Cumhurbaşkanlığı seçimi konusunda biliyorsunuz tartışılan 367 formülü var. Hatırlamayanlar için özet yapayım. Anayasa gereği Cumhurbaşkanlığı seçimi için ilk iki turda, adaylardan birinin en az 367 oy alması gerekiyor. Bunu yorumlayan bazı hukukçular, “Eğer ilk turda en az 367 oy gerekiyorsa, ilk turda en az 367 milletvekilinin Meclis’te hazır bulunması gerekir” diyorlar.
Oysa CHP ve diğer muhalefet milletvekilleri Cumhurbaşkanlığı seçimi sırasında salona girmeyeceklerini açıklıyorlar. Bu durumda Meclis en fazla 354 milletvekili ile toplanacak, bu da ilk tur için yeterli sayıya ulaşmıyor.
CHP de bunu gerekçe göstererek ilk tur yapılır yapılmaz Anayasa Mahkemesi’ne gideceğini açıkladı.
Buraya kadar tamam. Ancak 367 formülünü tartışan hukuk çevreleri iki önemli pürüz çıktığı görüşünü savunuyorlar.
Anayasa Mahkemesi kabul ederse
Hukukçular, CHP’nin Anayasa Mahkemesi’ne “İlk tur için gereken üye sayısı bulunamadı, bu durumda seçim yapılamaz” başvurusu yapması halinde Mahkeme seçimi iptal edebilir.
CHP’nin bundan beklentisi, Cumhurbaşkanlığı seçimi yapılamadığı için otomatik olarak seçime gidilmesi.
Ancak hukukçulara göre o zaman ortaya şöyle bir durum çıkacak.
Anayasa gereği otomatikman genel seçime gidilmesi için Genel Kurul’da yapılacak 4 tur oylamada sonuç alınamamış olması gerekiyor.
Oysa Anayasa Mahkemesi CHP’nin talebini yerinde bulur ve ilk turu durdurursa Cumhurbaşkanı seçilememiş olacak, buna karşın Anayasa gereği 4 tur oylama da yapılmamış sayılacak.
4 tur oylama yapılmadığına göre otomatikman genel seçime gitme emri, usul yönünden gerçekleşmemiş olacak. Yani Meclis kendini feshedip seçime gitmeyebilecek. Bu durumda ne yapılacak?
Hukukçular buna bir çözüm arıyorlar. Cumhurbaşkanı’nın Meclis’i feshetme yetkisi üzerinde çalışmalar yapılıyor.
Anayasa Mahkemesi reddederse
Hukukçuların düşündüğü ikinci nokta ise CHP’nin başvurusunun Anayasa Mahkemesi tarafından uygun görülmemesi.
Eğer Yüce Mahkeme “Meclis’in toplanması için karar yeter sayısı Anayasa’da belirtildiği gibi 114’tür. Bu cumhurbaşkanlığı seçiminde de geçerlidir. Oylama sonunda seçilme barajının tutturulamaması bunu değiştirmez” yönünde karar alırsa ne olacak?
Olacağı şu: Tayyip Erdoğan daha önce söylediği gibi seçimi bal gibi yapar. Eğer aday kendisi ise 3’üncü turda Cumhurbaşkanı olur.
CHP’yi kara kara düşündüren işte bu. Çünkü 367 gerekçesi Anayasa Mahkemesi’nden dönerse, Tayyip Erdoğan’ı Çankaya’ya çıkarmama planı bir daha önlenemeyecek biçimde ortadan kalkmış olacak. CHP kendi silahı ile vurulmuş olacak. Bu nedenle 367 formülü şimdilik kamuoyu önünde fazla tartışılmıyor.
“Kim getirdi bu ihtiyarı?”
