Başbakan bazı olayları futbol terimleriyle anlatmayı seviyor. Bir kere daha söylemiştim, acaba bilgi düzeyi mi bu seviyede yoksa kendisine oy verenlerin ancak bu tür örneklerle mi konuyu anlayacaklarını düşünüyor, bilemiyorum.Vardır bir bildiği diyerek ben de konuyu bu örnekle anlatmak istiyorum.Tayyip Bey, hiç beklenmedik bir anda çıkıp “Yeni Cumhurbaşkanı’nı 22 Temmuz’da seçilecek Meclis seçecek. Bu seçimde uzlaşma arayacağım. Gerekirse elime aday listesi alıp kapı kapı gezeceğim” dedi.Bu Baykal’ı ceza sahası içinde düşürüp penaltı yapmak gibi bir şey bana göre.Buradan iki sonuç çıkar. Birincisi Tayyip Bey belli ki Cumhurbaşkanı’nı halkın seçmesi fikrinden vazgeçmiş görünüyor. İkinciye geçmeden hemen bir açıklama yapayım: Aslında ilk günden beri Tayyip Bey ve AKP bu konuda samimi değildi. Öyle sanıyorum ki Anayasa Mahkemesi’nin bu değişikliği iptal edeceğini planlıyorlardı. Böylelikle seçime doğru halkın karşısına çıkıp “Bakın Meclis’te seçtirmiyorlar, halka (cumhura) gidelim diyoruz onu da istemiyorlar” diye mağduru oynayacaklardı. Anayasa Mahkemesi bu planı bozdu. Bunun yanısıra Tayyip Bey’in ya da eşi türbanlı başka bir AKP’linin de halk tarafından seçilmesi büyük risk olarak görünüyor AKP çevrelerinde.Gelelim ikinci noktaya, Tayyip Bey artık dayatma ile Cumhurbaşkanı seçemeyeceğini hatta belki bunun için gücünün de yetmeyeceğini görerek adımını önce atıp özellikle sermaye çevrelerinin güvenini kazanmayı düşünüyor. Şimdi, bu iki noktayı bir kenara koyalım ve Baykal’a bakalım.CHP lideri, AKP liderinden böyle bir açıklama gelince aslında ne yapmalıydı? Şunu söylemeliydi örneğin: “Kardeşim sen bırak uzlaşma, liste laflarını, önce seçime gir de ne olacağını bir görelim, bakalım liste yapma ve kapı tapı dolaşma gücün olacak mı?” Oysa Baykal, adeta kendisine sunulan penaltıyı avuta bile değil taca atmayı tercih ederek konuya bodoslamadan girdi. Tayyip Bey’i haklı çıkaracak biçimde onun birinci parti olacağını ve Cumhurbaşkanı seçme avantajını taşıyacağını kabul ederek “Cumhurbaşkanı’nı parlamento dışından seçelim” dedi.Tayyip Bey de penaltıyı taca atan Baykal’dan kaptığı topla karşı atağa geçti. Dün pek çok telefon e-posta mesajı aldım bu konuda. Herkes şaşırmış bir halde “Sayın Baykal ne yapmak istiyor” diye soruyordu.Tabii bir de “Biz türbanlı birini de seçeriz” sözleri de tam bir şok olmuş. Yüzlerce kişi “Peki biz o mitingleri neden yaptık?” diye soruyor şimdi.Terör deprem mi ki alışarak yaşayacağızTayyip Erdoğan bazen öyle sözler söylüyor ki insan çok şaşırıyor. Peki şaşırıyoruz da ne oluyor, hiçbir şey.Birkaç gün önce yine bir miting meydanında “Terör öyle birden sıfırlanamaz, artık terörle yaşamaya alışacağız” diye konuştu.Neden, terör neden durdurulamazmış, neden Türkiye’nin kaderi olacakmış, deprem mi ki bu birlikte yaşamaya alışacağız. Tamam, terör dünyanın en büyük belası. Bugün Amerika bile terör tehdidi altında ve terörle mücadele edebilmek için milyarlarca dolar harcıyor. Ama ABD Başkanı çıkıp da “Bununla yaşayacağız, alışın” diyebiliyor mu, diyebilir mi, tükürükle boğarlar vallahi. Terörün uzun soluklu bir mücadele ile bitirileceğini söylemek farklı, tüm halkı terörle birlikte yaşamaya alışmaya çağırmak farklıdır.Eğer bir ülkenin yöneticisi böyle bir bela ile yaşamaya alışmamız gerektiğini söylüyorsa, yönetim anlayışında bir hata vardır. Ya da bu terör olaylarından bir yarar umuyordur.İkincisini düşünmek bile insanı rahatsız ediyorsa demek ki birinci şık doğrudur, o zaman ülke halkı olarak böyle bir zihniyete niçin destek verelim ki?Erbakan faktörüBasına pek fazla yansımıyor ama şu sıralarda Tayyip Erdoğan ve partisine en ağır eleştiriler Erbakan’dan geliyor. Seçim telaşına kapılan ve AKP’yi iktidarda görmek istemeyen kesimlerin fazla ilgilenmediği bu durum aslında AKP’nin temelinde şiddetli depremlere neden oluyor.Erbakan Hoca diyor ki örneğin, “AKP’ye verilen oylar siyonistlere gider.” Şimdi bu cümleyi Erbakan’ın dışında biri söylese kıyamet kopabilir, söyleyenin başına gelmedik kalmaz. Ama Hoca deyince AKP’liler fazla bir şey diyemiyor. Tayyip Bey Devlet Bahçeli’nin seçim meydanlarında söyledikleri için, siyasette görülmemiş biçimde mahkemelere koşmasına rağmen Erbakan’ın sözleri için hiçbir şey yapamıyor. Çünkü bunu yaptığı an oy kaybedeceğini biliyor.Televizyonlarda Erbakan’ı yakalarsanız izlemenizi tavsiye ederim, çünkü söylediklerini başka kimseden duyamazsınız.Yüzde 2.5 içinde olmayana hayat hakkı yokSeçime 13 gün kala AKP Aydın teşkilatı karıştı. Batı bölgesinde zaten çok güçlü olmayan AKP, Aydın Belediye Başkanı’nın istifasıyla sarsıldı. Aydın Belediye Başkanı İlhami Ortekin 10 Belediye Meclisi üyesiyle birlikte AKP’den ayrıldığını açıkladı.Uzun yıllardır Aydın’da oturan bir dostum var. Belediye Başkanı İlhami Ortekin’le de yakından tanıştığını bildiğim için açıp sordum istifanın perde arkasını.Çok ilginç şeyler anlattı bu dostum. Ama en önemlisi şuydu: “AKP’de eğer yüzde 2.5 içinde değilsen, hayat hakkı bulman çok zor.” Ne demek olduğunu sordum bunun. Yüzde 2.5 diye kastedilen AKP’nin bütün kararlarını belirleyen ve tamamı imam hatipli olan kesimmiş.Aydın Belediye Başkanı ANAP kökenli. Belli ki AKP’nin ezici bir meclis çoğunluğu ile iktidarda olması, pek çok ilde etkili olduğu gibi Aydın’da da etkili olmuş.Yerel seçimlerde hiç umulmadık illerde AKP belediye başkanlıklarını kazandı biliyorsunuz. Ancak aslında bunlar AKP’ye verilmiş oylar değildi. Nitekim birçok yerde belediye başkanları eski ANAP veya DYP kökenlilerden, ama partileri AKP oldu.Nedeni basit. Bizim halkımız uyanıktır. İktidarda AKP olduğunu biliyor, eğer bu partinin dışında bir partiden belediye başkanı seçerse hizmet alamayacağını hissediyor. Böyle olunca kimin belediye başkanı olmasını istiyorsa onu AKP’ye itiyor ve başkan yapıyor.Dikkat edin Anadolu’daki yüzlerce belediye başkanı aslında AKP veya Refah kökenli değildir. Halkın uyanıklığı sayesinde istediği kişileri AKP patenti ile seçmesidir gerçek olan. İşte Aydın da bunun tipik bir örneği. Dostum dedi ki “Aslında ilk günden itibaren kan uyuşmazlığı vardı. AKP’nin 2.5’luk kadrosu İlhami Bey’in kendisinden olmadığını biliyordu. Bu nedenle çok baskı altında kaldı. Bir kere genel merkezin isteklerine dayanmak mümkün değildi. Sonunda bıçak kemiğe dayanınca istifa da geldi.” Bunu ne zamandır yazıyorum, kimileri kızıyor. AKP zihniyeti kendinden olmayan hiç kimseye hayat hakkı tanımıyor aslında. 4.5 yılda yapılan atamalara bir bakın, ilaç için, kendilerinden olmayan bir kişiyi bile göreve getirmediler. Demokrat olduklarını göstermek için AKP’den aday olan bazı eski solcu, sosyalist, liberal isimler var ya, işte bu onların da kulağına küpe olsun.
