Seçim sonuçlarının Yüksek Seçim Kurulu’na aktarılması sırasında bilgisayarla hile yapılmış olabileceği yolundaki kuşkuları yazmam üzerine dün Başkan Muammer Aydın telefonla aradı.Muammer Aydın “Bizle ilgili çok sert eleştiriler yapıyorsunuz” diye söze girince “Ben kurumla ilgili yazmadım, sadece ortaya atılan kuşkuları dile getirerek buna en iyi cevabı Yüksek Seçim Kurulu’nun vereceğini belirttim” dedim.YSK Başkanı seçim bölgelerine ve sandıklara göre sonuçların açıklanmasının geciktiğini kabul ederek “Ancak çok kısa süre sonra, yine bizim denetimimizde bir referandum yapılacak. Bu referandum için seçmen kütüklerinin yeniden değerlendirilmesi, askıya çıkarılması çok zaman alıyor. Bu nedenle internet üzerinden 22 Temmuz seçimlerinin sonuçlarını hemen veremedik” dedi.Muammer Aydın Cuma günü (yarın) bir basın toplantısı düzenleyerek çalışmalar ve seçim sonuçları hakkında ayrıntılı bilgiler vereceğini de söyledi.Daha sonra Muammer Bey’le seçim sonuçlarının bilgisayar ortamından aktarılmasının bazı programlar tarafından bozulabileceği yolundaki görüşleri aktardım.YSK Başkanı bu seçimlerde böyle bir hile yapılmış olmasının mümkün olmadığını öne sürerek “Ayrıca büyük partilerin sandık başlarında görevlileri vardı. Onlar sandıklardan not aldılar. Yani bu partiler sonuçların gerçek olduğunu biliyor” dedi.Bunun üzerine Muammer Bey’e “Peki sandık kurullarında elle yazılan tutanaklarla bilgisayar ortamındaki rakamları karşılaştırıp bir doğrulama yaptınız mı?” diye sordum. Aydın bu soruya net bir cevap vermedi. Konuyu yine referandum hazırlıklarına getirerek “İki seçim üst üste geldiği için zaman sıkışıklığımız oldu” dedi.Muammer Aydın daha sonra da “Seçim tarihimizde bir ilki gerçekleştirerek tek tek tüm sandıkların sonuçlarını internet ortamında halkın hizmetine sunacağız” diye konuştu.YSK Başkanı “bu sonuçlar da açıklandığında artık kimsenin aklında bir şüphe kalmayacak” iddiasında bulundu.Bu arada Başkan Aydın biraz da sitemkar biçimde “Keşke bunları yazmadan lütfedip bize danışsaydınız” deyince, ben de şu karşılığı verdim: “Sayın Başkanım, burada size sorulması gereken bir şey yoktu bana göre. Çünkü sizin sisteminiz iyi çalıştı. Sadece bilgisayar ortamında bir müdahale olmuş olacağı yolunda iddialar vardı. Ben size sormadım ama talepte bulunarak (doğrulatma işlemini açıklayın, bu seçim efsanesi de bitsin) diye düşündüm.”*****Maliki gerçek güveni vermediAnkara önceki günü Irak Başbakanı El Maliki telaşı içinde geçirdi. PKK terörü konusunda kesin tavır beklediğimiz Maliki’nin medyaya yansıyan açıklamaları açıkçası beni pek tatmin etmedi.Her ne kadar bazı gazetelerde ve televizyonlarda “Maliki PKK’yı terör örgütü olarak tanıdıklarını açıkladı” türünde başlıklar olsa da satır aralarına girdiğinizde bunun gerçeği pek yansıtmadığını hemen anlıyorsunuz.Öncelikle Maliki ile Başbakan Erdoğan’ın görüşmelerinin çok uzun sürmesi ve basın toplantısının açıklanandan çok daha geç yapılması bir sorun olduğunu gösteriyordu.Nitekim Maliki açıklamasında direkt PKK’nın terör örgütü olmasından söz etmek yerine “İki ülke bir terör örgütü olan PKK dahil tüm teröre karşı işbirliği yapacaktır” ifadesi ile aslında topu biraz taca atmış oldu.Elbette Türkiye olarak tüm terör örgütlerine karşı işbirliği yapacağız da, şu anda bizi ilgilendiren terör örgütü PKK’dır.Irak Amerikan işgaliyle birlikte terör örgütlerinin de yuvası haline geldi. Maliki ve hükümeti kendi iç sorunlarıyla ve iç terörüyle uğraşıyor. Ayrıca Irak’taki terör tamamen Amerikan işgali nedeniyle doğmuş ve büyümüş durumda.PKK ise hemen sınırımızda ve çok uzun yıllardır başımıza musallat.Böyle bir durumda Türkiye’nin öncelikle PKK terörü ile uğraşmak yerine “tüm terör örgütleri” gibi geniş ve tanımı zor bir kavramla karşı karşıya bırakılamaz.Türkiye PKK terörü ile de diğer terör örgütleriyle mücadelesini elbette bir zaafiyete uğratmayacaktır.Ancak görünen odur ki, şu aşamada Irak’ın bu konuda bizimle işbirliği yapmasını ve hele PKK terörünü bitirmek için somut adım atmasını beklemek hayalcilik olur.Açıkçası Türkiye bu işi kendi başına halletmek durumundadır.*****Koru’ya teessüfFehmi Koru dün yine adımı geçirerek bir yazı yazmış. Ama benim yazımı iyi okumadığı için konuya yanlış yerden girmiş. Diyor ki “Bu seçimde sandıkta hile olmadı, çünkü hükümet bunun tedbirini önceden aldı.” Doğru, zaten ben de söyledim, sandıkta hile yapılmadı, sonuçlar da doğru olarak yazıldı ama kuşkulara göre online sistemle bilgiler geçirilirken başka bir program tarafından bozularak istenilen sonuç elde edildi. İddia bu. Ayrıca hemen yan sütunda YSK Başkanı’nın konuyla ilgili açıklaması da var.Bu arada Koru ısrarla beni seçimden sonra U dönüşü yapmakla suçluyor. Ben U dönüşü yapmadım, yine bildiğimi ve inandığımı yazıyorum. Bu bir. 28 Şubat dönemindeki mücadelemin ne kadar samimi olduğunu herkes biliyor. Bu iki.Ayrıca anlamadığım biçimde ısrarla “Bak bu adam hala yazıyor, ayrıca bir de televizyon yöneticisi olmuş, haberiniz olsun” türünden ifadelerle beni hedef göstermeye çalışıyor. Bu davranış en azından meslek ahlakıyla hiç bağdaşmıyor bana göre. Bu üç.*****Yağmur duası gerçeği Geçen hafta büyük kentleri perişan eden susuzluk konusundaki bir yazımda “yağmur duasından” söz ederek “Gerekli önlemler alınmadığı için yağmur duası absürdlüğüne başvuruyoruz” demiştim.Bu cümledeki “absürd” kelimesi rahatsızlık yaratmış. Bana ulaşan bazı okurlar “Duaya absürd demenizi yadırgadık, saygılı olmalısınız” dediler.Hemen söyleyeyim, eğer bu kelimeyi saygısızlık olarak algılayan varsa hemen özür dilerim. İnanç konusundaki hassasiyetleri elbette bilen biriyim, kimseyi bilerek bilmeyerek incitmek istemem.Ancak, bakın burada çok dikkat çekici bir noktayı da vurgulamak istiyorum. Kuraklık nedeniyle ülkemizin birçok yerinde insanlar yağmur duasına çıkıyor. Bu bir inançtır, itikattır eleştirilmemelidir. Ama şunu da görmemiz gerek; ortada bilimsel gerçek diye de bir şey var.İnsanlar büyük umutlarla yağmur duasına çıkıyor. Oysa aynı anda meteoroloji önümüzdeki 10 gün yağmur beklenmediği gibi aşırı sıcakların geri geleceğini açıklıyor.Bu durumda yağmur yağması ancak mucize ile gerçekleşir. Demek ki yağmur duasına çıkan binlerce kişi aslında hayal kırıklığına uğrayacak. Bu da insanların inançlarında sarsıntıya neden bile olabilir.Diyanet İşleri Başkanı yağmur duası yapmak isteyen vatandaşlara izin verildiğini bildiriyor. Gerçi Başkan bilimsel verilerin de esas alınmasının gerektiğini de ekliyor ama, sonuçta birlerce insan bundan medet umuyor.Dua ruhumuzu rahatlatmak, umudumuzu artırmak için çok gerekli ve geçerli bir davranış. Ama sonucunu zaten bildiğimiz konularda yanlışa düşmek ruhumuzu da zedeler.
