“Cumhuriyet’i kanla kurduk ama kinle yönetemeyiz”

Son günlerde internet ortamında dolaşan bir mektup var. Nedim Çakmak’ın “İşgal günlerinde işbirlikçiler” adlı kitabı kaynak gösterilerek Meclis Başkanı Bülent Arınç’ın Memenen olaylarının baş kahramanı Derviş Mehmed’in torunu olduğu ileri sürülüyor

Haberin Devamı

Son günlerde internet ortamında dolaşan bir mektup var. Nedim Çakmak’ın “İşgal günlerinde işbirlikçiler” adlı kitabı kaynak gösterilerek Meclis Başkanı Bülent Arınç’ın Memenen olaylarının baş kahramanı Derviş Mehmed’in torunu olduğu ileri sürülüyor.

İddia doğru mu yanlış mı, tarihsel bilgim ve kaynaklarım buna yetmez.

Ancak kişilerin ana babaları hatta çok geçmişte yaşamış akrabalarından sorumlu tutulmaları ne kadar doğru onu da tartışmak lazım.

Gerçi bazı çevrelere göre Arınç ile Derviş Mehmed aynı kafa yapısına sahip kişiler olarak gösterilebilir, ki bu yine de yeterli değildir.

İnternetteki bu mektubu görünce aklıma Atatürk’ten sonra Cumhurbaşkanı olan İsmet İnönü’nün verdiği bir ders geldi. Çok bilinmeyen bir öykü değildir ama, bilmeyenler için ilginç geleceğini düşünüyorum.

İspanya Büyükelçesi olduğu sırada eşi Ermeni teröristlerce alçakça katledilen Zeki Kuneralp, Kurtuluş Savaşı sırasındaki yazıları nedeniyle hain kabul edilen ve Ankara’da İstiklal Mahkemesi’nde yargılanmaya götürülürken İzmit’te linç edilen Ali Kemal’in oğludur.

Ali Kemal’in ölümünden sonra annesi oğlu Zeki’yi alarak Almanya’ya gitmiş ve burada bir Alman’la evlenmiş. Çift daha sonra İsviçre’ye taşınmış. Zeki Kuneralp de doğal olarak bütün eğitimini İsviçre’de ve Avrupa’nın diğer ülkelerinde almış. İngilizce, Fransızca ve Almanca’yı ana dili gibi konuşur olmuş.

Zeki Kuneralp günün birinde annesine artık Türkiye’ye dönmek ve ülkesine hizmet etmek istediğini söylemiş. Annesi doğal olarak karşı çıkmış ve “Oğlum babana yapılanı biliyorsun, seni orada işe almazlar hatta yaşatmazlar” demiş. Ama Zeki Kuneralp dinlememiş ve Türkiye’ye dönmüş. Çalışmak üzere Dışişleri Bakanlığı’na başvurmuş.

O zamanlarda devletin önemli birimlerine atama yapmadan önce başvuru dilekçelerinin başbakanlar tarafından da okunması ve daha sonra Cumhurbaşkanına sunmaları adettenmiş.

Zeki Kuneralp’in Dışişleri Bakanlığı’nda çalışmak için yaptığı başvuru İnönü’nün önüne gelmiş. İnönü dilekçeyi okumuş, Zeki Kuneralp’in eğitiminden çok etkilenmiş. Ancak bir de görmüş ki, üzerinde “İşe alınması muvafık değildir” ibaresi var.

İnönü “Neden?” diye sormuş. Sonra dilekçenin arkasını çevirmiş. Burada kırmızı kalemle “Vatan haini Ali Kemal’in oğlu” yazıyormuş.

İnönü biraz düşündükten sonra dilekçenin üzerine “İşe alınmasına muvafakat ediyorum” yazısını yazmış ve imzalamış. Sonra dönmüş “Biz bu cumhuriyeti kanla kurduk ama kinle yönetemeyiz” demiş.

Ardından eklemiş “Ben bunu Gazi’den öğrendim.”

Zeki Kuneralp Dışişleri Bakanlığı’na girdikten sonra çok başarılı çalışmalar yapan bir bürokrat oldu. Pekçok ülkede Büyükelçilik görevinde bulundu.

***

Duble yol duble kaza!
Milliyet gazetesinin dünkü manşeti şöyleydi: “Böylesi ancak Türkiye’de olur.” Haberde duble yolların işe yaramadığı, kazaların eskiye oranla iki kat arttığı anlatılıyordu.

Yine dünkü Yeni Şafak Gazetesi’nin birinci sayfasında ise “Bölünmüş yollar kazaları azalttı” başlığı vardı. Yeni Şafak’a göre duble yollar sayesinde ölümlerde çok büyük oranda düşüş vardı.

