Alımlı ve güzel genç bir kadınla sohbet ediyorum. Laf siyasete gelince “kime oy vereceğini” soruyorum. “Baskın Oran” karşılığını veriyor. “Neden?” diye soruyorum. “Çok doğru şeyler söylediğini” belirtiyor. Biraz üzerine gitmek ve hatta kızdırmak için “Baskın Oran AKP’nin söylediklerini söylemiyor mu, ayrıca galiba PKK da destekliyormuş” diyorum.
Bunların hiçbirine inanmadığını söylüyor ve ekliyor “Onun söylediği gibi ezber bozulsun istiyorum.”
Ardından beni şaşırtan bir cümle daha söylüyor: “Ben ne türbanın ne mini eteğin yasaklanmasını istiyorum, ikisi de serbest olmalı.”
Konuşmamız, araya girenler yüzünden kesiliyor sonra konuşma fırsatı bulamıyoruz.
Bu genç kadının “ne türban ne mini etek yasak olsun” sözleri kafama çok takıldı. Çünkü karşımdaki genç kadın, pırıl pırıl gözleriyle bakan, iyi bir işi olan, son derece çağdaş görünümlü, irtica konusunda endişeler taşıyan biri.
Peki nasıl oluyor da, türbanla mini eteği karşı karşıya getirip, üstelik ikisinin de yasak olmamasını savunduğunu söyleyebiliyor.
Öyle sanıyorum ki, karmakarışık bilgi ortamında, inanılmaz bir kirlilik yaşıyoruz ve bundan hepimiz etkileniyoruz.
Türkiye’de ne türban takmak ne de mini etek giymek yasak. Ama her ikisini de giyemeyeceğiniz yerler var.
Nasıl türbanla polislik yapamıyorsanız, mini etekle de yapamazsınız. Bu yasaklama değil kamu düzendir. Sadece Türkiye’de değil, dünyanın tüm ülkelerinde, demokratik ülkelerde geçerli bir düzendir.
Türban tartışmacıları yıllardır, bir din devleti yaşamına yumuşak geçişi sağlamak için türban kavgasını bir kişisel özgürlük ve demokrasi kavgası gibi sundular.
Neredeyse 20 yıldır, gazetelerde, televizyon ekranlarında bilinçli bir türban tartışması yaratılarak geniş kitleler etkilenmeye çalışıldı.
Bunda başarı kazanıldığını da itiraf etmek lazım. Ki zaten verdiğim örnek bunun doğruluğunu kanıtlıyor.
Buradaki tehlike şudur: Pek çok kişi “Ben başım açık, dilediğim kıyafeti giyerek dolaşmak istiyorum. Bu benim kişisel özgürlüğümdür. Türban takan da kişisel özgürlüğünü kullanmaktadır, o halde o da istediği gibi olabilmelidir” diyor. Propaganda bombardımanı altında göremedikleri, türban savunucularının asla böyle düşünmediği ve ellerine fırsat geçtiğinde herkesi bu hale getirecekleri.
Türkiye’nin tıpkı hikâyedeki kurbağa gibi, altında ateş yanan tencerenin içinde olduğunu fark edememektir sorun.
Baskın Oran AKP’nin işine geliyor mu?
İstanbullular tabii ki daha iyi biliyorlar, seçim kampanyası başladığından bu yana bağımsız bir aday neredeyse tüm partilerle yarış halinde.
Billboard’larda, duvarlarda, köprü üstlerinde adı yazılı. Hemen her gün bir televizyon ekranında boy gösteriyor. Tahmin edeceğiniz gibi bu adayın adı Baskın Oran.
Bir bağımsız adayın bu kadar büyük masraf yaparak tek başına Meclis’e girme çabası çok ilginç. İster istemez “Bu değirmenin suyu nereden geliyor?” diye sormadan edemiyor insan. Tabii cevap hazır “Baskın Oran’ın arkasında 40’ı aşkın sivil toplum kuruluşu var.”
Ancak gerek Baskın Oran’ın sözleri, gerekse onu desteklediğini belirten sivil toplum kuruluşları ile bazı kişilerin söylemlerinin AKP ile çok uyuştuğu görülüyor.
Siyaset çevrelerinde Baskın Oran’a asıl büyük desteğin AKP’den geldiği ileri sürülüyor. Çünkü Baskın Oran sol kesimin adayı. Oran’a oy verecek olanların AKP’yi çok beğenmelerine rağmen sıra oy vermeye gelince bundan kaçınacakları biliniyor. Bu kesim çok zorlanırsa oyunu kerhen de olsa AKP dışındaki bir partiye verir.
