Yasaklı günün olağanüstü keyfi

21 Temmuz 2007

Bugün akşam 21.00’e kadar yasaklı bir gün yaşayacağız. Çünkü seçim var. Peki yasaklar nedir? Saat 2100’e kadar, (dün akşam üzeri başladı) siyasi partilerin propaganda yapması yasak. Yollara asılmış bayrakların, posterlerin, afişlerin indirilmiş olması gerek.Televizyonlarda ve gazetelerde ve hatta radyolarda siyasi parti sözcülerinin konuşması mümkün değil. Üzerinde bir partinin amblemini taşıyan şeyler giymek de yasak kapsamında.Neden? Çünkü, yaklaşık bir aydır seçim propagandaları nedeniyle kafası karışan milletin bir gün dinlenmesi, kendi başına kalması ve oyunu özgürce kullanması gerekiyor.Şimdi gelelim işin bir başka tarafına. Çelişki gibi görünen tarafına..Demokrasiyi dillerinden düşürmeyen, ama demokrasiye uyup uymadıkları pek anlaşılamayan bir sürü insan ikide bir “Her türlü yasağa karşıyız” der durur.Atalaramız “büyük lokma ye büyük konuşma” demişler. Al sana yasak.Şimdi bu yasak demokratik olarak doğru mu değil mi?Elbette doğru. Ama adı yasak, bu durumda “her türlü yasağa karşıyız” diyenler bir parça açmaza düşmüyor mu?Ülke gerçekleri karşısında tavır alamayınca “demokratik anlayışım gereği böyle söylemek zorundayım” diyenlerin, aynı mantıkla seçim yasaklarına da karşı çıkması gerekir.Şaka yapıyorum canım, hemen telaşlanmasınlar. Yasaklı günün keyfi dedim ya, ben de keyfini çıkarıyorum işte.Yarın sabah da yepyeni bir Türkiye’ye gözlerimizi açmış olacağız. Yarının güneşinin iyi bir Türkiye’nin müjdecisi olarak doğmasını diliyorum.*****Bugün Piyer Loti’ye gidin meselaBazen kendime çok kızıyorum. Anadolu’nun neredeyse tamamını gezip gör, dünyanın pek çok ülkesine git, sonra yaşadığın kentin bazı güzelliklerini 50 yıl sonra keşfet. Piyer Loti’yi bu kadar geç keşfettiğim için çok canım sıkılıyor. Belki yüzlerce kez altındaki yoldan geçtikten, kimbilik kaç kere Eyüp Sultan Camii’ne gittikten sonra hemen üstündeki Piyer Loti’ye hiç çıkmamış olmanın elbette bahanesi yok. Ama ne yazık ki bu böyle işte.Piyer Loti’yi 7 Temmuz akşamı keşfettim sonunda. Sevgili babamın 80. doğum gününü kutlamak için kardeşim Cem’le birlikte “hiç gitmediğimiz bir yer” bulalım diye konuştuk.Kardeşim “Piyer Loti’ye gidelim” dedi. Annemi ve babamı alıp Piyer Loti’ye gittik. Şansa bakın ki babam 55 yıl önce yedek subaylığını o zaman Piyer Loti’nin tam altındaki bir askeri birlikte yapmış. O zamandan beri o da gelmemiş buraya hiç.Allah Allah, böyle manzara olur mu? Güneşin batmaya yönelik son ışıkları kıvrım kıvrım uzanan Haliç’in sularında altın gibi parlarken insan kendini bir başka dünyada hissediyor.Yüzlerce insan başta tek turistik tesis olan TurkHause’un otelden lokantaya, kafeteryadan Türk kahvesine kadar aktivitelerinin bulunduğu bahçeleri ve hemen yanındaki çay bahçelerini doldurmuş.Hele hava karardıktan sonra yerlisi yabancısıyla kalabalık daha da artmış. Bambaşka bir atmosfer, bambaşka bir güzellik.İsteyen arabasıyla geldiği gibi isteyen teleferiği kullanarak çıkabiliyor Piyer Loti’ye.Turistik tesislerde düzgün yemek yenebiliyor, kahvaltı edilebiliyor, biz yiyemedik ama gözlemelerinin nefis olduğunu söylediler.Çay bahçelerinde tostlar, sandviçler, simitler ve tabii çay, kahve meşrubat var.Meraklısı için “eksik” sayabilirsiniz, ama içki hiç yok. Ama Piyer Loti zaten tarihi bir mezarlığın tam ortasında, sağı solu da cami. O kadar da olacak artık.Bugün seçim sonuçlarını beklerken sıkılan İstanbullulara gitmeleri için öneririm.*****İçim yanıyorYandaki yazıdan da anlaşılacağı gibi yaz tatili yapmam mümkün değil. Yapabilsem, Bodrum Güvercinlik’teki 40 metrekare evimize gidecektik. Bodrum’un bana göre en güzel manzarasının olduğu yer.Geçen hafta Bodrum’da yangın haberleri vardı ya, işte o yangın, 15 yıldır (özelikle geceleri) arabada giderken tüm camları açıp ciğerlerimize çam kokusu soluduğumuz tüm ağaçları yakmış.İçim nasıl sızlıyor anlatamam. Kimbilir kaç yıllık orman küçücük bir alevin 25 dakika içinde tüm tepeyi sarması sonucu tamamen yanıp kül olmuş.Çok dedikodu var. Havalanından Bodrum’a doğru hızla gelişen bu bölgedeki ağaçların kasıtlı olarak yakıldığı, buraya otellerin yapılacağı söyleniyor. İnanmak istemiyorum. Sadece 15 yılda neredeyse herbirini tanıdığım, adeta arkadaş olduğum can dostlarımın yok olmasına üzülüyorum.*****Artık Business Channel’dayımTelevizyon ekranlarında beni görmek isteyenler için bir haberim var. Bu akşamdan itibaren Business Channel’dayım. Tam bir yıl önce yayın hayatına geçen bu televizyon kanalının hem yöneticiliğini yapacağım hem de ana haberlerini sunacağım.Business Channel gündüz ekonomi ağırlıklı haber, gece de film ve dizi kanalı. Ayrıca kaliteli konserler de Business Channel’ın özelliklerinden biri.Bu akşam saat 19.00’da seçim özel programıyla ilk kez sizlerin karşısına çıkacağım.Yanımda, kanalda halen görev yapan tüm sunucu ve haberci arkadaşlarım olacak. Onlarla birlikte seçim sonuçlarını değerlendirecek, yorum ve analizler yapacağız.Bu konuda hayli iddialıyız. Çünkü diğer bütün kanallarda bugüne kadar dinlediğiniz, belki de bıktığınız pek çok isim karşızına gelecek. Sonuçlara göre lafı eğip büküp konuşacak ve çoğu da bugüne kadar yazıp söylediklerinin doğru çıkmadığını görünce bahanelere sarılacak.Oysa ben ve arkadaşlarım hiçbir kanalda izleyemeyeceğiniz açıklık ve doğrulukta yorumlar yapacağız. Benim fikir ve görüşlerimle tavrımı bu köşeden biliyorsunuz. Ekranda da doğru bildiğimi, yalana dolana sapmadan, hakarete kalkışmadan, insanların şeref ve haysiyetleriyle oynamadan, suç işlemeden, davalık olmadan, bütün açıklık ve samimiyetimle yansıtacağımdan emin olmanızı isterim. Ki zaten bunu göreeksiniz.Seçim akşamını hayırlısıyla atlattıktan sonra yarın akşam saat 19.00’dan itibaren hafta içi her gün günün en önemli gelişmelerini özlediğinizi tahmin ettiğim yorum ve analizlerimle size sunacağım.Ağustos ayının başından itibaren ise, gündüz yayınlarında da, bugüne kadar hiçbir televizyonun denemeye cesaret edemediği büyük bir yenilikle karşınızda olacağız.Bilmeyenler için Business Channel uydu anteninden ve kablodan yayın yapıyor. Business Channel Dijitürk’te 51, D-Smart’ta ise 68’inci sırada.Tabii ki Vatan’daki yazılarıma devam ediyorum.

Devamını Oku

Sahi küçük Erdoğan krediyi nasıl aldı?