Cumhurbaşkanlığı seçimlerini bahane ederek Tayyip Erdoğan’ı tahrik etmeye çalışanların yanlış yaptığını yazmıştım dün. Bu yazının son paragrafı tahmin ettiğim gibi çok ilgi çekti. Zafer şımarıklığı ile gözü hiçbir şeyi görmeyenler dışında fikirlerine önem verdiğim bazı kişiler “Bu cümlenin biraz daha açılması gerektiği” konusunda birleştiler.O halde açayım. Söz konusu cümle aynen şöyleydi: “...Tayyip Bey’i tahrik edenler, bu yolla demokrasicilik oynayanlar, belli ki Türkiye’yi de test etmeye çalışıyor. ‘Sen yürü bakalım ne olacak?’ sorusu zafer şımarıklığı içinde kimilerini tatmin edebilir. Avrupa Birliği’ne ve Amerika’ya güvenerek ‘Cumhuriyet devrimlerini koruyacak tüm güçler artık sindirildi, kıllarını bile kıpırdatamazlar’ diye düşünmek sadece bu fikrin sahibine zarar verir.” Bunun daha açık anlatımı şu: Günümüzde artık Silahlı Kuvvetler’in siyasete doğrudan müdahalesi neredeyse olanaksız gibi. Ancak bu görüş her şeyin bittiği anlamına da gelmiyor. Ağır aşağılama ve hakaret altındaki Silahlı Kuvvetler öyle bir an gelir ki, her şeyi bir kenara bırakıp müdahale edebilir. İşte o zaman ne olacak?Sonuç soruyorum yani; de ki oldu, ne yapacaksın?Şu anda bu görüşümü anlayan tek siyasetçinin Tayyip Erdoğan olduğunu sanıyorum. Seçim akşamından itibaren takındığı tavır, sözleri ve davranışları, durumun ne kadar farkında olduğunun göstergesi bana göre.Tayyip Bey, din eksenli siyaset ile başladığı iktidar mücadelesinde merkez sağın yine lideri konumuna geçtiğinin bilincinde. İktidar gücünü artık merkez sağ lideri olarak kullanmak zorunda olduğunu da biliyor.Çünkü; oy dağılımına bakıldığında Türk halkının AKP’ye dini görüşleri nedeniyle değil, Erdoğan’a güvendiği ve geçen 4.5 yılda yapılanları başarılı bulduğu için oy verdiği anlaşılıyor.Bu 4.5 yılda yapılanların bana göre iyi olup olmaması şu anda önemli değil, Türk halkı bunu böyle kabul etmiştir, o halde gereğinin de yapılması gerekir.Tayyip Bey de artık yeni konumunu kullanmak ve gerçekten eskiye bir çizgi çekmek istiyor görünümünde. Ancak güya demokrasi adına kendisine yapılan baskılardan da rahatsız olduğunu fark ediyorum.Bu nedenle demokrasi, uzlaşma, daha sakin bir ortam için Tayyip Bey’e herkesin destek olması gerektiğine inanıyorum. Başbakan’a “rövanşist” duygular içinde baskı yapmaya kalkan herkese karşı çıkılmalı, sağduyu ve aklı selimin sağlanması için el ele verilmeli.Türkiye’nin gerçekten dünyada hak ettiği yeri almasının yolu buradan geçer.*****Yanılan sosyal bilimcilerSeçimlerden sonra en moda söylem, “nasıl da yanıldılar” oldu. Her nedense ilk kez bir seçim sonrasında, muhalefet yapanlara karşı başlatılan kampanya ile insanlar karalanmaya çalışıldı.Sanki herkes fikrini söylemedi de falcılık yaptı....Ama madem aklıma yine “yanılma” konusu geldi, yanılma ile ilgili dikkatimi çeken bir noktayı yazmak istedim.Sosyal bilimciler ısrarla halkın kavgadan, gerginlikten hiç hoşlanmadığını ileri sürerek seçim sonuçlarını da buna bağlayarak “Türk halkı istikrardan, uzlaşmadan yana oy kullandı” diyorlar.Oysa iktidarın geçirdiği 4.5 yıla bakarsak, kavgasız, gerginlik olmayan gün yok gibi. Üstelik bu kavga ve gerginliklerin sorumlusu da hemen her seferinde hükümet olmuştu.Hükümet askerle kavga etti, yargıyla kavga etti, üniversitelerle kavga etti, basınla kavga etti, bizzat halkın kendisiyle kavga etti. Ama sonuca bakın, bu kadar kavga eden bir hükümet inanılmaz bir çoğunlukla tekrar tek başına iktidara geldi.Sosyal bilimcilerin asıl bunu çözmesi gerekmiyor mu?Ancak gözlediğim kadarıyla bir nokta hep dikkatten kaçıyor. Tayyip Bey herkesle kavga ederken, kendisine yönelik eleştirilere hep kulak tıkadı. Bu siyasetçilerde pek görülmeyen bir tavırdı. Gerçi Erdoğan omuz silktiği bazı tepkilerin gereğini de yerine getirmekten kaçınmadı. Ama belli ki vatandaş bu umursamaz ve yüksekten bakan tavırdan da hoşlandı.Garip bir ülkeyiz. Söze gelince kavgadan nefret ettiğimizi söyleriz, ama en büyük merakımız kavga izlemektir.Siyasette de sanki böyle oldu. Siyaset bilimciler işi bilimsel açıdan irdelemeye kalkınca yanılıyorlar. Sorun bu kadar basit.*****Havaalanına giden yolMilyonlarca dolar harcayarak dünyanın en güzel hava limanlarından birini yapıyoruz ama oraya nasıl ulaşılacağına bir çözüm bulamıyoruz.İstanbul Atatürk Havalimanı’ndan söz ediyorum. Her şeyi ile mükemmel bir hava limanı. Ama sıra ona ulaşmaya gelince bin bir çile çekiyorsunuz.Çünkü dünyanın hiçbir yerinde göremeyeceğiniz biçimde havaalanına giriş yolu tam bir keşmekeş içinde.Trafiği arap saçına döndüren dev bir göbek, bu noktaya gelen ana yoldan THY’nin teknik bölümüne dönen bir yol, bu yoldan sürekli olarak işleyen kamyonlar ve servis araçları.İstanbul’un her yanına kavşaklar, alt ve üst geçitler köprüler yapılıyor. Havaalanı girişinin de yeniden düzenlenmesi ve Atatürk Havalimanı’na yakışır bir trafik düzeninin sağlanması gerekir.2010 Dünya kültür kenti İstanbul herhalde artık bunu hakediyordur.*****Rahatsız edici bir sloganAKP seçimlerden sonra bütün kentlerin duvarlarını “teşekkür” ilanlarıyla süsledi. Tayyip Bey’in kocaman bir fotoğrafıyla “Teşekkürler Türkiye” diyen AKP “Nice Ak Yıllara” diye de bir slogan bulmuş.Seçim kazanmak güzel de, geçirdiğimiz yılları “Ak yıllar” olarak nitelemek ve bunun sürmesini dilemek rahatsız edici.AKP’nin “Ak yıllar” olarak nitelediği yıllarda hiç de “ak” olmayan o kadar çok şey yaşadık ki. İhale yolsuzlukları, bakanların ve yakınlarının adlarının karıştığı skandallar, kadrolaşma adına yapılan çirkinlikler, adam kayırma, beğenmediğini işten attırma, dış politikada halka rağmen verilmiş ve halkla paylaşılmamış sözler Ak Yıllar sloganını baştan çürütüyor.Elbette hepimiz ülkemizin daha iyiye gitmesini isteriz. Ama bir seçim zaferi kazandıktan sonra bunu bu kadar abartmanın da alemi yok.Çok iddialı sloganlar kirlendiğinde bunun altından kalkmak da zor olur.
