP: 7, SP: 6, Diğer: 7, Kararsız: 208.Bu tabloya bakıldığında kararsızlar dağıtıldığında bile ancak 4 parti barajı geçebiliyor. AKP yaklaşık yüzde 16, CHP yüzde 13, GP yüzde 12.5, MHP de yüzde 12 görünüyor. Diğer partiler yüzde 5’in altında. Kararsızlar ise yaklaşık yüzde 35.Radyocunun dediği gibi bu araştırma elbette bilimsel değil. Ama söz konusu ilçede 2002 seçimlerinde alınan sonuçlara baktım.Bu seçimlerde AKP yüzde 20, CHP yüzde 29, GP yüzde 15, DYP yüzde 11 ve MHP yüzde 10.3 oy almış.Görünen o ki en çok CHP’de olmak kaydıyla tüm partilerden kararsızlar tarafına kayma olmuş.Tüm liderlerin, bu bilimsel olmayan ve çok küçük bir ilçedeki ankete uyarı niteliğinde göz atmaları gerektiğine inanıyorum.***Milli teşvikMilli Takım Yunanistan’ı rakip sahada açık farkla yenince elbette çok sevindik. Federasyon da futbolcuların bu başarısı karşısında her futbolcuya 200 bin lira prim verildi. Spor servisine sordum. Futbolcular bu primlerin yarısını almışlar. Kalanı bir havuzda toplanıyormuş. Takım finale gider ve başarılı olursa bu havuzdaki para da dağıtılacakmış.Primler Futbol Federasyonu’nun sponsor, naklen yayın ve reklam gelirlerinden elde edilen paradan veriliyormuş. Bu rakam da milyonlarca doları geçiyor. Ancak Türkiye’de sadece futbol yok. Dünya şampiyonu olacak veya olimpiyat madalyası alabilecek yetenekteki pek çok sporcu sadece bir futbolcunun primiyle bile bu zafere ulaşabilir. Acaba diyorum, Futbol Federasyonu elindeki bu muazzam para gücünden küçük bir miktar ile yetenekli sporculara destek olamaz mı? Örneğin spor otoritelerinden bir heyet kurulur ve bu heyet seçeceği yetenekli sporculara çalışma koşullarını iyileştirmek için yardım yapabilir. Fena mı?

