Gerginlik-uzlaşma-demokrasi hepsi aynı amacın hizmetindeki yalanlar

Yeni yılın ilk günü adettendir, gazete yazarları geçmiş yılın değerlendirmesini yapar; yeni yıldan beklentilerini açıklar, okurlarını rahatlatacak, umut dolu mesajlar vermeye çalışır

Haberin Devamı

Yeni yılın ilk günü adettendir, gazete yazarları geçmiş yılın değerlendirmesini yapar; yeni yıldan beklentilerini açıklar, okurlarını rahatlatacak, umut dolu mesajlar vermeye çalışır.

Ben bu yıl bunu yapmak istemiyorum.

Son günlerde neredeyse dillere pelesenk olan ’gerginlik yaratmayalım’, ’uzlaşma yolları bulalım’, ’hoşgörülü olalım’, ’demokratik çizgiden uzaklaşmayalım’ türünden sözlerin aslında içinin ne kadar boş olduğunu ve hepsinin de belli bir amaca hizmet ettiğini söylemek istiyorum.

Hani ’adamı dinden imandan edecekler’ diye bir deyimimiz vardır. Tıpkı öyle işte. İnandığım birçok değerin başka amaçlarla kullanılması insanı delirtiyor.

Örneğin şu ’gerginlik’ konusu. Tayyip Bey ve yakınları ile onu çok sevenler ’gerginlik olmaması’ için çırpınıyorlar.

Nedir gerginlik örneğin?

Efendim Cumhurbaşkanlığı konusunu ikidebir ortaya atıp Türkiye’de gerginlik yaratmayalım.

İyi de peki ne yapalım? Gerginlik olmaması için ne gerekiyor?

Çok basit, AKP’yi ve Tayyip Bey’i rahatsız edecek her şeyden uzak duralım. Eleştirmeyelim, fikrimizi söylemeyelim, iktidarın yapmak istediklerinin dışında bir şey önermeyelim, Cumhurbaşkanlığı konusunu hiç konuşmayalım, AKP’nin tek başına Cumhurbaşkanı seçmek istemesine razı olalım.

Sonra bir ’uzlaşma’ lafıdır gidiyor. Uzlaşalım da, ne üzerinde uzlaşalım?

Cevabı çok basit. Tayyip Bey ve yandaşlarının söylediklerini aynen kabul etmek, bunlara itiraz etmemek, alternatif çözümler üretmemek uzlaşmanın temel koşulu.

Tayyip Bey Cumhurbaşkanı mı oluyor, o halde razı gelin, olsun bitsin. Uzlaşmadan anlaşılan bu.

’Hoşgörü’ kavramı da artık sadece Tayyip Bey’e ve AKP’ye endeksli. Kadınların özgürlüğünü elinden alan ve erkeklerin egemenliğinde mücadelesi sürdürülen türban konusuna karşı çıkıyorsanız hoşgörüden yoksunsunuz demektir.

Halkın yüzde 25’inin desteği ile meclisin yüzde 65’ini ele geçiren bir siyasi iktidarın uygulamalarını eleştiriyorsanız yine hoşgörüden nasibiniz yok demektir.

Aynı şekilde demokrasi kavramı da artık ayaklar altında.

Kim iktidarı eleştirmeye kalkıyorsa, hemen demokrasi düşmanı ilan ediliyor. Eğer demokrasiye inanıyorsanız bugünkü iktidarı öyle eleştirmeyecek, hatalarını göstermeyecek, Türkiye için yaratılan tehlikeleri gözler önüne sermeyeceksiniz.

AKP’lilerin zihniyeti bu. Bana ikidebir ’28 Şubat’ta demokrat kimliğin vardı, sonra bozuldu’ diyenler bu cehaletin etkisi altında.

28 Şubat’ta hukukun dışına çıkılmasını, demokrasi yolunun tıkanmasını eleştiriyor ve mağdur edilenlerin haklarını savunuyordum.

Bugünün AKP’lilerinin haklarını o gün koruyunca demokrat oluyorsun, ’siz eskisinden bin beterini yapıyorsunuz’ deyince ’vay antidemokrat, ulusalcı, laikçi, dinazor’ sözlerine muhatap oluyorsun.

Atatürk’ü yerin dibine sokacaksın,

Cumhuriyet’in eskidiğini söyleyeceksin,

Bütün kötülüklerin altında çağdaş Türkiye hamlesinin olduğuna inanacaksın,

Türkiye’yi bir Arap ülkesi görünümüne sokmak isteyeceksin,

Kadın haklarını ayaklar altına alacaksın,

Türbanı özgülük ve demokrasi sembolü olarak sunacaksın,

Türk halkının en çok güvendiği orduyu ve Cumhurbaşkanı’na her gün hakaretler yağdıracaksın,

Sonra ’uzlaşma’, ’gerginlik olmasın’, ’demokrasi’ nutukları atacaksın.

Açın bakın siyasal İslamcı medyaya. Bir tek düzgün öneri, bir fikir var mı?

Varsa yoksa bu konularda sürekli sorumluluk, uzlaşma, hoşgörü ve demokrasi dersleri vermeye kalkıyorlar.

Özetle ne diyorlar; Eğer demokratsanız Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığına karşı çıkmazsınız, eğer uzlaşmadan yanaysanız sine-i millet demekten vazgeçersiniz, eğer 367 tartışmasına katılmazsanız gerginlik de yaratmazsınız, türbanı serbest bırakırsanız özgürlükten yanasınız.

