Türkiye uzun yıllardan sonra yine su krizine girdi. Başta başkent olmak üzere büyük kentlerde su sıkıntısı had safhaya ulaştı. Uzun süreli kesintiler ve hatta tıpkı yıllar önce olduğu gibi günde bir iki saat su verilmesi bile gündeme geldi.
Bizde güzel bir söz vardır “Büyük lokma yut, büyük laf söyleme” denir. Zamanında, İstanbul’da Sözen döneminde şimdikine yakın bir susuzlukla karşı karşıya gelmiştik. O zaman Sözen’e çok yüklenilmişti. İstanbul’u susuz bırakmakla suçlanan Nurettin Sözen gemilerle su taşımasına rağmen halka yaranamamıştı. Sonuçta zaferle geldiği İstanbul Belediye Başkanlığı’nı, aday olma cesareti bile gösteremeden terk etmek zorunda kalmıştı.
Sözen susuzluğun suçlusu olarak doğayı göstermişti. Bunda elbette gerçeklik payı da vardı. İstanbul Sözen dönemine kadar görmediği bir kuraklıkla karşılaşmış, tüm barajlar, dereler ve yeraltı su kaynakları kurumuştu.
Gemilerle su taşıyan Sözen bilimsel çare olarak yağmur bombaları bile atmıştı.
Ancak hiçbiri onu kurtarmaya yetmedi ve Sözen tarihe İstanbul’u susuz bırakan Belediye Başkanı olarak geçti.
Şimdi aynı sorun yine başımıza bela.
Evet doğrudur. İstanbul 1990 yılından beri görmediği bir kuraklık yaşıyor. Aylardır doğru dürüst yağmur yağmadı. Baraj, göl ve yeraltı sularını besleyen kaynaklar yetersiz kaldı. Bunun sonucu susuzluk kaçınılmaz.
Şimdi tıpkı Sözen gibi Ankara Belediye Başkanı Melih Gökçek ve İstanbul Belediye Başkanı Kadir Topbaş suçlanıyor. İkisi için de “Kenti susuz bıraktılar” deniyor. Başkanlar da bunu kabul etmeyip suçu tıpkı Sözen gibi doğaya atıyorlar.
Tamam, doğa sadece Türkiye’ye değil dünyaya bir oyun oynuyor. Ve bütün dünya bunun suçlusunun doğa değil bizzat insanlar olduğu biliyor.
İstanbul ve Ankara’da yaşanan susuzluğu sadece doğa koşullarına bağlamak mümkün değildir. Bugüne kadar su politikası konusunda yeterli çalışma yapmayan, kenti besleyecek kaynakları iyi değerlendirmeyen her yöneticinin sorumluluk payı büyüktür.
Şimdi belediye başkanları su sorununu çözmek için yaptıkları yatırımları sayıp dökebilirler. Burada karşımıza çıkacak rakamlara hayretler de edebiliriz. Ama bu büyük kentlerin susuz kalmasının bahanesi olamaz.
Türkiye’nin iklimi biliniyor. Belli periyotlarda kuraklık çekilmesi yeni bir şey değil. Global ısınmadan da söz etmiyorum, geçmişe doğru bakın, 15-20 yıllık dönemlerde ciddi kuraklıklar yaşamışız hep.
O halde parlak gösterilebilecek yatırımları öne sürüp kimse işin içinden sıyrılmaya çalışmasın. Hata ortadadır, herkes dersini almalıdır.
Peki bu yazıyı neden yazdım. Aklıma Sözen geldi. İstanbul’a çok zararlı işler yaptığına inanmama rağmen, en azından susuzluk konusunda hakkını yediğimiz için kendisini anmak istedim.
Yeni parti kurmak artık çok zor
Seçim sonuçları şu anda pek dikkat çekmeyen ama yakın bir gelecekte çok tartışılacak bir konuyu da gündeme getirdi.
Artık resmileşen sonuçlara göre barajı üç parti geçti. Bunun dışındaki partiler baraj seviyesine kadar bile gelemedi. Ama en önemlisi, barajı geçen üç parti dışındaki hiçbir parti hazine yardımı almayı hak eden yüzde 7 oranını bile yakalayamadı.
Bu durumda baraj altında kalan partilerin tamamı bundan sonraki seçimlerde hazine yardımı alamayacak.
Önceki AKP iktidarı döneminde çıkarılan bir yasa ile Meclis’e değişik yollardan giren DSP ve DTP’nin de hazine yardımı alması mümkün değil. Çünkü değiştirilen yasaya göre partilerin hazine yardımı alabilmeleri için mutlaka seçime katılmaları ve en az yüzde 7 oy almaları gerekiyor.
DSP ve DTP grup kursalar bile bu yasa gereği bundan sonraki seçimlerde hazine yardımı alamayacak.