Devamını Oku

Herkes tabii ki aynı partiden olmayacak

6 Nisan 2007

Tayyip Bey 14 Nisan’da yapılacak mitingden rahatsızlığını biliyorsunuz, “Şirazesinden çıkıyor” deyimiyle dile getirmişti. Başbakan konuyla ilgili konuşurken sokaklara dökülmenin bir anlamı olmadığını da söyleyerek “Böyle yapacaklarına parti kursunlar, bakalım görelim o zaman” demişti.Tabii demokrasi kültürü olmayınca ve mevcut hali bile içine sindirmeyince böyle oluyor.Tayyip Bey ve AKP’liler kendilerine karşı olan herkesi aynı kefeye koymaya çalışıyorlar. “Madem bizden şikâyetçisiniz bir araya gelin, parti kurun” gibi duyduğunuzda mantıksız olmayan ama içi doluluktan yoksun sözler söylüyorlar.Demokratik tepkinin tek yolu siyasi partilerden geçmez. İnsanlar hiçbir partiye üye olmasalar, sempati duymasalar ve hatta oy kullanmasalar bile bu, demokratik tepkilerini ortaya koyamayacakları anlamına gelmez.Tayyip Bey ve yandaşları demokrasiyi sadece “oy sayısı” olarak görme yanlışlığı içinde fütursuzca hiçbir uyarıyı dikkate almadan dolu dizgin gidiyor. Hani sonradan görme zenginlerin “paran kadar konuş” sığlığını “oyun kadar konuş” şekline getiriyorlar.Doğrudur, AKP 2002 seçimlerinde 10 milyon oy aldı. Ama 30 milyon oy da AKP’ye verilmedi.Ankara’da haftaya bugün yapılacak miting, AKP’ye oy vermeyen kitlelerin ortak sesi olacaktır. Bu mitinge katılanların aynı fikir, aynı görüş ve aynı siyasi parti çatısı altında olmaları düşünülemez bile.Bir hafta sonra Ankara sokaklarında ayrı siyasi parti ve ayrı dünya görüşlerinde olmalarına rağmen Atatürk Cumhuriyeti’nin temel ilkelerini kendilerine şiar etmiş, umarım, milyonlarca kişi olacak. Zaten demokrasinin güzelliği de burada. Nasıl aynı görüşler altında bir siyasi parti çatısı altında örgütlenmek ve mücadele etmek demokrasinin bir gereği ise, temel ilkelerde aynı düşünen, ama siyasal olarak ayrılan milyonların bir araya gelebilmesi de demokrasinin gereğidir.Nitekim öyle sanıyorum ki, gelecekte demokrasiler, temel ilkelerde anlaşan ayrı siyasi görüşteki büyük kitlelerin belki de bir günlük ittifakı sayesinde ayakta duracak ve karanlıklara geçit verilmeyecek.Bu nedenle kimse haftaya bugün Ankara’da yapılacak gösteriyi küçümsemesin. Cumhuriyet’in temel ilkeleri olan, laiklik, demokratlık, hukuk devletini üstün tutmak, sosyal eşitlik konularında aynı ülküleri paylaşan herkes, iki eli kanda bile olsa Ankara’ya akmalıdır.Bu belli ki AKP ve yandaşlarınının uykularını kaçırıyor. O nedenle şimdiden sabotajlara, provokasyonlara başladılar bile. Bunun miting günü yaklaştıkça artacağından kimsenin kuşkusu olmasın. Ama kimse de bundan ürküp, korkup kenara çekilmesin.Türkiye eşiğine geldiği uçurumdan, halkının Atatürk, laik Cumhuriyet ve demokrasiye bağlılığı sayesinde kurtulacaktır.***Arıları kim öldürüyor?Pazartesi günü haber toplantısında haber müdürümüz arıların öldüğünü, bunların arıcılık sektörü ve ekonomi için çok talihsiz bir gelişme olduğunu anlattı. Daha sonra da arıların küresel ısınma nedeniyle öldüklerinin tahmin edildiğini, konuyla ilgili çeşitli ülkelerde araştırmalar yapıldığını söyledi.Nitekim salı günkü gazetede arıların ölümüyle ilgili hayli geniş bir haber vardı. Aynı gün bir arkadaşımla buluşmak üzere Pangaltı’daki bir modern kahveye uğramıştım. Arkadaşımın yanında o güne kadar hiç