Dışişleri Bakanı Gül’ün kazara Cumhurbaşkanı olması halinde ne büyük tehlike altında olacağımız her gün bir kez daha ortaya çıkıyor.
Kimilerinin “daha yumuşak, daha uzlaşmacı, daha güler yüzlü, daha iyi eğitimli, lisan da biliyor” diyerek Erdoğan’la kıyasladığı ve “Keşke o olsa” diye içinden geçirdiği Abdullah Gül, Cumhurbaşkanı olamayacağını anladığı günden itibaren galiba gerçek yüzünü gösteriyor.
Meydanlardan “erkeklik” çağrıları yapıyor, muhalefete ağzına geleni söylüyor, sıkıştığı an doğruları söylemekten çekiniyor. Ancak Gül’ün önceki gün yaptığı açıklamalar yenilir yutulur gibi değil.
Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Irak’a yönelik bir operasyon konusunu Osmanlı döneminin en acı olaylarından biriyle karşılaştırarak “90 bin evladımızı Allahüekber Dağı’nda kaybettik” dedi.
Gül, güya savaşın iç politika malzemesi olarak kullanılmasının felaket getireceğini söylüyor ve buna örnek olarak Sarıkamış faciasını gösteriyor. 1914’te Enver Paşa, diğer kurmaylarının sözünü dinlemeyerek Ruslara karşı savaşa girmiş ancak yeterli techizatı olmayan ordumuz 90 bin şehit vermişti. Üstelik de savaş yapmadan sadece kış şartlarına yenilerek. Şimdi elinizi vicdanınıza koyun; bir başbakan yardımcısı, bir devlet adamı böyle örnek verebilir mi?
En azından bugünkü teröre karşı mücadele koşulları ile 1914’teki Sarıkamış olayı birbirine benziyor mu?
Gül’ün bu açıklaması Türk askerinin ve Türk milletinin moralini bilerek isteyerek bozmak anlamına gelmez mi?
Abdullah Gül, savaş üzerinden siyaset yapılmasına karşı çıkayım derken Türk Silahlı Kuvvetleri’ni son derece güçsüz, terör örgütünü ise Çarlık döneminin güçlü Rus ordusuna benzetmiş oluyor. Bunun vatan sevgisiyle hiçbir ilgisinin olmadığını söylemek herhalde yanlış olmaz.
Cem Uzan’ın yeni sloganı: 22 Temmuz saat 22.00
Çarşamba günü Cem Uzan’la konuştum. Herkesin merak ettiğini sordum doğal olarak: Genç Parti’nin barajı geçeceğine inanıyor mu? Cem Uzan tereddüt bile etmeden yanıtladı: “Ne barajı geçmesi, biz büyük ihtimalle ikinci büyük parti oluyoruz. Şu anda yüzde 20’lere dayandık.” Bu öngörünün çok iddialı olup olmadığını sordum. Bana, “O halde bir seçim gezime katıl, ilgiyi ve sevgiyi kendi gözlerinle gör” dedi. “Tamam” dedim.
Perşembe günü birlikte Adana’ya uçtuk. Cem Uzan bu seçimlerde yeni bir taktik geliştirmiş. Artık miting yapmıyor. “Çünkü” diyor, “Miting çok masraflı oluyor, yüzlerce insan seferber ediliyor. Bu sıcakta insanları meydanlara doldurmak da anlamsız. Ben gittiğim kentlerin caddelerini gezip halkla konuşuyorum. Bir mitingte toplanabilecek insandan çok daha fazlasıyla yüz yüze konuşma şansı buluyorum.”
Adana’ya indiğimizde bizi bir sürpriz bekliyordu. Çünkü Adana Valisi, Emniyet Müdürü’ne talimat vererek Cem Uzan’ı kente sokmamasını istemişti. Oysa havaalanı tıklım tıklım doluydu. Artık talimat Başbakan’dan mı geldi, yoksa Emniyet Müdürü bu tür bir siyasi faaliyeti anlamadığı için inisiyatif mi kullanamadı bilmiyorum.