Tayyip Erdoğan sonunda medyaya da açıkladı. Söylediğine göre Cumhurbaşkanı’nı seçimlerden sonra oluşacak yeni Meclis seçecek. Kendisi bu kez uzlaşma arayacak, hatta bunun için bir liste bile yapacak, tek şartı diğer partilerin dayatmada bulunmaması.İlk duyulduğu anda kulağa çok hoş geliyor. Hatta borsanın yükselmesini bile sağlayabilir ki, sağladı da zaten.Demek ki Tayyip Bey “Cumhurbaşkanı’nı halkın seçmesi” fikrinden şimdilik vazgeçmiş. En azından halk seçimi olayını 7 yıl sonraya bırakmış.Bunun anlamı şudur: Tayyip Bey bu seçimlerden öyle medyanın şişirdiği gibi yüzde 40’larla ve 350-400 milletvekiliyle çıkamayacağını biliyor. Dayatma ve zorlamaların da sonunda kendisine büyük hasar vereceğini görüyor.Diyor ki “Bari yol yakınken, hiç olmazsa büyük sermaye çevrelerine hoş görüneyim, onlar uzlaşma lafını pek severler, benden vazgeçmemeleri için ellerine bir şey vereyim.” Aslında içlerine çok sindiremeseler de “istikrar” adına AKP’ye destek veren büyük sermaye çevreleri Tayyip Bey’in “uzlaşma” kararını bundan 10 gün kadar önce öğrenmişlerdi.4.5 yıldır fazla sesi soluğu çıkmayan, bundan 15-20 gün önce Hudson toplantısına katılanları “vatan haini” olarak suçlayarak birden ortaya fırlayan Egemen Bağış 10 gün kadar önce İstanbul sosyetesine bir davet verdi.Bu davete çok ünlü isimler katıldı. Bağış bu davette kulaklara şunu fısıldadı: “Seçim sonucu ne olursa olsun Tayyip Bey bu kez kendi adayı için diretmeyecek. Abdullah Gül’ü de aday göstermeyecek. Muhtemelen dışarıdan birini Cumhurbaşkanı yapacak.” Dikkatinizi çekmiştir belki, Bağış’ın bu davetinden sonra medya kuruluşlarının tavrında bir değişiklik oldu, hafiften yapılan muhalefet tekrar kesildi ve AKP’nin yüzde 40’lara çıktığı vurgulanmaya başlandı.Şimdi Tayyip Bey “uzlaşma” dedi diye neredeyse bayram yapılacak. Sanki Türkiye artık kurtuldu. Bunlar gerçekleşmeyecek hülyalardır. Tayyip Erdoğan ve AKP’nin başarılı olamayacaklarını bildikleri bir seçimden önceki son hamleleridir.Amaç zaten ne olup bittiğini pek anlayamayan halkın kafasını daha da karıştırmaktır.Erdoğan bu seçimlerden kendisini ve arkadaşlarını kolaylıkla “Yüce Divan”a gönderemeyecek bir aritmetik tablonun çıkmasını arzuluyor artık. “Uzlaşma” söylemi de bunun için icat edilmiştir.Kararsızlarİnanmasak da yapılan seçim anketlerine ister istemez bakıyoruz, hatta bazen bunlara göre tavır bile belirleyebiliyoruz.Bu anketlerde dikkat çeken unsurlardan biri kararsızların hâlâ büyük bir oran tuttuğu. Ancak araştırma şirketleri kararsız oyları partilere eşit olarak dağıtıyor. Bunun bilimsel olduğunu da söyleyerek “Bütün dünyada bu böyle” diyorlar.Doğrudur, demokratik ülkelerde bu yöntem geçerli olabilir. Ama Türkiye farklı, AKP demokrasiyi sadece araç olarak kullanan bir parti. Bu nedenle AKP’nin kararsız seçmeni yok. Kararsız olduğunu söyleyen seçmenlerin büyük ihtimalle tamamına yakını AKP’ye oy vermeyecektir.Ancak araştırmacılar “Bunu böyle varsayamayız” diyebilirler. Haklı olabilirler. Bu durumda bir okurumun önerisi var. Diyor ki “Kararsızım diyenlere, hangi partiye asla oy vermeyeceği sorulsun, dağıtım buna göre yapılsın.” Sistem bunu uygun mu bilemem, denenmeli bence.İngiltere olayı Müslümanlara dünyayı zindan edebilirTerör zeki ve akıllı insanların işidir. Bir terör olayını düşünmek, planlamak ve uygulamaya sokmak normal zekaların işi değildir. Elbette buna bir de vicdanı eklemek gerek.Bu nedenle terör uygulayıcıları aptal, kişisel sorunları olan, zekadan yoksun kişileri maşa olarak kullanır.Bugüne kadar sağ ya da ölü olarak ele geçen terör militanlarının çoğu iyi eğitim görmemiş, ailesinden uzak, küçük yaştan itibaren beyinleri yıkanmış kişiler olduğu görülüyordu.Oysa İngiltere’de bomba yüklü kamyonla yakalanan müslüman doktorlar terörist tanımındaki ezberi tamamen bozacak nitelikte.Hepsi neredeyse İngiltere’de doğmuş, eğitimlerini burada almış, tıp doktoru olmuş, çalıştıkları hastanelerin en başarılı uzmanları haline gelmişler.Düzenleyici ve planlayıcı olarak bile teröre bulaşmaları düşünülemeyecek nitelikteki bu insanların bizzat “canlı bomba” olmaları akıl alacak gibi değil.Bunun özellikle Müslümanlar açısından iki önemli sonucu olacaktır.Birincisi İslami terör olarak adlandırılan yeni terör akımının tetikçileri beyinleri yıkanmış zavallılardan oluşuyor kabul ediliyordu. Bu nedenle sorun fanatizm olarak da algılanıyordu. Ancak bu aşamadan sonra sorunun insanlardan değil direk İslam dininden kaynaklandığı görüşü ağırlık kazanabilir. Bu bir faciadır.İkincisi, artık kim olursanız olun batı ülkelerinde hepimiz terörist muamelesi görebiliriz. Dış görünüşünüz, kıyafetiniz, mesleğiniz, kariyeriniz ne olursa olsun, İngiltere’deki müslüman doktorlardan sonra hepimiz potansiyel terörist sayılabiliriz.Bu yüzden özellikle Avrupa ülkelerine girerken sert aramalardan ve soruşturmalardan geçmemiz ihtimali büyüktür. Yarın öbür gün Türkiye’den çok önemli bir ismin Heatrow havalimanında üstü tamamen soyularak arandığını duyarsak şaşırmayalım.Gül’ün babasının sakalıBirkaç gün önce miting meydanlarında “Neden beni seçmediler, benim neyim eksik” diye konuşmalar yapan Abdullah Gül, mağduru oynamak adına “babamın sakalını bile kullandılar” dedi.Siyasette ana, baba, kardeş edebiyatı yapılmasından pek hoşlanmadığım için konu dikkatimi çekti. Ankara’daki arkadaşım Kadri’den rica ettim, bir iki gününü ayırıp Milli Kütüphane’de tüm gazeteleri taradı. Ancak Abdullah Gül’ün babasının sakalıyla ilgili bir eleştiriye rastlayamadı.Sadece Vakit ve Yeni Şafak gazetelerinde Gül’ün babasının pekmez kaynatırken çekilmiş fotoğrafları yayınlanmış o kadar.Abdullah Gül mağduru oynamak adına gerçekten ayıp şeyler yapıyor. Kimsenin aklına gelmediği halde babasını bile kullanmaya kalkıyor.Maazallah bu kişi Cumhurbaşkanı olacaktı bir de.
