İngiliz basını iki gündür Başbakan Tony Blair’i yerden yere vuruyor. Başbakanlarını ağır dille eleştiren İngiliz basını “Utanmaz” başlığını bile attı.
Tony Blair ne yaptı peki?
Ailesiyle birlikte Miami’ye gitti. Burada 1970’li yılların en sevilen gruplarından Bee Gees’in solisti Robin Gibb’in muhteşem malikanesinde kaldı.
İngiliz basını şimdi Blair’e soruyor: “Bu tatili kimin parasıyla yaptın? Robin Gibb’e para ödedin mi? Yoksa bedavaya mı kaldın?”
İngiliz basını bunu neden soruyor?
Birkaç nedeni var.
Birincisi bir Başbakan’ın birinin evinde misafir olarak kalmasına tahammülleri yok.
İkincisi Blair, Robin Gibb’e dolaylı da olsa bir katkıda bulunmuş.
Katkı da şu: Robin Gibb kendi müziklerini korumak için telif hakları yasasının 50 yıldan yüz yıla çıkarılmasını istiyormuş. Bunu isteyen elbette sadece Robin Gibb değil. Eserleri bugüne kadar milyonlarca satmış yüzlerce sanatçı bu yasanın uygulanmasını istiyor.
İşte Blair de telif hakları yasasında bu değişikliğin yapılmasını sağlamış.
İngiliz basını da diyor ki “Öyle ya da böyle evinde kaldığın adama faydan dokundu, burada misafir edilmen bunun karşılığı mı?”
Bize ne kadar garip geliyor değil mi?
Bir sanatçı, üstelik İngiltere dışında yaşıyor. Başbakanını evinde ağırlıyor.
Biz “ne var bunda yani” der geçeriz.
Ama demokrasinin, herkes beğenmese de, iyi uygulandığı ülkelerde böyle olmuyor işte.
Peki gelelim bizim ülkemize bir bakalım.
Birine misafir olmak, özellikle zengin birinin imkanlarından tamamen tatil amaçlı yararlanmak bizde pek gördüğümüz bir uygulama.
Bugüne kadar kimbilir kaç büyük zengin, cumhurbaşkanlarını, başbakanları, bakanları, yüksek dereceli bürokratları malikanelerinde, yazlıklarında veya teknelerinde ağırladılar.
Elbette bu tür durumlar bizde de eleştiri konusu yapıldı.
Sonuç: Hiç bir şey olmadı.
Ama herkes elini vicdanına koyup geçmişi de bir düşünmeli.
Başbakan Erdoğan’a kadar hiçbir başbakan tatilini birinin evinde ya da imkanlarını kullanarak geçirmemişti.
Evet, Demirel de, Özal da, Çiller de, Yılmaz da bazı ünlü zenginlerin evlerine, teknelerine gittiler.
Ama bunların hepsi de günü birlik ziyaretlerdi.
Bir tek Tayyip Bey gönül rahatlığı ile ve hiçbir şeyden çekinmeden eşinin dostunun yazlıklarında teknelerinde tatil yapıp gece yatısına kalıyor.
Hatta çocuklarının yurtdışı eğitim bursunu bile bu işadamlarının karşıladığını çekinmeden söyleyebiliyor.
Tayyip Bey bu kadar rahat olunca da bize bir şey söylemek düşmüyor.
Ama düşünmeden de edemiyorum.
Türkiye’de de İngiliz basını ölçütleri geçerli olsaydı acaba ne olurdu? İngiliz basını bize göre çok masum bir ziyareti bile “utanmazlık” olarak nitelendiriyorsa, başbakanın tatilini işadamlarının evinde, otelinde geçirmesine, çocuklarını zenginlerin okutmasına, koluna onlardan aldığı hediye saatleri takmasına ne gözle bakar hangi başlıkları atardı?
Hukuk ve mantık
Cumhurbaşkanı’nı seçmek için “367 oy gerekli” tartışması iyice yol aldı. Siyasal İslamcı basınla Tayyip Erdoğan hayranı çevreler bu hukuksal yorumun saçmalığını (!) anlatmak için inanılmlaz bir çaba harcıyorlar.
Biliyorsunuz ben bu konuya hukuk bilgisine güvendiğim bir milletvekilinin anlattıklarını aktararak girmiştim.
Elbette hukukçu olmadığım için konuyu o kadar derinine inceleyemem. Ama inceleyenlerin de ne dediklerini size aktarmak görevim.
Bugün konuyu tamamen kendi mantık süzgecimle yazmak istiyorum.