Herkes biliyor ki Türkiye’nin çok yakın gelecekteki en büyük sıkıntısı Cumhurbaşkanlığı seçiminde yaşanacak. Bunu şunun için rahatlıkla söylüyorum, AKP’nin seçim zaferi kazanmasından duydukları sevinçle günlerdir şımarıklık içinde herkesi eleştirenler bile Cumhurbaşkanlığı seçiminin ister istemez gerginlik yaratacağını belirtiyorlar.Demek ki hepsinin aklında bu var. Peki endişe nedir? Silahlı Kuvvetler’in bu duruma sessiz kalmayacağı inancı. O zaman durumu farklı değerlendirmek zorundayız.Şu gerçeğin altını çizelim öncelikle. AKP halkın oylarının yüzde 46.7’sini alarak tekrar iktidara gelmiştir. Bu bir devrim değildir. Demokratik yoldan halka fikrinin sorulmasıdır.İzlediğim kadarıyla Tayyip Bey bu durumun farkında ve hem iktidarını kökleştirmek hem de ülkeyi rahat yönetebilmek için demokrasinin kurallarını uygulamaya çalışmakta.Ancak zaferin sarhoşluğuna kapılan, bunun şımarıklığı ile herkesi karalamaya kalkan, küçük ama sesini duyurmakta güçlü bir kesim, demokratik seçim zaferini bir devrime daha doğru deyişiyle bir karşı devrime dönüştürmeye çalışmakta.İşte Cumhurbaşkanlığı seçimi bu açıdan çok önem kazanıyor.Zafer şımarıklığı içindeki bir kesim, Avrupa Birliği başta olmak üzere, dünyanın önde gelen ülkelerinin gördüğü bir gerçeğe karşı çıkarak Tayyip Bey’i sürekli tahrik etmek için adeta seferber olmuş durumda.Bana göre Tayyip Bey Cumhurbaşkanlığı seçimini en hasarsız biçimde atlatmaktan yana. Çünkü bazı kesimlerde sadece türbana bağlanan şekilci sonucun gerçek olmadığını biliyor Tayyip Bey.Çankaya’ya ister eşinin başı türbanlı ister türbansız, kim çıkarsa çıksın, Çankaya artık türbana açılmış olacaktır. Sezer gibi biri Cumhurbaşkanı olmadığı sürece, belki Cumhurbaşkanı’nın eşinin başı açık olacaktır, ama başta Başbakan ve yardımcıları olmak üzere, eşleri türbanlı olan devlet yöneticileri resmi davetlere tesettürlü eşleriyle birlikte katılacaklardır..Bu bilindiği halde Tayyip Erdoğan’a “Sakın taviz verme, hele Çankaya’ya bazı çevrelerin baskısı altında kaldığın izlenimi verecek biçimde eşi türbansız birini aramaya kalkma, sen seçim kazandın, rövanşı mutlaka almalısın” biçiminde telkinde bulunanların Türkiye’ye çok ağır zarar vereceklerine inanıyorum.Devrimler kanla yapılır. Sonra kurallarını oluşturur ve bunları da özenle, gerektiğinde de yine kanla korur.Türkiye 1923 yılında on binlerce vatan evladını şehit vererek bir devrim gerçekleştirdi. Bunu tartışabilir, eksiklerini, hatalarını, yanlışlarını konuşabilirsiniz. Ama üç oy fazla aldığınız gerekçesiyle tümüyle değiştirmeye kalkarsanız her şeyi de göze almak zorundasınızdır.Bu açıdan bakınca Tayyip Bey’i tahrik edenler, bu yolla demokrasicilik oynayanlar, belki ki Türkiye’yi de test etmeye çalışıyor. “Sen yürü bakalım ne olacak?” sorusu zafer şımarıklığı içinde kimilerini tatmin edebilir. Avrupa Birliği’ne ve Amerika’ya güvenerek “Cumhuriyet devrimlerini koruyacak tüm güçler artık sindirildi, kıllarını bile kıpırdatamazlar” diye düşünmek sadece bu fikrin sahibine zarar verir.Aklı selim yine galip gelecektir.*****Duada şemsiyeBüyük kentleri bunalıma sokan su sıkıntısı yüzünden bilimsel çözümlerin yanı sıra kimileri “yağmur duasına” da çıkıyor ya aklıma bir fıkra geldi. Bilenler vardır belki ama bazı fıkraları tekrar dinlemek de keyifli olur.Büyük kuraklık çeken köyde imam cemaati yanına çağırmış ve “Yağmur duasına çıkalım, ama herkes inancını da içinde taşısın yoksa duanın faydası olmaz” demiş. Köy halkı yağmur duasına çıkmış. İmam duaları okumuş, halk “amin” demiş. Sonra topluca köye dönmüşler.Tabii herkes merakla bekliyor. Ertesi gün camide toplanan halk imama yağmurun ne zaman yağacağını sormuş. İmam omzunu silkmiş ve “Hiç beklemeyin” demiş. Halk şaşkın “Neden?” diye sorunca imam “Ben size inancınızı da taşıyın demiştim, ama siz buna uymadınız ki” diye cevaplamış. Sonra da eklemiş “Birinizin bile yanında şemsiye yoktu, inan-cınızı yanınızda taşımadınız ki yağmur yağsın.”*****Tüm kurumların tanrısı YSK neden susuyor?Yüksek Seçim Kurulu’nun en önemli özelliği nedir biliyor musunuz? Yüksek Seçim Kurulu yargı denetimine açık değildir. Tek yönlü karar alır ve uygular. Aldığı kararlar konusunda hesap vermek zorunda değildir. “Şu şöyle olacak” der ve o öyle olur.Nitekim bunun örneklerini hepimiz biliyoruz. Kim seçmen olacak, kimin itirazı kabul edilir, kimin edilmez, pusulalar nasıl olacak, bağımsız adaylar pusulada nasıl yer alacak gibi tüm soruların cevaplarını YSK verdi ve kimse buna karşı çıkamadı. Yasa böyle.Her konuda karar veren YSK, 22 Ekim’de yapılacak referandumun sonuçları konusunda ise karar vermekten kaçındı ve “Bu Meclis’in işi” dedi. Oysa örneğin henüz mazbatasını bile almadan hayatını kaybeden MHP milletvekilinin yerine sıradaki ismin milletvekili olması talebini anında geri çevirmişti YSK. En azından bu konuda da Meclis’in karar vermesini bekleyebilirdi.Şimdi, her konuda bağımsız ve sorumsuz karar alabilen YSK her nedense seçimlerde alınan sonuçları açıklamamakta ısrar ediyor.Oysa istenen, eskilerin deyimiyle “atla deve değil.” Artık teknoloji çok gelişti. Seçim sonuçları bile yarım saatte alınıyor ama sıra bunları ayrıntılarıyla kamuoyuna açıklamaya gelince dönüyoruz 100 yıl öncesine.Ayrıca, doğru ya da yanlış, ciddi ya da komik seçim sonuçlarıyla ilgili bariz şüpheler var. En azından bunların giderilmesi gerek. Ama YSK kılını bile kıpırdatmıyor. Böyle olunca da şüphe artıyor.İstenen şey çok basit. “Bilgisayardan ilan edilen seçim sonuçları sandıklardan gelen tutanaklarla karşılaştırıldı mı?” bu birinci soru. “Sandıklara göre seçim sonuçları ne zaman ilan edilecek?” bu da ikincisi. Hepsi bu.*****Sarıgül daha dikkatli olmalıCHP seçimden beklediğini bulamayınca doğal olarak karıştı. Gerçi özellikle medyanın CHP merakını da tam anlamış değilim. Seçimden önce CHP’nin geride kalması için ellerinden geleni yapanlar, şimdi sanıyorum AKP iktidarı ile ilgili görüş belirtme zorluğu nedeniyle CHP’ye saldırıyor. Zannedersiniz ki hepsi demokrasi adına CHP’nin daha yüksek çıkmasını istiyordu da, böyle olmayınca hesap soruyor. Neyse, o ayrı konu.CHP’nin sıkıntıda olduğu kesin. Ama bir önemli sıkıntı da CHP’de Baykal’ın yerine kimin geçeceği. Baykal bugün istifa edip gitse parti genel başkan bulamaz.Görünen tek ciddi aday şimdilik Mustafa Sarıgül. Zaten O da bunu bildiği için hiçbir fırsatı kaçırmıyor.Sarıgül gerçekten CHP’nin başına oturabilir mi? Tabii ki bu mümkün. Ancak Mustafa Sarıgül’ün son çıkışları bende umut kırıklığı yaratmıyor değil.Bir kere Sarıgül henüz böyle bir süreç başlamadığı halde kendini “fena halde” başkan olarak görüyor.Baykal’ı eleştirmek ve genel başkanlık mücadelesi vermek başka, CHP adına açıklamalar yapmak başkadır. Sarıgül’ün “CHP adına imamlardan özür diliyorum” açıklaması bana göre talihsizliktir. Sarıgül şu anda partisi adına asla konuşmamalıdır.Ayrıca imamlardan özür dilemek o kadar da basit bir konu değildir. CHP gibi köklü bir partinin çok temel stratejileri ulu orta konuşmalarla saptanmamalıdır.Sarıgül kamuoyunun da beğeneceği potansiyel CHP Genel Başkan adayıdır. Bunu heyecana kapılıp hor kullanırsa, kredisini çok çabuk yitirir.