AKP ve yandaşı çevreler günlerdir bir “yüzde 40” tutturdular. İçinde saygın isimlerin bulunduğu bazı araştırma kuruluşları da yaptıkları anketlerle bu oranı onayladıkları için kamuoyunda ciddi bir beklenti oluştu.AKP’ye oy verecek çevreler “yine tek başına iktidarız, o zaman herkes gününü görecek” havasındayken, AKP iktidarının gitmesini isteyenleri ise derin bir umutsuzluk havası kaplıyor.Çünkü şöyle bir anlayış hakim oluyor: “Yüzde 40 eşittir 400 milletvekili.” AKP aslında tam bir psikolojik harp sürdürüyor. Bir yandan anketlere dayanarak “yüzde 40” oranı pompalanıyor, diğer taraftan toplama insanlarla hemen her yerde büyük kalabalıklar oluşturuluyor, öte yandan kentler sadece AKP bayraklarıyla donatılıyor.Sanki herkes AKP’liBu kadar yoğun bir propaganda baskısı altında olan çok geniş bir kesim “Ne yapsak boşuna, artık dağ taş AKP olmuş” zannına kapılıyor.Bunun sonucu umutsuz bir kesimi sandıktan uzak tutabilir ki, AKP’nin birinci amacı bu. İkinci olarak ise yine geniş bir kesimin “Bu durumda oylarımızı tek partiye yönlendirelim” inancına kapılmasını sağlamak. Böylelikle yine iki partili bir Meclis oluşacak ve doğal olarak AKP yine hak etmediği ölçüde milletvekili çıkararak tek başına iktidar olacak.Yüzde 40’la hüsranCumartesi günü Bülent Tanla ile konuşuyorduk. “Yüzde 40” konusunu sordum. O da bu oranın abartıldığı görüşünde.Ancak Bülent Tanla ilginç bir başka saptamada bulundu. Dedi ki “Milletin anlamadığı bir nokta var, AKP yüzde 40 alsa bile tek başına iktidar olmayabilir. Yani yüzde 40 eşittir 400 milletvekili asla geçerli olmayabilir.” Tanla bu görüşünü şöyle anlattı: “Baraj sisteminin uygulandığı seçimlerde, barajı geçen her parti aritmetik dengeyi tamamen değiştirir. Bugün sadece AKP ve CHP barajı geçerse, daha çok oy alan hangisi ise muhtemelen tek başına iktidar olur. Tabii bunda bile oy alınan bölgeleri göz önünde tutmak zorundayız. Örneğin İstanbul’da yüzde 30 oy almak, Anadolu’daki pek çok ilde yüzde 50 oy almaktan daha kazançlı olur.” Hesaplar altüst olurBülent Tanla barajı üçüncü bir partinin geçmesi durumunda, illere göre oy dağılımının hesabı çok değiştireceğini belirterek bir partinin tek başına iktidara gelmesinin çok zorlaşacağını belirtti..Ancak dördüncü hatta beşinci partinin de barajı geçmesi halinde herhangi bir partinin yüzde 40’la bile iktidara gelemeyeceğinin altını çizen Tanla “Kimsenin umutsuzluğa kapılmadan ve propaganda baskılarına aldırmadan yapacağı en iyi iş kendisini hangi partiye yakın görüyorsa gidip oyunu ona atmasıdır” dedi.“Kime oy vereceğiz?” Tanla ile konuşmamızdan sonra konuyu bir daha düşündüm. Kendi çevremde de “yüzde 40” endişesini gördüğüm için “Kime oy vereceğiz?” diye soran herkese şunu tavsiye etmeye karar verdim. Kesinlikle hepimiz aynı partiye yüklenelim diye düşünmeyin. CHP dışında barajı geçme ihtimali olan üç parti var. MHP, GP ve DP. Kendisini bu partilerden herhangi birine yakın hissedenler “oylar bölünmesin” endişesine kapılmadan sandık başına gitmeli.Çok basit bir aritmetik hesap söyleyeyim. Oylar dağılmasın diye düşünen yüzde 5’lik bir kesim, gidip CHP’ye oy verirse, bu CHP’yi beş puan artırır. Ama milletvekili sayısı olarak bakarsanız ancak 25-30 milletvekili daha fazla çıkarır.Üç parti 150 milletvekiliOysa bu beş puan diğer üç partiye giderse, üçü de barajı aşar. Bu durumda o üç partinin çıkaracağı milletvekili sayısı 150’yi geçer. CHP yüzde 20 ve üstü bir oranla 150 milletvekili çıkarır. Üzerine üç partinin 150’sini koyun, eder 300 milletvekili. 20 de bağımsız deyin. Etti mi 320. Ne kalır geriye, 230 milletvekili. Demek ki AKP yüzde 40 oy alsa bile en fazla 230 milletvekilinde kalır ve tek başına iktidar olamaz.Son bir not daha vereyim: Göreceksiniz AKP 230’un da altında kalarak iktidardan iyice uzaklaşacaktır.AKP reklamlarıSeçimlere iki hafta kala partiler gazete reklamlarına yüklenerek propaganda yapıyor. CHP, MHP ve DP’nin tam sayfa ilanları gazeteleri süslüyor. GP ise zaten aylardır gazete sayfalarında. Sonunda reklam atağına AKP de katıldı.AKP’nin tam sayfa ilk reklamında Türkiye’nin dış politikada kazandığı başarılar anlatılıyordu. Kıbrıs’ın nasıl kurtarıldığı, bilmem kaç ülkeye ziyaret yapıldığı, onurlu bir politika izlendiği uzun ilan metninde yer alan unsurlardan bazıları.Ancak dikkatimi çekti, dış politika için tam sayfa ilan verilirken bu ilanlarda Amerika ve Irak konusu hiç yok.Tam 4.5 yıldır en çok Amerika ve Irak’ı konuşuyoruz, AKP seçime giderken bunlardan sanki habersiz gibi. Öyle geliyor ki bana, AKP’nin en yumuşak yeri Amerika ile ilişkiler. Bu nedenle adını hiç ağızlarına bile almak istemiyorlar.Amerika’dan cevap geldi, bakalım ne olacak?Tayyip Erdoğan Genelkurmay Başkanı’nın terörle mücadele amacıyla Irak’a yönelik bir operasyon için yetki istemesine karşı uzun süre direnmişti.İki ayı aşkın süre geçmesinden sonra nihayet konuşan Tayyip Erdoğan “Amerika’dan haber bekliyoruz, ardından ben Başkan Bush’la konuşacağım ve gerekeni yapacağız” demişti.Öyle anlaşılıyor ki Amerika Dışişleri Bakanı Rice Abdullah Gül’ü telefonla arayarak “Sakın Irak’a girmeyin” dedi.Gazete haberlerine göre Rice, Gül’den beklediği cevabı alamadı. Yani Dışişleri Bakanımız Amerikan Dışişleri Bakanı’na bir anlamda rest çekmiş.Acaba öyle mi, inşallah diyorum sadece.Şimdi bundan sonrası önemli. Tayyip Bey daha önce söylediğine göre Başkan Bush’u aramak durumunda. Bakalım Bush ne diyecek. Daha da önemlisi bizim iktidar ne yapacak?Yaygın bir siyasi söylentiye göre iktidar seçimlere bir hafta kala Meclis’i olağanüstü toplantıya çağırıp Irak konusunda hazırlanan tezkerenin onaylanmasını isteyecek.Meclis bu yetkiyi elbette verecek. Ancak ondan sonrası meçhul. Çünkü bir görüşe göre seçimlere bir iki gün kala silahlı kuvvetlere operasyon talimatı verilecek, böylece yaratılacak kahramanlık ortamından yararlanılmaya çalışılacak.İkinci görüşe göre ise hükümet bu yetkiyi aldıktan sonra elinde tutacak ve seçime kadar gündemi elinde tutarak ortamı gerginleştirecek ama bir şey yapmayacak. Bakalım....