karşılaşmadığım biri daha vardı.Beni tanıştırdı. Adını söyledikten sonra mesleğini belirtirken sanki kulağıma “arıcı” dedi gibi geldi. Bunun üzerine tekrar sordum “Arıcı mı dedin?” diye. “Evet” cevabını alınca “İnanılmaz bir şey, bugün bir arı haberi vardı gazetede iyi ki size rastladım” dedikten sonra da “Arılar ölüyormuş, herhalde biliyorsunuz” diye sordum. Bilmez olur mu. Ama verdiği cevap çok şaşırtıcıydı “Onu Cargill’e sormak lazım.” Doğal olarak “Nasıl yani?” dedim. Yeni tanıdığım arıcı “Son yıllarda genetik yapısı bozulmuş tohumlar ithal ediliyor. Bunlar belki o ürünlerin rekoltesini artırıyor ama çevreye başka zararları var” dedi.Gerçekten sorun sadece bu mu? Devam etti: “Elbette küresel ısınmanın da etkileri olabilir. Buna karşın genetik yapısı bozulmuş tohumların da özellikle arıları öldürdüğüne ilişkin elimizde raporlar var. Bu sadece bizde görülmedi, Avusturya’da ve Amerika’da da arıların yarıya yakını ölünce alarm zilleri çaldı. Şimdi bu konu üzerinde çok ciddi çalışmalar yapılıyor” dedi.Peki Cargill hangi tohumları ithal ediyor? Adana, Hatay, Urfa bölgelerinde mısır ekiliyormuş. Bunun tohumu da Cargill tarafından getiriliyormuş. Arı ölümleri de zaten sadece bu bölgelerde çok görülüyormuş.Cargill’i, Tayyip Bey’e Amerika’dayken bizzat Başkan Bush’un verdiği dosya ile tanıyoruz. Bu şirket tarım arazisine fabrika kurduğu gerekçesiyle ciddi eleştirilere ve hukuki engellere uğramıştı. Bush ise Tayyip Bey’den bu sıkıntıların artık giderilmesini istemişti. Başbakan da bu isteğe uymuştu.***250 bin arıcıSohbet sırasında Türkiye’de 250 bin arıcı olduğunu öğrendim. Bu arıcılara ait 4.5 milyon kovan varmış. Bu sayı Çin’den sonra dünyada ikinci sırayı alıyormuş. Arıcılıkta Türkiye dünyanın ilk 10 ülkesi içinde yer alıyormuş.Türk arıcılar bu nedenle dünya arıcıları arasında önemli bir yer tutuyormuş. Örneğin bu yıl Avustralya’nın Melbourne kentinde yapılacak Dünya Arıcıları Genel Kurul’unda Türkiye en büyük grupla temsil edilecek ve seçimlerde çok etkin rol oynayacakmış.Arıların ölmesi sadece bal yapımını etkilemiyormuş. Çünkü arılar bal yapmanın dışında çiçekten çiçeğe polen de taşıdıkları için, bu ciddi sayısal azalma doğanın dengesini de etkiliyecekmiş. Bu yıl arıların ölmesi önümüzdeki yıl bazı bitkilerin de yok olmasına ya da çok azalmasına neden olacakmış ki asıl tehlike de bu.Minicik arıların dünyası ne kadar geniş değil mi?***Sayın Mehmet Ali Talat’aKKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, Kıbrıs ziyaretimde beni kabul ettiğinde çok olumlu izlenimler edinmiştim. Ancak aradan geçen zaman içinde Sayın Talat’ın bazı açıklamaları ve uygulamaları beni gerçekten çok şaşırttı. Örneğin CTP’nin kongresinde askerle yaşanan polemik üzerine Talat da “Parti kongresinde neden İstiklal Marşı çalınsın?” demiş. Kendisine, eğer lütfedip cevap verirse bir şey sormak istiyorum:Çok iyi ilişkide olduğunuz Rum Komünist Akel Partisi’nin kongrelerinde Yunan Milli Marşı çalınıyor mu, salona Yunan bayrakları da asılıyor mu?Eğer cevabınız “Evet” ise KKTC’de İstiklal Marşı’nın okunmasından ve Türk bayraklarının asılmasından neden rahatsızlık duyuyorsunuz? AB üyesi, herkesin tanıdığı bir ülkenin partisi Yunan Milli Marşı’nı okuyor ve Yunan bayrağına saygı duyuyorsa, sizin bu endişeniz nereden geliyor?Teşekkür ederim.