Anayasa maddesi diyor ki “En az üçer gün arayla yapılacak oylamaların ilk ikisinde üye tam sayısının üçte iki çoğunluk oyu sağlanamazsa, üçüncü oylamada üye tam sayısının salt çoğunluğunu sağlayan aday cumhurbaşkanı seçilmiş olur.”
Bu kadar net ve açık. Bu durumda Cumhurbaşkanı olabilmek için ilk iki turda üçte iki çoğunluk olan 367 oyun alınması gerek.
Şimdi konuya mantık açısından bakalım.
Meclis toplandı. Başkan Bülent Arınç’ın dediği gibi “184 üye toplantıya katıldı” ve oturum açıldı.
Sonra seçimlere geçildi. Kullanılan oy sayısı 254’te kaldı.
Yani bütün oylar geçerli olsa bile Cumhurbaşkanı seçilmek için gerekli 367 kişi oy kullanmamış durumda.
Salonda 367 kişi yoksa zaten Cumhurbaşkanı seçilemeyecek. Bu durumda seçimlere geçmek mantıklı mı?
Hukuken ne sonuç verecek bilemiyorum. Ama 367 konusunu “saçmalık” “Erdoğan’a yeni engel” “Anayasa cahilliği” gibi suçlamalar yapmak yerine konuyu enine boyuna tartışmalı ve bir sonuca varmalıyız.
Asıl “saçmalık” olan “böyle saçmalık olmaz” sözüdür.
Tufan Darbaz
Tufan Darbaz, Doğan Şirketler Grubu Holding AŞ’nin en tepe yöneticilerinden biri. Kendi isteği ile bu yılbaşından itibaren tüm görevlerinden ayrılacağını açıkladı.
Bu açıklama üzerine de kıyamet koptu.
Şu sıralar POAŞ’la ilgili bir vergi sorunu yüzünden bazı medya kuruluşları Doğan Grubu’nun üzerine gidiyor ya, Darbaz’ın ayrılması da bu kapsamda kabul edildi. Bazı medya kuruluşları Darbaz’ın başını dertten kurtarmak için istifa ettiğini hatta bunun için şirketlerden yazılı belge bile istediğini yazdılar.
Darbaz ise bir açıklama yaparak şirketlerin yönetiminden ayrılmasının son gelişmelerle hiç ilgisi olmadığını, bunun tamamen karşılıklı alınmış bir karardan kaynaklandığını, yapılan yayınlardan büyük üzüntü duyduğunu bildirdi.
Tufan Darbaz’ı hiç tanımam. Tesadüfen bir akrabamın düğününde bulunmuştuk ve hiç konuşmamıştık. Akran olduğumuzu sanıyorum. Bu nedenle bir tavsiyede bulunmak istiyorum.
Kendisini üzen yayınlar ve dedikodular doğrudur yanlıştır bilemem. Ayrıca benim ilgi alanımın da tamamen dışında. Ama diyorum ki hiç telaşa kapılmasın. Konunun söylendiği gibi olmadığını anlatmak için çırpınmasın. Çünkü ne söylerse söylesin, malum kişiler ve çevreler buna inanmayacak ve kendi inandıklarını söylemeye devam edeceklerdir.
Bu tavsiyeyi yapmak konusunda kendimi gerçekten çok yetkin sayıyorum.
Tecrübeyle sabittir de ondan..
Utanıyoruz
Gazete ve televizyonlarda son günlerde yyınlanan bazı haberler beni bugüne kadar hiç böylesine utandırmamıştı.
Hemen her gün çocuk pornosu ile ilgili bir haber var. İşin çok can sıkıcı tarafı bakıyorsunuz yakalanan kişiler ya öğretmen, ya avukat, ya doktor. İçlerinde kültür düzeyi düşük, maddi olanakları kısıtlı bir kişi bile yok. Yani bu işi yapanlar “okumuş yazmış çocuklar.”
Bu nasıl oluyor, anlamak mümkün mü?
Bir öğretmen, bir avukat, bir doktor, hatta bazen karı koca eğitimli insanlar, parmak kadar çocukların sekse alet edilmesinden nasıl haz duyar da bunların ticaretini yapmaya kalkar?
Bazılarının seyrettikleri yaştaki çoukları bile var.
Amerika’da Avrupa’da,hatta Tayland’da çocuk pornosu yüzünden bu kadar kişinin başı derde girmezken Türkiye sanki çocuk pornosu cennetine dönüşmüş.
Utanmaktan başka hiçbir şey gelmiyor insanın elinden.
Türkiye gibi “tutucu” olduğu söylenen bir ülkede bunun nasıl olduğunu herhalde sosyologlar derin araştırmalar sonunda bulacaklardır.