Anayasa Mahkemesi’nin Cumhurbaşkanı’nı halkın seçmesine olanak veren kararından sonra herkesin kafası karıştı. Merak edilen soru: “Şimdi ne olacak?” Rutin olarak yürümesi gereken şu:Önce 22 Temmuz’da seçim yapılacak.Bu Meclis yeni Cumhurbaşkanı’nı seçecek.Yine bu Meclis isterse şimdiki Meclis’in yaptığı anayasa değişikliğini geri alacak ya da aynen devam edecek.Bu durumda 21 Ekim’de referandum yapılacak.Referandum sonucunda “evet” çıkarsa 7 yıl sonra yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimi için halka gidilecek.Bazı AKP’liler “Referandumda evet çıkarsa seçilen Cumhurbaşkanı’nın düşmesi ve seçimin halk tarafından yapılması gerek” diyor.Ancak bunların hepsi 22 Temmuz seçimlerinden çıkacak aritmetik sonuca göre yeniden şekillenecek.Bu nedenle 22 Temmuz seçimleri demokrasi tarihimizin en önemli ve kritik seçimi haline geldi.Şimdi bu seçimden çıkabilecek olası aritmetik sonuçlara göre neler olabileceğine göz atalım.AKP 367’den fazlaEğer AKP bu seçimden zaferle çıkar ve 367’nin üzerinde milletvekili kazanırsa Cumhurbaşkanı’nı hemen seçer. Hatta anayasa değişikliğini bile geri alarak referandumdan vazgeçer. Çünkü AKP’nin “Cumhurbaşkanı’nı halk seçsin” talebinin ardında ne pahasına olursa olsun Cumhurbaşkanlığı’nı ele geçirme düşüncesi var. AKP Meclis’ten istediği kişiyi seçtirebilirse amacına ulaşmış olur, diğer talep rafa kalkar.AKP 367’den azEğer AKP 300’ün üzerinde ama 367’den az milletvekili çıkarırsa, bu kez önce uzlaşma yolu arayabilir. Tayyip Erdoğan bu kez dayatma yapmadan Meclis’e giren diğer partilerle, kendi önereceği bir ismi müzakere eder. 300’ün üzerinde milletvekili olan AKP’ye karşı bu kez diğer partiler fazla direnç gösteremeyebilir. En azından ilk iki turda 367 üye oylamaya katılır, 3. turda AKP istediği kişiyi seçer. Böyle olursa da amaca ulaşılmış olacağı için büyük ihtimalle referandumdan ve Cumhurbaşkanı’nı halkın seçmesinden vazgeçilir. Tabii Cumhurbaşkanı’nı halkın seçmesi 7 yıl sonraya da bırakılabilir.AKP kıl payı iktidarEğer AKP beklediği sonucu alamaz ve 276’yı kıl payı geçerse ilk olarak uzlaşma arayışına gidecektir. Muhalefetin bu uzlaşmaya olumlu bakabileceği söylenebilir. Bu durumda da AKP amacına ulaşmış olacağı için referandumdan vazgeçebilir ya da Cumhurbaşkanı’nı halkın seçmesini 7 yıl sonraya bırakabilir. Uzlaşma olmazsa AKP ikilem içine düşer. Çünkü uzlaşma olmazsa tekrar seçim yolu açılır. AKP bunu göze alırsa Cumhurbaşkanlığı seçimini kilitler ve seçime gidilir. Bu genel seçimle referandum çakışır ve iki sandık ihtimali belirir.AKP 276’nın altıEğer AKP seçimlerde umduğunu bulamaz ve tek başına iktidar olma şansını yakalayamazsa, o zaman Cumhurbaşkanlığı seçimlerini kilitler. Tayyip Bey zaten bunun sinyalini miting meydanlarında vererek “Seçimden sonra kriz olabilir” diyor. AKP 276’nın altında kalırsa Cumhurbaşkanlığı seçimlerine katılmayarak 367’nin bulunmasını önleyebilir. Bunun doğal sonucu yeniden genel seçimdir. Ancak buna eş zamanlı olarak referandum da geleceği için çifte sandık ihtimali belirebilir.AKP 183 altıEğer AKP 183’ten daha az milletvekili çıkarırsa her şey tekrar normal haline döner. Çünkü bu durumda AKP Cumhurbaşkanlığı seçimi için Meclis’e girmese bile 367 sayısı sağlanır. AKP dışından bir isim Cumhurbaşkanı seçilir. Bu yapıdaki Meclis büyük ihtimalle anayasa değişikliğini geri alır, referandum yapılmaz. Zaten 183’ün altına düşen AKP hükümet dışında da kalacağı için hızlı bir erime- dağılma sürecine girer.Oğluna sorsunCumartesi günü bir CHP milletvekili ile sohbet ediyordum. Söz mazotun 1 lira olmasına geldi. Biraz takılarak “Mazot fiyatını kopya çekmiş duruma düştünüz” dedim. CHP’li milletvekili itiraz ederek “Bizim iki yıl önceki ekonomik planımızda mazottaki ÖTV’nin kaldırılması vardı zaten” dedi. Gülüştük.Ancak daha sonra ilginç bir şey söyledi. “Tayyip Erdoğan mazot konusuna girmekle büyük hata yaptı” ve sürdürdü “Güya mazotun 1 lira olmasının mümkün olmadığını söylemek için (petrol kuyumuz yok, bunlar petrol mü buldu) diye alay etti. Milleti kızdırdı.” CHP’li milletvekili ardından şu öneriyi yaptı. “Aslında mazotun 1 lira olup olmayacağını akşam eve gittiğinde oğluna sorsa öğrenir. Çünkü oğlu gemi aldı biliyorsun. Bakalım oğlu gemisi için mazotu kaç liradan alıyormuş.” Gemilere mazot 1 liradan veriliyor, deniz otobüsleri ise 80 kuruştan dolduruyor depolarını. Yani istendiğinde mazot 1 liraya hatta altına bile inebiliyor. Bunu da en iyi bilen bizzat Başbakan’ın oğlu.Ambulansa nasıl yol verilir?Hep yaşarız da bir anda ne yapacağımız bilemeyiz.Yolda gidiyorsunuz, arkanızdan bir siren sesi geliyor. Aynaya bakıyorsunuz bir ambulans sıkışık trafikte kendine yol açmaya çalışıyor. İçinde belli ki hemen hastaneye yetiştirilmesi gereken bir hasta belki bir yaralı var.Ona yol açmanız lazım ama trafik öyle sıkışık ki mümkün değil.Ne yapacaksınız?Genellikle trafikte herkesin derdi budur? Herkes bir şey yapmak ister ama çaresiz kalır, sonra da herkes birbirini eleştirir, bazen konu gazetelere bile haber olur.Oysa çok sıkışık da olsa trafikte ambulansa yol vermek hiç de zor değil.Bir trafik görevlisine sordum, anlattı.İki ya da üç şeritli yoldasınız. Ambulansın sirenini duydunuz. İki şeritli yolun sağındaysanız veya üç şeritli yolun ortasındaysanız hemen duracaksınız. Sağa doğru yanaşmayacaksınız, duracaksınız.Böylelikle sizin önünüzde boşluk doğacak. Solunuzdan gelen araçlar sizin açtığınız bu boşluğa girecek. Ambulansın önü açılacak.Bu kadar basit. Ama herkesin uyması şartıyla. Yoksa sizin yarattığınız boşluğu doldurmayı akıllılık sananlar olursa hiçbir işe yaramaz.Ekrandan neden kaçılır?Gelişmiş demokratik ülkelerde seçim öncesinde liderler genellikle birlikte açık oturumlara çıkarak görüşlerini anlatırlar. Böylelikle kamuoyu kendilerinden oy isteyen tüm liderleri aynı anda görerek daha sağlıklı karar verme şansını yakalar.Ancak bizde bu demokratik anlayış bir türlü oturmuyor. 1995 seçimlerinden önce bir kere liderler bir araya gelip tartışmışlardı.Bu seçim için de bir televizyon kanalının böyle bir girişimde bulunduğunu öğrendim. Baykal, Bahçeli, Ağar ve Uzan böyle bir açık oturuma katılmayı kabul etmiş. Sadece Tayyip Erdoğan buna yanaşmamış.Erdoğan sık sık kendisi dışındaki partileri seçimden kaçmakla suçluyor. Oysa zaten seçime 14 gün kaldı, kim neden kaçsın ki? Ama Tayyip Bey her nedense ekranda diğer liderlerle birlikte görünmekten kaçıyor.Bu bile demokratik anlayıştan ne kadar uzak olduğunun bir kanıtı değil mi? Kendine güvenen bir lider, tüm liderlerin katılacağı bir toplantıdan neden kaçsın ki yoksa.