Vatan’ın cuma günkü manşetinde yer alan “Yasak şehir” haberi belli ki çok ilgi gördü. Çünkü konuyla ilgili pek çok mesaj aldığım gibi çok sayıda tanıdık tanımadık kişiyle de konuştum.Tabii arayanlar genellikle herkesin ortak kullanım alanı olan yeşil alanların piknikçiler tarafından doldurulmasının verdiği rahatsızlığı dile getiriyordu.Bahçeşehir’den arayan bir tanıdığım “Aslında gelip görmelisin” diye söze girdi. Devam etti: “Artık özel yaşam diye bir şey kalmadı. Cumartesi, pazar olduğunda evimizden çıkamıyoruz. Sabah yürüyüşü yapamıyoruz. Mangal dumanları bir tarafa yürürken gözlerle tacize de uğruyoruz.” Parklar, bahçeler herkesin malı. Ama bunları da kullanmayı bilmek gerek. Dünyanın her çağdaş ülkesinde insanlar halka açık park ve bahçelerden sonsuz yararlanır. İsteyen çimlerin üzerinde çıplak ayakla yürür, isteyen yatar uyur, isteyen yere bir örtü serip getirdiği piknik sepetinden çıkardığı sandviçleri yer.Ama hiçbir ülkede bizdeki gibi yeşillikler üzerine kilimler serildiğini, mangalların yakıldığını, pijama altı ve atletle oturulduğunu, voleybol veya futbol oynandığını göremezsiniz.Yurtdışına gidenler bilir. Örneğin Hyde Park insanların parkları özgürce kullandıkları bir Kabe’dir adeta.Geçenlerde aklıma Çamlıca Tepesi’ne çıkmak geldi. Tepeye giden yolun kenarında, bir metrelik kaldırımda, adam mangalını yakmış, çoluk çocuk piknik yapıyorlar.Tabii ki isteyen istediğini yapar ama, bu nasıl bir zevktir ki bir metre yanından geçen arabaların egzos dumanını yutarak keyif alırsınız.Bahçeşehir haberini okuyunca aklıma yıllar önce Çeşme Ilıca halkından dinlediğim hikayeler geldi.Ilıca’da Çeşme’nin en güzel plajına bakan 200 kadar tek katlı eski yapı vardır. Bunlar zamanla zenginler tarafından alınmış ve eklemelerle muhteşem villalar haline getirilmiş. Hepsinin de geniş bahçeleri var ve bu bahçeler yemyeşil çimler ve rengarenk çiçeklerle kaplı.Ancak cumartesi, pazar geldiğinde plaj bir anda piknikçilerle doluyormuş. Ama piknikçiler plajın kumlarında şemsiye altında oturmak yerine bu villaların binbir emekle yapılmış bahçelerine doluşuyorlarmış.Bir Çeşmeli “Bahçenizdeki piknikçiyi çıkarmak mümkün değil. Adamlar öyle bir kafa tutuyor ki korkuyorsunuz. Ayrıca bir anda bütün bahçeler dolduğu için kimse de bir şey yapamıyor” diye anlatmıştı.Ama asıl matrak olan, bahçeleri işgal eden piknikçilerin ev sahiplerinden “ricalarının” da olması. Örneğin bir keresinde kadının biri elindeki karpuzla kapıyı çalmış ve “Şu biraz sizin buzdolabında dursun, soğusun” demiş.Bir başkası yine kapıyı çalıp “Tuvaleti kullanacağım” diye tutturmuş. Suyu bitince su isteyen, kömürü bitince kömür olup olmadığını soran, ateş isteyen, biraz uyumak isteyip de eve girmeye kalkanlar Çeşme halkının hatıraları arasında.Şimdi ise pek olmuyormuş artık. Çünkü belediye bu evlerin biraz ilerisindeki ormanlık alanı piknik yeri olarak göstermiş. Yine de bahçeleri kullanmaya kalkanlar oluyormuş. Ama artık kalabalık olmadıklarından ev sahiplerinden uyarı alınca çıkıp gidiyorlarmış.Hayat zor tabiii...*****İmamların fazla mesaisiGeçen hafta imamların sabah ve yatsı namazları için fazla mesai istemesi ile ilgili yazdığım yazıya bir okurum katkı yapmış. Bakın ne diyor:İmamların fazla mesai ödeneği talepleri konusundaki görüşleriniz tümüyle doğru; ancak burada atladığınız iki husus var. Birincisi, İmam sabah saat 4.00’te sabah namazını kıldırır bu en fazla 10 dakika sürer, sonra caminin kapısını kilitleyip evine veya caminin hemen yanındaki lojmanına gidip yatar. Öğle namazına kadar işi yoktur. Bunun neresi fazla mesai? Çalışmadığı saatlerle, çalıştığı saatler karşılaştırılırsa borçlu çıkarlar. İkincisi ve en önemlisi, seçimin hemen ardından gelen bu talebin altında yatan asıl neden, AKP’nin seçim zaferindeki diyet alacaklarıdır. Fazla mesaiden başka bunu hangi kılıfa sarabilirlerdi ki.*****Emniyet şeridi protestosuÇok hoş bir protesto gösterisi haberini Buseness Channel Haber Müdürü Alican Değer’den dinledim.Alican Değer Anadolu yakasında oturuyor ve her gün arabasıyla Çamlıca’nın altından geçen tüneli kullanarak Boğaz Köprüsü’nden işine geliyor.Çamlıca’daki tünel iki şeritli. Ancak kenarda hayli geniş bir emniyet şeridi var. Sabah saatlerinde doğal olarak trafik çok ağır akıyor.Tabii her zaman olduğu gibi bazı uyanıklar bu sıkışıklığı atlatmak için emniyet şeridini kullanmaya kalkıyor.İşte her sabah bu yolu kullananlar arasında görünmeyen bir dayanışma oluşmuş. Eğer herhangi bir araç emniyet şeridini kullanarak hızla ön tarafa geçmek isterse, bütün araçlar kornalarına basmaya başlıyormuş. Böylelikle herkes emniyet şeridinden birinin gelmekte olduğunu anlıyor ve tünelin sonunda araya kaynak yapmaya çalışan sürücüyü engelliyormuş.Sonuçta emniyet şeridini kullanmaya kalkan yine araya giriyormuş da, herkes “adamı rezil etmenin” keyfini çıkarıyormuş.Sanıyorum bu böyle giderse yakında emniyet şeridini kullananları duvara sıkıştırıp oraya girdiğine pişman da edeceklerdir.*****Efsaneyi ciddiye alan sayısı çok fazla Dün biraz da gülümseyerek yazdığım “seçim efsanesi” yazısı tahminimin üzerinde ilgi gördü. İstanbul dışında olduğum için mesajlarımı göremedim ama nasılsa telefonumu bulup ulaşanlar “yazıyı ciddiye almayarak yazdığınız belli ama, söylediklerinizde gerçek payı var, biz de öyle düşünüyoruz” dediler.Bu arada ismini vermek istemediğim önemli bir akademisyen bilgisayar sisteminin nasıl istenildiği gibi kullanılabildiğini anlatan bir yazıyı gönderdiğini söyledi.Arayanlardan biri de Vatan’da cuma günü yayınlanan “Tanınmamış bağımsız adaylara çok fazla oy çıktığı” haberini hatırlatarak “Çünkü bilgisayar programı bağımsılara isme bakmadan oy verdi” iddiasında bulundu.Baskın Oran’ın da bu dizayn programına kurban gittiğini öne süren pek çok kişi de “Yüksek Seçim Kurulu karşılaşırmalı denetleme yaptığını kanıtlamalı” dedi.