21 Temmuz 2007

Başbakan’ın henüz 30 yaşına bile gelmemiş oğlu gemi satın alarak armatörlük sınıfına geçti. Başarılar tabii ki. Ancak bazı münafıklar bu gemi işini dillerine dolayınca Tayyip Bey de çıkıp “Ona gemi mi diyorsunuz. 14-15 yıllık. Buna ancak gemicik denir” diye konuştu.Sonra da ekledi “Ayrıca ne olacak şunun şurasında 500 bin dolar peşinat yatırdı. Sonra da iyi bir kredi buldu, ne var bunda yani?” Geçen gün “Bursla okuyan bir genç nasıl oldu da 500 bin dolar peşinatı buldu?” diye sormuştum espri ile karışık. Sonra bir okurumun uyarması üzerine aklıma geldi, iş sadece peşinatla değil ki. Üzerine iki milyon dolar da kredi var. Peki bu kredi nasıl alındı acaba?Bankalardan kredi kullananlar bilir. Bankaların kredi mekanizması şöyle çalışır:1- İstihbarat bölümü şirketin ve sahiplerinin ticari geçmişine bakar.2- Eğer istihbarat raporu olumlu ise verilecek kredinin karşılığında alınacak teminat durumu incelenir.3- Teminat üç türlüdür; ya taşınmaz rehini (ipotek) ya kefalet ya da nakit bloke.Yeni kurulmuş ve henüz ticari faaliyete başlamamış ve bilançosu ortaya çıkmamış bir şirketin hele sahibi 30 yaşında bile değilse istihbarat raporu olumlu çıkması imkânsızdır. Tabii burada Başbakan oğlu olmasının forsunu kullanırsa iş değişir.İstihbarat raporu olumlu çıktı diyelim, daha önce kredi kullanmamış ve yeni kurulmuş bir şirkete açılan kredinin risk/teminat oranının 1/2 ile 1/3 arasında olması gerekir. Yani en iyi ihtimalle bankanın verilen kredi miktarının 2 katı değerinde gayrimenkul teminatı alması gerekir. Bu gayrimenkulün şirket veya şirket sahipleri üzerinde kayıtlı olması gerekir.Eğer gayrimenkul teminatı yok ise başka bir şirket veya kişinin kefaleti gerekli, ki saydığım şartlardaki bir şirkete kefalet ile milyon dolarlık kredi kullandırılması hemen hemen imkânsızdır. Koç, Sabancı bile olsanız bu miktardaki krediyi kefalet ile zor alırsınız, veya risk artacağı için daha yüksek bedelle (daha yüksek faiz) almanız gerekir.Bu durumda sormak gerek: Kredi için teminat olarak Başbakan’ın oğlu hangi taşınmazını gösterdi? Bu taşınmazların değeri ne kadar? Kefalet ile kredi kullandı ise kefili kim oldu? Nakit bloke etti mi? Ne kadar nakit bloke etti?Eğer bunlar yapılmadı ise krediyi veren banka riskinin karşılığı olarak ne aldı? Bir şey almadı ise bu konuda BDDK ve TMSF ne der? Bir bankadan, teminat ve/veya kefil göstermeden, bunun yanında maaş bordrosunu (düzenli gelirin olduğunu ispatlamak için) ibraz etmeden sade bir vatandaş bırakın milyon doları 1.000 YTL bile kredi alabilir mi? BDDK ve TMSF birçok bankaya usulsüz kredi kullandırmaktan dolayı el koymadı mı? İnsanın aklına takılıyor işte.“DTP Meclis’e girsin, MHP girmesin”Tayyip Bey meydanda konuşuyor: “MHP ile Bağımsızlar aynı Meclis’te olursa vay memleketin haline.” Neden? Çünkü bağımsızlar aslında DTP olacak. Tayyip Bey mantığına göre iki aşırı uç Meclis’te aynı çatı altında olacaklar. Bu durumda Meclis’te her gün çatışma çıkacak. Zaten Tayyip Bey de “Biz bunların kavgasıyla mı uğraşacağız yoksa millete hizmet etmeye mi çalışacağız” dedi.Böyle bir demokrasi anlayışı olabilir mi? Demokrasi niçin var, parlamentolar neden oluşturuluyor? Birbirine çok zıt görüşler bile olsa bir araya getirmek ve ülke menfaati için bir ortak zemin bulabilmek için.Tayyip Bey ise demokrasinin bu en güzel yanını görmezden gelmek bir yana tehdit aracı olarak kullanarak halkın oylarını etkilemeye çalışıyor.Ve en önemlisi, Tayyip Bey’in bu sözleri DTP adına bağımsızlara gidecek oyları hiç etkilemeyecek ama belki oyunu MHP’ye vermek isteyenlerin aklını çelecektir.Tek başına iktidar hevesindeki Erdoğan için Meclis’te DTP olabilir ama MHP olmamalı. Çünkü Tayyip Bey’in demokrasi anlayışı böyle....Anketçilerin yüreği küt kütSeçimleri siyasi partilerin liderlerinden bile daha heyecanla bekleyen bir kesim var. Bugüne kadar seçim anketi yapan şirketler, bunun yanısıra anketlerden bazılarını kesin doğru bazılarını ise yalan olarak niteleyip üzerine yorumlar döşeyen kimi yazarlar, sunucular. Yarın akşam saat 23.00 sıralarında sonuçlar aşağı yukarı çıkmış olacak. Ak mı kara mı belli olacak. Tamam da, çıkacak sonuç pek çok kişinin de yüzünün morarmasına neden olacak.Çünkü aralarında 15-20 puan farklar olan anketler yayınlanıyor günlerdir. Gerçi bunların pek çoğundan kamuoyunun haberi de olmadı ya o da başka konu. Örneğin AKP’yi yüzde 30’un altında gösteren hiçbir anketi görmediniz gazetelerde, ama bunlar da vardı. “Sen neden yazmadın?” derseniz, hiçbirini yazmadım ki, ama tahminimi söyledim. Tekrarlayayım, iktidar partisinin çok yüksek oy alacağını sanmıyorum. Barajı ise 4 partinin geçeceğine inanıyorum.Apo için belge imzalandı mı?Başbakan Erdoğan son birkaç gündür ısrarla “Amerika Apo’yu teslim ederken dönemin hükümetini oluşturan Bülent Ecevit, Mesut Yılmaz ve Devlet Bahçeli’den (Bu kişiyi asmayacaklarına dair garanti veren bir belge) imzalattığını” söylüyor.Buna şu ana kadar hiç itiraz gelmedi. Hepimiz biliyoruz ki teröristbaşı Abdullah Öcalan’ın idam cezasına mahkûm edilmesinden sonra Türkiye bir sıkıntı yaşamıştı. Çünkü Avrupa Birliği bu infazın yapılmasını istemiyor, bunun yanısıra idam cezasının da kaldırılmasını bekliyordu.Nitekim dönemin hükümeti bu sıkıntı için infazı geciktirdi ve idam cezasını da yasalarımızdan çıkardı.Ancak üç liderin Amerika’ya bir güvence belgesi imzalayıp verdiklerini bilmiyorduk. Tayyip Erdoğan canlı yayında böyle bir imza olayının olduğunu açıkladı. Soruları soran deneyimli gazetecinin aklına ise “Böyle bir belge varsa gösterebilir misiniz?” diye sormak gelmedi nedense.Gerçi bu belge 15 gün kadar önce Tayyip Bey’in denetimindeki bir gazetenin manşetinden yayınlanmıştı. Küçücük verilen belge fotoğrafında “İşte imzalar” diyordu. Gerçekten de üç liderin imzası seçilebiliyordu.Oysa bu belge diye sunulan, Amerika’ya verilen garanti belgesi değil, Apo’nun idamının kasıtlı olarak geciktirildiği konusunda çıkan spekülasyonların üç lider tarafından yapılan görüşmede ele alındığını anlatan bir tutanaktı.Şimdi; bu çok ayıp ve “etik dışı” bir şey değil mi? Böyle bir belgeyi yayınlayıp “İşte Amerika’ya verilen söz” diyeceksiniz, Başbakan da bunu canlı yayınlarda söyleyecek, kimse de bir şey sormayacak.AKP seçime öyle bir gözükara gidiyor ki, önünde hiçbir engel tanımıyor.

Devamını Oku

Osman Bey iyi konuşuyor da...

