Ülkede garip bir kaos yaşanıyor. Art arda gelen olayların nedenini çözen olmadığı gibi mantığını da anlayan pek yok.
Dün bir konser salonunda yanıma gelen okurlardan biri “Her şey çok karışık, hiçbir şey anlamıyoruz” dediğinde cevap olarak “Zaten karışık olsun diye karışık” esprisini yaptım.
Bütün bu olanlar içinde ülkenin Başbakanı “derin devlet” tartışmasından medet umuyor. Gerginlikten söz ediyor. Ama bu gerginliğe aslında kendisinin ve partisinin sorumlu olduğunu görmek istemiyor.
Öğleden sonra gazeteye geldiğimde eski bakanlardan Bahattin Yücel aradı. 30 yılı aşkın süredir tanıdığım dostum Yücel, “Bir soru sormak istiyorum” dedi ve ekledi: “Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanlığı’na aday olup olmadığını neden açıklamıyor, bu halka ve demokrasiye saygısızlık değil mi?”
Yücel, “Bir eski parlamenter ve bir Cumhurbaşkanlığı seçiminde oy kullanmış biri olarak, Cumhurbaşkanı adayının kim olduğunu herkesle birlikte öğrenmenin hakkım olduğunu düşünüyorum” dedi.
Batı demokrasilerinde bu makamlara aday olan kişilerin aylar öncesinden ortaya çıktıklarını hatırlatan Yücel “Demokrasilerde partiler ve liderlerin tek gücü halktır. Şu anda iktidar gücünü aldığı halktan Cumhurbaşkanlığı gibi önemli bir makama aday olan kişiyi saklıyor. Bunun demokrasiyle alakası olabilir mi?” diye konuştu.
Bahattin Yücel bana göre çok haklı. Tayyip Bey ne yapmak istiyor anlamak mümkün değil. Israrla “10 Nisan’ı bekleyin” demek bu ülkeyi daha da germek anlamına gelmiyor mu?
Oysa AKP, “Anayasa ve yasalar gereği Cumhurbaşkanlığı seçiminde hiçbir sorun olmayacağını, AKP’nin göstereceği bir adayın seçileceğini, bunun üzerinde tartışmanın anlamsız olduğunu” vurguluyor.
Peki Cumhurbaşkanı’nı seçmek bu kadar kolaysa ve Tayyip Bey’in deyimi ile bu parlamento Cumhurbaşkanını “bal gibi” seçecekse bu gizliliğe ve oyalamaya ne gerek var?
Tayyip Bey neden veya kimden çekiniyor? Kendi görüşlerine göre AKP kimi gösterirse seçilebilecekse, 10 Nisan tarihi acaba ne ifade ediyor? Bu süreye kadar Tayyip Bey neyi düşünecek, hangi kriterleri sorgulayacak?
Bir tarafta “güç bende” diye böbürleneceksiniz, öte yandan Anayasa ve yasalar gereği ilk kez belki de çok kolay yapılacak bir Cumhurbaşkanlığı seçimi için tavrınızı koyamayacaksınız.
Gözlediğim kadarıyla Tayyip Bey ve kurmayları meydanlarda “bal gibi seçeriz” diye böbürlenmelerine rağmen, bunun aslında o kadar da basit bir şey olmadığını biliyorlar.
Geçmiş dönemlerde Atatürk hariç dört sivil Cumhurbaşkanı seçildi. Celal Bayar aday olmak için kamuoyunu aylarca bekletmedi. Turgut Özal, partisi içinde kısa bir yoklama yaptıktan sonra, belki biraz geç kalarak olsa da adaylığını açıkladı. Süleyman Demirel Özal’ın beklenmedik bir ölümün ardından kısa sürede kararını verdi. Ahmet Necdet Sezer içinse partiler arasında uzlaşma sağlanmıştı.
Tayyip Bey de eğer gerçekten demokrasiye inanıyor ve ülkedeki gerginliği aşağı çekmek istiyorsa, ne düşündüğünü hiç zaman yitirmeden kamuoyu ile paylaşmak zorundadır.
Kaoslar kararsızlık, beceriksizlik ve iktidarsızlık günlerinde ortaya çıkar.
Şu anda Türkiye bu üç özelliği de içinde barındırıyor. Kaosların sonucunun ne olacağını ise çıkaran bile hesaplayamaz genellikle.
