İnanın gerçekten pek ihtimal vermeyerek ilk kez yazdığım ve “seçim efsanesi” dediğim bilgisayar hilesi olayı giderek çapraşık bir hal alıyor.İşte dün Hürriyet Gazetesi’nde Yalçın Bayer’in İzmir’deki 6 sandıkla ilgili çarpıcı yazısını ben de köşeme taşımıştım. İzmir’deki 6 sandıkta alınan oylarla, bilgisayardaki karşılıkları birbirini tutmuyordu.Dün de pek çok okurdan kendi sandıkları ile ilgili bilgiler geldi. Tabii bunların imzalı tutanağı yok, ama herkes oy kullandığı sandıktan çıkan sonucu bir kenara yazıyor, şimdi bunları bilgisayarla karşılaştırıyor. Her taraftan “Bizim tuttuğumuz rakamlarla bilgisayardaki rakamlar aynı değil” şikayetleri geliyor.Hele bir okur bilgisayardaki bir sandık sonucunu göndermiş bir yeri işaretlemiş. Burada bir parti için rakamı görünüyor. Okur da soruyor “Bu sandıkta oy kullandım ve işaretlediğim partiye oy attım. Peki benim oyum nerede?” Bu iş bana daha da büyüyecek gibi geliyor.Tamam da, eğer tüm bu ifadeler gerçekse bunu kim ortaya çıkaracak.Vatandaş olarak bizim yapabileceğimiz hiçbir şey yok. Belki diğer vatandaşlardan farklı olarak benim de aralarında bulunduğumu birkaç gazeteci konuyu kendi köşelerine taşıyorlar.Partiler tatilde mi?Asıl görev partilere düşüyor. CHP ve MHP’nin bu konuda çalıştığını yazmıştım dün. Ama bakıyorum bu çalışmalarla ilgili hiçbir açıklama yok. Acaba çok sayıda tutanak toplamaya mı çalışıyorlar yoksa konunun ortaya atıldığı ilk günden beri yaptıkları gibi umursamıyorlar mı?Yoksa bu seçim sonuçlarından AKP dışındaki bütün partiler çok mu memnun ve keyiflerinin kaçmasını mı istemiyor?Bunu anlamak mümkün değil.Oyuncak değil ki bu, bilgisayar. “Pardon yanlış çıkmış” diyemezsiniz. Bir seçim bölgesinde ne yazıldıysa, YSK bilgisayarının ekranında aynısının çıkması gerek. Oysa İzmir’den gelen belgeye göre sandık sonuçlarının bilgisayara geçirilme tutanağındaki rakamlarla, YSK bilgisayarında görünen rakamlar farklı. Bir tane farklı yazılımın bile hadise yaratması gerekirken Türkiye’de nedense çıt çıkmıyor.YSK’nın sorumluluğuTabii partiler adeta keyifleri bozulmasın diye yerlerinde otururken YSK Başkanı da rahat nefes alıyor.Çünkü artık çok belli ki YSK bölgelerden on line sistemle gelen sonuçları aynen kabul ederek herhangi bir denetlemeye tabi tutmadan resmi sonuç olarak açıklamış.Oysa bilgisayar verileri açıklandıktan sonra bunların elle yazılmış tutanaklarının da Ankara’ya getirilmesi ve karşılaştırma yapılması gerekiyor. YSK’nın bunu yapmadığı kesin. Nitekim Başkan da açıklamalarında buna gerek kalmadığını çünkü tutanakların 6 kişi tarafından imzalandığını söylüyor.Başkanın girmek istemediği ya da hemen inkar ettiği konu, verilerin YSK’ya giderken bir korsan program tarafından değiştirilebileceği ihtimali. “Ben bilgisayardan pek anlamam” diyen Başkan bu konudaki tereddütleri giderecek hiçbir açıklama yapmıyor.Partiler başvurabilir mi?Sanıyorum YSK Başkanı yasanın başında bulunduğu kuruma verdiği yetkiye güveniyor. Çünkü daha önce de yazdığım gibi YSK tüm diğer anayasal kurumların tanrısı gibi. Onun hikmetinden sual sorulamıyor. Verdiği kararlar kesin ve