Devamını Oku

Askeri rezil etmenin yolu “yargı görevini yapmıyor”dan geçiyor

4 Nisan 2007

Başbakan, Halep yolunda yanındaki gazetecilere emekli Oramiral Özden Örnek’e atfedilen günlükle ilgili “Yargı görevini yapmıyor” dedi. Kastettiği şu: Nokta dergisi Örnek’e ait olduğunu ileri sürdüğü bir günlük yayınladı. Bu durumda savcılar Nokta Dergisi’nin yöneticilerini çağıracaklar. Bunu delillendirmesini isteyecekler. Bu deliller sabit bulunursa işin ucu kime gidecekse gidecek.İlk bakışta son derece masum ve gerçekçi bir talep. Eğer gerçekten ortada orduyu da yıpratacak bir konu varsa, bunun mutlaka çözülmesi gerek.Ancak gerek Tayyip Bey’in gerekse hem siyasal İslamcı, hem de kitle medyasındaki yandaşlarının yazılarına, sözlerine baktığınızda asıl amacın başka olduğunu görüyoruz.Çünkü asıl istenen, gerçeğin ortaya çıkarılması değil günlük olarak tanımlanan yazılarda adı geçen eski komutanların sorguya çekilmesi.Savcılar hakerete geçecek, önce dergicilerin ifadesi alınacak, bu ifadelerin ışığında “kuvvetli kanaatlar” oluşacak, ardından eski komutanlar birer birer savcılığa çağrılacak.Bu oyun tutar mı? Akıl ve mantık süzgecinden bakarsak tutmaması daha yakın ihtimal ama burası Türkiye, Adalet Bakanlığı’nın emir ve talimatlarını uygulayacak bir savcı bulunması o kadar da zor değil. Düşünsenize, Cumhurbaşkanlığı seçimlerine çok az bir zaman kala, pek çok emekli general savcılık kapılarında “darbe için hazırlık yapıp yapmadıkları” konusunda ifade vermek durumunda kalacak.Siyasal İslamcı medya ile AKP yandaşlarının aylardır sürdürdüğü “ordu darbe mi yapacak?” endişelerinin üzerine tuz biber ekecek bir operasyon bu. Asker iyice rezil edilecek, bırakın müdahaleyi, çok yakın bir gelecekte birlikte çalışması gereken bir Cumhurbaşkanı konusunda en mütevazı görüşü bile dile getiremeyecek hale sokulacak.Tayyip Bey, öyle görüyorum ki, Cumhurbaşkanlığı makamını ele geçirebilmek için, son günlere hırslarına yenik düşmüş bir görünümle giriyor. Sağduyunun egemen olacağına inancımı hâlâ korumakla birlikte Tayyip Bey’in beni yanıltabileceğini, Çankaya’yı ele geçirebilmek için her şeyi ateşe atmaya hazır bir psikolojiye doğru hızla kaydığını görüyorum.Askerle, üniversitelerle, yargıyla, bürokrasiyle sürekli kavga eden, bu kavgasını zarif olmayan üslupla süslemekten çekinmeyen, her fırsatta “Biz-siz” ayrımı yapmayı tehlike olarak görmeyen birinin ya da göstereceği kişinin devletin en tepesinde oturmasının sakıncalarını umarım artık herkes görüyordur.*****Ekranda Yiğit Bulut adlı bir gazeteciSalı akşamı televizyon kanalları arasında geziniyordum. Çoktandır aynı anda seyredilmesi gerekli bu kadar çok programa rastlamamıştım. Bir tarafta Prag Orkestrası’nın canlı yayınlanan konseri, bir tarafta Cumhurbaşkanlığı seçimi, bir tarafta İstanbul Belediye Başkanı’nın anlattıkları, bir tarafta Fenerbahçe’nin Halep’teki maçı, diğer taraftan da diziler.Bunlar arasında gidip gelirken ART televizyonunda heyecanla konuşan pırıl pırıl yüzlü genç birinin söylediklerine takıldım. CNN televizyonunun sabah yayınlarındaki ekonomi programlarında görmüştük birçok kere. Adı Yiğit Bulut.Konuşmasına bir takıldım, neredeyse iki saat başka yere geçemedim.Ekonomi, dış politika, ulusal değerler konusunda o kadar güzel, o kadar anlaşılır, o kadar heyecanlı şeyler anlattı ki, zaten ekrandan kopmak mümkün değildi.Ama beni asıl etkileyen bu genç insanın, her söylediğine önce kendisinin inandığı, arkasında durduğu hissini vermesiydi. Lafları eğip bükmeden, kıvırmadan, birilerini kızdırma korkusuna kapılmadan söyleyebiliyordu. Herkese kafa tutuyordu, ama bunu öyle zarif bir uslüpla yapıyordu ki, kimse itiraz edemezdi.Ortaya attığı her iddia ile ilgili konunun taraflarını “hodri meydan” edasıyla ekranda tartışmaya çağırması da son derece düzeyli ve cesurcaydı.Bu genç adamı izlerken “Parti liderleri acaba bu programı izliyor mu?” diye düşündüm. Böyle atak, akılcı, cesur, mantıklı bir gencin herhangi bir partinin başında oturması bile bana göre o partiye inanılmaz oy getirir.Kendi düşüncesinde siyasete girmek var mı bilemem, ama Yiğit Bulut ve onun gibilerin mutlaka ülke yönetimine de soyunması gerekir.*****14 Nisan’dan korkmayınTayyip Bey bazı sivil toplum kuruluşlarının 14 Nisan’da Ankara’da yapacağı yürüyüşe tepki gösteriyor. İşin “şirazesinden” çıktığını söylüyor. Bir taraftan istenilen kalabalığın toplanamayacağını iddia ederken, öte taraftan ne kadar büyük kalabalık olursa olsun hiçbir şeyin değişmeyeceğini söylüyor.Bu çelişki bile Tayyip Bey’in ruhunda demokrasi adına bir korku olduğunun göstergesidir. Yalnız başına kaldığında yüzde 25 oyla, yasaların arkasına sığınarak tüm devleti ele geçirmeyi planlamanın, şekilsel demokrasiye olmasa bile siyasi ahlaka aykırı olduğunu herhalde kendisi de düşünüyor. Bu nedenle geniş toplumların şiddetli tepkisinden endişe duyuyor. Ama serde Kasımpaşalılık olduğundan “Kalabalık ne kadar büyük olursa olsun, bizi bağlamaz” kabadayılığını yapmaktan da çekinmiyor.Oysa şurası bir gerçek ki, tüm dünyada kimi liderlerin küçümsediği kalabalıklar, aslında demokrasinin sesidir ve ona inanmayanları hiç beklemedikleri bir anda yerlerinden etmiştir. Yakın tarihe bakmak bile kafidir bunu görmek için.*****Hemen atladıCNR’nin yöneticisi Ceyda Erem İpsala’dan yurt dışına çıkmak istemiş ama geri dönmüş. Yurt dışı yasağı yokmuş ama Emniyet yetkilileri “gitmemesi” tavsiyesinde bulunmuşlar. Ceyda Erem gece yarısı neden yurt dışına gitmek istedi, neden geri döndü, bu bir kaçış mıydı, bunları bilemem.Ancak bu haberle ilgili tüm gazete haberlerinde bir ayrıntı çok dikkatimi çekti. Hemen her gazetede bu olayla ilgili tek yorum bir İTO Yönetim Kurulu üyesi tarafından yapılmış. İTO Yönetim Kurulu üyesinin Ceyda Erem’le ne alıp veremediği olabilir ki?Ama geçen gün yazmıştım. Bu olayın bu kadar sansasyonel olarak ortaya atılmasının arkasındaki amacın CNR’yi ele geçirmek olduğu yolunda kuvvetli söylentiler var. AKP iktidarı para getiren hiçbir kuruluşu kendisinden olmayana bırakmamak için her şeyi yapıyor. Yarın daha güçlü olarak iktidara gelirse bugünün “dünya zenginleri de” bundan nasibini alacaktır.