18 Temmuz 2007

Orman Bakanı Osman Pepe iki gün önce esti gürledi. “Ulan” dedi “Daha önce aklınız neredeydi?” Pepe’yi çok öfkelendiren konu, CHP’nin yaptığı “Pepe’nin oğullarının 650 dairesi var” açıklamasıydı. Pepe bunun üzerine hemen basın toplanısı yaparak “Çocuklarının inşaat işi yaptıklarını, bunların kendi malları olmayacağını” söyledi ve ekledi “Çocuklarımın sadece 5 evi var.” Allah artırsın da, o çocuklar daha 30’a geldiler mi bilmiyorum, beş evleri varmış. İktidarda olunca akıllar da karışıyor galiba, millet başını kiradan kurtaramamışken “topu topu beş evleri var” demek ne derece uygundur.Bunun yanı sıra, biri ev yapıp satıyorsa, o evler nasıl onların olmuyor onu da anlamak mümkün değil. 650 daire yapıyorsunuz ve satıyorsunuz, bu evler sizin demek değil midir?Neyse Orman Bakanı çocuklarını nasıl savunursa savunsun, bana laf düşmez, ama şurada laf düşer, çünkü kulağıma hoş olmayan dedikodular geldi.Bu becerikli çocukların şirketinin adı Kar İnşaat. Bu şirket aynı zamanda gemi alıp satıyor. Zaten çocukların gemileri de var. Başbakan’ın tanımına göre gemiciklerdir herhalde,Gelelim dedikodulara. Söylendiğine göre İzmit’te otomobil bayiliği yapan Macit isminde biri varmış. Macit Bey’in büyük bir arazisi varmış ve üzerine konut yapmak için girişimde bulunmuş. Belediye bu bölgede konut izni olmadığını bildirmiş. Macit Bey de “Kanun böyleyse yapacak bir şey yok” demiş.Bir gün Macit Bey’in kapısını Pepe’in iki oğlu çalmış. Araziyi almak istediklerini söylemişler. Macit Bey “Alın da, buraya konut yapmak mümkün değil” demiş. Ama Pepe kardeşler “Biz zaten konut değil başka bir proje hazırladık” demişler. Arsayı almışlar.Çok kısa bir süre sonra bu araziye konut yapma izni çıkmış.Pepe kardeşler benzer yöntemle Ankara’da da arazi almışlar ve konut yapmaya başlamışlar.Bununla da yetinmemişler. İstanbul Ümraniye, Taşdelen ve Ömerli’de de TOKİ’den arsa satın almışlar, üstelik yasaya rağmen TOKİ’nin ihale yapmadığı da ileri sürülüyor.Yine bir dedikoduya göre Pepe’nin oğulları Üsküdar’da 87 dönüm arsa satın alıyor. Burada 6.5 olan emsali 9.5’a çıkarmak istiyorlar. Bazı Belediye Meclisi üyeleri karşı çıktığı için sorun yaşanıyor. Söylenenlere göre Pepe kardeşler itirazcıları tehdit ediyor. İnşaatlar devam ediyor. Ortaya çıkanı herkes görecek.Uzun lafın kısası, Osman Pepe tıpkı Başbakan’ı gibi esip gürlüyor ve normal vatandaşların rüyalarında bile görmedikleri paraları sanki leblebi çekirdek parası gibi telaffuz ediyor.Dün de dediğim gibi bu tam bir iktidar zehirlenmesidir. İktidar insanların yapılarını değiştiriyor, ellerinden öyle çok para geçiyor ki, milyon dolarların değeri kalmıyor.Ama ne tuhaftır ki, araştırmacılara göre AKP’ye en yoksul kesimler daha çok oy veriyor. Başbakan’ın kendilerine 10 bin dolarlık saat mi vereceğini sanıyorlar acaba?NOT: Son bir söz. İzmitlilerin “Ceketsiz Osman” lakabıyla andıkları bir kişi var. Çulsuz olduğu için takılmış bu lakap. Kim bilir kimdir....“80 yıldır iktidardasınız”Ruhat Mengi dünkü köşesinde yazdığı bir yazıya eleştiri gönderen okurunun mektubundan örnekler vererek “İyi ki ben sinirlenince yazarlığı bırakmaya kalkmıyorum, olumsuz tepkilere saygılıyım” demiş. Belli ki okurunun yazdıklarına üzülmüş.Oysa üzülmeye gerek yok. Çünkü mektubu yazan kişi “80 yıldır siz yönetiyorsunuz bu ülkeyi” diyor. Bence şifre kelime bu: 80 yıl.Tayyip Erdoğan da sık sık 80 yıla atıfta bulunuyor. 80 yıldan kastedilen Cumhuriyet dönemidir. AKP iktidarının asıl takıntısı budur. Bu nedenle sözde demokrasi adına kitlelerin kafasını karıştırmakta, 80 yıldır cumhuriyet ve ilkelerine bağlı yaşayan Türk halkını Cumhuriyetle karşı karşıya getirmeye çalışmaktadır. Ne yazıktır ki büyük çoğunluğu eğitimsiz olan kitleler, tek düşünceleri ceplerini doldurmak ve iktidar keyfini yaşamak isteyen sözde aydınların da mikser işlevi yapan söylemleri sonucu farkında olmadan cumhuriyet ve Atatürk düşmanı durumuna düşüyor. Ve bunun adı da demokrasi oluyor.Tayyip Bey iyice geriliyorBaşbakan Isparta’da gaza geldi ve “Tek başıma iktidar olmazsam siyaseti bırakacağım” dedi. Gerçi ardından “Bahçeli ve Baykal da bunu yapsın” diyerek kendi kaçış kapısını kendi açtı, o başka konu.Tayyip Bey’i bu sözleri söylediği akşam Star TV’de Erdoğan Aktaş’ın sorularını cevaplarken izledim.Bilmiyorum seyredenlerin dikkatini çekti mi ama, Tayyip Bey seçim kampanyası boyunca en gergin gününde gibiydi. Belli ki çok yorulmuş artık. Sesi zor çıkıyor. Ama en önemlisi son derece sinirli. Aktaş’ın çok nazik sorularına bile cevap verirken “azarlama” tonunu kullanıyordu.Bana öyle geliyor ki aşırı yorgunluğun üzerine verdiği “çekilirim” taahhüdü tahribat yaratmış. Şunun şurasında 4 gün kaldı. AKP iktidar olamazsa Tayyip Bey’e “bırak siyaseti” baskısı olacaktır. Bunu kaldıracağını sanmıyorum. Ama kader bu, kaçılmaz ki....Cumhuriyet bu insanların omuzlarında yaşayacak40 yıldır on binlerce küçük çocuğu hayata hazırlayan, onlara ilk eğitimini veren öğretmen Yılma Toktamış Bodrum’dan aradı. Sesi ağlamaklıydı.“İçim sızlıyor” dedi. Ardından ekledi: “Yaşı 70’i geçmiş insanlar 42 derece sıcakta otobüslere binip oy vermek için İstanbul’a dönüyor.” Yılma öğretmen emekli olduktan sonra Bodrum’a yerleştiği için oyunu da orada kullanacak, ama oturduğu tatil sitesindeki herkes oy vermeye koşuyormuş.Yılma Hanım’a şunu söyledim: “Sevgili öğretmenim, sıkıntını ve üzüntünü anlıyorum. Ancak endişe edecek hiçbir şey yok. Türkiye Cumhuriyeti yetiştirdiği bu nesillerin omzunda ilelebet yaşayacak. Bundan hiç endişem yok. Atatürk’ü, cumhuriyeti, demokrasiyi, laikliği kendi emelleri önünde engel olarak görenler hüsrana uğrayacaktır.” Neden böyle düşündüğümü de söyledim. “Çünkü” dedim, “Eğer yaşı yetmişi geçmiş insanlar, 40 derecenin üzerindeki sıcakta yüzlerce kilometre eziyetli bir yolculuk yapıp tek oylarını kullanmak için çaba harcıyorsa, Türkiye Cumhuriyeti’ne hiçbir şey olmaz. Yüreğiniz rahat olsun.”