Hangi doğru bilemeyiz tabii. Çünkü burada bakış açısı önemli. Ölüm sayısına mı bakılacak, kaza sayısına mı? Artık her neyse.

Ama benim şu duble yollarla ilgili eleştirim başka.

Birincisi bu yolların ihale ediliş biçiminde çok ciddi ve çirkin iddialar var. Bu yolların çoğunun işinin ehli olmayan ve tek özellikleri AKP hüviyeti taşımaları olan müteahhitler tarafından yapılmakta olduğu söyleniyor.

İkincisi bu yolların yine büyük bölümünün dünya standartlarına uymaması, özellikle alt kaplama malzemelerinin inşaat hafriyatlarından hatta çöplerden sağlanması.

Üçüncüsü, bu yolların pekçok yerinde sürücü emniyetini tehdit eden kurallara aykırı eğim ve meyillerin bulunması.

Dördüncüsü baştan sonra bitirilmiş bölünmüş yol çok az. Pekçok yerde 100 kilomerelik bir yolun yarısı tamamlanmış diğer yarısı ise yapım aşamasında. Ama iki yıldır grayderle açıldığı halde üzerinde başka işlem yapılmamış yüzlerce kilometre yol öylece duruyor. Ödenek olmadığını söylüyorlar.

Ama iş duble yolların propagandasına gelince, sanki bunların hepsi bitmiş gibi anlatılıyor. Tatsız bir durum.

***

Bu da ikinci çuval
Türk askerinin başına çuval geçirten Amerikalı general David Petraeus Irak’taki tüm Amerikan güçlerinin başına getiriliyormuş. Çuval olayı Türk halkını derinden üzmüştü. Bu olay Türkiye’deki Amerikan aleyhtarlığını da dünyadaki en üst sıralara çıkarmıştı.

Ardından Genelkurmay Başkanlığı bu konuda Amerika’nın özür dilediğini söylemiş yürekler biraz ferahlamıştı. Üstüne bir de Kurtlar Vadisi Irak filmini çekip, Amerikalıları sinema ekranında yerle bir edince sanki olayı da unutmuştuk.

Ama gelin görün ki, Amerika sanki nisbet yapar gibi Türk askerinin başına çuval geçirten generali en üst komutan yapıyor.

Diplomaside adettir, eğer bir görevli dost bir ülke ile isteyerek istemeyerek bir krize neden olursa, ona en azından artık orada görev verilmez. Taltif edilecekse bile bu başka yerde yapılır.

Ama Amerika hiçbir şey olmamış gibi bu generali işin başına getiriyor.

Biz PKK’nın hallini bile Amerika’nın insafına bırakınca, onların tavrı da gurur kırıcı oluyor.

***

Bazen kendimize haksızlık ediyoruz
Bayram ve yılbaşı tatilini İtalya’da geçiren bir yakınım dönüşte aradı ve “Türkiye’de bazı şeylere çok kızıyoruz ama, inan ki Avrupa ülkelerinde çok daha beteri yapılıyor ve siz Türkiye’deki kadar gürültü bile çıkaramıyorsunuz” dedi.

Olay şu: İtalyan Havayolları Alitalya ile Milano’ya gitmişler. Dönüş de yine aynı havayoluyla yapılacak.

Dönüş günü belirtilen saatte alana gelmişler. Uçağa binmişler. Tam kapılar kapanırken pilot hidrolik sisteminde arıza olduğunu bildirmiş. Önce bir süre uçakta beklemişler. Sonra uçaktan indirilmişler. İki saate yakın terminalde bekletilmişler. Bu sırada Alitalya’dan tek bir yetkili bile gelmemiş yanlarına.

Gece yarısına doğru bir görevli gelmiş, uçağın kalkamayacağını bu nedenle herkesi bir otele götüreceklerini söylemiş.

Milano’nun dışında bir otele gidilmiş. Otelde lokanta kapalı olduğu için kimse yemek yiyememiş. Herkes ancak saat 02.00’de yatağına yatabilmiş.

Sabah saat 07.00’de herkes kaldırılmış, kahvaltı bile verilmeden doğru alana gidilmiş. Ancak yine uçak yok.

Ortadaki tek Alitalila görevlisi de “Arzu edeni başka hava yolları ile aktarmalı gönderebiliriz” demiş. Herkes isyan etmiş tabii de sonuç sıfır.

Sonunda turu düzenleyen şirket Bologna’dan bir uçak bulmuş. İki saat otobüs yolculuğu ile Bologna’ya gidilmiş ve sonunda Türkiye’ye dönebilmişler.

Şimdi bu olay bizde olsa belki de gazetelerin manşetinde yer alır. Bunu yapanları yerin dibine sokarız. Burası Avrupa. Kriterleri böyle demek ki...

DİĞER YENİ YAZILAR