Devamını Oku

Nedir bu “darbe olmasın” telaşı?

3 Nisan 2007

Silahlı Kuvvetler’i yıpratma kampanyasında Fethullah Gülen’in adı mı geçiyor.Aynı koro yine ayaklanıyor: Bunlar darbe kışkırtıcısı.Türkiye’nin hızla bir İslam devletine doğru kaydırılmak istendiğini mi dile getiriyorsunuz.Korodan ortak ses: Bunlar demokrasi düşmanı, darbe çağrıları yapıyorlar.Dikkat ediyor musunuz bilemiyorum; siyasal İslamcı basında aylardır bir darbe telaşı var.Siyasal İslamcı olmayan daha geniş kitlelelere seslenen kimi gazetelerdeki AKP yandaşı sözde aydınların da yazılarını alın okuyun. Hemen her gün darbe olacağı endişesine yönelik görüşler var.Peki siz gerçekten demokrasiye inanan bir gazetecinin, yazarın askeri müdahaleyi ima bile ettiğini gördünüz, okudunuz mu hiç?Aklı başında hiç kimse darbeden de, askerin müdahalesinden de söz bile etmiyor.Oysa siyasal İslamcı medya, AKP ve yandaşlarının ağzından düşmüyor bu yakıştırma.Bunun bir tek nedeni var: Siyasal İslamcılar, AKP’liler ve yandaşları şu an içinde bulunduğumuz ortamın demokrasi ile uzaktan yakından ilgisi olmadığını biliyorlar.Bunun yanı sıra uygulamaların Türkiye’yi götürdüğü noktayı da biliyorlar. Cumhuriyet ve Atatürk ilkelerinin birer birer ortadan kaldırılacağını, laik, demokratik, sosyal, hukuk devleti yolundan sapılacağını biliyor ve bunu istiyorlar.Ama buna karşı Atatürk’e, Cumhuriyet’e, laikliğe, hukuka bağlı ezici bir çoğunluk bulunduğunun da farkındalar.Tüm bunlara karşın demokrasinin cilvesi nedeniyle aritmetik dengenin kendi lehlerine olduğunu ve dayatma halinde son kaleyi de ele geçireceklerini, ezici çoğunluğun bunu önlemesinin olanaksız olduğunu da hesaplıyorlar.Burada akıllarına takılan tek şey; acaba Silahlı Kuvvetler cumhuriyeti koruma ve kollama görevini yerine getirmeye kalkar mı?İşte bu yüzden darbe lafları hep gündemde tutularak, Silahlı Kuvvetler aleyhine yazılar yazılarak, belgeler üretilerek bu olasılık ortadan kaldırılmaya çalışılıyor.Demokrasiye inanan hiç kimse Türkiye’de bir askeri müdahaleyi aklına getirmez ve bu olasılıktan korkmaz.AKP ve yandaşları da korkmamalı, paniklememeli. Sadece demokrat olsunlar, siyasi ahlak kurallarına uysunlar, o kadar.***Güvercin dolması yediniz mi?Mısır’da Anadolu Ateşi’nin Piramitler önündeki muhteşem gösterisi bitmiş. Artık otele dönüş vakti gelmiş. Ancak gösteri saati nedeniyle akşam yemeğini yiyememişiz.Anadolu Ateşi’nin kurucusu ve yöneticisi Mustafa Erdoğan “Haydi sizi güvercin dolması yemeğe götüreyim” dedi. Ben bunu yemeğin adı sanıyorum, meğer gerçekten güvercinmiş.Bugüne kadar hiç yememiştim. Ayrıca bazı Müslüman inançlarına göre güvercin eti pek yenmez. Ama Mısır’da güvercini eti için beslemek ve yemek çok yaygın.Güvercinler bildiğimiz güvercin, ama biraz daha besili. Çünkü özel olarak yetiştiriliyor.