Devamını Oku

Büyük pardon; “Gemicik”miş

17 Temmuz 2007

Yılı tam hatırlamıyorum ama galiba 1966’ydı. O sıralar rahmetli dedem general Hıfzı Betin Gebze’nin Eskihisar Köyü’nde bir ev almıştı. Tüm aile yaz aylarında henüz elektriği bile olmayan bu köyde tatil yapardık.Gebze’ye oradan Eskihisar’a gidiş gelişlerimiz de Harem’den kalkan minibüslerle olurdu. Yine Eskihisar’a gittiğimiz bir gün, minibüslerden birinin arkasında o güne kadar görmediğimiz, ondan sonra da rastlamadığımız bir söz yazıyordu: “Küçük pardon” Bunun neden yazıldığını hiç anlamamıştık, ama geçen 40 yıl içinde de unutmamışım.Belli ki şoför sevdiği birinden özür diliyordu bu yolla, minibüslerin arkasına bir şey yazmak o yıllarda çok modaydı. “Küçük pardon” sözünü hatırlayınca, Başbakan Erdoğan’a “büyük pardon” demek geldi içimden, Başbakan ya, ona “küçük pardon” denmez.Biz hepimiz nasıl da yanılmışız, nasıl da hataya düşmüşüz. O yüzden mutlaka “büyük pardon” dememiz gerek.Çünkü meğer okulunu bile bursla okumak zorunda kalan, bin bir meşakkat içinde yetişen nadide evladı bir gemi almamış, “gemicik” almış.Biz ne bilelim 100 metreden daha uzun olan, yüzlerce ton yük taşıyabilen yüzen nesnenin “gemicik” olduğunu, bizim cahil kafamız ona gemi diyor. İnsan yaşadıkça hergün bir şeyler öğreniyor işte.Peki neden gemi değil de “gemicik”miş. Efendim, 10-15 yaşındaymış. Gemi eski olunca küçülüyor ya, herhalde ondan.Ayrıca çok cazip şartlarla alınmış. Sadece 500 bin dolar peşinat yatırılmış. Gerisi de çok cazip taksitlerle ödeniyormuş.Ah akılsız kafamız. Tabii böyle çok cazip taksitler olunca geminin adı oluyor sana “gemicik.” İyi de, 32 yıllık gazeteciyim, üstelik Sayın Başbakan’ın marifetiyle aradaki üç buçuk yıl hariç hep yönetici ve yazar olarak görev yaptım. Fena maaş da almadım ama inanın 500 bin lirayı bir arada görmedim. “Parayı görmek şart değil bu devirde” derseniz, 500 bin dolarlık çek de görmedim, hesabımda bu kadar para da olmadı. Yarısı da olmadı.Bunca yıl çalıştıktan sonra biz 500 bin doları yan yana bile görmezken, daha 30’una bile gelmemiş nadide evlat, fakirlikten çıkıp, burslarla öğrenim gördükten sonra 500 bini peşinat olarak verebiliyor. Başbakan babası da sanki 500 bin dolar sokakta mendil satan çocuklara verilen bahşişmiş gibi konuşuyor.Öyle sanıyorum ki Tayyip Bey seçim gezileri nedeniyle ruhen ve bedenen çok yorgun.Bu nedenle ne söylediğini bilmiyor. Ya da milletle kafa buluyor ki, herhalde bunu yapmaz, değil mi?İktidar zehirlenmesi böyle bir şey işte. Çok değil 5 yılı bile unutturur insana. “Gemicik” almak için verilen 500 bin dolardan leblebi çekirdek gibi söz edersiniz, kolunuzdaki saatin güya değersiz olduğunu anlatmak için fiyatının 10 bin dolar olarak açıklarsınız ve tam o sırada 10 bin doların iki yıllık asgari ücret olduğunu, sadece o saatin parasıyla bir ailenin 2 yıl geçindiğini unutursunuz.Yüzde 40 size çok az Sayın Başbakan, hakkınız yüzde 80’dir. İsterdim yüzde yüz olsun da, ne yazık yüzde 20 de kendini bilmez çıkabilir bu ülkede.*****Amerika’ya kafa tutmuyoruzSeçime bir haftadan az zaman kala iktidar birden Amerika’ya kükremeye başladı.Önce İran’la doğalgaz anlaşması yapıldığı açıklandı. Buna göre Hazar bölgesindeki doğalgaz İran üzerinden geçerek Türkiye’ye gelecek, buradan da Avrupa ülkelerine taşınacak. Böylelikle Türkiye bu işten çok para kazanacağı gibi, Putin’in Türkiye’ye atmak istediği kazığın da önüne geçilecek.Bununla da bitmiyor, Türkiye İran topraklarındaki bir doğalgaz havzasını işletecek ve buradaki gazı kendine ayıracak.İlk duyduğumda “Vay canına” dedim açıkçası. Bu çok cesur bir adımdı.Ancak kafamda da soru işaretleri oluştu. Rusya ile çok iyi ilişkiler içinde olan İran’ın tek taraflı olarak bu kadar ileri bir adım atması acaba mümkün müydü?Daha bunları düşünürken Amerika tepkisini ortaya koydu. “İran’la böyle bir anlaşma yapılamaz” dedi özetle.İş iki gün sonra anlaşıldı. Aslında anlaşma falan yapılmamıştı. Bu sadece bir taslaktı. Ama iktidar bunu sanki olmuş bitmiş bir iş gibi sunmuştu kamuoyuna.Amerika’ya kafa tutulmasının provasıydı besbelli. Seçime giderken “Biz Amerika’nın lafını dinlemeyiz” kabadayılığı bir çeşit.Ardından Dışişleri Bakanı’nın Amerika’ya çok sert mesajını öğrendik. Abdullah Bey “Teröristlerin üzerinde yakalanan silahlar Amerikan malı, eğer bu doğruysa bütün ilişkilerimiz altüst olur” diyordu.Bu da müthiş bir çıkış. Düşünsenize, Amerika ile ilişkilerimiz tamamen terse dönüyor. Öyle olmadı tabii.Amerika hemen açıklama yaptı. “Bu silahlar Irak’a verilen silahlar olabilir, Irak’ta otorite yok, rüşvet ya da çok paraya silahları satıyorlardır.” Abdullah Bey de frene bastı “Henüz tam kanıt yok zaten.” Tuhaf bir ülkede yaşıyoruz. İktidar Amerika’nın her istediğini yapıyor. Halkın büyük bölümü Amerikan karşıtı. Üstelik oransal olarak bakıldığında dünya birincisi. Ama aynı halkın neredeyse yarısının Amerika’nın her dediğini yapan bir iktidara destek olacağı söyleniyor. Ne yaman çelişki. *****Milletin adamlarıAKP’nin gazetelerdeki tam sayfa ilanında Menderes, Özal ve Erdoğan’ın fotoğrafları yer alıyor ve altında “Milletin adamları” deniyor. Bu afiş daha önce duvarları “Demokrasi kahramanları” sloganıyla süslemişti.Gerçi üçünün ortak özelliği var. Üçü de dini istismar ederek oy topladılar, üçü de Türkiye’nin dışa bağımlı olmasında önemli rol oynadılar, üçü de demokrasiden nasibini almamıştı.Demek ki bu özellikleri taşıyanlar AKP’nin gözünde “Milletin adamları” oluyor. Yazık değil mi bu millete.AKP Atatürk’ün fotoğrafını koyamamış ama hiç olmazsa adını anmak zorunda hissetmiş kendini, buna karşın İnönü, Demirel, Ecevit, Türkeş sanki hiç yaşamamış, Türkiye’ye damgalarını vurmamışlar gibi. Üstelik Tayyip Bey, hocası Erbakan’ı da koymamış “Milletin adamları” içine. Böyle vefasızlık da az görülür doğrusu.*****Çok komik kabadayılık Tayyip Bey Isparta’dan seslendi dün. Dedi ki “Eğer tek başıma iktidar olamazsam, siyaseti bırakıyorum.” Müthiş bir iddia. Türkiye böyle bir cesaretli çıkış görmedi politikada. İnsan ister istemez heyecanlanıyor.Ancak Tayyip Bey hemen arkasından ekledi: “Ey Sayın Baykal, Sayın Bahçeli siz de tek başınıza iktidar olamazsanız çekilecek misiniz?” Bravo, vallahi böyle bir komik kabadayılık da ilk kez oluyor. Tayyip Bey “Ben bırakırım, ama siz de bu sözü verin” demagojisi ile sözde ne kadar güçlü olduğunu belirtiyor ama aslında riske de girmiyor. Baykal’la Bahçeli’nin böyle bir söz vermesi mümkün olmadığına göre, Tayyip Bey puan almış olacak, hesap bu.Ancak demokrasilerde iddialaşma, kabadayılık yapma, demagoji olmaz. Bir söz verecekseniz çıkar verirsiniz, başkasını da ortak edip sıyrılma çabası sadece sırıtır.