belli itiraz sürelerinden sonra sorgulanamıyor, dava açılamıyor.Yani eğer bilgisayarda hile yapıldığı iddiası çok ciddileşse bile partilerin itiraz hakkının hukuken olmadığı ileri sürülebilir.Bu durumda liderler seçim bölgelerindeki parti yetkililerinin sakladığı tutanakları bir araya getirip hepsini bilgisayar kayıtları ile karşılaştırarak incelemek durumundadır.Toplu basın toplantısıGerçekten gelen tutanaklarla bilgisayar kayıtlarının tutmadığı görülürse, o zaman isteyen tek başına ama tercihen birkaç lider bir araya gelip ortak basın toplantısı yapabilir. Liderler ellerindeki tutanaklarla, bilgisayar kayıtlarını böyle bir ortak basın toplantısında gösterirlerse YSK’nın da hukuki gerekçeleri ortadan kalkabilir.İşte o zaman tüm sandıkların tekrar sayımı gündeme gelebilir.Bu şaibe en kısa zamanda ortadan kaldırılmalıdır. Partiler mutlaka kendi imkanları ile araştırma ve inceleme yapmalıdır.Sonuç da ne olursa olsun, ister bir değiştirme yapılmadığı ortaya çıksın, isterse hile saptansın bu mutlaka açıklanmalıdır. *** Yeniden sayım mı yoksa yeni seçim mi?Bilgisayar marifetiyle oyların değiştirilmiş olduğu şüphesi eğer kanıtlanırsa, bundan sonra ne yapılacağı konusunun da kafaları karıştırdığını gözledim. Çünkü kimine göre böyle bir durumda “seçimlerin iptal edilmesi” gerekiyor. Kimine göre de “yeniden sayım” yeterli.Bana göre de seçimlerin iptal edilmesinin bir anlamı yok. Çünkü aslında seçmenin kullandığı oylar aynen yerinde duruyor. Orada bir hile hurda yok. Sadece resmen açıklanan sonuçların değiştirilmiş olması ihtimali var.Böyle bir durumda halkın iradesinin kullanıldığı bir gerçek.Peki seçim sonuçları yeniden sayımla bu kez farklı olarak açıklanırsa ne olur?Olacağı şu: Yeni duruma göre daha önce verilmiş bütün mazbatalar iptal edilir. Yeni sonuca göre kim milletvekili olma hakkı kazanmışsa mazbatalar onlara verilir. Meclis yeniden toplanır ve yemin töreni yapılır.Yeni duruma göre kimin hükümeti kuracağı konusunda kararı Cumhurbaşkanı verir. Şu anda devam eden Cumhurbaşkanlığı seçim süreci de kendiliğinden durur ve yeni parlamento yapısına göre tekrar başlar.Seçimin yeniden yapılması gerektiğini söyleyenler ise, 22 Temmuz’dan bu yana pekçok karar alındığını ve uygulandığını belirterek “Ortaya çok ciddi bir hukuki boşluk çıkacaktır, kaos olur, çözüm seçimdedir” diyor.Bana göre kaos falan olmaz. *** Eski vekile gözaltıEmin Şirin gözaltına alınmış. Nedeni tam açıklanmadı ama Ümraniye’de ele geçen el bombaları olayı ile ilgili olduğu belirtiliyor.Emin Şirin’in böyle bir olayla uzaktan yakından ilgisinin olması bana göre mümkün değil. Çok yakından tanıdığım Emin Şirin’in bu olayın içinde olabileceği yolunda en küçük bir izlenim bile edinmedim.Tabii bilmediğimiz bir sır varsa açığa çıkacaktır mutlaka.Ancak burada en dikkat çekici nokta, bir ay öncesine kadar milletvekili olan bir kişiye yapılan çirkin uygulamadır. Emin Şirin bilinen bir isim, kaçması, çağrılması halinde savcılığa gitmemesi mümkün değildir. O halde cumartesi gününden apar topar gözaltına alınıp pazartesi sabahına kadar emniyetin bir odasında sandalye üzerinde bekletilecek olmasının da anlamı yoktur. Bu olay önceki dönemde yapılan muhalefete karşı oluşan öfkenin bir hınç alma operasyonundan başka bir şey değilmiş gibi geliyor bana.Sadece ayıp demek geliyor içimden.