İki türlü sunuluyor. Biri dediğim gibi güvercin dolması. Güvercinin içi boşaltılıp bildiğimiz iç pilavla dolduruyor sonra ızgarada pişiriliyor. İnanılmaz bir lezzet. Diğeri de tıpkı tavuk gibi ızgarası yapılıp yeniyor.Yemekli sohbette Mısır’da güvercin beslemenin çok yaygın olduğunu bu arada güvercinlerin kendi ırklarına nasıl ihanet ettiğini de öğrendim.Kahire-İskenderiye hattı güvercinlerin göç yoluymuş. Bu hat üzerine çok sayıda kule gibi kuş evleri yapmışlar. Burada eğitimli besi güvercinleri yaşıyormuş. Bu güvercinler göç mevsiminde sürülere karışıp onları bu güvercin yuvalarına çekiyormuş. Yuvalar dolunca sahipleri kapaklarını kapatıp güvercinleri yakalıyormuş. Bunlar özel bir besin rejiminden geçirildikten sonra yeniyormuş. Tabii bazıları da gelecek yıl geçecek güvercinleri “tavlamak” için yetiştiriliyormuş. İlginç değil mi?***Yavaş yavaş Hasan ŞaşAnadolu Ateşi’nin yöneticisi Mustafa Erdoğan Kahire’deki ilk gecemizde “Burası çok ilginç bir şehir. Piramitleri nasıl olsa gösteriler sırasında görürsünüz, gündüz Han Halil’e giderseniz size çok enteresan gelebilir” dedi.Han Halil bizim Kapalıçarşı’yı andıran bir yer. Her şey turistik.Daldık Han Halil’in zemini toprak olan daracık sokaklarına. Dükkanlarda ve ortalıkta binlerce çeşit hediyelik eşya satılıyor. Tıpkı bizdeki gibi satıcılar belki 8-10 dilde bir şeyler söyleyerek müşteri çekmeye çalışıyor.Bizi de kimi İtalyan, kimi Rus sanıyor.Ama Türk olduğumuzu söyleyince hava birden değişiyor. “Selamınaleyküm” veya “Merhaba”dan sonra “Yavaş yavaş Hasan Şaş” sözünü duyuyorsunuz.Ama abartmıyorum, Türk olduğunuzu söylediğiniz istisnasız herkes “Yavaş yavaş Hasan Şaş” diyor size.Peki ne anlama geliyor bu. Tam öğrenemedik. Ama Dünya Kupası sırasında Hasan Şaş’ın adı Mısırlıların çok ilgisini çekmiş galiba. Yavaş kelimesini de Türkçeden biliyorlar. Onlar için ilginç bir tekerleme olmuş, bunu da Türklere söyleyip sempati toplamaya çalışıyorlar. Hasan Şaş Mısır’a giderse sanıyorum hiçbir yerde bir kuruş ödemeden krallar gibi ağırlanır.Bu tekerleme dışında bize “arkadaş” diye de çok hitap edildi.Türk olmanın en önemli avantajı, bir şey almayacağınız zaman sizi çok zorlamıyorlar. Diğer turistlerse yakalarını zor kurtarıyor.Tabii bu arada pazarlık konusunu da unutmamak lazım. Bir saat (tabii sahte) için yüz dolar isteyen satıcıya laf olsun diye (10 dolar) dedim. İnanmayacaksınız ama 15 dolara kadar indi. Almadım tabii.***“Vali yaptım”Memleketin birinde devlet başkanı bir gezisi sırasında sakalı beline kadar uzamış tuhaf giyimli bir din adamıyla karşılaşmış. Ona “İman sakal boyuyla olmaz, şunu normal hale getir” demiş. Aradan biraz zaman geçince devlet başkanı bu sakallı adamın durumunu sormuş. Hiçbir değişme olmadığını öğrenince kendisine bir mektup yazmış. Mektubu alan sakallı soluğu başkentte almış. Ama onu görenler şaşırmışlar. Çünkü adam sakalını tamamen kesmiş, kıyafetini de günün şartlarına göre uyarlamış.Yakınları devlet başkanına “Ne yaptınız da bu böyle oldu?” diye sormuşlar O da “Vali olarak atadım” demiş.Ardından da sakalını kesen adamı huzuruna almış. Ona şöyle demiş: “Ben seni iman sakalın boyunda değildir diye uyardım. Aldırmadın. Ama vali yapınca sakalını kökünden kestin. Bugün ikbal uğruna sakalını kesen yarın vatanını satmak için kimbilir nelerini feda etmez” demiş. Sonra da vali olmasına ilişkin yazıyı yırtıp atmış.