Devamını Oku

Kanıtı olmayan gerçekler

16 Temmuz 2007

VATAN’ın kitap ekinde “Kanıtı Olmayan Gerçekler” adlı bir kitabın tanıtımını ilgiyle okudum. Kitap bilim ve düşünce alanında “Kanıtlanamayan ama doğru olduğuna inanılan şeyler” konusunda bilim adamlarının ve düşünürlerin fikirlerini anlatıyor. VATAN’ın kitap ekinde bu konunun sorulduğu kişilerin cevapları da yer alıyor. Örneğin Hakan Akdoğan dünyanın sonunun geldiğine, bizden çok önce başka medeniyetlerin yaşadığına ve bunun bir döngü olduğuna inandığını söylüyor.Müge İplikçi ise yanımızda meleklerin olduğuna inandığını belirtiyor.Sonuçta kesin inandığınız ama kanıtlayamadığınız pek çok şey var hayatımızda. Hele bazı konular var ki, kanıtlayamasanız bile doğruluğundan yüzde yüz eminsinizdir.Örneğin Tayyip Erdoğan asıl kendisi Cumhurbaşkanı olmak istiyordu. Kanıtı var mı, yok. Peki yanlış mı? Değil.AKP zihniyeti Cumhuriyet ilkelerini değiştirmek ve Türkiye’yi bir İslam Cumhuriyeti haline getirmek istiyor. Kanıtı var mı? Belirtiler var. Belirtiler kanıt mıdır, değildir. Ama bu, gerçeğe inanmamızı engellemez.Son günlerde siyasi tartışmalar “Kanıtla, kanıtlamazsan şerefsizsin” gibi seviye düşüren sahnelere neden oluyor.Ya da mahalle kabadayısı edasıyla “Kanıtlarsan, söylediğin şeyi sana hediye edeceğim” zevzeklikleri de yapılıyor.Tayyip Bey kolundaki saatin 60 bin Dolar olmadığını belirtmek için “10 bin ver senin olsun” diyor. Ne bileyim saat bedavaya geldiyse, kaça satarsa satsın kârlı olmuyor mu?İktidar kadrolaşma olmadığını söylüyor, üstelik yemin billahla. Kanıtı var mı? Ararsan var da, arayan yok.Öyle olunca Belediye Başkanı ekranda atıp tutabiliyor. “Biz geldiğimizde 20 bin kişi çalışıyordu, şimdi 13 bin, bunun neresi kadrolaşma” diyebiliyor örneğin.Tabii “peki geldiğinizden beri belediye bağlı kaç şirket kurdunuz, buralarda kaç kişi çalışıyor” sorusu sorulmayınca milletin aklı karışıyor haliyle.Sonuçta o kadar çok örnek var ki, hatırlamaya da saymaya da pek imkân yok. Ama şurası gerçek ki, büyük çoğunluğumuz aslında kanıtlanmamış gerçeklerimize inanıyoruz.6 gün sonra seçim var. İyisiyle kötüsüyle yine kanıtlanmamış gerçeklerin ışığında oylarımızı vereceğiz. *****Kanıtı olmayan gerçeklere toplu örnekAKP Genel Başkanı ve Başbakan Tayyip Erdoğan ile AKP hükümetinde görevli bakanların tarikatlarla ilişkileri olduğu öteden beri söylenir. Ancak samimi söyleyeyim, belki birkaçı hariç bu bakanların gerçekten tarikat üyesi olup olmadığını kanıtlayamazsınız. Buna karşın bugüne kadar yaptıklarını gözden geçirdiğinizde, ilişkide olduğu kişilere baktığınızda zihninizde “inanılır bir gerçek” belirir. Liste aşağıda. Bakın, düşünün. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan: Nakşibendi tarikatının İskenderpaşa dergâhından;Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül: Nakşibendi tarikatının İskenderpaşa dergâhına yakın;Başbakan Yardımcısı M. Ali Şahin: Nakşibendi tarikatı;Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener: Eski Humeynici;Devlet Bakanı Beşir Atalay: Nakşibendi tarikatı;Devlet Bakanı Ali Babacan: Nakşibendi tarikatı;Devlet Bakanı Mehmet Aydın: Fethullahçı;Adalet Bakanı Cemil Çiçek: Yeniden Milli Mücadeleci;Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül: Nakşibendi tarikatı;İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu: Nakşibendi tarikatı;Maliye Bakanı Kemal Unakıtan: Nakşibendi tarikatı;Bayındırlık ve İskân Bakanı Zeki Ergezen: Nakşibendi tarikatı;Sağlık Bakanı Recep Akdağ: Nakşibendi tarikatı;Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım: Nakşibendi tarikatı;Tarım ve Köy İşleri Bakanı Sami Güçlü: Nakşibendi tarikatı;Çalışma Bakanı Murat Başesgioğlu: Nur tarikatı;Sanayi ve Ticaret Bakanı Ali Coşkun: Nakşibendi tarikatı;Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler: Nakşibendi tarikatı;Kültür Bakanı Hüseyin Çelik: Nur tarikatı...*****Her gazeteci Başbakan’a soru sormak zorunda mı?Televizyonlarda her gece hemen her partiden isimler gazetecilerin sorularını yanıtlıyor ya da rakipleriyle kıyasıya tartışıyor.Bir nokta çok ilgimi çektiği için yazmak istiyorum. Özellikle toplu halde liderlere soru soran gazetecilerin tavrını pek hoş karşılamıyorum.Gazeteciler Erdoğan dışındaki liderlere soru sorarken çok rahatlar. Kimi tartışarak, kimi eleştirerek, kimi gülerek sorular soruyor. Kavga eden bile var.Ancak Erdoğan ile yapılan görüşelerde aynı durumu görmüyorum. Başbakan’a soru soranlar hiç rahat değil. Bazıları belli ki “sormak istediğini sorma cesareti” bulamıyor nedense. Ama bazıları da Başbakan’ı rahatlatmak için olmadık işler yapıyor. Örneğin esnafın durumunun pek iyi olmadığını söylemek istiyor soran gazeteci, Başbakan kaşlarını kaldırarak “Çok küçük bir azınlık” diye söze girip daha “Mesala KOBİ’ler” derken gazeteci atılıp “KOBİ’leri biliyoruz, onu kastetmiyorum” deyiveriyor.Bir başka gazeteci ise örneğin 367 konusunda tamamen Başbakan’a katıldığını çok uzun cümlelerle belirtmek zorunda hissediyor kendisini ve soruyu ondan sonra soruyor “Bunun yüzünden halkın seçmesini istediniz değil mi?” diye.Sonuçta pek hoş olmuyor. Hepsi büyük kitlelerin tanıdığı, güvendiği, izlediği gazeteciler bu arkadaşlar. Aslında küçük düşüyorlar kamuoyunun gözü önünde.Herkes ille de Başbakan’a soru sormak zorunda değil.*****Garip anketYeni Şafak Gazetesi’nde Kaf Ajans tarafından yapılmış bir anket var. Burada halka “öncelikleri” sorulmuş. Yüzde 49 güçlü ekonomi istediğini söylemiş. Daha çok demokrasi isteyenlerin oranı ise yüzde 39. Yüzde 12’lik bir bölüm ise daha güçlü ordu istediğini söylemiş.İlk kez “halkın öncelikleri” sıralamasında “güçlü ordu” tanımını görüyorum. Soruların ne olduğunu bilmediğimiz için halkın önceliği olarak “güçlü ordu” nasıl cevap olmuş anlamak mümkün değil de, burada sanki asıl yapılmak istenen üstü örtülü bir ordu karalaması gibi geldi bana. Nedense AKP’li kesimler buldukları her fırsatta Silahlı Kuvvetler’i küçük düşürmeyi, ona hakaret etmeyi adeta görev biliyorlar.Ayrıca kamuoyunun “öncelik” sıralaması yaparken “Ordum güçlü olsun” tercihini pek aklına getireceğini sanmıyorum. Çünkü zaten Türk halkı ordusunun çok güçlü olduğuna inanır.