Geçenlerde Antalya’da lüks bir otelin restoranında piyano çalmak isteyen dünyanın yaşayan en büyük caz piyanistlerinden Chick Corea’nın “Müşteriler rahatsız oluyor” denilerek kaldırılmasını yazmıştım. Balıkesir’den Feyyaz Çorapçı adlı bir okur yıllar önce tanık olduğu benzer bir olayı yazıp göndermiş. Size de aktarıyorum:
1955 yılıydı ve ders yılının bitmesine çok az bir sürenin kaldığı günlerden biriydi. O gün; son dersten bir önceki dersin sonunda öğretmenimiz -İsteyenler sınıftan çıkmasın bir saz sanatçısı gelmiş, son teneffüste (25 dakikaydı) size saz çalacak-dedi. Hemen hemen tüm sınıf teneffüse çıkmadık. Yaşlı görünümlü aşık bir elinde sazı, yanında da elini tutmuş genç biriyle geldi. Belli ki gözleri görmüyordu. Bir tabure kara tahtanın önüne konuldu ve Aşık oturtularak sazını çalmaya başladı. Hepimiz şaşkın bir yandan türküleri dinliyor bir yandan da gelenin kim olduğunu öğrenmeye çalışıyorduk. Çünkü ihtiyar aşığın söylediği türkülerin sözleri hepimizi büyülemişti. Son dersin başlama saati epey geçmiş, farkına bile varamamıştık. Aşık gününde olmalıydı ki çaldıkça çalıyordu. İşte tam bu sırada sınıfın kapısı sertçe açıldı. Okul Müdürümüz kapıda göründü. Büyük bir hiddetle; -Ders saatinde bu saz çalma işi de nerden çıktı. Çıkartın bu ihtiyarı sınıftan! diyerek öğretmenimizi; -Baba! Baba! sen de çabuk toparlan!- diyerek Aşığı azarladı. Hepimiz donakaldık. O ihtiyar Aşık süklüm püklüm yanındaki gençle birlikte sınıftan çıktı gitti. Yerlerimizden kalkmadan son ders başladı. O dersi kimse dinlemedi bile. Hepimiz şaşkındık. Zil çaldığında bile hala yerlerimizden kıpırdıyamamıştık. Çünkü Müdürümüzün kovaladığı o kişi meğer Aşık Veysel’miş. O anı hatırladığımda hala içimde bir sızı duyarım.
Bir yazı CHP içindeki bir çekişmeyi ortaya çıkardı
Rakıya Atatürk’ü çağrıştıracak isim konmasını eleştiren yazım üzerine dün bir CHP’linin anlattıklarını aktarmıştım size. Adına güvendiğim bu kişinin ileri sürdüğüne göre CHP adına rakıya Atatürk’ü çağrıştıran isim konmasına tepki gösteren CHP İstanbul İl Başkanı Şinasi Öktem’in, Tekirdağ’da şarap işiyle uğraşıyordu ve Öktem Şaraplarını üretiyordu, bu çıkışı da ticari rekabet nedeniyle yapmıştı.
Bu yazıyı yazmadan önce Şinasi Öktem’i aramış ama bulamamıştım. Nitekim dün İstanbul dışında olduğunu söyledi.
Öktem’le dün konuştum. CHP İl Başkanı tıpkı benim canımın sıkıldığı gibi kendisinin de canının sıkıldığını belirterek “Benim şarap imalatıyla ya da içki ticaretiyle hiçbir ilgim yok” dedi.
Öktem birkaç arkadaşıyla Tekirdağ’da tamamen hobi amaçlı bir bağ satın aldıklarını, bu bağın ilk ürününü de 5 yıl sonra ancak verebileceğini söyleyerek “5 yıl sonra da ancak eşe dosta hediye edilecek kadar şarap üretebilirsek ne mutlu bize” diye konuştu.
Tabii benim asıl hedefim içkiye Atatürk’ü çağrıştıracak isim konmasını eleştirmekti, olay başka tarafa gitti ister istemez.
Bu yazıyla CHP içindeki bir çekişmenin de su yüzüne çıktığını sanıyorum. Çünkü Şinasi Öktem de, parti içinden ve dışından bazı çevrelerin kendisiyle ilgili dedikodular ürettiğinden yakındı.
Siyaset bu, bazen biz de isteyerek istemeyerek siyasetin ayak oyunlarına gelebiliyoruz.
‘Pabuç bırakmamak!’
Bugün iki oluyor, Tayyip Bey’in kalabalıklar önünde sarf ettiği bazı sözlere dikkat çekiyorum. Dün “Vakti saati gelince” söylemini yazmıştım. Bugün de “Muhalefete pabuç bırakmamak” sözleri üzerinde durmak istiyorum.
Açıkçası bir başbakanın bu tür konuşmasını hep yadırgadığım söylüyorum. Gerçi kendisi “Böyle konuşana böyle cevap veririm” gibi sözlerle üste çıkıyor ama, yine de bir başbakana böyle konuşmak hiç yakışmıyor.
Bunun yanı sıra, muhalefete bu tür argo sözlerle çatmanın da bir anlamı yok.
Adı üzerinde, muhalefet, muhalefet edecektir. Son yollarda şöyle bir yanlışa düşüyoruz. düşünmeye pek sevmeyen kitlelere “Muhalefet ille de kötü söylemek değildir, iyi de söylemek gerek” deniyor. O düşünmeyi pek sevmeyenler de bu sözün sihrine kanıyor.
Oysa muhalefet eleştiricektir, kıyasıya eleştirecektir ki iktidardakiler meydanın boş olmadığını görsünler. Pabuç bırakmamak meydanın boş olmasını istemektir ki bu da insanda “padişahlık duygusu” yaratır.

