Başbakan Tayyip Erdoğan özellikle irticalen yaptığı konuşmalarda çoğu kez sinirlerine hakim olamıyor ve bir başbakan, bir devlet adamına yakışmayan sözler söyleyebiliyor.
Böreğini satmak zorunda kaldığını anlatan bir vatandaşa “Ben sakatatçı mıyım” ürünlerini değerine satamadığını söyleyen bir çiftçiye “Ananı da al git” göz yaşları içindeki bir şehit annesine “Askerlik yan gelip yatma yeri değildir” demesi sadece hafızalardan kazınmayan birkaç örnek.
Tayyip Bey İl Başkanları toplantısında da bayraklı kurbanlı sokak afişlerini eleştirenlere yönelik olarak “zavallılar, şuursuzlar, nasipsizler” diye seslendi.
Hemen ardından da ekledi: “Bir Başbakan böyle konuşur mu? Evet bayrağının önünde duran bir Başbakan, bir genel başkana, farklı yaklaşımlar içerisinde olanlara böyle konuşur. Benim veya bizim bayrak sevgimizi, bayrak aşkımızı, kimsenin test etmeye hakkı yoktur. Bunu da açıkça söylüyorum.”
Tayyip Bey kabadayı üslubunu seviyor. Bunu sevmesinde medyanın da hayli etkisi var. Hatırlayın AKP’nin ilk iktidar dönemlerini. Tayyip bey için Kasımpaşa’dan, hakiki Kasımpaşa bıçkınlarının katıldığı programlar bile yapılmıştı.
O günün koşullarında bunlar sevimli görünüyordu, ama artık çok zaman geçti. Hemen her olayda Kasımpaşalı bıçkın havası takınmak kabak tadı veriyor.
Ayrıca ilk günlerin o “sevimli” argosu henüz devlet yönetimine pek yansımıyordu ve en önemlisi vatandaş bu kabadayı söylemin Türkiye’nin çıkarlarını korumak adına da kullanılacağı beklentisi içindeydi.
Gelin görün ki, içteki kabadayılık, o bıçkın hava iş dışarı çıkmaya gelince sönüp gidiyor. Tayyip bey ülke içinde esip gürlüyor da, örneğin AB’nin önünde bu kabadayılıktan eser kalmıyor.
Örneğin Türk askerinin kafasına çuval geçirildi. İşte asıl kabadayılık burada olmalıydı. Ne oldu? Hiç. Sadece mülayimlik.
Türkiye’de eleştirilince “Bunlara böyle konuşulur” diyeceksiniz, başınıza çuval geçirilince susacaksınız, kabadayılıktan eser kalmayacak.
Yine PKK’nın önemli bir lideri burnumuzun dibinde haftanın iki günü hastanelere gidip muyene oluyor, Tayyip beyin eli kolu bağlı.
Ne yapayım ben böyle kabadayılığı?
Şimdi “en son Irak ve Kerkük konusunda Tayyip Erdoğan’ın çıkışı içteki kabadayılığı andırmıyor mu” diyebilirsiniz. Görünüş öyle, ama bunun için hemen yandaki yazıyı da okumanız gerek.
Alanlar gitti ama satıcı elimizde
Danıştay Tüpraş’ın yüzde 14’lük bölümünün blok olarak Ofer’e satılması işlemini durdurdu dün. Ortaya çok ciddi bir sorun çıkacak. Çünkü bu hissele çoktan satıldı ve karı paylaşıldı bile. Yani alıcıya ne yapılabilir bilemiyorum ama satıcılar elimizde. Bu olaydan yakında hükümeti bile sarsacak bir Yüce Divan olayı çıkabilir, bunu ihmal etmeyin.
Bu konuda değinmek istediğim bir nokta daha var.
Haberin açıklanmasından itibaren piyasalarda panik başladı. Borsa düştü, finans çevreleri tedirgin oldu. Kimi TV kanalları da gün boyu bu kararı adeta eleştirerek “Piyasalar sıkıntıya girdi” yayınları yaptılar.
Ekonomi elbette çok çok önemli. Ama ne yazık ki son zamanlarda ekonominin önemini bahane edip, hukuk, demokrasi, anayasa, insan hakları konularını ihmal eder bir havaya girdik.
Ekonomi iyi olsun diye her türlü hukuksuzluğa, yasadışılığa göz yummak, göz yummayanları eleştiri bombardımanına tutmak moda oldu. “Aman piyasalar bozulmasın” mantığı ile hukuk ayaklar altına alınırsa, gün gelir o ekonomi sizi altına alıp çiğnerken, hukuk da sizi kurtaramaz.
Bir komutan Kıbrıs’ta
Çok üst düzey bir komutanın bu hafta Kıbrıs’a gideceğini öğrendim. Üst düzey bu komutan Kıbrıs’ta tam 4 gün geçirecekmiş. Üstelik bu gezi şimdilik kaydıyla resmen açıklanmamış. Komutan Kıbrıs’a vardığında ilgili birimlerin de haberi olacakmış. Bu en azından bu satırların yazıldığı saate kadar böyleydi.
Peki üst düzey bir komutan Kıbrıs’ta neden 4 gün kalır? Bu gezi tatil amaçlı olmadığına göre 4 gün uzun süre değil mi?
Elbette uzun bir süre. Bir üst düzey komutanın 4 gününü Kıbrıs’ta geçirmesi için önemli bir gerekçesi olmalı.
Bu bilgiyi aldığım kaynak “Bu dört gün sonunda Talat’ı izleyin bakalım, ne olacak?” dedi.
Allah Allah, ne oluyor ki?
Kerkük çıkışı Kürt devletine yeşil ışık mı?
Başbakan Erdoğan Bush’un yeni Irak politikasını açıklamasına saatler kala yaptığı konuşmada esti gürledi biliyorsunuz. Kerkük’te bir oldu bittiye razı olamayacağımızı, bu konunun bizim için çok önemli olduğunu vurguladı.
Peki bu esip gürleme bir sonuç verir mi? Türkiye Kerkük’e yönelik bir eylemde bulunabilir mi?
Konuyu çok yakından izleyen bir bürokratla konuştum dün. Bana “Acaba bu çıkışın altında fiilen yaşayan ama henüz resmiyet kazanmamış bir Kürt devletinin kurulmasına yeşil ışık yakma olabilir mi?” dedi.
Doğal olarak “böyle bir şey olabilir mi?” diye karşılık verdim. Cevaben “Eğer Kerkük petrollerinden Türkiye de pay alırsa, Kürt devletinin kurulmasına karşı çıkılmayabilir” dedi. “Nasıl yani?” dedim. “Bekle bakalım ne göreceğiz” dedi.
Peki bu durum Türkiye’nin lehine olur mu? Bu soruya aldığım cevap çok daha çarpıcı oldu: “Kısa vadede çok iyi sonuç verir. Türkiye zafer kazanmış sayılabilir. Ve bu AKP’ye seçim bile kazandırabilir.”
“Peki uzun vadede?” diye üsteledim. “Uzun vadede ise bir felaket. Türkiye içinden asla çıkamayacağı bir girdabın içine sürüklenir. Bunun sonucu kaçınılmaz olarak bölünmektir. Bunu engellememiz mümkün olmaz.”
Ankara’da kapalı kapılar ardında neler oluyor acaba?