Devamını Oku

“Ne türban ne mini etek yasağı olsun”

15 Temmuz 2007

Alımlı ve güzel genç bir kadınla sohbet ediyorum. Laf siyasete gelince “kime oy vereceğini” soruyorum. “Baskın Oran” karşılığını veriyor. “Neden?” diye soruyorum. “Çok doğru şeyler söylediğini” belirtiyor. Biraz üzerine gitmek ve hatta kızdırmak için “Baskın Oran AKP’nin söylediklerini söylemiyor mu, ayrıca galiba PKK da destekliyormuş” diyorum.Bunların hiçbirine inanmadığını söylüyor ve ekliyor “Onun söylediği gibi ezber bozulsun istiyorum.”Ardından beni şaşırtan bir cümle daha söylüyor: “Ben ne türbanın ne mini eteğin yasaklanmasını istiyorum, ikisi de serbest olmalı.” Konuşmamız, araya girenler yüzünden kesiliyor sonra konuşma fırsatı bulamıyoruz.Bu genç kadının “ne türban ne mini etek yasak olsun” sözleri kafama çok takıldı. Çünkü karşımdaki genç kadın, pırıl pırıl gözleriyle bakan, iyi bir işi olan, son derece çağdaş görünümlü, irtica konusunda endişeler taşıyan biri.Peki nasıl oluyor da, türbanla mini eteği karşı karşıya getirip, üstelik ikisinin de yasak olmamasını savunduğunu söyleyebiliyor.Öyle sanıyorum ki, karmakarışık bilgi ortamında, inanılmaz bir kirlilik yaşıyoruz ve bundan hepimiz etkileniyoruz.Türkiye’de ne türban takmak ne de mini etek giymek yasak. Ama her ikisini de giyemeyeceğiniz yerler var.Nasıl türbanla polislik yapamıyorsanız, mini etekle de yapamazsınız. Bu yasaklama değil kamu düzendir. Sadece Türkiye’de değil, dünyanın tüm ülkelerinde, demokratik ülkelerde geçerli bir düzendir.Türban tartışmacıları yıllardır, bir din devleti yaşamına yumuşak geçişi sağlamak için türban kavgasını bir kişisel özgürlük ve demokrasi kavgası gibi sundular.Neredeyse 20 yıldır, gazetelerde, televizyon ekranlarında bilinçli bir türban tartışması yaratılarak geniş kitleler etkilenmeye çalışıldı.Bunda başarı kazanıldığını da itiraf etmek lazım. Ki zaten verdiğim örnek bunun doğruluğunu kanıtlıyor.Buradaki tehlike şudur: Pek çok kişi “Ben başım açık, dilediğim kıyafeti giyerek dolaşmak istiyorum. Bu benim kişisel özgürlüğümdür. Türban takan da kişisel özgürlüğünü kullanmaktadır, o halde o da istediği gibi olabilmelidir” diyor. Propaganda bombardımanı altında göremedikleri, türban savunucularının asla böyle düşünmediği ve ellerine fırsat geçtiğinde herkesi bu hale getirecekleri.Türkiye’nin tıpkı hikâyedeki kurbağa gibi, altında ateş yanan tencerenin içinde olduğunu fark edememektir sorun. Baskın Oran AKP’nin işine geliyor mu?İstanbullular tabii ki daha iyi biliyorlar, seçim kampanyası başladığından bu yana bağımsız bir aday neredeyse tüm partilerle yarış halinde.Billboard’larda, duvarlarda, köprü üstlerinde adı yazılı. Hemen her gün bir televizyon ekranında boy gösteriyor. Tahmin edeceğiniz gibi bu adayın adı Baskın Oran.Bir bağımsız adayın bu kadar büyük masraf yaparak tek başına Meclis’e girme çabası çok ilginç. İster istemez “Bu değirmenin suyu nereden geliyor?” diye sormadan edemiyor insan. Tabii cevap hazır “Baskın Oran’ın arkasında 40’ı aşkın sivil toplum kuruluşu var.” Ancak gerek Baskın Oran’ın sözleri, gerekse onu desteklediğini belirten sivil toplum kuruluşları ile bazı kişilerin söylemlerinin AKP ile çok uyuştuğu görülüyor.Siyaset çevrelerinde Baskın Oran’a asıl büyük desteğin AKP’den geldiği ileri sürülüyor. Çünkü Baskın Oran sol kesimin adayı. Oran’a oy verecek olanların AKP’yi çok beğenmelerine rağmen sıra oy vermeye gelince bundan kaçınacakları biliniyor. Bu kesim çok zorlanırsa oyunu kerhen de olsa AKP dışındaki bir partiye verir.Bu durumda AKP Baskın Oran’a yardım ederek, artık beş bin mi, on bin mi, yüz bin mi ne varsa bu oyların diğer partilere özellikle de CHP’ye gitmesini engellemiş oluyor.Tabii şunu da söylemeliyim ki, Baskın Oran seçilse de seçilmese de bu seçimlerin en önemli isimlerinden biri olmayı başardı.Ve bir şey daha ekleyeyim. Baskın Oran’ın “Ezberi bozan sözlük” adlı mini broşürünü okudum. Bazıları hariç hepsine imzamı atarım. Ancak bazı konuların konuşulması için zaman ve zemin faktörünü düşünmek gerek.Bugün ülkemizde demokrasiyi eze eze yürüyen bir iktidar var. Demokratik bir ortamda Baskın Oran’ın saptamalarını tartışmak doğru olabilir, ama şimdi hayır.Bu tabii ki kişisel görüşüm. Seçimden sonra belki daha ayrıntılı yazabilirim.Pontus denizaltısıYunan Deniz Kuvvetleri’ne ait bir denizaltı bu hafta Türkiye’yi ziyaret edecekti. İki ülke askeri yetkilileri ile diplomatları arasındaki hazırlıklar tamamlanmış sıra ziyarete gelmişti.Ancak Deniz Kuvvetleri Komutanlığı son anda bu ziyaretin yapılmamasını istemiş ve durum Yunan Deniz Kuvvetleri’ne bildirilmiş.Çünkü Türkiye’yi ziyaret edeceği açıklanan Yunan denizaltısının adı Pontus’muş. Biliyorsunuz Karadeniz’in bir bölgesinde zamanında Rumlar oturuyordu ve Pontus adıyla anılıyorlardı. Deniz Kuvvetleri artık tarihe karışmış olan küçük bir devletin Yunanlılar tarafından hâlâ yaşatılmaya çalışılmasına tepkilerini böyle göstermiş oldu.Bu arada Yunan Deniz Kuvvetleri geçen hafta bir uluslararası toplantıda Türkiye’nin Güneydoğu’sunu Kürdistan olarak gösteren bir harita kullanmak istemiş, Türk subaylar da toplantıyı terk etmişti. Dışişleri Bakanı Gül de bu konuda diplomatik girişimler yapacağını, ilgili ülkelerin diplomatlarını çağıracağını söylemişti. Tık çıkmadı biliyor musunuz?Tam aradığım kitapMehmet Yaşin taa Günaydın döneminden, yani 70’li yılların sonlarından arkadaşım, dostum. Günaydın’ın bir nevi dağılmasından sonra yollarımız ayrılmıştı. Biz Sabah’tayken o da Hürriyet Grubu’ndaydı. Sonra dergi grubuna geçti ama asıl yerini Atlas dergisiyle buldu.Çıkardığı dergi ile Türkiye’nin güzelliklerini sergilediği gibi, turizm deyince sadece akla güneş ve deniz gelmemesi gerektiğini, kültür ve doğa güzelliklerinin çoğu kez güneşli bir deniz tatilinden çok daha yararlı olduğunu öğretti yüz binlerce kişiye.Mehmet Yaşin şimdi bu kültür ve doğa gezilerinin 20 yıllık deneyimlerinden imbikle süzdüğü bir yaşam kültürünü kitaplaştırmış.“Lezzet Durakları” adlı kitabıyla Türkiye’nin dört bir yanındaki yemek yenecek en güzel yerleri anlatıyor Mehmet Yaşin. Herhalde özel aracıyla yolculuk yapanların çoğu kez başına gelmiştir. Bir yere gidiyorsunuz, iyi bir şeyler yemek istiyorsunuz, yol boyunca pek çok yemek yenecek yer görüyorsunuz ama hangisi iyi, hangisi kaliteli, hangisi lezzetli bilemiyorsunuz.İşte bu kitap arabanızda durduğu sürece böyle bir derdiniz olmayacak artık.Çünkü Mehmet Yaşin “Lezzet Durakları” kitabında Türkiye’nin hemen her yerindeki en güzel ve en lezzetli yemeklerin nerede yenebileceğini anlatıyor.Kitap artık arabamda duruyor. Nasıl olsa bir yolculuğa çıkarım, artık nerede duracağıma daha rahat karar verebileceğim. Ellerine sağlık Mehmet Yaşin.

