Aksu, Demirel’le görüşmediğini açıkladı ama ne fark eder ki?

Cumartesi günü bu köşede çıkan “Demirel’den Aksu’ya tarihi uyarı” başlıklı yazı için aynı gün İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu’dan bir cevap yazısı aldım

Haberin Devamı

Cumartesi günü bu köşede çıkan “Demirel’den Aksu’ya tarihi uyarı” başlıklı yazı için aynı gün İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu’dan bir cevap yazısı aldım.

Aksu’nun cevap yazısı aynen şöyleydi:

“Gazetenizin 10 Şubat 2007 tarihli sayısındaki yazınızda yer aldığı şekilde eski Başbakanlarımızdan Bülent Ecevit’in cenaze töreninde ya da başka bir yerde Sayın 9. Cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel ile iddia ettiğiniz şekilde bir diyalog yaşanmamıştır. Bu iddia sizin de yazınızda belirttiğiniz gibi dedikodudan ibarettir.”

Hükümetin bir bakanı yazılı açıklama yaparak gönderiyorsa buna inanmak gerektiğini düşünürüm. Aksini kanıtlamak için de bunu 9. Cumhurbaşkanımıza sormayı da gereksiz bulurum, çünkü hiç faydası olmayan bir polemiği başlatmak istemem.

Ancak....

İşte bu ancak önemli bana göre.

Evet ancak, böyle bir diyaloğun olup olmaması hiç önemli değil. Saptama gerçektir bana göre.

Bugünkü iktidar, bir taraftan bölgeden oy toplamak, diğer taraftan başta Avrupa Birliği olmak üzere, kendisine destek veren liberal çevrelere şirin gözükmek adına Kürt konusunu çok gereksiz biçimde orasından burasından eşeledi.

Tayyip Bey önceleri hiç oy alamadığını düşündüğü bu bölgeye fazla ilgi göstermedi. Kendi tabanının da bu soruna sıcak bakmadığını bildiği ve iktidarının ilk döneminde tehdit edici terör olayları pek yaşanmadığı için sorunu görmezden geldi.

Sonra bir gün birden Diyarbakır’a giderek “Kürt sorunu” deyimini telaffuz etti. Bana göre hazırlıklıksız yapılan bu çıkış faydadan çok zarar getirdi.

Çünkü bu çıkışla birlikte başlayan alt kimlik-üst kimlik tartışmaları, Türklüğün de sonuçta bir alt kimlik olduğu noktalarına kaydı. Bu da konuyu felsefi olarak tartışması mümkün olmayan geniş kitlelerde rahatsızlık yarattı.

Bu durumu gören Tayyip Bey bu kez adeta çarkederek “PKK teröründen” söz etmeye başladı.

Kısacası üç yıl içindeki iniş çıkışlarla, üstüne bir de Irak’taki fiili durum gelince şimdi daha da çözülemez ve ulusal güvenliği ciddi biçimde tehdit eder hale geldi.

Demirel, Aksu’ya “Kürt konusunu fazla deşiyorsunuz, bu bir süre sonra büyük bir sorun olarak karşınıza çıkacaktır” demiş ya da dememiş.

Bu sorun karşımıza çıktı mı çıkmadı mı?

Bizi ilgilendiren budur.

*****

Devleti parça parça etmişler
Hrant Dink cinayeti eşelendikçe neler çıkıyor neler.. Önce katil yakalandı. “Acemi silahını, şapkasını bile atmamış” dediler. Sonra arkadan bir abi çıktı. Daha önce bir bombalama faili imiş. Meğer bunun arkasında da başka bir abi varmış, o üniversiteli, biraz daha akıllı.

Bu da muhbir çıkmaz mı? Bu abi defalarca ihbarda bulunmuş Hrant Dink’in öldürüleceğine dair. Resmi yetkililer güya sağa sola yazılar yazmışlar.

Derken dediler ki “Jandarma da biliyordu.” E pes yani. Bu da yetmedi MİT’in de olayda parmağı olduğu ve alçak cinayetin işleneceğini bildiği iddia edildi.

Son bomba ise “vur emrini” bir polis müdürünün verdiği ortaya atılması. İnsanın aklı uçup gidecek gibi oluyor.

Ortada gizli saklı biri yok. Polis, jandarma, MİT, müfettişler. Hepsi bugünkü hükümete bağlı. O hükümetin başkanı da “derin devletten” dem vurmaya çalışıyor.

Belli ki ortada derin devlet falan yok. Liğme liğme edilmiş, cılkı çıkarılmış bir devlet var.

Ortada derin devlet yok ama devletin aczi var. Bunca yıllık meslek hayatımda devletin daha çaresiz kaldığı bir döneme tanık olmadım. Devlet ciddiyeti ve otoritesi olmadığı zaman bu tür olayların yaşanması işten bile değildir.