Bu durumda AKP Baskın Oran’a yardım ederek, artık beş bin mi, on bin mi, yüz bin mi ne varsa bu oyların diğer partilere özellikle de CHP’ye gitmesini engellemiş oluyor.
Tabii şunu da söylemeliyim ki, Baskın Oran seçilse de seçilmese de bu seçimlerin en önemli isimlerinden biri olmayı başardı.
Ve bir şey daha ekleyeyim. Baskın Oran’ın “Ezberi bozan sözlük” adlı mini broşürünü okudum. Bazıları hariç hepsine imzamı atarım. Ancak bazı konuların konuşulması için zaman ve zemin faktörünü düşünmek gerek.
Bugün ülkemizde demokrasiyi eze eze yürüyen bir iktidar var. Demokratik bir ortamda Baskın Oran’ın saptamalarını tartışmak doğru olabilir, ama şimdi hayır.
Bu tabii ki kişisel görüşüm. Seçimden sonra belki daha ayrıntılı yazabilirim.
Pontus denizaltısı
Yunan Deniz Kuvvetleri’ne ait bir denizaltı bu hafta Türkiye’yi ziyaret edecekti. İki ülke askeri yetkilileri ile diplomatları arasındaki hazırlıklar tamamlanmış sıra ziyarete gelmişti.
Ancak Deniz Kuvvetleri Komutanlığı son anda bu ziyaretin yapılmamasını istemiş ve durum Yunan Deniz Kuvvetleri’ne bildirilmiş.
Çünkü Türkiye’yi ziyaret edeceği açıklanan Yunan denizaltısının adı Pontus’muş. Biliyorsunuz Karadeniz’in bir bölgesinde zamanında Rumlar oturuyordu ve Pontus adıyla anılıyorlardı. Deniz Kuvvetleri artık tarihe karışmış olan küçük bir devletin Yunanlılar tarafından hâlâ yaşatılmaya çalışılmasına tepkilerini böyle göstermiş oldu.
Bu arada Yunan Deniz Kuvvetleri geçen hafta bir uluslararası toplantıda Türkiye’nin Güneydoğu’sunu Kürdistan olarak gösteren bir harita kullanmak istemiş, Türk subaylar da toplantıyı terk etmişti. Dışişleri Bakanı Gül de bu konuda diplomatik girişimler yapacağını, ilgili ülkelerin diplomatlarını çağıracağını söylemişti. Tık çıkmadı biliyor musunuz?
Tam aradığım kitap
Mehmet Yaşin taa Günaydın döneminden, yani 70’li yılların sonlarından arkadaşım, dostum. Günaydın’ın bir nevi dağılmasından sonra yollarımız ayrılmıştı. Biz Sabah’tayken o da Hürriyet Grubu’ndaydı. Sonra dergi grubuna geçti ama asıl yerini Atlas dergisiyle buldu.
Çıkardığı dergi ile Türkiye’nin güzelliklerini sergilediği gibi, turizm deyince sadece akla güneş ve deniz gelmemesi gerektiğini, kültür ve doğa güzelliklerinin çoğu kez güneşli bir deniz tatilinden çok daha yararlı olduğunu öğretti yüz binlerce kişiye.
Mehmet Yaşin şimdi bu kültür ve doğa gezilerinin 20 yıllık deneyimlerinden imbikle süzdüğü bir yaşam kültürünü kitaplaştırmış.
“Lezzet Durakları” adlı kitabıyla Türkiye’nin dört bir yanındaki yemek yenecek en güzel yerleri anlatıyor Mehmet Yaşin.
Herhalde özel aracıyla yolculuk yapanların çoğu kez başına gelmiştir. Bir yere gidiyorsunuz, iyi bir şeyler yemek istiyorsunuz, yol boyunca pek çok yemek yenecek yer görüyorsunuz ama hangisi iyi, hangisi kaliteli, hangisi lezzetli bilemiyorsunuz.
İşte bu kitap arabanızda durduğu sürece böyle bir derdiniz olmayacak artık.
Çünkü Mehmet Yaşin “Lezzet Durakları” kitabında Türkiye’nin hemen her yerindeki en güzel ve en lezzetli yemeklerin nerede yenebileceğini anlatıyor.
Kitap artık arabamda duruyor. Nasıl olsa bir yolculuğa çıkarım, artık nerede duracağıma daha rahat karar verebileceğim. Ellerine sağlık Mehmet Yaşin.
“Ne türban ne mini etek yasağı olsun”
Haberin Devamı