Hemen yazının başında söylemek istiyorum. Bir özdeyişimiz vardır “Yenilen pehlivan güreşe doymaz” denir. İşte şimdi yazacağım konu da böyle bir şey.Ama yazılması da gerek, çünkü o kadar çok kişi konuşmaya başladı ki, bunun bir şekilde sona erdirilmesi de gerek.Konumuz son seçimlerle ilgili birçok kişinin kafasında şüphe yaratan bir seçim efsanesi. Şimdi seçim gecesine dönelim; saatler henüz 20.00’yi gösterirken Türk halkı AKP’nin yüzde 45’in üzerinde oy alacağını artık anlamıştı. Hatta 22.00 sıralarında bu oranın yüzde 90’ı bulduğu gören pekçok kişi belki televizyon izlemeyi bile bırakmıştı.İlk telefonlar geliyorİşte tam bu saatlerde gazete ve televizyonlara telefon eden bazı kişiler şu soruyu soruyordu “Sayım nasıl oldu da bu kadar çabuk bitti?” Örneğin böyle bir telefon bana da tesadüf etti. İzleyiciyi hiç yapmadığım biçimde adeta azarlayarak “Artık bunda da mı bir bahane arıyorsunuz” dedim. Belli ki bu izleyici AKP’ye oy vermemişti ve sonucun şokunu yaşıyordu.Benzer sorular ertesi gün de devam etti. Çünkü milyonlarca insanın anlamadığı bir şey vardı; AKP nasıl olup da bu kadar çok oy almıştı. Aşağı yukarı herkes seçimlerden AKP’nin birinci parti olarak çıkacağına inanmıştı. İnanmasına inanmıştı ama bu birinciliğin yüzde 46 ile olacağını kimse düşünmüyordu.“Benim sandığım iyiydi” Seçimden sonraki gün gazete ve televizyonlardan sonuçları değerlendiren seçmenlerin bazıları arkadaşlarıyla konuşurken hayretlerini şöyle dile getiriyordu: “İnanamıyorum. Benim oy kullandığım sandıkta oylar başa baştı. Birkaç sandığa daha baktım, onlarda da öyleydi. Ama diğer sandıkları öğrenince şoke oldum.” Bunun üzerine şöyle bir “seçim efsanesi” yayıldı: “Sandıkların başını AKP’liler doldurmuştu. Sandıklarda hile yapıldı.” Ancak daha ilk gün bunun mantıksız olduğu da kabul edildi. Çünkü bütün sandıkların başında AKP’liler olsa da, tüm Türkiye çapında sandık hilesi yapılması, hele oyların bu kadar birbiriyle uyumlu dağıtılmış olması hiç de akıl karı değildi. Hile kaç sandıkta olabilir ki? 150 bin sandıkta da oylar farklı sayılamazdı ya.Konda araştırmasıBütün sandıklarda aynı biçimde hile yapılamayacağı düşüncesi bu kez başka bir “seçim efsanesine” dönüştü. “Hile sandıkta değil, sonuçlar aktarılırken bilgisayarda yapıldı.” Bundan şüphesi olan bir akademisyenin bazı meslektaşlarına şunu anlattığını öğrendim: “Konda’nın araştırması ile seçim sonuçları neredeyse birebir aynı. Ama ilginç olan aynı kuruluşun eylül ayında yaptığı araştırmada da aynı sonuç çıkıyor. Şimdi düşünün, geçen 10 ayda neler yaşadık. Demek ki hiçbir partinin oyu bu gelişmelerle yüzde bir oranında bile değişmemiş, bu garip değil mi?” Sonucu garip bulan akademisyen “Bana göre uluslar arası bir dizayn yapıldı. Türkiye bilgisayarlı sistemi ilk kez kullandı. Sonuçlar bilgisayarla geçilirken, başka bir program tarafından bozuldu ve her sandık sonucu daha önce planlanan biçimde değiştirildi” demişti arkadaşlarına.Sonuç yolda değişir mi?8-10 yıl önce olsa bilgisayarla neler yapılabileceğini belki hayal etmeyenler bile bugün sistemin Hacker’lar tarafından kullanılabileceğini en azından teorik olarak biliyor.Konuyu bilgisayar uzmanlarına soranlar şu ilginç cevabı almaya başladı: “Evet, sonuç bilgileri merkeze giderken yolda başka bir program tarafından tamamen değiştirilebilir.” Yüksek Seçim Kurulu şöyle bir yöntem izlemişti sonuçları almak için: Sandıklar sayıldıktan sonra toplanıyor ve tutanaklar ilçe seçim kuruluna gönderiliyor. Buradaki görevliler sandık sonuçlarını önlerindeki bilgisayarların önceden programlanmış şablonlara işliyorlar ve bir düğmeye basarak bunu merkeze gönderiyorlar. Merkeze gelen sandık bilgileri o anda seçim bölgesi, il geneli ve Türkiye geneli olarak ana ekranda beliriyor. Bunu da medya alıp halka duyuruyor.Hacker’lar konuşuyorŞimdi gelelim en gizli ve korumalı bilgisayar programlarına bile girebilen Hacker’ların yani bir anlamda bilgisayar dahilerinin söylediklerine.Onlara göre on line denilen sistemle sonuçlar merkeze gönderilirken buna müdahale edilebilir.“Çok zor ve çok pahalı olur ama” diye bir Hacker’ın anlattıkları da ilginç. Diyor ki; Seçim sonuçlarını değiştirmek için önceden başka bir program yazılabilir. Herhangi bir yerden gönderilen bilgi bu program sayesinde istenildiği şekilde değiştirilebilir ve siz ana ekranda, il ve ilçelerde doğru olarak yazılmış sonuçları değil, değiştirilmiş sonuçları görebilirsiniz.Ne dehşet verici bir “efsane” değil mi?YSK doğruladı mı?Tabii bu efsaneyi biraz da gülümseyerek kaleme alırken elbette Yüksek Seçim Kurulu’nun ne yaptığını da merak ediyorum. Normal koşullarda YSK il ve ilçelerden gelen bilgisayar sonuçlarını ana eknara aynen yansıtmış olabilir. Ama mutlaka yapılmış olduğuna inandığım başka bir şey daha var.İlk gece bilgisayar sonuçlarını doğrudan ekrana vermiş olabilirler. Ancak hemen ertesi günden itibaren bölgelerden gelen ve elle yazılmış tüm tutanakların ana bilgisayardaki sonuçlarla karşılaştırılmıştır. Bu nedenle “bilgisayar hilesi” iddiası daha baştan çürümüş olur.Nitekim YSK kesin sonuçları 10 gün sonra açıkladı. Herhalde bu sürede işte bu elle yazılmış tutanaklarla ana bilgisayar görüntüleri karşılaştırıldı.Yine de açıklama olmalıAncak konuştuğum bazı akademisyenler “Yüksek Seçim Kurulu Türkiye’nin en yetkili organı. Söylediği her şey kanun gücünde. Seçimlerden sonra yapılan açıklamalar aslında tatmin edici değil. Çünkü örneğin yapılan açıklamalarda itirazların reddedildiği belirtildi. Kesin sonuç açıklandı, ama sistemin kontrol edilip edilmediği belirtilmedi” diyorlar.Böyle bir efsanenin gerçekleşmesi herhalde mümkün değildir. Ama ağızlar da torba değil ki. İstediğiniz kadar “yenilen pehlivan güreşe doymaz” deyin, konuşan yine konuşacaktır.Bu nedenle YSK’nın “tutanaklarla bilgisayar verilerinin karşılaştırıldığına” ilişkin daha doyurucu açıklama yapması zorunludur. Efsaneleri severiz biliyorsunuz. İnanmayı da. Çare bu seçim efsanesini hızla ve kesinlikle sona erdirmektir.*****Yağmur duasıHafta içinde büyük kentlerdeki susuzlukla ilgili yazdığım yazıda “Belediye Başkanları suçu doğaya atarlar hep” demiştim. Tam tahmin ettiğim gibi yine aynı şey oldu.Ankara’yı susuz bırakan Melih Gökçek “Allah isterse susuzluk bir günde biter” diye demeç vermiş. Gökçek belli ki doğadan vazgeçmiş susuzluğun Allah’tan geldiğini söylüyor.Bu durumda eğer Allah Ankara’nın susuz kalmasını istiyorsa, yapacak bir şey yok demektir. Herkes kaderine razı gelecek. Tabii buradan başka bir sonuç daha çıkıyor. Eğer Allah Ankara’yı susuz bırakmak istiyorsa, bunun da bir nedeni vardır. Melih Gökçek bu cezalandırmanın nedenini de düşünmeli.İstanbul’da ise farklı bir durum yok. Müftülüklere başvuranlar “yağmur duasına” çıkılmasını istiyor. Zamanında örneğin Melen projesi bitirilse 2007 yılında yağmur duası absürdlüğünü yaşamazdık.