Yok canım.

Bu koronun kendini cin sanan ve doğal çevreleri gereği dinci kimliği taşımayan temsilcileri de ’ama borsa düşer’ korkusunu yaymaya çalışıyor.

Düşerse düşer kardeşim. Sanki bugüne kadar hep tepelerde dolaşmıştı da.

*****

Dokunulmazlık istiyoruz
Cumhuriyet Gazetesi’nde bir araştırma sonucu yayınlandı. Pekçok konuda Türk halkının eğilimleri saptanmaya çalışılmış.

Birbirinden önemli soruların sorulduğu bu araştırmada dikkatimi çeken bir soru ve cevabı oldu.

Türk halkı daha fazla demokratik hak isteğine yüzde 92.8, laiklik ve Atatürkçülüğe yüzde 87.9 oranla destek verirken “dokunulmazlıkların sınırlanmasını” isteyenler sadece yüzde 44.6’da kalmış.

Çok ilginç değil mi? Demek ki bizim üzerinde ısrarlarla durduğumuz dokunulmazlık konusuna Türk halkının yarıdan azı olumlu bakıyor.

Acaba diyorum, hepimizin bilinçaltında ayrıcalıklı olmak, dokunulmaz olmak duygusu mu yatıyor?

Çevremizde yaşananlara bakınca bu duygunun aslında çok yaygın olduğunu görmek mümkün. Adamını bulup devlet dairesinde işini hemen bitirme hevesi, trafikte sıkışık kavşaklarda ikinci üçüncü sırayı yapma telaşı, kamuya açık bir alanda yapılan yanlış bir davranışın uyarılması halinde “sana ne” terslenmesi bunun küçük örnekleri değil mi?

Demek ki iktidarın dokunulmazlıkları kaldırmaya yanaşmamasının arkasında halk desteği varmış.

*****

Köprüleri de satalım
1983 seçimlerinin flaş konusu rahmetli Turgut Özal’ın “köprüyü satacağım” (o zaman henüz tek köprü vardı) sözleriydi. Halkçı Parti Genel Başkanı Necdet Calp televizyondaki açık oturumda masaya yumruğunu vurup “Sattırmaaaaammm” diye bağırmıştı.

Sonunda seçimi Özal kazandı. Köprüyü satmadı, gelir ortaklığı belgesi çıkardı. O da çok tutmadı.

Şimdi öğreniyoruz ki AKP hükümeti köprü ve otoyolları satmaya hazırlanıyor.

Kime satacak diye bakıyorsunuz, işin altından yine Araplar çıkıyor. Bitmek tükenmek bilmeyen petrol dolarlarının Türkiye’ye akması elbette güzel bir şey de, para gelsin diye köprü ve otoyolları satmak da neyin nesi oluyor.?

Tamam özelleştirme yapalım, devletin sırtındaki yükleri azaltalım, rekabeti tabana yayalım.

Ama bizde öyle olmuyor ki. Türkiye’nin en karlı şirketleri birkaç yıllık karı karşılığında genellikle Arap sermayesine satılıyor.

“Araplar kızıp da köprüyü kaparlarsa” falan gibi abuk sabuk senaryolar üretecek değilim. Ama köprü ve otoyolların Araplara satılacak olmasını da insan içine sindiremiyor.

Böyle satışlar yerine halka açılma yöntemi uygulansa, hisseler artık iyi durumda olan borsada işlem görse, kazanılacak parayla daha çok kar getirecek yatırımlar yapılsa, böylelikle milli değerler hem gerçekten halkın malı olsa hem de iyi işletilse, uzun vadede blok satışlardan daha fazla yarar getirmez mi?

*****

Yurtdışına uçakla giderken dikkat
Gerçi gidenler gitti, yurtdışına sık çıkanlar biliyor ama son birkaç aydır yurtdışına gitmek için uçağa binmeyenleri uyarmak istiyorum. Çünkü artık eskisi gibi el çantanıza istediğiniz şeyleri koyup uçağa binemiyorsunuz.

El Kaide teröristlerinin uçağa el çantaları içinde bomba yapımında kullanılan sıvılar sokmaya kalkışmasından sonra inanılmaz tedbirler alınmış. Buna göre yanınızda hiçbir şekilde sıvı madde taşıyamıyorsunuz. Sadece bazı alanlarda bebek sütlerini eğer anneleri görevliler önünde çocuğuna bir kaç yudum içirirse ona izin veriyorlarmış. Peki tam uçağa binecekken geçtiğiniz son kontrolde “bunlarla uçağa binemezsiniz” denirse ne oluyor?

Önceki gün yurtdışından gelen bir arkadaşımın anlattığına göre ya elindeki sıvı maddeleri bırakıp geçiyorsunuz ya da tekrar check-in’e gidip elinizdeki çantayı bagaja veriyorsunuz.

Bana bunu anlatan arkadaşım yanında küçük bir çanta ile bir günlüğüne Almanya’ya gidip gelmiş. Gelirken iki şişe parfüm ile bir şişe şarap almış. Tabii uçağın kapısında geri çevirmişler. O da aldığı şeylere kıyamayıp küçücük çantayı koca bir naylona sardırıp bagaja teslim etmiş.

DİĞER YENİ YAZILAR