Devamını Oku

Özlenen(!) manzarayı Mısır’da gözlemledim

2 Nisan 2007

Anadolu Ateşi’nin Piramitler önündeki gösterisini izlemeye gittim ya, doğal olarak Mısır’ın başkenti Kahire ile ikinci büyük kenti İskenderiye’yi gezme fırsatı da sağladı bu bana.Mısır çok ilginç bir ülke. İslam dünyasının en önemli merkezlerinden biri ama en önemli kazancını Firavunlardan sağlıyor. İyi ki piramitler buradaymış yani.Mısır’da elbette pek çok gözlemim oldu. Bugün size Türkiye’de bazı kesimlerin rüyası olan “Türkiye İslam Devleti”nin görüntülerinden birini aktaracağım.Mısır, kağıt üzerinde laik bir devlet yapısına sahip. Ancak halkın yaşam biçimi tamamen İslami kurallara göre oluşmuş durumda.Müslüman olup da sokakta başı açık gezen tek bir kadın bile yok. Üstelik burada çocuk yaştaki kızların bile başı kapalı. Tam bizdeki o garip topuzlu türban değil de, saçı ve boynu hiç göstermeyen sımsıkı bir örtü örtüyor kadınlar.Elbette herkes dilediği gibi ya da bizdeki yaygın söylenişle “inandığı gibi” gibi giyinebilir ama inanın, görüntü olarak hiç hoş değil.O manzara ülkeyi bir anda sanki çağın çok gerilerine itiyor. İnsanda “Bu ülkede hiçbir şey düzgün değildir” fikrinin oluşmasına yol açıyor.Bu manzara iki yerde beni özellikle çok etkiledi. Biri İskenderiye. Fotoğrafta da görülüyor. İskenderiye kalesinin önünde tek başıma duvarın üzerinde oturuyordum. Bu sırada kalenin içinden 12-13 yaşlarında onlarca kız çıktı. Belli ki bir okul gezisiydi bu.Kızlardan birkaçı bana dikkatle bakmaya başladı. Sonra birbirlerini dürttüler. Sanıyorum beni birine benzettiler. Öyle starlar gibi yakışıklı, alımlı değilim ama belli mi olur, onların sevdiği bir şarkıcıya falan benziyordum belki de. Bu ilgi karşısında gülümseyince bir anda etrafımı sardılar. O sırada geziye katılan bir gazeteci arkadaş fotoğraflarımızı çekince hepsi öyle bir coştu ki şaşarsınız.Bu 12-13 yaşındaki kızların hepsinin de başları bağlıydı.Daha sonra İskenderiye Üniversitesi’nin dağılma saatine denk geldik. Yüzlerce belki binlerce öğrenci caddeleri doldurmuştu.Kızlardan başı açık, özgürce yürüyen bir kişi bile yoktu. Manzara gerçekten insanın içini burkuyordu.O an “iyi ki Atatürk Türkiye’sinde bir Müslüman olarak doğmuşum” diye içimden geçirdim.*****İnanç değil yaşam biçimiMısır’da çocuk yaştaki kızların bile başlarının sımsıkı bağlı olmasından içimin burkulmasına biliyorum ki pek çok kişi de tepki gösterecek ve “Sana ne, herkes inandığı gibi yaşayacak ve giyinecek” diyecektir. Ama inanın ki öyle değil.İlk defa bir Müslüman ülkeye gitmiyorum ben. Türkiye dışında bunu hep gördüm. Kadınlar, sistemin ve erkeklerin baskısı ile böyle örtünüyor. Bu, gözlerinden, bakışlarından anlaşılıyor.Bugün Avrupa ülkelerine giden birçok kişi, orada tüm İslam ülkelerinden, hatta Suudi Arabistan’dan gelen kadınların nasıl giyindiklerine, hatta içkili lokantalarda nasıl şarap içtiklerine tanık olmuşlardır.Eğer örtünme bir inanç sorunu olsaydı, kadınlar sadece kendi ülkelerinde değil her yerde aynı davranırdı. Demek ki örtünme inançtan çok bir yaşam biçimi. Çok çarpıcı bir örnek vermek istiyorum. Kahire’de Nil’de turistik bir lokanta gemisine bindik.Bunlar tıpkı bizim Galata Kulesi ya da Kervansaray gibi yerler. Dansözler, şarkıcılar sahneye çıkıyor, marifetleri olanlar bunları sergiliyor.Bizim gezimiz sırasında gemide sadece gözleri görünen üç kadın da vardı. Üç ayrı masada kocaları olduğunu tahmin ettiğim erkeklerle yemek yiyorlardı. Masalarında içki yoktu ama o sırada dansözler sahnedeydi.Erkek de kadın da kaçamak gözlerle dansözü izliyorlardı ve gösteri sonunda da allkışlıyorlardı.Bunu anlamanın imkânı var mı? Yemeğini bile peçesini kaldırıp yiyen bir kadın üstelik kocasıyla niçin içkili ve dansözlü eğlence yerine gider ki?O giyim tarzının nedeni bana göre kesinlikle inanç değil, ülkelerdeki yaşam biçimi. Türban bizim gibi ülkelerde de toplumu bastırmak, pasifize etmek için kullanılıyor.Şeriatla yönetilen İslam ülkelerini görenler bana katılacaklardır. Oraları görmeyenlere Suudi Yamani ailesinin İstanbul’daki düğünlerini hatırlatmak isterim. Diğerlerinin eleştirileri ise umrumda bile olmaz.*****Bu ne ucuzlukTayyip Bey’in irticalen konuştuğunda ne hatalar yaptığını artık herkes biliyor. Pazar günü de YÖK’e çattı irticalen yaptığı bir konuşmada. Hükümet olarak her ile üniversite açacaklarını ama YÖK’ün bunlara öğretim elemanı bulamadığını belirterek “Sen bulamazsan, bulacak birileri gelir” dedi. Sonra da ekledi: “Öğretim üyesi olmak isteyen o kadar çok kişi var ki.” Ne demek bu şimdi? Üniversite eğitimi bu kadar mı ucuz, bu kadar mı basit? Bir üniversite bitirdi diye herkes öğretmen olabilir mi? Başbakanımıza göre bu mümkün. Yoldan geçen bile öğretmen olabilir, ama şu YÖK olmasa.AKP ve yandaşları bana kızıyor belki ama, Türkiye hiç bu kadar sığ biçimde yönetilmeye çalışılmamıştı. Medeniyet büyük binalar dikmekle olmuyor. Bu iktidar gözboyayıcı bazı faaliyetlerle övünürken, Türkiye’nin düzeyini hızla düşürüyor. Türkiye giderek görüntüde Dubai, yaşamda Pakistan aşamasına doğru çekiliyor.