Son birkaç gündür AKP destekli medyada yürütülen bir kampanya var. “Temiz devlet” adına sözde çetelere karşı yürütülen bu kampanyada hedef silahlı kuvvetler. Aslında bu kampanya Şemdinli olaylarından sonra başlatıldı.Şemdinli olaylarını ısrarla silahlı kuvvetlere bağlamak isteyen iktidar, bu uğurda Genelkurmay Başkanı hakkında bir savcının suç duyurusunda bulunmasına bile göz yummuş, ancak gösterilen tepki nedeniyle geri adım atılmıştı.Ancak iktidar yanlısı çevre bu konudaki ısrarlı yayınlarını bıkmadan usanmadan sürdürüyor.Şimdi İstanbul’da ele geçirilen bir çete içinde kimi emekli subayların da olmasından yola çıkılarak “Bu işin ucu nereye kadar giderse gitsin, takipçisi olacağız” söylemi kullanılıyor.Bu medya birkaç gündür de, çetelerin başının, halen orduda görev yapan bir generale kadar uzandığını yazıp çiziyor. Haber metinlerine “çok gizemli” cümleler konuyor. Emniyet istihbarat teşkilatlarının “bu generale ulaşmak üzere olduğu” ileri sürülüyor.Hiç kimse merak etmesin, orduda halen görev yapan bu generalin kim olduğunu biliyorum. Kastedilen kişi Tuzla Piyade Okulunun komutanı tuğgeneraldir.Bu generalin, sanıyorum dönem arkadaşı olan emekli yüzbaşı Muzaffer Tekin’le makamında çekilmiş bir fotoğrafı var. AKP medyası günlerdir elinde tuttuğu bu fotoğrafı yayınlayacak bir ortam arıyor. Bunun yanısıra yayınlarıyla kimi kastettiğini ima ederek bunu bir tür tehdit aracı olarak da kullanmak istiyor. Neden böyle söylüyorum, çünkü bir türlü yayınlanamayan bu fotoğraf internetten herkese dağıtılıyor.Çünkü halen görevli bir generalin kendi makam odasında çekilmiş fotoğrafını internette değil de gazetede yayınlayıp altına “çete bağlantısı” haberini yazmak herhalde o kadar kolay değil. Ancak bir punduna getirerek bu fotoğrafı yayınlayıp, en azından şaibe oluşturmaya çalışacaklarını da tahmin ediyorum. Bu çok pis bir oyundur. Emekli ordu mensubu olsa da, bir takım kendini bilmezlerin kişisel menaffat uğruna çeteleşmeleri, eski görevleri nedeniyle kendilerini bir tür dokunulmaz saymaları, bundan cesaret alarak fütursuzca davranmaları silahlı kuvvetlere mal edilemez.Söz konusu fotoğraflar bana da geldi. Muzaffer Tekin’le tuğgeneral yan yana görülüyor. Ciddiye bile almadım, çünkü çeteleşme içinde olan bir generalin kendi makam odasında fotoğraf çektirmesi kadar saçma sapan bir şey olamaz.Fotoğraftan da anlaşıldığı kadarıyla bu bir nezaket ziyareti, tuğgeneral de, dediğim gibi belki de dönem arkadaşı olan Muzaffer Tekin’le aynı fotoğrafa girmekten çekinmemiş.İktidar cumhurbaşkanı seçmekteki beceriksizliğini sözde demokrasi adına dolaylı yollardan silahlı kuvvetlere yüklemeye çalışıyor ve böyle pis oyunların oynanmasına göz yumuyor.Çok ayıp. Bu ayrıca demokrasiye de darbe vurmaya ve bundan çıkar sağlamaya da yöneliktir.*****Bilgi karışmasıTürbanın kısa tarihini yazmaya çalıştığım yazıda, canımı çok sıkan maddi bir hata yaptığımı, ne yazık ki yazı yayınlandıktan sonra fark ettim.Şule Yüksel Şenler’in 1965 yılında o tarihlerde “sıkmabaş” olarak anılan türbanı ilk kez kullandığını yazmıştım. Türbanın o yıllardaki safahatini anlattıktan sonra, bir de ek bilgi vermek adına “Şule Yüksel Şenler, devlet bakanı Ali Babacan’ın halasıdır” demiştim.Külliyen yanlış. Ali Babacan’ın halası Hatice Babacan.Peki bu hatayı nasıl yaptım? Elbette çok geçerli bir bahanem yok. Tamamen bilgi karışması. Benim özensizliğim.Ancak bilgi karışmasına neden olan unsur, Hatice Babacan’ın da türban konusunda tıpkı Şule Yüksel Şenler gibi bir öncü olması. İki öncü kadın benim yazımda bilgi karışıklığına neden oldu.Hatice Babacan İlahiyat Fakültesi’nde okurken okula türbanla girmekte ısrar etmiş ve okuldan atılmıştı. Hatice Babacan daha sonra türbanlı kızların üniversite önlerindeki eylemlerinin sembolü olmuştu.Yeri gelmişken bir yanlışımı daha belirtmek istiyorum. Bir yazımda birinci dünya savaşının Sırp prensinin öldürülmesi ile başladığını söylemiştim. Bu yazımı güçlendirmek için örnek olarak seçtiğim bir ifadeydi. Ana konuyla ilgisi olmadığı için yine dikkatsiz davranmışım. İşin aslı ilkokul öğrencilerinin bile bildiği gibi Avusturya veliaht prensinin bir Sırp tarafından öldürülmesidir. Yani ölen değil, öldüren Sırp.Ne diyeyim, bazen böyle can sıkıcı yanlışlar yapıyor insan.*****Lüks otolara aramaDün gazeteye geliyorum, yolumun üzerindeki bir alt geçitten geçerken, motosikletli polislerin güvenlik kontrolü yaptığını gördüm. Beni de durdurdular. Ehliyetimi verince sağolsun polis memuru tanıdı. Ruhsatı da kontrol ettikten sonra “Buyrun devam edin” dedi.Ancak tam bu sırada dikkatimi çekti. Önümde ve arkamda durdurulan arabaların hepsi çok lüks araçlardı. Yanlış hatırlamıyorsam bir Mercedes 600, bir üstü açık BMW, bir tane de Jaguar duruyordu. Polis hepsinin içini de arıyordu.Bugüne kadar pek çok polis kontrolü gördüm. Ama lüks otomobillerde iç arama yapıldığını pek görmemiştim. Genellikle eski model yerli arabalarla, içinde 3-4 gencin bulunduğu araçların arandığına rastlamıştım hep.Memura “Hayrola ihbar mı var?” dedim. Memur “Hayır genel arama” dedi. Ben de “Bayağı lüks arabaları da arıyorsunuz artık” deyince polis memuru gülümsedi: “Can Bey siz de yazıyorsunuz. Artık teröristler de değişti. Lüks araçlar kullanıyorlar, kızlar mini etekli, makyajlı, erkekler takım elbiseli yakışıklı. Ama üstlerinde bomba var, canlı canlı patlamaya hazırlar. Biz de çok lüks arabaları bile arıyoruz artık.” Doğru tabii. Hele İngiltere’deki olaydan sonra. İngiltere olayının dinimize ve bize vereceği zararı da önümüzdeki hafta yazarım.*****Demokrasiye kurşun muydu?AKP’liler Anayasa Mahkemesi’nin kararından çok mutlular. Çifte sandık hesapları yapıyorlar, mahkemenin kararının kendilerine oy da sağlayacağına inanıyorlar. Bu kararın yaratacağı kaostan kendilerinin de ne kadar etkileneceğini şimdilik hesap etmiyorlar her halde.AKP bu kadar sevinirken insanın aklına çok değil bir ay önce Başbakan’ın söylediği sözler geliyor. 367 konusundaki karar üzerine Tayyip Bey “Demokrasiye kurşun sıkıldı” diyecek kadar öfkelenmişti. Anayasa Mahkemesi’nin arkasında silahlı kuvvetlerin olduğu ima edilmiş, buna destek verenler de darbecilikle suçlanmıştı.Oysa Anayasa Mahkemesi aldığı son kararla bütün bu eleştirileri de bitirdi. Yüce Mahkeme kimsenin baskısı altında olmadığını da kanıtladı. Peki şimdi o söylenen laflar ne olacak? Ama farketmez. AKP için “dün dündür bugün bugün.” Demokrasi ve hukuka bağlılık sadece lafta olunca, böyle açmazlara düşülüyor tabii ki.
