Cumhurbaşkanlığı konusu Amerika’da konuşuldu mu?

Başbakan Erdoğan geçtiğimiz yıl aralık ayının ortasında Birleşmiş Milletler toplantısına katılmak için New York’a gitmişti

Haberin Devamı

Başbakan Erdoğan geçtiğimiz yıl aralık ayının ortasında Birleşmiş Milletler toplantısına katılmak için New York’a gitmişti. Erdoğan burada rutin toplantılar dışında üç de önemli görüşme yapmıştı. Şu anda aktif siyasette olmayan, ancak pek çok kişinin danışmak için kendisini aradığı bir siyasetçi dostum bayramın ikinci günü aradı.

Yeni yıl ve bayram kutlaması bölümünden sonra sözü Cumhurbaşkanlığı seçimine getirdi. Aramızda şu konuşma geçti:

- Bülent Eczacıbaşı’nı yazmışsın.

- Evet ama sadece onu değil.

- İyi bir portre.

- Evet zaten anlatmak istediğim de oydu.

- Dediğin portrede biri keşke olabilse.

- Bulmak çok zor değil herhalde.

- Zor değil de, bugünkü politik yapıdan çıkması zor görünüyor.

- Doğru, önce şu tartışmaları bir atlatabilsek.

- Sen Amerika’ya bak.

- Bakıyorum da, bir şey görünmüyor ki.

- Yakında görürsün.

- Nasıl olacak bu?

- Tayyip Bey Amerika’ya gitti geçen ay.

- Evet 18-19 Aralık’tı galiba.

- Öyle bir şey. Oradaki görüşmeleri var.

- Birleşmiş Milletler toplantısı.

- Onlar tamam, özel görüşmeler.

- Clinton vardı.

- Evet, sonra Hallbrook.

- Başka?

- Bir de Kemal Derviş.

- Evet.

- Kemal Derviş daha sonra Tayyip Bey’i Birleşmiş Milletler’in yeni Genel Sekreterine götürdü.

- Ayrıntıları hatırlamıyorum.

- Hepsi bir günde oldu bunların.

- Zaman dardı.

- Evet, bir kahvaltı, bir öğle yemeği, bir akşam.

- Bu görüşmelerde ne oldu?

- Cumhurbaşkanlığı konusu olmasın?

- Yani Tayyip bey bu dört kişiyle bunu mu konuştu?

- Bendeki bilgi böyle.

- Nereden geldi?

- O kadarını sorma, bizim de konuştuklarımız var herhalde.

- Kendi Cumhurbaşkanlığı konusunu mu konuştu?

- O da var, ama asıl önemlisi bu krizin nasıl atlatılacağı.

- Nasıl yani?

- Tayyip Bey kendisi dışında birinin olmasına rıza gösterebilir.

- Bunu Amerika’da mı konuşuyor?

- Zemin yokluyor?

- Ne zemini?

- Kendisinin olmasına sıcak bakılmadığını biliyor.

- O zaman?

- Başkası kim olabilir, onun zeminini yokluyor.

- Ne bekliyor yani?

- Amerika’nın da karşı çıkmayacağı biri olmalı.

- Tayyip Bey buna razı olur mu?

- Neden olmasın, sanki bugüne kadar başka türlü politika yaptı.

- Ama bu başka.

- Başka falan değil, böyle önemli bir konuda Amerikalı dışlamaya kalkmaz.

- Peki AKP içinden biri mi olur?

- Zannetmiyorum.

- O zaman iş karışıyor.

- Karışmaz, zamanı gelince güzel anlatırlar olur biter.

- Partide sorun çıkmaz mı?

- Çıkar gibi olur, ama bu kez CHP destek verir.

- O zaman dışarıdan biri konuşuluyor.

- Bana öyle geliyor.

- Kim olabilir?

- İşte onu sorma.

- Neden en önemlisi bu değil mi?

- Biraz daha zaman ver. Bu görüşmelerin ayrıntılarını anlatacağım.

- Neden şimdi değil?

- Çünkü bazı şeyler net değil. Sen de yazarsın, sonuç çıkmaz, üzülürsün.

- Peki ne kadar sonra?

- Şu anda bilmiyorum, ama çok uzun sürmez sanıyorum.

- Söz mü?

- Söz tabii.

- Haydi hayırlısı.

*****

Irak’taki ölümler insanları artık çok etkilemiyor!
Artık bilemiyorum, idam sahnelerini bile yemek sofralarımıza kadar getiren televizyonlar mı çok etkili oldu, yoksa kanıksadığımız şiddet filmlerindeki vahşet sahneleri mi, Irak’ta son zamanlarda meydana gelen bombalama olaylarında ölen insanlar beni çok etkilememeye başladı.

Eskiden patlayan bombalardan sonra sıcağı sıcağına gördüğüm manzaralar içimi kaldırırdı. Şimdi öyle değil. Sanki bir film izliyormuşum gibi geliyor bana. Bilmem sizler neler hissediyorsunuz?

Bu konuda biraz kafa yorunca içimdeki öfkenin de etkili olduğunu farkettim.

Irak’ta bombaları kim patlatıyor?

Kim pazar yerinin ortasına içi bomba yüklü kamyonları sürüp pimi çekiyor?

Kim beline bomba sarıp otobüs durağındaki insanların içine atlıyor?

Amerikan askerleri mi, İngiliz askerleri mi?