Bu konu “hakkaniyet” ölçüleri içinde gibi görünse de, çok ciddi sorunlara yol açacaktır. Çünkü mevcut yasalar gereği şu anda bir siyasi partiyi kurmak ve seçimlere kadar ayakta tutup sonra sınava girmek maddi açıdan imkânsız hale gelmektedir.
Düşünün, ülkede işler kötüye gidiyor, mevcut siyasi partiler ve kadroları sorunları çözecek güç ve yetenekte değil. Yeni bir siyasi hareket başlatmak istiyorsunuz, ama maddi kaynak bulmanız çok zor.
Nedeni basit, öyle bir partiyi kurduğunuzda buna canınızın istediği gibi para koyamazsınız. Yani “Benim çok param var, bunu siyasi çalışmalar için harcarım” diyemezsiniz. Partiye girecek paranın belli kuralları var. Örneğin herhangi biri bir partiye istediği kadar maddi yardım yapamaz.
Diyeceksiniz ki bugüne kadar paralar nereden geldi? Cevap vereyim: “hazine yardımından.” Partiler hazine yardımını baz alarak aslında kurallara uygun davranmayarak topladıkları paraları tolere edebildiler. Eğer yasal olarak gösterebileceğiz bir maddi kaynak varsa, fazladan aldıklarınızı bunun içine yedirebilirsiniz. Hesabını sormak zor olur.
Ama hazine yardımı almamışsanız, partiye giren her kuruşun hesabını vermek zorunda kalırsınız. “Bağış aldım” derseniz de bunu kanıtlamak zorundasınız. Çünkü bir kişinin bir partiye yapacağı para yardımı 2 bin 500 lira ile sınırlı. Böyle olunca 1 milyon liralık harcama yapmak için 4 bin kişiden alınmış bağışların makbuzunu göstermeniz gerekir.
Parti kurmak çok zor olduğu gibi örneğin DSP’nin bundan sonraki seçimlere katılabilmesi de maddi olarak çok zorlaşacaktır.
Patlatma o zaman
İstanbul’da denize indirilen bir geminin burnunda şarap yerine gül suyu patlatmışlar. Böyle bir komiklik ancak bizim ülkemizde olur herhalde. Eğer yüzyıllardır gemiler denize indirilirken şarap patlatılıyorsa, vardır bunun bir sebebi. Bu gerekçe bizim adetlerimize uymuyorsa mecbur muyuz ille de şişe patlatmaya?
Denizciler neden çok içki içer diye bilinir? Herkesin aklına uzun yollar başka türlü çekilmez gerekçesi geliyor değil mi? Hayır değilmiş. Ben de sorup öğrendim.
Eski yıllarda denizciler aylarca açık denizlerde kalıyorlardı. O günün gemilerindeki saklama kapları suyu uzun sürede bozuyormuş. Oysa içkide alkol olduğu için hiç bozulmuyor. Böyle olunca da denizciler su yerine depolarına içki koyuyorlar ve su yerine içiyorlar.
Gemi denize inerken şarap dökülmesi de buradan yola çıkılarak başlamış bir adet. Şarap yol boyunca denizcinin yanında olduğu için, gemi suya inerken denize bir miktar şarap dökülüyor ve “denizle kardeşlik” mesajı veriliyor. Denizciler böylece seferlerinin denizle barışık olarak süreceğine inanmışlar.
Şimdi böyle bir gerekçe varken şarap yerine gül suyu dökmek ne anlama geliyor? Hem size ait olmayan bir adeti yerine getirmeye çalışıyorsunuz hem de bilgisizlik ve görgüsüzlüğünüz ortaya çıkıyor.
Girer miyiz?
Egemen Bağış’ın “Gerekirse Irak’a gireriz” sözleri ile aynı gün Amerikan basınında yayınlanan “Türklerle ortaklaşa PKK’ya karşı eylem yapacağız” haberleri ister istemez gündeme oturdu.
Genelkurmay’ın aylar önce yaptığı çağrıya hiç cevap vermek istemeyen AKP’nin ilk icraatı PKK’ya Amerikan desteği ile bir operasyon yapıp yapmayacağı konuşuluyor.
Bazen böyle bir operasyon yapmaya bile gerek kalmaz, çünkü eğer Amerika da işin içine girecekse PKK hiçbir şansı olmayacağını bilecektir. Aynı şekilde PKK’nın destekçisi Barzani de belki de operasyonun içinde olacağı için tavır değişikliğine gidecektir.
Bu bilgiler edinilince AKP’nin seçimden önce neden hiç kılını kıpırdatmadığı da ortaya çıkıyor. Belli ki AKP o sırada hiçbir riske girmek istemiyordu. Şimdi durum değişti, artık rahat hareket edebilir.