Devlet ciddiyeti olmayınca, devletin kendini matah sanan kimi görevlileri bildiklerini okurlar.

Nasıl olsa karşılarında hesap soracak güçte bir otorite yok...

*****

Tanık olduğum bir 155 macerası
Bahçeşehir Üniversitesi’ndeki bir dostumu görmek için Cuma günü Beşiktaş kampusuna uğradım. Biz sohbet ederken hemen yan odada oturan bir başka öğretim görevlisinin yardımcısı içeri girdi ve “Hocam trafik kazası yapmış” dedi. Tabii telaşlandık. “Çok ciddi değil, hasarlı bir kaza, telefonun şarjı bitiyormuş, polise haber vermem lazım” diye telefonu eline aldı ve 155’i çevirdi.

Ondan sonrası tam bir alem.

Yardımcı öğretim görevlisi karşısına çıkan polise durumu anlattı. Polis görevlisi “kazayı siz mi yaptınız?” diye sordu. O da “Hayır, kazayı yapanın telefonunun şarjı bitmiş, ben haber veriyorum” dedi. Görevli bu sefer “Kazayı kim yaptıysa onun araması lazım” karşılığını verdi. Yardımcı öğretim görevlisi “Ama” demeye kalmadı ki, 155’deki polis telefonu kapattı.

Tekrar 155 çevrildi. yardımcı öğretim görevlisi bu kez az önce yaşadıklarını da özetleyip “Ben bir kazayı ihbar ediyorum, ciddiye almıyorsunuz. Orada şu anda trafik de sıkışmış durumdadır” dedi. Görevli polis “Kendisinin araması lazım” uyarısını tekrarladı. “Arayamıyor” denilince “O zaman kazayı yapan diğer kişi arasın” karşılığını vermez mi?

Yardımcı öğretim görevlisi bu kez öfkelendi ve “Memur bey, niye yokuşa sürüyorsunuz?” diye sordu. 155’deki görevli polis bunun üzerine “Kardeşim tabii sizin gibilerin yüzüne telefon kapatılır” dedi ve hat kesildi.

Açıkçası dinlerken benim bile öfkemin arttığını hissettim.

Ardından üçüncü deneme. Yine 155 arandı. Yine bir polis görevlisi çıktı. O da kazayı yapanın ihbar etmesi gerektiğini söyledi.

Sonunda başka yoldan başvurularak kazaya bir ekip gönderilebildi. Ama dikkatimi çeken şu. 155’e bir ihbar yapıyorsunuz, ille de mağdur ya da şikayetçi kimsenin araması isteniyor. Tamam, belki pekçok asılsız ihbar yapılıyordur, bu nedenle tedbirli davranıyorlardır ama işini bilen bir görevli birkaç soru ile bunun doğru olup olmadığını anlayabilir. Görevli polis kaza yapan kişinin adını ve görevini sorsa bile sorunu çözecekti belki.

Artık çok çalışmaktan mı yoksa adam sendecilikten mi bilmiyorum, ihbar hattı 155’in iyi çalışmadığını gördüm.

Emniyet Müdürlüğü yetkilileri Samast şokundan kurtulurlarsa belki dönüp bu olaya da bir bakarlar. Konuşmaların bant kayıtları ellerinde nasıl olsa. Saat tam 12.00’ydi.

*****

Sınır ötesi en erken Mayıs’ta
PKK terörüne karşı bir sınır ötesi harekat yapılıp yapılmayacağı tartışılıyor biliyorsunuz.

Dün emekli bir askerle konuştum. Sınır ötesi harekatın Mayıs ayından önce yapılmasının çok zor olduğunu söyledi. Sanıyorum benim “Sınır ötesi operasyon Cumhurbaşkanlığı seçimi ile bağlantılı” yazım üzerine aramıştı. Çünkü “Bu harekat Cumhurbaşkanlığı seçiminden sonraya kalır” dedi.

Peki neden Mayıs’tan önce bir operasyon zor?

Bunu sordum. Aldığım cevap ilginçti. Birincisi doğa koşulları. Şu anda çok yüksek olan bölge karlar ve buzlar altında. Bu şartlarda bir operasyona kalkışmak askere gereksiz güç kullandırtır.

İkincisi ise eğer bir harekat yapılacaksa bölge takviye edilecek. Bunun için de başka yerlerden birliklerin kaydırılması gerekiyor. Genellikle batı bölgelerinden gelecek birliklerdeki askerlerin çok yüksek rakıma uyum sağlamaları için en az 3 ay geçmeliymiş.

Demek ki şu anda bu takviye başlamış olsa, operasyon için ancak Mayıs ayı elverişli oluyor.

DİĞER YENİ YAZILAR