Meclis bugün toplanacak ve milletvekilleri yemin edecek. Yani yeni dönem bugün başlamış olacak. Meclis Başkanı seçimi, hükümetin kurulması, Cumhurbaşkanlığı süreci ile hepimizi heyecanlı günler bekleyecek.AKP zaferle tekrar iktidar olmasına oldu ama, sadece şu saydığım konularda bile çok ciddi sıkıntılar ile karşılaşacak. Bu kesin.İlk sıkıntı Meclis Başkanı seçiminde yaşanacak. Bülent Arınç bu göreve talip olmayacağı havasında ama hiç belli olmaz. Bakarsınız daha önce yaptığı gibi “ille ben olacağım” diye tutturabilir. Bakalım.Bu arada Meclis’te, şimdilik adı pek konuşulmayan, önemli bir isim var. Rize’den neredeyse bir parti oyu kadar oy alıp bağımsız seçilen Mesut Yılmaz ne yapacak, açıkça merak ediyorum.Elbette tek başına bir bağımsız milletvekilinin belirleyici olması mümkün değil. Buna karşın Mesut Yılmaz ismi önemlidir. Ve Meclis’in önümüzdeki günlerde yaşaması muhtemel krizli günlerinde Mesut Yılmaz adını duymaya başlarsak kimse şaşırmasın.Örneğin diyorum ki Meclis Başkanlığı acaba bir bağımsıza verilemez mi? Sonuçta hangi partiden olursa olsun Meclis Başkanı tarafsız bir nitelik kazanmayacak mı? En azından öyle görünmeyecek mi? Mesut Yılmaz gerçekten bağımsız ve tarafsız. Mevcut hiçbir partiye ilgisi yok. Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanlığını yapmış bir devlet adamı. Üstelik bir önceki seçimde partisinin aldığı yenilginin sorumluluğunu üstlenmiş ve tereddüt etmeden koltuğunu boşaltmış.Ardından tek başına ortaya çıkarak halktan oy istemiş. En azından kendi memleketinde sevildiğini, sayıldığını göstererek seçilip tekrar Meclis’e dönmüş. “Ben bir zamanlar kartaldım” kompleksine kapılmadan sıradan bir milletvekili olmayı kabullenmiş.O halde partiler Mesut Yılmaz’ın Meclis Başkanlığı üzerinde anlaşabilir. Elbette iktidar partisi Meclis Başkanı’nın kendilerinden olmasını tercih edecektir ve iktidar partisinde bu görevi layıkıyla yerine getirebilecek pek çok isim de var.Ama gerek iktidar partisi gerekse Meclis, Başbakanlık yapmış bir ismi bu yöntemle onurlandırabilir.Üstelik şöyle bir faydası daha var bunun. Meclis Başkanları Meclis’te oy kullanamıyor. Meclis’in başında gerçekten bir bağımsızın olması, iktidar partisinin kritik oylamalarda kaybedeceği bir oyu da telafi etmiş olur.Sadece bir fikir...*****Özkök’ün gönlünde aslan mı yatıyor?Eski Genelkurmay Başkanı emekli orgeneral Hilmi Özkök nedense hep kritik zamanlarda bir demeçle medyanın gündemine geliyor.Örneğin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın 12 Nisan’da yaptığı basın toplantısından hemen önce, yanlış da anlaşılabilecek bir açıklama yapmıştı. Ardından 27 Nisan bildirisinden sonra da Hilmi Özkök medyada yer aldı.Son olarak yine Yaşar Büyükanıt’ın Cumhurbaşkanlığı seçimi konusundaki “Biz daha önce ne söylediysek arkasındayız” demesinden sonra da bu kez Kuzey Irak konusuyla gündeme geldi.Şu ya da bu nedenle Hilmi Özkök’ün sürekli adının geçmesi bende “Acaba eski Genelkurmay Başkanı’nın gönlünde yatan bir aslan mı var” merakına yol açıyor.Neden derseniz söyleyeyim; Hilmi Özkök Genelkurmay Başkanıyken bir ara görev süresinin bir yıl uzatılacağı söylentisi yayılmıştı. Bunun da 2007 Mayıs ayında yaşanacak Cumhurbaşkanlığı seçimiyle ilgili olduğu belirtiliyordu.Söylentiye göre Tayyip Bey kendisine yakın gördüğü Hilmi Özkök’e Cumhurbaşkanı olmasını teklif etmişti. Çünkü Erdoğan Cumhurbaşkanlığı seçiminde bir kriz yaşanacağını biliyordu. Bu nedenle kimsenin itiraz edemeyeceği bir adayı öne sürmenin krizi de aşmak anlamına geleceğini hesaplıyordu.Ancak o günün koşullarında Özkök’ün görev süresinin uzatılması mümkün olmadı. Özkök’ün adı son Cumhurbaşkanlığı krizinde geçirilmek istendi, ancak sanıyorum askerin pek sıcak bakmaması üzerine rafa kaldırıldı.Önümüzdeki günlerde, eğer Abdullah Gül çok diretecek olursa tıpkı mayıs ayında yaşadığımız gibi bir Cumhurbaşkanlığı krizi ile karşı karşıya kalabiliriz.Öyle sanıyorum ki Özkök Paşa böyle bir fırsatı değerlendirmek isteyecektir. Tayyip Bey krizi kazasız belasız atlatmak için fazla itiraz görmeyecek isimlerden biri olan Hilmi Özkök’ü aday gösterebilir.Askerler pek hoşlanmasa da Özkök’ün adının sık sık gündeme gelmesine ben böyle bakıyorum.*****Seçim boyası ayıbıSeçimin üzerinden tam iki hafta geçti. Ama herkesin sol işaret parmağındaki boyalar duruyor. Üstelik her geçen gün rengi koyulaştığı gibi daha da büyüyor. Çünkü çıkmayan boya tırnak uzadıkça dipten genişlemeye başlıyor.Böyle bir “güven ayıbı” dünyanın hiçbir çağdaş ülkesinde yok. Sözde “mükerrer oy kullanımını önlemek” adına tüm seçmeni çıkmayan boyalarla boyamak büyük ayıptır.Kim bulduysa bulmuş, gitmiş Hindistan’dan boya getirmiş. Bari birkaç günde kendiliğinden çıkan boya bulunsaydı. Anladığım kadarıyla en az bir ay daha parmaklarımızdaki boya duracak.Bazıları sandık başına gitmeden önce parmağına Uhu sürmüş. Böylelikle boya derdinden kurtulmuşlar. Ama insanın aklına böyle cinlikler gelmiyor ki. Parmaklarımız kapkara dolaşıyoruz işte.*****Rövanş almakHerkes kızıyor ama, dikkatlice dinlenirse Baykal’ın çok da yanlış söylemediğini görmeliyiz. Baykal “Uzlaşma olmazsa çatışma olur” diyor, kıyamet kopuyor. Oysa duruma bir bakmak lazım. Abdullah Gül sessiz ve derinden ille de Cumhurbaşkanı olmak için çaba harcıyor.Eğri oturup doğru konuşalım. Türk Silahlı Kuvvetleri mayıs ayında bir çıkış yaparak, Gül’ün adaylığını istemediğini belirtti. Sonuçta demokrasi adına çok tartışılsa da Gül seçilemedi.Şimdi “O gün seçemedik, şimdi zafer kazandığımıza göre istediğimizi yaparız” dayatması bir tür rövanş alma anlamına gelir. Üstelik rövanş askerden alınmış olur. Beğenin ya da beğenmeyin, ama gerçeği de görmek gerek, askerin böyle bir rövanşa boyun eğmesi pek mümkün değil.Peki ne olur? Kargaşa ve tartışma çıkar. Ama gerek var mı buna. Öyle ya da böyle çalkantılı bir dönem geçmiş. Üzerinde tartışılmış. Askere demokrasi adına herkes istediğini söylemiş. Asker de zaten bunun üzerine gitmemiş.Ardından çıkıp “ben rövanşı alacağım” diye çabalamak ülkeyi kaosa sokmakla eş anlamlıdır. Eğer bir rövanştan söz edilecekse, zaten seçim sonuçları bunun en iyi göstergesidir.“Hayır ben sonuna kadar gideceğim” demek halktan da istenen desteği görmeyecektir. Gül’ün sonunda aklı selimin sesini dinleyeceğini, Türkiye’yi olduğu kadar genel başkanını da rahatlatacağını sanıyorum.