Devamını Oku

Kötü iktidar milleti mizah yazarı yaparmış

15 Temmuz 2007

Her gün çok sayıda mesaj geliyor hepimize. Bunların içinde hükümeti eleştirenler de var, savunanlar da, bize hakaret edenler de var, övenler de.Bu arada fikirlerini anlatanlar, uzun dosyalar hazırlayanlar da hayli fazlalaştı son zamanlarda.Son günlerde dikkatimi çok çeken noktalardan biri, pek çok kişinin işi mizaha dökmesi. Komik şiirler mi yazılmıyor, fıkralar mı üretilmiyor, görüntülü şakalar mı yapılmıyor iktidar hakkında.Aslında bu böyledir, kötü iktidarlar insanı mizahçı yapar. Çünkü insanlar tepkilerini en güzel mizahla dile getirip içlerini boşaltır çoğu kez.Bu pazar günü işi biraz mizaha vuralım istiyorum. Okurlardan biri Tayyip Erdoğan’ın söylediği sözlerden yola çıkarak bir sözlük hazırlamış. Tayyip Bey hangi kelimeyi duyduğunda aklına ilk ne geliyor, onu düşünmüş ve yazmış.Birlikte okuyalım:İzmir: GavurŞehit: KelleBölücübaşı: Sayın demek lazım gelen biri.Demokrasi: (1) Benim kararlarımın saygı duyulup itiraz edilmeden uygulanması. (2) Bir çeşit toplu taşıma aracı. (3) Anayasa Mahkemesi’nin kurşun sıktığı şey. (4) Padişahların seçilerek işbaşına geldiği yönetim biçimi.Anti demokrasi: (1) Benim karar, eylem ve söylemlerimin uygulanmaması, hatta eleştirilmesi. (2) Eşimden bile gizleyerek belirlediğim Cumhurbaşkanı adayımın hukuk gibi, mitingler gibi yöntemlere başvurularak engellenmesi.Hukuk: (1) Ulemaya sormak lazım gelen şey. (2) Verdiği kararlara göre iyidir veya kötüdür elimde somut bir veri olmadan bilemem.Hukukun üstünlüğü: Yasaları ve verilen kararları beğenirsem iyidir, yoksa demokrasiyi katleden bir şeydir.23 Nisan: Kutlu doğum haftası içinde bir gün.10 Kasım: Sap gibi durulan gün.29 Ekim: Emir verdim araştırıyorlar yakında uyduracaklar bir şey. Anıtkabir: Suudi kardeşlerimin inancında mezar yeri yok, onları gücendirmeyelim. Atatürk: Önceki dört soruda yeterince açıkladım, uzatmaya gerek yok.PKK: Barzani’nin görüşünü almadan bir şey söylemem yanlış olur.Barzani: (1) Ruh ikizim. (2) ABD ve AB’nin görüşünü almadan bir şey söylemem yanlış olur.Terörist sayısı: Dışarıda 500, içeride 5000, yok dışarıda 3500 içeride 1500, neydi yaa, hah buldum arabada beş evde onbeş. Kuvvetler ayrılığı: Benim, Kardeşim Abdullah’ın ve Bülent Hocamın arasında paylaşması gereken bir ilke.Çiftçi: (1) Anasını da alıp gitmesi gereken kişi. (2) Tüm AB tarım politikamıza rağmen var olmayı sürdüren bir tarım zararlısı.İslami Holdingzade: Sahtekar. Cami: (1) Kışla. (2) Sadece irticacı ve bölücülerin slogan atmasına müsaade edilen yer.Minare: SüngüKubbe: MiğferBağımsız medya: Kararlıyız, TMSF, Maliye, Sigorta tüm devlet kurumları uyum içinde tüm gücümüzle mücadele edeceğiz, ediyoruz. Allahın izni ile kökünü kazıyacağız. İçeride ve dışarıda tek bir bağımsız medya kalmayana kadar gerekirse el koyarak ABD ve AB ile beraber mücadele edeceğiz ve ediyoruz.Muhalefet: (1) Demokrasilerde olması sakıncalı bir şey. (2) Konuşmaya ve uzlaşmaya gerek görmediklerimin bir araya gelerek oluşturdukları insan kalabalığı. (3) % 34 gibi ezici bir millet desteği var arkamda, millet isterse muhalefeti de yasaklar otursunlar oturdukları yerde daha ne istiyorlar. Cumhuriyet Mitingleri: (1) Bindirilmiş Kıtalar. (2) Biz daha iyisini yaparız. (Zaten Cami çıkışlarında, türban eylemlerinde, Konya’da, Maraş’ta ve Sivas Madımak olayında yaptıklarımız halkımızın hafızasında. Yaptıklarımız yapacaklarımızın teminatıdır, biz alçakgönüllüyüz anlatmamıza gerek yok.)TOKİ Anahtar teslim törenleri: İşte Cumhur burada Cumhurbaşkanlığı seçimi: (Anayasa mahkemesi kararından önce) Benim atadığım kişinin meclis tarafından onaylanarak prosedürün tamamlanması, (Anayasa mahkemesi kararından sonra) halk seçmeli.İnsan hakları: Türban Bireysel haklar: TürbanLaiklik: (1) Dinsizlik (2) Millet isterse elbette gidecek. (3) Tüm dini düşüncelerin ve sembollerin serbestçe ülke yönetimine ve devlet kurumlarına egemen olması özgürlüğü. Tabii demokrasi anlayışımızın gereği halkımız hangi dini görüşü tercih ederse o dinin kurallarının ağırlıklı olması gerekir. Dindarlık: (1) Cumhurbaşkanı seçilecek kişinin mutlaka olması gereken özelliği, en öncelikli vasfı. (2) Vahabilerin yaşam tarzı. (3) Atamalarda öncelikle dikkat ettiğim bir husus.Dinsiz: Müslüman olduğunu söylediği halde benim inandığım gibi yaşamayan herkes (bakınız laiklik maddesi)Ordu: Bana bağlı devlet kurumu.Askeri harekat: Ordu talep ederse karışmam bu onların görevi. Çoğunluk: % 25Azınlık: % 75Türban: (1) Giyinmek güzeldir. (2) Bireysel özgürlük (3) Atama kriteri (4) DindarlıkmetreLiyakat: Atamaları yaparken dikkat ettiğim, kişilerin bugüne kadar milli görüşe hizmeti, türbanlı eş durumu gibi kıstaslar bütünü.ABD-AB: Beraber yürüdük biz bu yollarda. Vatan: Millet isterse elbette satılacak yahu. Halk bizi tercih etmiş buna saygı duyacaksınız bizi eleştirmeyeceksiniz.Abdullah Gül: (1) Dindar (2) Milletin bağrından gelen Cumhurbaşkanı adayım.(3) Kardeşim. (4) Beraber yürüdük biz bu yollarda. (5) Şundan bir kurtulsam.Geçmiş ve mevcut Cumhurbaşkanları: (1) Dinsizdiler (2) Onları devşirilmişlerdi. (3) Kardeşim değillerdi. (4) Hepsi laik ve sosyal hukuk devletinden taraftı, tarafsız değildi.Anayasa: Benim haricimdeki tüm T.C. vatandaşlarının uymakla yükümlü olduğu, ancak sadece benim uymak istemediğim maddelerini değiştirme yetkim olan yasa.Bush’un telefonu meşgul mü?Başbakan Erdoğan Kuzey Irak’taki terör yapılanmasına karşı silahlı kuvvetlerin müdahale talebine önce hiç ses etmemiş, sonra karşı çıkmış, en sonunda da “Amerika’ya soracağını” belirtmişti. Ardından da eklemişti “Gelen cevaptan sonra Başkan Bush’u arayacağım, sonra gereğini yapacağım.” Gerçekten konu Amerika’ya soruldu. Amerika “Sakın Irak’a girmeye kalkmayın” cevabını gönderdi. Bu durumda Tayyip Bey’in Başkan Bush’u arayıp konuşması gerekiyor.Ancak şu ana kadar Tayyip Bey’in Bush’u aradığına ilişkin bir bilgi alamadık. Acaba arıyor da Bush’un telefonu meşgul mü çalıyor, yoksa Bush’un telefonları mı değişti?Danışmanlardan biri zahmet edip Washington telefon rehberine bakıp Beyaz Saray’ın numarasını bir kontrol etse diyorum.