Devamını Oku

Tayyip Bey; yarın damadınız aradığında ne yapacaksınız?

1 Nisan 2007

Başbakan Erdoğan’ın kızıyla evlenen Berat Albayrak Çalık Şirketler Grubu’na Genel Müdür olmuş. Çok güzel, Allah başarılı kılsın. Belli ki Berat Albayrak henüz 26 yaşında olmasına rağmen bugüne kadar yaptığı başarılı işler sonunda Çalık Grubu’nun dikkatini çekmiş ve O’nu en tepeye oturtmuşlar.Ancak Çalık Grubu’nun faaliyet gösterdiği işlere bakınca yarın öbürgün Cumhurbaşkanı olursa ya da yine Başbakanlığını sürdürürse, Tayyip Bey’in başını ağrıtacak sıkıntılarla karşılaşacağını söylemek yanlış olmaz.Çünkü bu Çalık grubu tekstilin dışında Türkiye için çok önemli olan Samsun Ceyhan Boru Hattı’nın yapılmasını da üstlendi. Ayrıca Arnavutluk’ta bir bankası var, uluslararası bir pazarlama şirketine de sahip.İş alanlarına bakınca, bunların hepsinin aynı zamanda devletle de çok yakın ilişki içinde olmaları gerektiğini görüyoruz. Özellikle boru hattının yapımında devletin özel izinleri ve kol kanat germesi olmazsa, işi bitirmek çok zor.Bu durumda yarın öbürgün yapılan işte bir sorun çıktığında ya da konuyla ilgili başka rakiplerin de kolları sıvaması halinde eğer damat bey kayınpedenini (hangi makamda olursa olsun) aradığında ne olacaktır?Damat beyin araması ile bir başka şirketin yetkilinin araması aynı etkiyi mi yaratacaktır?Şimdi pekçok kişi “Ne yani başbakan damadı diye hiçbir iş yapamayacak mı?” türünden kahvehane sorusu sorabilir.Evet eğer çağdaş demokratik bir ülkede yaşıyorsanız, oğlunuz, kızınız, damatlarınız, gelinleriniz veya birinci derece akrabalarınız devletle iş yapmayacaktır.Ne kadar namuslu davranırlarsa davransınlar haklarında hep dedikodu üretilecek, şaibeler yayılacaktır. Bunu görmemek, anlamamak, demokrasiyi, devlet yönetimini, özgür bir ülkede yaşadığınızı bilmemek demektir.Girmek için çok çabaladığımız Avrupa Birliği üyesi ülkelerde bir başbakanın, bir devlet başkanının ya da iktidar sahibi bir siyasetçinin herhangi bir yakınının devletle çok önemli parasal işler yapan bir şirketin başında olduğunu gördünüz mü?Göremezsiniz. Görseniz bile zaten onun hesabı soruluyordur artık ve siz bu yüzden öğrenmişsiniz demektir.Sürekli olarak kendisi gibi düşünmeyenleri demokrasiye inanmayanlar olarak niteleyen Tayyip Bey’in, “damadım ne kadar da başarılı” diye övünmek yerine kulağından çekip “evladım sen benim siyasi geleceğimi mi karartmak istiyorsun, benimle iş yapmak durumunda olan bir şirketin başında ne işin var” demesi gerekir.Ama gemi alan oğlu için “Ne yani iş mi takip etseydi” savunmasını yapan Tayyip Bey’den bunu istemenin safdillik olduğunu da bilmiyor değilim.*****Bu yazıyı Bağkur yetkilileri okumalıGeniş bir kitleyi yakından ilgilendirmese bile hepimizin vicdanını rahatsız edeceğini sandığım bir olayı size aktarmak istiyorum. Ama burada asıl kulak vermesi gerekenler sanıyorum Bağkur yöneticileri olmalı.S.Ç 60 yaşını geçmiş ve Bağkur’dan emekli olmuş bir vatandaşımız. İki oğlu var. Biri 30 diğeri de 39 yaşında. Ne yazık ki bu iki genç de şizofreni hastası.Baba S.Ç iki oğluna da bakabilmek için yıllarca didinmiş, çalışmış, çırpınmış. Ancak bir emekli maaşı ile hem özel bakım hem de ciddi faturalar oluşturan ilaç almaları gereken oğulları ile artık başa çıkması olanaksız.,Baba S.Ç Bağkur’a başvurarak oğullarının tedavi masralarının kanuni yoldan karşılanmasını talep etmiş. Bağkur yetkilileri baba S.Ç’ye hastaneden heyet raporu getirmesini söylemişler.S.Ç oğullarını tedavi eden doktorların da yardımıyla İstanbul Numune Hastanesi’ne başvurmuş. Burada toplanan heyet, iki gencin de ağır şizofreni hastası olduğunu saptayarak, hastalığın iyileşme göstermeyecek F-20 cinsinden olduğunu ve iki gencin hiçbir şekilde hayatlarını sürdürebilmek için çalışamayacaklarını rapor halinde yazmışlar.Ancak Bağkur bu rapora dayanarak iki gencin tedavi yardımı görecek kadar hasta olmadığına karar vermiş.Baba S.Ç bunun üzerine kararın bir daha gözden geçirilmesi için başvurmuş. Bu kez kendisine “Çapa Tıp Fakültesi’nden rapor getirmesinin daha iyi olacağını” tavsiye etmişler. Bu kez Çapa’ya gidilmiş. Yine heyet ortak bir karar vererek hastalığın çalışmaya asla izin vermeyecek boyutta olduğunu raporla göstermiş.Ancak Bağkur bu raporu da kabul etmemiş ve tedavi için gerekli yasal izni vermemiş.Acılı ve sıkıntılı baba şimdi çare arıyor.Ben gencecik iki insanı tedavi eden ve rapor düzenleyen bazı doktorlarla görüştüm. Bu hastalığın çok ciddi safhada olduğunu ve Bağkur’un neden böyle bir karar verdiğini anlamadıklarını söylüyorlar.Bağkur bu yazıya kulak verir ve incelemeyi tekrar yaparsa, sanıyorum çok genç yaşta adeta hayattan koparılan iki gence ve çaresiz babalarına melhem olabilirler.*****Helâl olsunApronda deve kestiği için görevden alınan (!) Uçak Bakım Başkanı Şükrü Can yine THY çatısı altında Londra’da görev yapıyor ve 11 bin lira maaş alıyor. AKP’nin hakkını yememek yazım. Adamlarını çok iyi kolluyorlar. Ama bizim sahte demokratları kandırmak için iyi takıyye yapıyorlar. “Bu adam çağdaş değil” diye görevden alıp daha kazançlı bir işe gizlice gönderiyorlar. Benim merakım Atatürk’e hakaret ettiği için göreden alınan belediye başkanı bakalım yarın hangi ballı kapının arkasından çıkacak? Onu da “çağdaş olmadığı” için görevden almışlardı ya.*****Bir kişiye üç partiden teklif olur mu?Geçenlerde eski siyasetçi bir arkadaşımla konuşuyordum. Tekrar siyasete dönüp dönmemek konusunda ne düşündüğümü sorduğumda çok ilginç bir cevap aldım.Dedi ki “Aslında dönmeyi düşünüyorum, ama üç partiden birden teklif geldi, ne yapacağımı bilmiyorum.” Bu nasıl iştir anlamak mümkün değil.Demek ki partiler artık ilkelerini, programlarını benimseyen değil, kamuoyunda ses getirebilecek isimlere yöneliyorlar. Bu siyasette ortak bir görüşün olmadığının da kanıtıdır.Sol eğilimli olduğu bilinen bir isim sağ partiden teklif alabiliyor artık. Ya da sağ görüşte olduğunu herkesin bildiği bir isme sol bir parti “bize gel” diyebiliyor.İlkelerin, programların, idealerin böylesine ayaklar altına alındığı bir dönemde demokrasiden söz etmek insana çok tuhaf geliyor.

Devamını Oku