Hayır bizzat Iraklılar.

Iraklılar kendi kendilerini öldürüyorlar.

Dünya medyası ölen üç bin Amerika’dan söz ediyor. Peki ölen Iraklı sayısı kaç? Bunların kaçını Amerikan ve İngiliz askerleri öldürdü, kaçını kendi kendilerine öldürdüler. İşte bunları düşündükçe patlayan bombalar, parçalanan, ölen insanlar, içimdeki duyguları da köreltiyor.

Ve aklıma her gün en az yüz kişinin ölümüne neden olan patlayıcı maddeleri kimlerin sattığı geliyor. Bomba yapımında kullanılar kimyasal maddeler hangi ülkelerden gelip geçiyor, bundan parayı kim kazanıyor.

Zavallı Iraklı, nedenini kendisinin de bilmediği bir öfke ile kardeşini bombalarla parçalarken, birileri ellerini oğuşturup patlayıcı madde üretimine hız veriyor.

Her şeyi görüp de bir şey yapamamak ne kötü bir şey.

*****

Amerikan askerinin değeri
Saddam’ın asılması sonucu beni asıl korkutan tehlikenin ne olduğunu birkaç gün önce yazmıştım. Bana göre Amerika Saddam’ı asarak bütün bölgeye müthiş bir gözdağı veriyor ve “bana uzanan eli bedeli ne olursa olsun ödetirim” mesajı veriyor.

Günlerdir bizim basında da dünya basınında da ölen Amerikalı askerlerin sayısı yazılıyor. Şu ana kadar üç bin Amerikalı ölmüş Irak’ta.

Bu sayının çokluğuna bakarak “Amerika Irak bataklığında” diye yayınlar yapılıyor.

Bana göre hiç de öyle değil. Bir Amerikalı askerin değeri ne acaba Amerika için?

Bakın Amerika Vietnam’da 58 bin, Kore’de 36 bin, 1. Dünya Savaşı’nda 116 bin ve 2. Dünya Savaşı’nda 405 bin askerini kaybetti.

Fiili savaş olmayan ama Amerikan askerlerinin de karıştığı çatışmalarda ölen asker sayısı da 5 bini geçiyor.

Amerika için savaşta ilk ölen asker önemlidir. Aslında önemli de değil, yeni saldırıların başlatılması için bir gerekçedir bu.

Vietnam savaşında ilk Amerikalı asker öldüğünde yer yerinden oynamış ve Amerika bunun intikamını almak için Vietnam’ın üzerine bombalar yağdırmıştı. Bir anlamda saldırılar için kamuoyu desteği sağlanmıştı. Sonuçta 58 bin Amerikalı öldü. Hiçbiri ilk ölüm kadar etkileyici olmadı.

Ama silah sanayii en yeni silahları burada denedi ve çok para kazandı. Sonuçta Amerika güya kaybetti ama Vietnam da küçük Amerika oldu.

Irak’ta ölen sayısı henüz 3 bin. Amerikalı askerlerin çoğu New York, Los Angeles, Şikago kentlerinin sokaklarından toplanmış adamlar. Amerikalılara göre onlar zaten asker olmasalar ya soyguncu, ya gaspçı, ya uyuşturucu bağımlısı ya katil olacaklar.

Amerika için asker sayısı o kadar da önemli değil. Önemli olan genel çıkarlar. Amerika’nın bu bölgeden çok çıkarı var. O halde en az Vietnam’daki kadar ölümü göze almaktan çekinmeyecektir.

*****

İki soyut kavram hainlik kahramanlık
Sarıkamış faciasının yıldönümü nedeniyle medyada bir Enver Paşa tartışması sürüyor.

Sarıkamış’ta kimine göre 90 bin kimine göre 18 bin askerin donarak ölmesi ister istemez Enver Paşa ile ilgili tartışma yaratıyor.

Bu tartışma şu anda bu kime yarar bilemem ama, bu konuda değinmek istediğim nokta şu: İnsanları kahramanlık mertebesine çıkarmak ya da hain damgası vurarak yerin dibine sokmak çok kolaydır.

Çünkü ikisi de soyut kavramlardır. Her ikisi de duruma göre değişir.

Gazi Osman Paşa Plevne’de bir avuç askerle düşmanın üzerine yürüdüğünde bütün askerlerini kaybetseydi Plevne Kahramanı olarak değil, Plevne’de askerini boşuna öldüren bir beceriksiz olacaktı.

Kurtuluş Savaşı kazanılmasaydı ve padişahlık sürseydi, İstanbul’daki gazeteci Ali Kemal bir kahraman olarak anılacaktı belki de.

27 Mayıs’ı yapan subaylar başarılı olmasaydı Menderes yerine belki de onlar asılacaktı, tıpkı daha sonra bir daha darbeye kalkışan Talat Aydemir ve iki arkadaşı gibi.

Ben kimsenin hain olmaya meraklı olduğuna veya kahraman olmak için çaba harcadığına inanamam. Hainliği de kahramanlığı da çoğu kez şartlar belirler. İncecik bir çizgidir bu. Yanlış tarafa düştüğünüz an tarihin çöplüğüne atılırsınız. Enver Paşa da herhalde ülkeyi satmak istemiyordu. Yanlış bir ideale inanmıştı, hain damgası yedi.

DİĞER YENİ YAZILAR