Beklenmedik bir anda yapılan “üçlü zirvede” bir karar alındı mı? Yansıyan haberlere göre somut bir karar yok.Ancak son günlerin siyasetini yakından izlemeyenler bile herhalde bu görüşmede Meclis Başkanlığı ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin konuşulduğunu anlayacaktır.Seçim zaferi kazanan Tayyip Bey’in iki önemli baş ağrısı var. Biri Bülent Arınç diğeri de Abdullah Gül.Erdoğan seçim sonuçlarının ne anlama geldiğini bana göre diğer iki isimden daha iyi okuyor. Tayyip Bey arkasındaki desteğin, aslında zihniyetlerine değil, istikrara, şimdilik iyi çalışmaya, diğer partilerin beceriksizliğine, halkın cebini düşünmesine dayandığını çok iyi biliyor.Bu nedenle aykırı davranması halinde bu desteğin önemli bir bölümünün çok kısa sürede geri çekileceğini de kavramış durumda.Böyle olunca hem Arınç’ın hem de Gül’ün bir tür dayatma modeli ile etkin konuma gelmelerini istemeyecektir. Çünkü böyle olması halinde gerginliğin artacağını hesaplamaktadır.Peki neden gerginlik başlayacaktır? Genelkurmay Başkanı’nın “12 Nisan’da söylediklerimizin arkasındayız” sözleri ister istemez yeni bir tartışma başlattı bile. Demokrasiye uysun ya da uymasın, Abdullah Gül’ün sanki hiçbir şey olmamış gibi Cumhurbaşkanı olmak istemesi askeri rahatsız edecektir. “Asker rahatsız olmasın diye seçim zaferi kazanmış bir parti taviz mi versin?” itirazları yükselebilir.Doğrudur ama ortada bir de gerçek var. Eğer bütün karşı çıkmalara rağmen ille de Gül adı üzerinde direniş gösterilecekse bir şey söyleyemem. Ama Avrupa Birliği de, ki neredeyse Türk silahlı Kuvvetleri’nin lağvedilmesini bile talep edecek kadar ileri gidebiliyor, Cumhurbaşkanlığı konusunda gerginlik çıkmaması için tavsiyelerde bulunuyor.O halde ortada bir sorun olduğu kesin ve bunu çözecek isimlerin en başında bizzat Abdullah Gül geliyor.Eğer Gül, kamuoyunda da hayal kırıklığı yaratan “Cumhurbaşkanı olmak hırsından” kendini kurtarabilirse hem ülkede gerginlik çıkmasını önleyecek hem de Tayyip Erdoğan’ın elini birden rahatlatacaktır.Anlaşıldığı kadarıyla yeni haritayı iyi inceleyen ve hazmeden Erdoğan yoluna daha güvenle ve kimseyle kavga etmeden devam etmek istiyor.Arınç ve Gül’ün dayatmalarına fazla kulak asmayacağı izlenimi de veriyor. Ancak sonuçta bu üçlü yıllardır kader birliği etmiş yakın arkadaşlar. Bu nedenle Erdoğan baskı altında duygusal kararlar vererek eskiye dönebilir.Bu, Türkiye için de iktidarın geleceği için de tehlikeli olur.Nasıl olsa gidecekSeçimlerden çok kısa bir süre önce Türkiye ile İran arasında doğalgaz konusunda bir taslak anlaşması yapılmıştı hatırlayacaksınız. Bu taslak önce sanki büyük bir anlaşma gibi sunulmak istenmişti kamuoyuna. Ama hemen arkasından bunun henüz tartışılma aşamasında olduğu anlaşılmıştı.Buna karşın Amerika anında harekete geçerek Türkiye’nin böyle bir yatırıma asla kalkışmaması gerektiğini bildirmişti.İşte o günlerin sıcaklığında Amerikan Büyükelçisi Enerji Bakanı ile görüşmek istemiş. Ancak bakan seçim döneminin en hareketli günlerinde olduklarını söyleyerek “benimle görüşecekse Ordu’da da olacağım, oraya gelebilir” mesajı göndermiş.Bu görüşmeden önce Enerji Bakanlığı Müsteşarı, Amerikan Büyükelçisi’ne “Ne diye böyle peşinde dolaşıyorsunuz, seçimden sonra kendisi artık bakan olmayacak ki” demiş. Bu söz de duyulmuş. Seçim zaferinden sonra Enerji Bakanı bir iyilik düşünmeye başlamış bile.Abdüllatif Şener neden DP’ye başkan olsun?Seçimden ağır bir yenilgiyle çıkan DP Mehmet Ağar’ın da istifasıyla tıpkı başı kesik tavuk gibi oradan oraya koşturuyor.Önce Çiller faktörü atıldı ortaya. Tansu Hanım “olmaz” da demiyor “olur” da demiyor. Belli ki şartların biraz daha olgunlaşmasını bekliyor ve hatta “Biz ettik sen etme, ne olur geri dön” şarkısının söylenmesini istiyor.DP’nin kurmayları da Abdüllatif Şener’in kapısını çaldılar ve “Gel başımıza geç” dediler. Şener bunu şimdilik kibarca geri çevirdi..Zaten Şener DP’nin başına geçmez. Kendisini böyle bir riske atmaz.Şener çok radikal bir karar vererek iktidar partisini bırakan bir siyasetçi. Üstelik bıraktığı güne kadar, ki bakanlık görevi hâlâ sürüyor, AKP için çalıştı. Sadece bazı konularda görüş ayrılığı olduğunu ima etti ve sonunda politikayı bıraktığını açıkladı.Şener’in politik bir hırsı ve hevesi olsa iktidarı bırakmazdı. Ayrıca partisinden de “bayrak açarak” ayrılmadı. Bu durumda iktidarı bırakıp, adeta bitmiş bir partiye gidip yepyeni ideallerle ortaya çıkması bana mantıklı gelmiyor.Bu nedenle DP’lilerin niyetini biraz akıntıya kürek çekmek olarak gördüm haberi duyduğumda. Ayrıca “kurtarıcı” olarak bugüne kadar yıkmak için çaba harcadığınız bir partinin en tepesindeki 4 kişiden birine sarılmak da siyaseten ne kadar doğru olur, bunu da düşünmek lazım.Başta söylediğim “DYP başı kesik tavuk gibi koşuyor” deyimi yanlış mı?Sonra da hediye Bir seçim hikâyesi dinledim. AKP bu seçimlere o kadar iyi hazırlanmış ki, vatandaşa hediye verme faslı seçimden sonra da sürmüş meğer. Dinlediğim olay İstanbul Bahçeşehir’de geçiyor. Emekli bir vatandaş, eşiyle birlikte oyunu kullandığı okuldan çıktıktan sonra önüne biri kız bir erkek çıkmış ve çok kibar biçimde “Kime oy verdiniz?” diye sormuş. Vatandaş önce biraz bozulmuş ama “bakalım ne olacak?” diye düşünüp “CHP” demiş. Gençler “Hayırlı olsun, çok teşekkürler” demiş. Ama soruya muhatap olan karı koca orada biraz oyalanmış. Aynı gençler başkalarına da aynı soruyu soruyorlarmış. Biraz izleyince anlamışlar ki bu gençler “AKP’ye oy verdim” diyenlere sandviç ve ayran ikram ediyor.Yani AKP seçimden önce hediyeye boğduğu seçmenleri hemen oy verdikten sonra bile boş bırakmamış. İşin sırrı belki de burada yatıyordur. Buradaki tek merak konusu ise “Tüm bu değirmenin suyunun nereden geldiği.”