Cem Uzan bunun üzerine programını değiştirerek Ceyhan’a doğru yola koyuldu. Bu sırada bazı haber kanalları Cem Uzan’ın Adana’ya sokulmadığını haber yapmaya başlamış. Sanıyorum bu Adana Valisi’ni endişelendirdi. Çünkü Vali Ceyhan yolundayken üç kez telefon ederek “kente girebilirsiniz” mesajı verdi. Ancak Cem Uzan “Bu saatten sonra olmaz, devletin değil hükümetin valisi gibi davranan bir kişi bunun hesabını nasıl olsa seçimden sonra verir” diyerek izni reddetti. Ceyhan, Ceyhan’dan sonra Tarsus ve Mersin’de Cem Uzan’a yönelik çok “garip” bir ilgi gözlemledim. Yerel seçimlerde de bir kez Cem Uzan’ı izlemiştim. O zaman da çok ilgi görüyordu. Ama bu kez farklı olduğunu söylemeliyim.
“Kurtar bizi” diye bağırıyorlar örneğin. Ya da “İndir şu Tayyip’i, hesap sor” diyorlar. Pek çok kişi de “Sözünü tutacaksın değil mi?” diye parmak sallıyor. Uzan da bu ilgiye karşılık verirken yeni bir slogan kullanıyor. Kalabalık artınca eline mikrofonu alıp sesleniyor: “22 Temmuz saat 22.00’de her şey belli olacak, bu saat AKP’nin de son saati olacak.”
Malum, seçim akşamları 22.00 sıralarında seçimin genel gidişi artık kendini göstermiş oluyor.
Çiller’in evindeki AKP bayrakları
AKP seçime az bir zaman kala “nasıl olsa seçimleri kazanıyorum, kimse benden hesap soramaz” cüretkârlığı ile canının istediği gibi davranıyor. Başbakan ve bakanlar devletin tüm araçlarını kullandıkları gibi devlet gücünü de yanlarından eksik etmiyor örneğin. AKP parası çok bol olduğu için tüm kentleri bayrak denizine dönüştürüyor. Parti liderinin ve adayların çok pahalıya mal olan dev posterleri her yere asılıyor. Oysa seçim kanunu gereği partiler ancak parti binalarının ve seçim ofislerinin önlerini bayrakla süsleyebiliyor. Buna karşın AKP örneğin İstanbul’da tüm cadde ve sokakları bayraklarla donattı.
Çok dikkatimi çekti, Yeniköy’de Tansu Çiller’in oturduğu yalının önü iki gün önce AKP bayraklarıyla donatılmıştı. Öyle ki Çiller’in evinin önünden geçerken yukarı baktığınızda güneşi göremiyordunuz.
Bugüne kadar Çiller’in evinin önüne DYP dışında hiçbir bayrak asılamamıştı. AKP bunu delmişti. Ancak dün yine o yoldan geçtim. Çiller’in evinin önüne gelen bölümdeki AKP bayrakları indirilmiş. Çiller’in de içine sinmedi belli ki.
Kaos geliyor
Anayasa Mahkemesi’nin son kararı işleri kolaylaştırmak yerine zorlaştıracak. Açıkçası Türkiye seçimlere giderken çok güçlü bir kaosun içinde bulacak kendini.
Öncelikle AKP’nin bu kararı bir zafer gibi kabullenip atağa kalkması siyasette gerginlik yaratacaktır. Öte yandan Anayasa Mahkemesi kararını her kesim AKP dahil, sürpriz olarak niteledi. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde AKP’nin çok eleştirdiği ve hatta “demokrasiye kurşun sıktılar” diye öfke saçtığı Anayasa Mahkemesi belli ki bu eleştirilerden endişe duymuş. Zaten kararın 5’e karşı 6 oyla alınması da bu kafa karışıklığı ve endişenin bir ürünü gibi görünüyor.
AKP şiddet politikasında önemli bir mevzi kazandı. Bundan sonrası kaostan başka bir şey değildir. Günleri yaşadıkça bunu görecek ve yazacağız.

