Kürkün üzerinde nesli tükenen hayvan kanı vardı, elmasın üzerinde ise insan kanı var
Son günlerde herkesin üzerinde konuştuğu bir film var. “Kanlı Elmas.” Gazetelerde de çok sayıda yazar bu filmle ilgili görüşlerini dile getirdi.
Ben bu filmi bizim Hıdırlarla birlikte izledim. Filmin sonunda aramızdaki kadınlardan birinin yumruk yaptığı elini olabildiğince sıktığını gördüğümde “hayrola” diye sordum. Bana “Sonra” cevabını verdi.
Sinema salonundan çıkıp kahve içmek için bir yerde oturduğumuzda sıkılı yumruğunu açtı. İçinde üzerinde minicik iki pırlanta bulunan küpeleri duruyordu. Ağlamaklı bir sesle “Bu filmi izledikten sonra bu pırlantaları artık takamam” dedi. “Takamam” dediği pırlantalı küpe taaa nişanlılığı sırasında alınmış bir hediyeydi.
İşte bu film, yani “Kanlı Elmas” kadınlar üzerinde böyle bir etki yapıyor.
Kanlı Elmas filmi ilk bakışta sıradan bir aksiyon filmi gibi. Eski bir paralı asker Afrika ülkesi Siera Leone’de elmas kaçakçılığı yapıyor. Bunun dünyanın en büyük şirketlerinden biri adına gerçekleşiriyor.
Ama filmi izledikçe görüyorsunuz ki bu eski paralı asker büyük olayın sadece bir figuranı. Çünkü dünya elmas piyasasını elinde tutan dev bir şirket elmas alımını ucuza maletmek için ülkedeki iç savaşı kışkırtmaktan, bunun için büyük paralar harcamaktan ve onbinlerce insanın ölmesinden yarar ummakta.
Filmde Türkiye’ye hatta belki dünyanın birçok ülkesine yabancı gelecek bir “çocuk askerler” konusu var. Terörist baskınlarla evlerinden kaçırılan çocuklar beyinleri yıkanarak birer ölüm makinası haline getiriliyor. Çocuk dediğim 17-18 yaşında değil, 8- 12 yaş arası çocuklar. Ellerinde otomatik tüfekler, önlerine geleni öldürmekten çekinmedikleri gibi yeri geldiğinde kendi babalarına bile namluyu doğrultuyor.
Bunların hiçbiri gerçek dışı değil. Yaşananlar geçmişte de değil. Şu an yaşanıyor bu dram. Unesco verilerine göre Afrika’da en az 250 bin çocuğun bu yöntemle askerleştirdildiği rapor edilmiş durumda.
Kanlı Elmas Oscar adayı. Filmle ilgili tartışmalar Amerika’da fırtınalar yaratmaya başladı bile. Hatta bazı sivil toplum kuruluşları Oscar törenine katılacak olanları “Sakın üzerinizde elmaslar, pırlantalarla gelmeyin, çünkü büyük bir protesto ile karşılaşabilirsiniz” diye uyarıyorlar.
Nesli tükenen hayvanların sırf kürkleri için öldürülmeleri dünyaya ayağa kaldırılmıştı. Bu nedenle 1970’li yıllardan beri kadınlar hakiki kürk kullanmaktan çekiniyor. Çünkü hiç beklemedikleri bir anda üzerlerine çıkmayan renkli boya atılıyordu.
Yakında aynı muamele pırlantaya karşı da başlayabilir. Üzerinde insan kanı olan pırlantaların sırf zevk uğruna kulaklarda, boyunlarda, parmaklarda taşınması vicdan sahibi milyarlarca insanı rahatsız edecektir.
Ben uyarayım diyorum. Ama bence siz gidin bu filmi izleyin. Aynı duygulara kapılacak mısınız kapılmayacak mısınız, kendiniz karar verin.
Paranoyak olmayalım
Hrant Dink’in alçakça öldürülmesinin ardından “arapsaçına” dönen bilgiler ortalığa saçılınca bir başka tartışma daha yaşamaya başladık.
Pek çok akademisyen televizyonlarda, yazarlar da gazetelerindeki köşelerinde “toplumsal şiddet” üzerine çeşitlemeler yapmaya başladı. Bunları dinledikçe ve okudukça insanın dehşete kapılmaması mümkün değil. Çünkü buradaki tahlillerde toplumda şiddete yönelik bir eğilimin had safhaya çıktığı vurgulanıyor. Verilen örnekler de bu kanıyı pekiştiriyor.
Toplumun bazı kesimlerinde yeşeren şiddet duygusunun, son derece tehlikeli olduğunu ve hatta bunun örgütlenmeden bile daha tehlikeli olabileceğini ben de yazmıştım. Ancak gerçekten Türkiye anlatıdığı kadar tehlike ile karşı karşıya mı? Bundan emin değilim.