Türkiye uzun yıllardan sonra yine su krizine girdi. Başta başkent olmak üzere büyük kentlerde su sıkıntısı had safhaya ulaştı. Uzun süreli kesintiler ve hatta tıpkı yıllar önce olduğu gibi günde bir iki saat su verilmesi bile gündeme geldi.Bizde güzel bir söz vardır “Büyük lokma yut, büyük laf söyleme” denir. Zamanında, İstanbul’da Sözen döneminde şimdikine yakın bir susuzlukla karşı karşıya gelmiştik. O zaman Sözen’e çok yüklenilmişti. İstanbul’u susuz bırakmakla suçlanan Nurettin Sözen gemilerle su taşımasına rağmen halka yaranamamıştı. Sonuçta zaferle geldiği İstanbul Belediye Başkanlığı’nı, aday olma cesareti bile gösteremeden terk etmek zorunda kalmıştı.Sözen susuzluğun suçlusu olarak doğayı göstermişti. Bunda elbette gerçeklik payı da vardı. İstanbul Sözen dönemine kadar görmediği bir kuraklıkla karşılaşmış, tüm barajlar, dereler ve yeraltı su kaynakları kurumuştu.Gemilerle su taşıyan Sözen bilimsel çare olarak yağmur bombaları bile atmıştı.Ancak hiçbiri onu kurtarmaya yetmedi ve Sözen tarihe İstanbul’u susuz bırakan Belediye Başkanı olarak geçti.Şimdi aynı sorun yine başımıza bela.Evet doğrudur. İstanbul 1990 yılından beri görmediği bir kuraklık yaşıyor. Aylardır doğru dürüst yağmur yağmadı. Baraj, göl ve yeraltı sularını besleyen kaynaklar yetersiz kaldı. Bunun sonucu susuzluk kaçınılmaz.Şimdi tıpkı Sözen gibi Ankara Belediye Başkanı Melih Gökçek ve İstanbul Belediye Başkanı Kadir Topbaş suçlanıyor. İkisi için de “Kenti susuz bıraktılar” deniyor. Başkanlar da bunu kabul etmeyip suçu tıpkı Sözen gibi doğaya atıyorlar.Tamam, doğa sadece Türkiye’ye değil dünyaya bir oyun oynuyor. Ve bütün dünya bunun suçlusunun doğa değil bizzat insanlar olduğu biliyor.İstanbul ve Ankara’da yaşanan susuzluğu sadece doğa koşullarına bağlamak mümkün değildir. Bugüne kadar su politikası konusunda yeterli çalışma yapmayan, kenti besleyecek kaynakları iyi değerlendirmeyen her yöneticinin sorumluluk payı büyüktür.Şimdi belediye başkanları su sorununu çözmek için yaptıkları yatırımları sayıp dökebilirler. Burada karşımıza çıkacak rakamlara hayretler de edebiliriz. Ama bu büyük kentlerin susuz kalmasının bahanesi olamaz.Türkiye’nin iklimi biliniyor. Belli periyotlarda kuraklık çekilmesi yeni bir şey değil. Global ısınmadan da söz etmiyorum, geçmişe doğru bakın, 15-20 yıllık dönemlerde ciddi kuraklıklar yaşamışız hep.O halde parlak gösterilebilecek yatırımları öne sürüp kimse işin içinden sıyrılmaya çalışmasın. Hata ortadadır, herkes dersini almalıdır.Peki bu yazıyı neden yazdım. Aklıma Sözen geldi. İstanbul’a çok zararlı işler yaptığına inanmama rağmen, en azından susuzluk konusunda hakkını yediğimiz için kendisini anmak istedim.*****Yeni parti kurmak artık çok zor Seçim sonuçları şu anda pek dikkat çekmeyen ama yakın bir gelecekte çok tartışılacak bir konuyu da gündeme getirdi.Artık resmileşen sonuçlara göre barajı üç parti geçti. Bunun dışındaki partiler baraj seviyesine kadar bile gelemedi. Ama en önemlisi, barajı geçen üç parti dışındaki hiçbir parti hazine yardımı almayı hak eden yüzde 7 oranını bile yakalayamadı.Bu durumda baraj altında kalan partilerin tamamı bundan sonraki seçimlerde hazine yardımı alamayacak.Önceki AKP iktidarı döneminde çıkarılan bir yasa ile Meclis’e değişik yollardan giren DSP ve DTP’nin de hazine yardımı alması mümkün değil. Çünkü değiştirilen yasaya göre partilerin hazine yardımı alabilmeleri için mutlaka seçime katılmaları ve en az yüzde 7 oy almaları gerekiyor.DSP ve DTP grup kursalar bile bu yasa gereği bundan sonraki seçimlerde hazine yardımı alamayacak.Bu konu “hakkaniyet” ölçüleri içinde gibi görünse de, çok ciddi sorunlara yol açacaktır. Çünkü mevcut yasalar gereği şu anda bir siyasi partiyi kurmak ve seçimlere kadar ayakta tutup sonra sınava girmek maddi açıdan imkânsız hale gelmektedir.Düşünün, ülkede işler kötüye gidiyor, mevcut siyasi partiler ve kadroları sorunları çözecek güç ve yetenekte değil. Yeni bir siyasi hareket başlatmak istiyorsunuz, ama maddi kaynak bulmanız çok zor.Nedeni basit, öyle bir partiyi kurduğunuzda buna canınızın istediği gibi para koyamazsınız. Yani “Benim çok param var, bunu siyasi çalışmalar için harcarım” diyemezsiniz. Partiye girecek paranın belli kuralları var. Örneğin herhangi biri bir partiye istediği kadar maddi yardım yapamaz.Diyeceksiniz ki bugüne kadar paralar nereden geldi? Cevap vereyim: “hazine yardımından.” Partiler hazine yardımını baz alarak aslında kurallara uygun davranmayarak topladıkları paraları tolere edebildiler. Eğer yasal olarak gösterebileceğiz bir maddi kaynak varsa, fazladan aldıklarınızı bunun içine yedirebilirsiniz. Hesabını sormak zor olur.Ama hazine yardımı almamışsanız, partiye giren her kuruşun hesabını vermek zorunda kalırsınız. “Bağış aldım” derseniz de bunu kanıtlamak zorundasınız. Çünkü bir kişinin bir partiye yapacağı para yardımı 2 bin 500 lira ile sınırlı. Böyle olunca 1 milyon liralık harcama yapmak için 4 bin kişiden alınmış bağışların makbuzunu göstermeniz gerekir.Parti kurmak çok zor olduğu gibi örneğin DSP’nin bundan sonraki seçimlere katılabilmesi de maddi olarak çok zorlaşacaktır.*****Patlatma o zamanİstanbul’da denize indirilen bir geminin burnunda şarap yerine gül suyu patlatmışlar. Böyle bir komiklik ancak bizim ülkemizde olur herhalde. Eğer yüzyıllardır gemiler denize indirilirken şarap patlatılıyorsa, vardır bunun bir sebebi. Bu gerekçe bizim adetlerimize uymuyorsa mecbur muyuz ille de şişe patlatmaya?Denizciler neden çok içki içer diye bilinir? Herkesin aklına uzun yollar başka türlü çekilmez gerekçesi geliyor değil mi? Hayır değilmiş. Ben de sorup öğrendim.Eski yıllarda denizciler aylarca açık denizlerde kalıyorlardı. O günün gemilerindeki saklama kapları suyu uzun sürede bozuyormuş. Oysa içkide alkol olduğu için hiç bozulmuyor. Böyle olunca da denizciler su yerine depolarına içki koyuyorlar ve su yerine içiyorlar.Gemi denize inerken şarap dökülmesi de buradan yola çıkılarak başlamış bir adet. Şarap yol boyunca denizcinin yanında olduğu için, gemi suya inerken denize bir miktar şarap dökülüyor ve “denizle kardeşlik” mesajı veriliyor. Denizciler böylece seferlerinin denizle barışık olarak süreceğine inanmışlar.Şimdi böyle bir gerekçe varken şarap yerine gül suyu dökmek ne anlama geliyor? Hem size ait olmayan bir adeti yerine getirmeye çalışıyorsunuz hem de bilgisizlik ve görgüsüzlüğünüz ortaya çıkıyor.*****Girer miyiz?Egemen Bağış’ın “Gerekirse Irak’a gireriz” sözleri ile aynı gün Amerikan basınında yayınlanan “Türklerle ortaklaşa PKK’ya karşı eylem yapacağız” haberleri ister istemez gündeme oturdu.Genelkurmay’ın aylar önce yaptığı çağrıya hiç cevap vermek istemeyen AKP’nin ilk icraatı PKK’ya Amerikan desteği ile bir operasyon yapıp yapmayacağı konuşuluyor.Bazen böyle bir operasyon yapmaya bile gerek kalmaz, çünkü eğer Amerika da işin içine girecekse PKK hiçbir şansı olmayacağını bilecektir. Aynı şekilde PKK’nın destekçisi Barzani de belki de operasyonun içinde olacağı için tavır değişikliğine gidecektir.Bu bilgiler edinilince AKP’nin seçimden önce neden hiç kılını kıpırdatmadığı da ortaya çıkıyor. Belli ki AKP o sırada hiçbir riske girmek istemiyordu. Şimdi durum değişti, artık rahat hareket edebilir.