Dışişleri Bakanı Gül’ün kazara Cumhurbaşkanı olması halinde ne büyük tehlike altında olacağımız her gün bir kez daha ortaya çıkıyor.Kimilerinin “daha yumuşak, daha uzlaşmacı, daha güler yüzlü, daha iyi eğitimli, lisan da biliyor” diyerek Erdoğan’la kıyasladığı ve “Keşke o olsa” diye içinden geçirdiği Abdullah Gül, Cumhurbaşkanı olamayacağını anladığı günden itibaren galiba gerçek yüzünü gösteriyor.Meydanlardan “erkeklik” çağrıları yapıyor, muhalefete ağzına geleni söylüyor, sıkıştığı an doğruları söylemekten çekiniyor. Ancak Gül’ün önceki gün yaptığı açıklamalar yenilir yutulur gibi değil.Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Irak’a yönelik bir operasyon konusunu Osmanlı döneminin en acı olaylarından biriyle karşılaştırarak “90 bin evladımızı Allahüekber Dağı’nda kaybettik” dedi.Gül, güya savaşın iç politika malzemesi olarak kullanılmasının felaket getireceğini söylüyor ve buna örnek olarak Sarıkamış faciasını gösteriyor. 1914’te Enver Paşa, diğer kurmaylarının sözünü dinlemeyerek Ruslara karşı savaşa girmiş ancak yeterli techizatı olmayan ordumuz 90 bin şehit vermişti. Üstelik de savaş yapmadan sadece kış şartlarına yenilerek. Şimdi elinizi vicdanınıza koyun; bir başbakan yardımcısı, bir devlet adamı böyle örnek verebilir mi?En azından bugünkü teröre karşı mücadele koşulları ile 1914’teki Sarıkamış olayı birbirine benziyor mu?Gül’ün bu açıklaması Türk askerinin ve Türk milletinin moralini bilerek isteyerek bozmak anlamına gelmez mi?Abdullah Gül, savaş üzerinden siyaset yapılmasına karşı çıkayım derken Türk Silahlı Kuvvetleri’ni son derece güçsüz, terör örgütünü ise Çarlık döneminin güçlü Rus ordusuna benzetmiş oluyor. Bunun vatan sevgisiyle hiçbir ilgisinin olmadığını söylemek herhalde yanlış olmaz.*****Cem Uzan’ın yeni sloganı: 22 Temmuz saat 22.00Çarşamba günü Cem Uzan’la konuştum. Herkesin merak ettiğini sordum doğal olarak: Genç Parti’nin barajı geçeceğine inanıyor mu? Cem Uzan tereddüt bile etmeden yanıtladı: “Ne barajı geçmesi, biz büyük ihtimalle ikinci büyük parti oluyoruz. Şu anda yüzde 20’lere dayandık.” Bu öngörünün çok iddialı olup olmadığını sordum. Bana, “O halde bir seçim gezime katıl, ilgiyi ve sevgiyi kendi gözlerinle gör” dedi. “Tamam” dedim.Perşembe günü birlikte Adana’ya uçtuk. Cem Uzan bu seçimlerde yeni bir taktik geliştirmiş. Artık miting yapmıyor. “Çünkü” diyor, “Miting çok masraflı oluyor, yüzlerce insan seferber ediliyor. Bu sıcakta insanları meydanlara doldurmak da anlamsız. Ben gittiğim kentlerin caddelerini gezip halkla konuşuyorum. Bir mitingte toplanabilecek insandan çok daha fazlasıyla yüz yüze konuşma şansı buluyorum.” Adana’ya indiğimizde bizi bir sürpriz bekliyordu. Çünkü Adana Valisi, Emniyet Müdürü’ne talimat vererek Cem Uzan’ı kente sokmamasını istemişti. Oysa havaalanı tıklım tıklım doluydu. Artık talimat Başbakan’dan mı geldi, yoksa Emniyet Müdürü bu tür bir siyasi faaliyeti anlamadığı için inisiyatif mi kullanamadı bilmiyorum.Cem Uzan bunun üzerine programını değiştirerek Ceyhan’a doğru yola koyuldu. Bu sırada bazı haber kanalları Cem Uzan’ın Adana’ya sokulmadığını haber yapmaya başlamış. Sanıyorum bu Adana Valisi’ni endişelendirdi. Çünkü Vali Ceyhan yolundayken üç kez telefon ederek “kente girebilirsiniz” mesajı verdi. Ancak Cem Uzan “Bu saatten sonra olmaz, devletin değil hükümetin valisi gibi davranan bir kişi bunun hesabını nasıl olsa seçimden sonra verir” diyerek izni reddetti. Ceyhan, Ceyhan’dan sonra Tarsus ve Mersin’de Cem Uzan’a yönelik çok “garip” bir ilgi gözlemledim. Yerel seçimlerde de bir kez Cem Uzan’ı izlemiştim. O zaman da çok ilgi görüyordu. Ama bu kez farklı olduğunu söylemeliyim.“Kurtar bizi” diye bağırıyorlar örneğin. Ya da “İndir şu Tayyip’i, hesap sor” diyorlar. Pek çok kişi de “Sözünü tutacaksın değil mi?” diye parmak sallıyor. Uzan da bu ilgiye karşılık verirken yeni bir slogan kullanıyor. Kalabalık artınca eline mikrofonu alıp sesleniyor: “22 Temmuz saat 22.00’de her şey belli olacak, bu saat AKP’nin de son saati olacak.” Malum, seçim akşamları 22.00 sıralarında seçimin genel gidişi artık kendini göstermiş oluyor.*****Çiller’in evindeki AKP bayraklarıAKP seçime az bir zaman kala “nasıl olsa seçimleri kazanıyorum, kimse benden hesap soramaz” cüretkârlığı ile canının istediği gibi davranıyor. Başbakan ve bakanlar devletin tüm araçlarını kullandıkları gibi devlet gücünü de yanlarından eksik etmiyor örneğin. AKP parası çok bol olduğu için tüm kentleri bayrak denizine dönüştürüyor. Parti liderinin ve adayların çok pahalıya mal olan dev posterleri her yere asılıyor. Oysa seçim kanunu gereği partiler ancak parti binalarının ve seçim ofislerinin önlerini bayrakla süsleyebiliyor. Buna karşın AKP örneğin İstanbul’da tüm cadde ve sokakları bayraklarla donattı.Çok dikkatimi çekti, Yeniköy’de Tansu Çiller’in oturduğu yalının önü iki gün önce AKP bayraklarıyla donatılmıştı. Öyle ki Çiller’in evinin önünden geçerken yukarı baktığınızda güneşi göremiyordunuz.Bugüne kadar Çiller’in evinin önüne DYP dışında hiçbir bayrak asılamamıştı. AKP bunu delmişti. Ancak dün yine o yoldan geçtim. Çiller’in evinin önüne gelen bölümdeki AKP bayrakları indirilmiş. Çiller’in de içine sinmedi belli ki.*****Kaos geliyorAnayasa Mahkemesi’nin son kararı işleri kolaylaştırmak yerine zorlaştıracak. Açıkçası Türkiye seçimlere giderken çok güçlü bir kaosun içinde bulacak kendini.Öncelikle AKP’nin bu kararı bir zafer gibi kabullenip atağa kalkması siyasette gerginlik yaratacaktır. Öte yandan Anayasa Mahkemesi kararını her kesim AKP dahil, sürpriz olarak niteledi. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde AKP’nin çok eleştirdiği ve hatta “demokrasiye kurşun sıktılar” diye öfke saçtığı Anayasa Mahkemesi belli ki bu eleştirilerden endişe duymuş. Zaten kararın 5’e karşı 6 oyla alınması da bu kafa karışıklığı ve endişenin bir ürünü gibi görünüyor.AKP şiddet politikasında önemli bir mevzi kazandı. Bundan sonrası kaostan başka bir şey değildir. Günleri yaşadıkça bunu görecek ve yazacağız.