Bu tür duygu ve davranışlar her ülkede kısa sürede gelişebilecek duygulardır. Basit kışkırtmalar, sorumsuz yayınlar toplumun özellikle en alt kesimlerini hızla harekete geçirebilir. Fransa’da, İngiltere, İtalya’yı hatırlayın, bunlar çok yakın örnekler. Ama hızlı başlayan bu yapılaşma aynı hızla da biter. Çünkü bu tür yapılanmaların kültürel, sosyal, sınıfsal temeli yoktur.
Bu yapılanmayı oluşturan şartları ortadan kaldırdığınızda tehlike kendiliğinden ortadan kalkar.
Son günlerde aşırı bir paranoyaklık yaşadığımızı düşünüyorum. Tehlikeyi olduğundan büyük gösterirseniz, o bir gün gerçekten tehlike haline gelir. Bugünkü paronoyayı sürdürmemiz halinde, ortaya çıkan iklimden yararlanacak iç ve dış çıkar çevreleri bu yapının bir bölümünü yine çeteleşme olarak karşımıza çıkarır. Bunu göz önünde tutmalıyız.
Uğur Dündar ağlarken
Çocuk yurdunda, sözde eğitmenlerin çocukları acımasızca dövmesini dehşet içinde izleyenler öyle sanıyorum ki Uğur Dündar’ın gözyaşlarına hıçkırıklarla eşlik ettiler.
Bugüne kadar dehşet verici pekçok olayı gözler önüne seren, çekinmeden, bıkmadan ve usanmadan halka zarar verenlerin üzerine giden Uğur Dündar’ı hiç ağlarken görmemiştim. Yapmacık olmayan, içinin sızladığı anlaşılan Uğur Dündar milyonların tercümanı oldu yine.
Tabii olayın patlaması üzerine “yetkililer!” hemen harekete geçtiler. Kadından Sorumlu Devlet Bakanı Nimet Çubukçu ilk iş olarak burada çalışan sözde eğitmenleri açığa aldı ve soruşturma başlattı.
Ancak diyorum ki, sadece görüntülerdeki çocukların acımasızca dövülmelerine saplanıp kalmamamız gerek. O dayak sahneleri arasında kendine yer bulan ve sorunun asıl temelini gösteren bölümleri asla atlamayalım.
Örneğin çocuklar yıkanıyor. Yıkayan kadın 35 çocuk için aynı lifi kullandığı için kendisini uyaran diğer öğretmene (ki bu Uğur dündar ekibi adına orada çalışmaya başlayan bir muhabir) “ben de biliyorum bunun sağlığa aykırı olduğunu, ama kaç kere söyledim, dinleyen yok ki” diyor.
Bu sadece bir örnek. Burada bakmak zorunda olduğumuz çocuklarımızın pekçok temel ihtiyacı belli ki yerine getirilmiyor.
Onca Sosyal hizmetlerle ilgili fakülte ve yüksek okul olmasına rağmen burada çalışanlar genellikle sıradan kişiler. Bilgileri, eğitimleri yok. Ve biz onlardan çocuklara eğitim vermelerini, onları geleceğe hazırlamalarını ve şiddet kullanmamalarını istiyoruz.
İşte bu mümkün değil. Bu nedenle, dayak sahneleri üzerindeki duygusallığımızı artık bir kenara bırakarak, sorunun asıl temeline inmemiz ve bunun üzerinde kafa patlatmamız gerekiyor.
Burada da Uğur Dündar’a büyük iş düşüyor. Peşinden geleceğimize emin olsun.
Ata-Sarı Zeybek
Rakı adı olarak Ata kullanılmasını daha ilk gün yadırgamış ve anlamsız bulmuştum. O sırada yazma imkanım yoktu. Bugün CHP Atatürk’ün adının rakıya verilmesinden rahatsızlık duyulduğunu belirterek bu isimlerin değiştirilmesini istiyor.
Firma yetkilileri “Biz hatırlatma yapmasın diye beyaz leblebiyi kullanmadık” diye savunuyor kendini. Rakının adını “Ata” koyduktan sonra bu bahane ne kadar geçerli bilemiyorum.
Sadece bu değil, olur olmaz her şeye Ata’nın adının verilmesi rahatsız ediyor beni. Atatürk bizim en büyük değerimiz, O’nun adını hedef gösterdiği çağdaş uygarlık dünyasında, yaptığımız en önemli eserlere vermeliyiz.
Adım başı Atatürk adı taşıyan bir okul, bir kültür merkezi, bir cadde olmamalı. Bence adı Atatürk olan her şey yeniden ele alınmalı, Atatürk adı sadece en büyük eserlerde bırakılmalı, diğerleri değiştirilmeli. Bugünkü iktidar bunu yapmaya kalkarsa elbette derdini anlatamaz, ama Cumhuriyet’e, Atatürk devrimlerine bağlı bir iktidar işbaşına gelirse bunu mutlaka düşünmeli.
O rakının adı da hemen değişmeli. Bırakın “Atatürk düşmanları bunu kullanıyor” safsatasını, Atatürk adı ticari kar amacıyla kullanılmamalı.