Al Gore’un babası
Herkesin izlemesi gerektiğini düşündüğüm Uygunsuz Gerçek filminden sizlere söz etmiştim. Zaten şu günlerde küresel ısınma ilgi ilgili haberler bütün gazeteleri ve televizyon haberlerini kapladı. Söz ettiğim bu belgesel filmde Amerikan eski Başkan yardımcısı Al Gore’un küresel ısınma ile ilgili sunumu yaklaşan tehlikeyi hepimizin gözünün içine sokup beynimize işliyor.
Bu belgeselde çok dikkatimi çeken bir noktayı da sizlerle paylaşmak istiyorum.
Bugün küresel ısınmaya karşı alınan tedbirlerin yetersizliğinin en önemli uluslararası şirketlerin karlarından taviz vermemek için direnmeleri. Al Gore “Dünya ortadan kalkınca paranın ne önemi olduğunu” soruyor. Bu arada kendi ailesinden de örnek veriyor.
Al Gore’un babası büyük bir çiftlik sahibi. Arazilerindeki en çok tütün ekiliyor ve en büyük parayı da buradan kazanıyorlar. Gore’un kız kardeşi müthiş bir sigara tiryakisi. Günde iki paket sigara içiyor ve akciğer kanserinden henüz 40 yaşına bile gelmeden ölüyor. Baba Gore akciğer kanserinin baş etkeninin sigara olduğunu görünce, arazisinde tütün ekmeyi bırakıyor. İlk yıl çok ciddi para kaybediyor doğal olarak. Ama “İnsanları öldüren bir ürünü ben ekemem” diye düşünerek karından vazgeçiyor.
“Ama adamın kızı ölmüş” diyebilirsiniz. Dünya da bizim çocuğumuz değil mi bir anlamda. Eğer o ölürse bütün bu servetin ne anlamı var ki? Kardan gözleri dönmüş olanların biraz insafa gelmesi lazım.
Evlada bırakılan iki mektup
Dünya malını dünyanın kendisine tercih edenlerden söz edince aklıma ok etkilendiğim bir hikaye geldi. Size de anlatayım.
Yaşlı adam kaçınılmaz sonun yakın olduğunu anlayınca oğlunu yanına çağırmış ve ona zarfları kapalı iki mektup vermiş. Sonra da “Bu mektuplardan ilkini ben öldüğüm sırada, ikincisini ise gasilhanede yıkanırken aç” demiş.
Adam ölmüş. Oğlu vasiyeti yerine getirmek için ilk mektubu açmış. Mektupta şu yazıyormuş: “Beni çoraplarımla yıkayıp göm.”
Adamı gasilhaneye getirmişler. Oğlu imama vasiyeti söylemiş. İmam kaşlarını çatmış “Bu mümkün değil. Dinen günah olur. Her ölenin bedeni çıplak olarak yıkanır, kefene konur ve toprağa verilir. Aksini ben yapamam, ayrıca baban da günaha girer ve cennete gidemez” demiş.
Oğlu çaresiz karara boyun eğmiş ve ikinci mektubu açmış. Orada da şu yazıyormuş. “Bak gördün mü, yanımda çoraplarımı bile götüremiyorum.”
Anlayana tabii...
Göğsüm kabardı
Atatürk Kültür Merkezi’ndeydim dün saat 11.00’de. İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası’nın Betin Güneş’in şefliğinde seslendirdiği eserleri dinledim.
Betin Güneş Türkiye’nin medar-ı iftaharlarından. Almanya’da yaşayan Betin Güneş’in 10 senfonisi ve çeşitli enstümanlarla ilgili sayısız bestesi var. Güneş dün de kendi iki eserini sundu. Bunlardan Korno, Trombon ve orkestra için bestelediği Elengie adlı eserinin dünya prömiyeri de yapıldı. Güneş konserde halen yazmakta olduğu 12. senfonisinin giriş bölümünü de seslendirdi. Orkestra Güneş’in şefliğinde Haydn ve Çaykovski’den de birer eser çaldı.
Programda Betin Güneş’in eserlerinin seslendirilmesine solist olarak katılan Slovenyalı Tromboncu Branimir Slokar ve kızı kornocu Zora Slakar izleyicilerden tam not aldığı gibi büyük alkış topladı.
Konseri izlerken karşımda dünya çapında bir Türk sanatçının olduğunu görmek, Betin Güneş’in Türkiye’den çok daha fazla dünya ülkelerinde tanındığını bilmek açıkçası göğsümü kabarttı. Karmakarışık günler yaşarken bir buçuk saat de olsa müziğin sihirli dünyasında huzur bulmak beni çok mutlu etti.