Dünkü yazımda türbanla baş örtüsünü karıştıran Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök’ü internet üzerinden gelecek hakaret dolu saldırılardan bir parça korumak için türbanın gelişimi ile ilgili kısa bir bilgi vermiştim.Ancak sizlerden gelen mesajlardan bu konunun gerçekten daha fazla merak edildiğini anladığım için konuyu biraz daha açmak istiyorum.Türk toplumunda türban diye bir örtünme biçimi 1965 yılına kadar yoktu. Kadınlarımız genellikle başlarını örtmeye özen gösterirler; bunun için başta baş örtüsü olmak üzere, yöresine göre örtü, tül, yaşmak, ferace gibi isimler kullanırdı. Kadınlar bunları kullanırken saçlarının ve boyunlarının tamamen örtülmesine de pek dikkat etmezdi.Kadının başını örtmesi çok dar bir çevre dışında dini olarak ele alınmazdı. Bu taa Orta Asya’dan gelen Türk geleneklerinden biridir.Ne zaman ki Şule Yüksel Şenler 1965’te ortaya çıktı, türban kavramı da, o yıllardaki adıyla sıkmabaş, tartışılmaya başlandı.Şule Yüksel Şenler 1938 doğumlu. Yani bugün 69 yaşında. Şenler 1965 yılına kadar batılı tarz yaşamı seçmiş bir Türk kadınıydı. Çeşitli dergi ve gazetelerde makale, şiir ve hikâyeler yazıyordu. Şenler 1965 yılında İslami yaşam biçimine geçmeye karar verdi ve tesettüre girdi.Şenler topuklarına kadar uzun mantosu, boynunu tamamen saran ve saçının tek bir telinin bile görünmesine izin vermeyen örtüsüyle ilk kez ortaya çıktığında büyük ilgi görmüştü. O güne kadar ama dini inançtan, ama gelenekten başını örten kadınların yanında “gizemli” havasıyla sanki bir devrim lideri gibi gezmeye başladı.1960’lı yılların ortaları, 1961 Anayasa’nın sağladığı özgürlükler çerçevesinde her türlü görüşün rahatlıkla sergilendiği bir ortam yaratmıştı. Sosyalist, komünist fikirlerin yanı sıra milliyetçilik adı altında faşist görüşlerle ilk siyasal İslamcı görüşler bu dönemde ortaya çıkmıştı.Şenler siyasette ve toplum yaşamında İslama çok bağlı kadının da yeri olduğunu ileri sürerek yurt gezilerine çıktı. Pek çok ilde tesettür konusunda konferanslar verdi. O dönemin dinci bazı gazeteleri de Şenler’i bayrak yaparak arkasında durdu.1971 yılında Şenler, dönemin Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’a bir mektup yazdı. İslama çağrı niteliğindeki bu mektupta Cumhurbaşkanı’na hakaret olduğu gerekçesiyle hakkında dava açıldı ve Şenler hapse girdi. 3 ay cezaevinde kaldı.Şenler 1975 yılına kadar basındaki en ateşli polemikçilerden biri olarak irticaya karşı çıkan çevrelerle adeta savaştı.Çok sayıda kitabı olan Şule Yüksel Şenler bugün de kitap çalışmalarına devam ediyor.Şimdi gelelim Şenler’in bugünkü hükümetle olan çok yakın ilişkisine. Türkiye’de türbanı bayrak yapan ilk kadın olan Şule Yüksel Şenler Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı, AB müzakerecimiz ve Irak’a girmemek koşuluyla Amerika’dan alınacak 1 milyar dolarlık anlaşmaya imza atan Ali Babacan’ın halası.Seçilene kadar bir gün siyaset yapmamış, orta büyüklükteki bir şirketi bile yönetmemiş Ali Babacan’ın Türkiye hazinesinin başına geçirilmesiyle taçlandırılan gelişmesinde halasının verdiği büyük mücadelenin payı olabilir mi dersiniz?*****Türk Ordusunun tankları 20 yıllık mı?Tayyip Erdoğan bir televizyon konuşmasında silahlı kuvvetlerin göz bebeğimiz olduğunu söyledikten sonra ordu için ne kadar çok fedakârlık yaptıklarını anlattı.Tayyip Bey ordunun elindeki tankların 20 yıllık olduğunu ama kendi iktidarları döneminde bunların yenilendiğini anlattı.Tabii hepimiz gururlandık. Ordumuzun eski silahlarla donatılmış olduğunu da öğrenmiş olduk bu arada.AKP’nin bu başarısına tam sevinirken 2000 yılında emekli olan bir albaydan mesaj aldım.Adı bende saklı albay, Başbakan’ın silahlı kuvvetler üzerinden siyaset yaptığını ileri sürerek “Bizde stratejiler 10’ar yıllık dönemler halinde geliştirilir. Bu stratejilere göre ne gibi harp araç ve gereçlerine ihtiyaç olduğu saptanır ve bunlar bütçeye dahil edilir” diyor.Albay, alımların Savunma Bakanlığı kanalı ile yapıldığını da hatırlatarak “Başbakan’ın biz aldık dediği tanklar öyle sanıyorum ki 2000 yılı civarında planlanmış alımlardır. Bu iktidar dönemine denk gelmesi tesadüften ibarettir” iddiasında bulunuyor.Bu mesajı okuyunca açıkçası kafam biraz karıştı. Birincisi gerçekten bizim ordumuz eski silahlarla mı donanmış durumda.İkincisi AKP silahlı kuvvetlere gerçekten yeni tanklar aldı mı?Hükümetten ya da silahlı kuvvetlerden bir açıklama gelirse buradan sizlere de aktarırım.*****Tanıtıcı tanıtımSizin de dikkatinizi çekiyor mu bilmem, çok izlenen televizyonlarda reklamlar bitiyor, ardından “tanıtıcı reklam” başlığı taşıyan bir reklam daha yayınlanıyor.Reklam sözcüğünün sözlükteki anlam karşılığı “tanıtım.” “Tanıtıcı reklam” ne demek oluyor peki? “Tanıtıcı tanıtım.” Şimdi pek çok kimse reklamlar bittikten sonra neden yeniden reklam girildiğini merak ediyor. Efendim RTÜK kuralları gereği program aralarına giren reklam kuşaklarının belli bir süresi var. Ama reklam da çok. O zaman televizyonlar, RTÜK’ün izin verdiği sürenin dışında bir reklam kuşağı daha icat ettiler. Üzerine “tanıtıcı reklam” yazısı konunca o, reklam kuşağı olmuyor, sanki televizyonun kendi tanıtımı muamelesi görüyor. Bir tür hülle yani.Bir medya mensubu olarak televizyonların tek gelir kaynağının reklam olduğunu biliyor ve “Bunu yapmayın” demiyorum. Ama bari Türkçe’ye dikkat etseniz ve “Tanıtıcı reklam” garabetinin yerine başka bir şey bulsanız diyorum.