Devamını Oku

“Hepimiz Adnan abiyiz” olmasın sakın

13 Temmuz 2007

Yılların Türk Müziği sanatçısı Adnan Şenses’i, belinin kemerine taktığı ceketi ile Başbakan Erdoğan’ın önünde kıvırtırken görenler çok şaşırmıştı. Adnan Şenses ünlü bir Roman şarkısını söylerken Başbakan’ın önünde gerdan kırıyor, Tayyip Bey de alkışla tempo tutuyordu.Çünkü Adnan Şenses petrol bayiliği işi yapıyordu, bayilerin kârları çok düşüktü, Adnan Şenses bu kârın artırılması için Başbakan’a diller döküyordu.Sonunda Başbakan önündeki bu kıvırmalardan çok hoşnut kalmış olacak ki bayilerin kârlarının artırılması formülünü devreye sokmuştu.O günden bugüne herkes Adnan Şenses’in koyu bir AKP’li olduğunu, Başbakan Erdoğan’a hayranlık duyduğunu sanıyordu.Sonra seçim aşamasına geldik. Bir de ne görelim, Adnan Şenses gönlünün MHP’den yana olduğunu, oyunu da bu partiye vereceğini söylüyor.Şaşırmaz mısınız?Herkes şaşırabilir, ama ben şaşırmıyorum.Nedeni çok basit. Bugün Tayyip Bey önünde kıvıranların neredeyse tamamı böyle de çünkü.Aylardır bunu yazıp çiziyorum. Tayyip Bey’e verilen destek gönülden bir destek değil. Herkes durumun gereğini yerine getiriyor. Çünkü Tayyip Bey ve AKP bundan hoşlanıyor.AKP iktidarı 4.5 yılını baskı ve şiddetle geçirdi. İktidara bırakın karşı olmayı en küçük bir eleştiri yöneltenler bile çok ağır biçimde cezalandırıldı. İş adamıysa ihaleye giremedi, devletten alacağını tahsil edemedi, şirketi maliye müfettişlerince didik didik edildi. (Yok böyle bir şey desinler haydi!)Gazeteciyse işten atıldı, atıldıktan sonra hiçbir kurum tarafından işe alınmadı, buna cesaret edilemedi çünkü.Sanatçıysa televizyonlara çıkarılmadı, konser veremedi, sahneye çıkamadı.Listeyi tüm meslekler ve sektörler için dilediğiniz gibi uzatın. Bunu kanıtlamak için sadece etrafınıza biraz bakmanız yeter.Peki bunun çaresi neydi? Her şeyi bir kenara bırakıp “Başbakan’ı seviyor gibi görünmek.” İşte 4.5 yıldır “gemisini yürüten kaptanlar” bunu yaptılar.Tayyip Erdoğan bunu yuttu mu? Hayır yutmadı, o da biliyor gerçeği.Hatırlayın, Başbakan iktidarının ilk günlerinde “Bu ülkede zenciler var” demişti. Kendisini kastediyordu aslında, daha önce itilip kakıldığına inanıyordu. Ama Başbakan olunca iş değişmişti. Dün kendisine “zenci muamelesi” yapanlar iktidara gelince eline düşmüştü artık.Tayyip Bey bunun keyfini hoyratça çıkardı 4.5 yıl boyunca. Ne diyor Adnan Şenses “Seçimler için bana hiç teklif gelmedi, kendimi istenmeyen adam gibi gördüm.” Niye gelsin ki; Adnan Şenses Tayyip Erdoğan’ın daha da güçlü olduğunun gösterilmesi için kullanıldı, hepsi bu.Diyeceksiniz ki “Tayyip Erdoğan listesine bir sürü eski solcu, sosyalist, liberal koydu.” Doğru, Adnan Şenses başka işte kullanılmıştı, onlar da başka işte kullanılıyor. Sonuca bakın siz, seçimlerden sonra nasıl paçavraya döndürüldüklerini göreceksiniz. Kemal Sunal Tayyip ErdoğanKemal Sunal’ın pek çok filminde işlenen bir tema vardır. Sunal, gariban bir çaycı ya da ameledir. Herkes tarafından itilip kakılır. Bir kızı sever, ama kız ona yüz vermez. Bakkalın, kasabın, manavın önünden geçemez. Ev sahibi her gece kapıda bekler ki evden atsın diye.Sonra bir gün ya bir piyango çıkar ya da varlığını bile bilmediği amcasından miras kalır.O andan itibaren her şey değişir. Onu itip kakan kim varsa yalakalık yapmaya başlar. İş yerindeki patronu ona çay taşır, sevdiği kız kur yapmaya başlar, kızın ailesi onu hediyeye boğar.Bakkal, kasap, manav evin önünde sıraya girip parasını sonradan almak kaydıyla istediği her erzakı bırakır gider. Ev sahibi istediği kadar oturabileceğini söyler.Sunal canlandırdığı kahraman da bundan çok hoşlanır. Örneğin patronunun sırtına biner, bakkalı tokatlar, kızın babasına “kaf dağının ardındaki taşı getir, kızını alayım” der.İktidarının ilk günlerinde “Bize zenci muamelesi yapıyorlar” diyen Erdoğan’ın iktidara geldikten sonraki davranışları ve ona gösterilen “aşırı ilgi” ile bu beyaz perde kahramanının davranışları birbirine benzemiyor mu?Bugün Cine-5’teyimSon anda haber verildiği için katıldığım televizyon programlarını size haber veremiyordum. Bu kez önceden haber verdikleri için size de yazıyorum.Bugün Cine-5’te saat 22.40’ta yayınlanacak “Genç Türkler” programına konuk olarak katılıyorum.Gençlerin ortasına oturup, onların “Türkiye Irak’a girmeli mi?” konusundaki sorularını diğer konuklarla birlikte yanıtlamaya çalışacağım.Programa benim dışımda Erol Mütercimler, Nüzhet Kandemir, Esat Aslan ve Servet Cömert’in katılacağını belirttiler.Bu programda çeşitli kesimlerden gelen gençler yuvarlak masada oturan konukların etrafını çevirip sorular soruyorlar. Alınan cevaplara göre gençler kendi görüş ve eleştirilerini söylüyorlar.Gençlerin katıldığı bir programda nasıl sorular geleceğini ve bunlara cevap vermekte ne kadar rahat hareket edebileceğimi gerçekten ben de merak ediyorum.İnternetteki dedikodu sitesinde beni deşifre(!) ettilerYazıyı gazetede hemen kapı komşum Mustafa Mutlu yazdı. Konu Cem Uzan’ın Tayyip Erdoğan’a yönelik söylediği “2003 Mayıs ayında kardeşimi Başbakanlığa çağırdın. Orada ona ne söyledin?” sözleriyle ilgiliydi.Mustafa Mutlu o sırada Uzan grubunun sahip olduğu Star Gazetesi’nde çalıştığı için bu görüşmeyi biliyordu. Bu görüşmenin ana hatları da gazete ve televizyonların yönetiminde olanlar tarafından öğrenilmişti.Mutlu, yazısını yazarken o dönem Star grubunda çalışanları kastederek “Ama Cem Uzan’a yakınmış gibi bir izlenim vermekten çekindiklerinden susuyor” diyor ve görüşmede konuşulanları anlatırken de “Hakan Uzan yanına medya grubunun başkanı olan deneyimli gazeteciyi de almıştı” ifadesini kullanıyor.Mutlu’nun bu yazısından bir internet dedikodu sitesi sanki bir skandalı ifşa ediyormuşçasına “O gazeteci Can Ataklı idi” diye yayın yaptı.Dedikodu sitelerine olduğu gibi başka yayın organlarında hakkımda çıkan hiçbir yazıya cevap vermiyorum. Ancak pek çok kişi açıp “Anlatsana” dediği için zorunlu olarak durumu açıklamak durumundayım.O tarihte Star Medya Grup Başkanı değildim. Star televizyonunun Genel Yayın Yönetmeni’ydim, ama bu işlevi gören bir başka arkadaşımız vardı ve halen Hürriyet Gazetesi’nde çalışıyor. Bu arkadaşımın görüşmede olmadığını, Hakan Uzan’ın Erdoğan’la tek başına görüştüğünü hatırlıyorum. Yeri gelmişken Mustafa Mutlu’nun bir ifadesi nedeniyle duygularımı söylemek istiyorum.Hiçbir şekilde “Uzan’a yakın görünmemek” gibi bir davranışım olmadı. Cem Uzan 12 Aralık 2002’den 14 Şubat 2004’e kadar 13 ay çalıştığım Star’da patronumdu. Ancak ondan sonra çok sevdiğim, değer verdiğim bir arkadaşım, yakın dostum oldu. Siyasette başarılı olmasını ve bu seçimlerden yüzünün akıyla çıkarak Ankara’ya gitmesini de canı yürekten diliyorum.

Devamını Oku