Kimse üzerinde pek durmak istemedi nedense. Oysa Başbakan Erdoğan hiçbir başbakanın yapmayacağı bir açıklama yapmıştı. Demişti ki “İçerdeki 5 bin teröristi hallettiniz de sıra dışarıda 500 teröriste mi geldi?” Hemen ertesi gün düzeltme ihtiyacı duymuştu, içerdeki rakamın 1500 civarında olduğunu 3 bin 500 teröristin de dışarıda bulunduğunu söylemişti.Ama hiç fark etmez. Laf söylenmiştir artık. “Efendim bir hata oldu” bahanesinin arkasına sığınamaz. Çünkü kendisi başbakandır. Bu kadar önemli bir konuda hata yapılıyorsa, anlamadığımız bilmediğimiz ne hatalar yapılıyordur kimbilir.Ancak şu noktaya da dikkat etmek gerek. Herhalde Başbakan durduk yerde 5 bin rakamını uydurmadı. Mutlaka kendisine bu konuda biri bilgi verdi.O halde bu bilgiyi kim verdiyse Tayyip Erdoğan’ın bu ismi açıklaması ve hesabını da sorması lazım değil mi?Tayyip Bey bunu yapmadı.Şimdi bir tahmin yapayım. İyi niyetle baktığımda şöyle düşünüyorum. Bazı gazetecilerin yazılarından ve sohbetlerinden öğreniyoruz ki, Tayyip Bey ve kurmayları sık sık bir araya gelip dedikodu yapıyor.Bu dedikodular bol ve kimi açık saçık fıkralarla süsleniyor, kahkahalar birbirini kovalıyor. (Özellikle uçaktan yazılmayanları bir dinleseniz) Başbakan böyle bir dedikodu ortamında askeri karalamaktan hoşlanan birinin “Canım bunlar da ne bağırıp duruyor, Türkiye’de 5 bin terörist var, daha bunları bulamıyorlar” demiş olabilir.Başbakan da sohbette duyduğu dedikoduyu boş bulunup söylemiş olabilir.Bu iyi niyetli tahmin idi.Ama işin bir de aslında dünyanın da öyle kabul edeceği bir yönü var. Tayyip Bey Başbakandır ve duyduğu çok önemli bir şeyi öyle canının istediği gibi uluorta söyleyemez.Eğer bir şey söylüyorsa, hem Türkiye hem de dünya bunu ciddiye alır. “Türkiye’de 5 bin terörist var” sözünün nereye gideceğini bir başbakanın bilmesi gerekir.Bu sözler dedikodu ürünü ve Başbakan’ın bilgisizliğinden, deneyimsizliğinden kaynaklanan sözlerse, çok ayıp olmakla birlikte görmezden gelinebilir.Ama bu sözler bilerek söylenmiş ve sonradan da göstermelik olarak düzeltilmişse, bunun adı faciadır.*****Türban yumuşamıyor başörtüsü hep vardıHürriyet’in Genel Yayın Müdürü Ertuğrul Özkök Başbakan’la birlikte gittiği Kayseri’den gözlemlerini yazmış. Bir yerinde diyor ki “Kadınların üçte ikisinin başında örtü bulunuyordu. Ancak bu örtü AKP milletvekillerinin eşlerininkine benzemiyordu. Onlara bakınca şunu düşüdüm. Acaba türban yavaş yavaş başörtüsüne mi dönüşüyor.” İlginç bir saptama ama, öyle sanıyorum ki Ertuğrul Bey gençlik yıllarını yurt dışında geçirdiği için türbanın geçmişiyle ilgili gözlem yapma şansı bulamamış. Ertuğrul Bey’in Kayseri’de gördüğü manzara bin yıllık Anadolu tarihinde kadınlarımızın kullandığı örtüdür. Dinsel anlamı fazla yoktur, daha çok gelenekseldir.Türban ilk olarak 1960’lı yılların ortasında Şule Yüksel Şenler adlı bir kadın tarafından adeta icat edilmiştir. O yıllarda başı sıkıca sarıp boynu da örten ve şimdiki AKP milletvekillerinin eşlerininkini andıran örtünme biçimine de türban adı verilmişti.Şule Yüksel Şenler o yıllarda bu kılıkla sokağa çıkan tek kadındı. Sonra ona katılanlar oldu. O yıllarda türban lafı da pek edilmezdi, “sıkmabaş” denirdi.Türbanın topluma mal olması ve siyasi simge olarak kullanılması ise 12 Eylül’den sonra oldu. 12 Eylül’den sonra siyasette kadının da olması gerektiğini keşfeden siyasal İslamcı kesim işe kızlardan başladı ve üniversitelere “sıkmabaşlı” kızları göndermeye başladı.“Sıkmabaş” bir süre sonra bazı tarikatların yönlendirmesiyle üniforma biçimine büründürüldü. Bu nedenle aynı gibi görünen ama farklı bağlanan ve farklı renklerde türbanlar var. Onlar aynı zamanda tarikatların da kimliğini belirliyor.Yani herkes türban takıyordu da şimdi baş örtüsüne geçmiyor. Ertuğrul Bey’e hatırlatmak istedim, çünkü bu konular daha sonra internet sitelerinde tabii hakaretlerle süslenerek yazılınca haklı olarak canı sıkılıyor.*****Kızı hamile bırakıp çocuğu aldırmakCHP’nin ortaya çıkardığı 1 milyar dolarlık belge her nedense medyada hak ettiği ilgiyi göremedi. Çok şükür Vatan var da millet gerçeği öğreniyor hiç olmazsa.Başka medya kuruluşlarına göre 1 milyar dolar almak için teröre boyun eğmeyi kabul etmenin demek ki fazla bir haber değeri yokmuş. Fidan gibi delikanlılarımız şehit düşebilir, yeter ki borsa düşmesin. Ancak borsa düşerse manşetlere çıkabilir.Her neyse, bir bildikleri vardır herhalde.Dün Bilal Çetin’in kaleminden ve üstelik Amerikan belgelerine dayanarak 1 milyar doların öyküsünü okudunuz. Bütün bunlara rağmen anlaşmaya imza koyan Ali Babacan, öfke dolu bir ifadeyle “Bunların hepsi yalan” diyebiliyor.Onun arkasına saklandığı da bu kredinin geçerlilik kazanmamış olması. Babacan attığı imzayı söylemiyor da “Bu krediyi kullanmadık ki” diyor. Sonra da ekliyor “Zaten kullansaydık ve Irak’a girseydik bunu iade ederdik.” Tam şecaat arz ederken durumu.Bakın, ben bu savunmayı şuna benzetiyorum: Delikanlı güzel kızı hamile bırakmış. Sonra da panikleyip bebeğin alınmasını sağlamış.Bir süre sonra iş ortaya çıkmış, herkes delikanlının üzerine yürüyünce o da kendini savunmuş “Tamam da çocuk olmadı ki, ne kızıyorsunuz?” Aynen böyle değil mi? Anlaşma yürürlüğe girmemişmiş. Siz bunu imzaladınız mı imzalamadınız mı?*****Ne gelmez cevapmış Tayyip Erdoğan Silahlı Kuvvetler’in terörle mücadele konusunda Irak sınırında bir operasyon yapma isteğine bir türlü cevap veremedi hâlâ, belli ki Amerika’dan cevap bekliyor.Ancak ne gariptir ki Amerika da Tayyip Bey’i üzüyor belli ki. Baksanıza hâlâ ses seda çıkmadı.Oysa Tayyip Bey Amerika’dan cevap geldikten sonra Başkan Bush’u telefonla arayacaktı. Onunla da konuştuktan sonra “gereğini” yerine getirecekti.Ne bileyim cevap gelmemesi de iyi oluyordur belki. Amerika kalkıp da “Sakın ha” derse ne olacak? Nasıl anlatacak derdini o zaman halka?En iyisi mitinglerde gezip, doğru olmasa da konuşmak. Karşısında ne olup bittiğini anlamayan kalabalıklar bulunca da keyfinden geçilmiyordur herhalde.Şunun şurasında ne kaldı ki, 20 gün bile değil. Ak mı kara mı, çıkacak ortaya.