Medyada son yılların en çarpıcı gelişmelerinden biri Hürriyet Gazetesi’nin Emin Çölaşan’la yollarını ayırması oldu. İlk kez bir gazeteden bir yazar veya yönetici ayrılmıyor ama Emin Çölaşan adı söz konusu olunca gürültüsü de fazla çıktı.Çünkü Emin Çölaşan çok uzun yıllardır iktidarlarla en çok boğuşan, yazılarıyla en çok ses getiren isimdi.Çölaşan sadece Refah, Fazilet ve AKP dönemlerinde değil, önceki dönemlerde de iktidarlarla sürekli çatışma halinde olmuş ve bu yüzden de toplumdaki muhalefetin bayraklarından biri haline gelmişti.Ayrılığın nedeniBöyle olunca da gidişinin çok gürültülü olması kadar doğal bir şey olamaz.Elbette Çölaşan’ın Hürriyet yönetimi tarafından işine son verilmesinin gerçek nedenini bilmiyorum. Ertuğrul Özkök’ün yazısından anlaşıldığı kadar, bu ayrılığın temelleri eskilere dayanıyor. Çölaşan’ın yazıları nedeniyle milyon dolara ulaşan tazminatlar, yazarın kurum içinde yaşadığı uyum sorunları ayrılığın temelini oluşturmuş olabilir.Ancak zamanlama açısından bakınca Hürriyet Grubu’nun “AKP yeniden iktidar oldu, Çölaşan’ın kellesi gitti” suçlamasından kısa zamanda kurtulması bana pek olası gelmiyor.Hürriyet Grubu ters bir zamanda bu suçlamanın altında kalmıştır ve aksi ne kadar beyan edilirse edilsin, okur gözünde bunun değişmesi çok zordur.Kişisel olarak Emin Çölaşan’ı artık Hürriyet’te okuyamayacak olmak beni çok üzüyor.Sadece Çölaşan da değil, alıştığım bir yazarı yerinde görmemek beni her zaman üzmüştür. Ama elden gelen bir şey de yok.Okurlar öfkeliBu arada pek çok okurdan Hürriyet Gazetesi’ne gönderilen protesto örneklerini alıyorum. Bazı okurlar Hürriyet yönetimine gönderdikleri mesajları bana da gönderiyor, tabii sanıyorum diğer arkadaşlara da gidiyor bu mesajlar.Böylelikle kimi Hürriyet okurlarının ne kadar öfkeli olduklarını da öğrenmiş oluyoruz.Bu arada bazı okurlar da herkesi ortak tepkiye çağırıyor. Örneğin “Çölaşan’ın gidişine niçin ses çıkarmıyorsunuz” diyen çok sayıda mesaj aldım.İyi de ne dememiz isteniyor? Elbette üzüldüm, böyle bir şeyin olmamasını tercih ederdim. Önemli olan, böyle bir olayın bizim yazılarımıza nasıl etki edeceğidir, ki inandığım fikirleri sonuna kadar savunduğum konusunda herhalde kimsenin kuşkusu olamaz.Bunun yanı sıra Çölaşan olayı nedeniyle başta Hürriyet olmak üzere Doğan Grubu’nun tüm yayınlarına yönelik bir boykot çağrısı da yapılıyor.Bunun bir çözüm olamayacağını hemen söyleyeyim. Çözüm olmadığı gibi hiçbir sonuç da alınamıyor.Bakın büyük Cumhuriyet mitingleri sırasında da bu tür boykot çağrıları yapılmıştı. Biliyor musunuz ki adeta sıfır sonuç alındı. Ne Hürriyet’in ne de diğer Doğan yayınlarının satışında hiç düşme olmadı.Gazeteye bir şey olmazHatta başka bir şey söyleyeyim, kuruluş aşamasında görev yaptığım, 14 yılımı geçirdiğim, Zafer Mutlu yönetiminde sıfırdan Türkiye’nin en büyük gazetesi haline getirdiğimiz Sabah, biliyorsunuz TMSF’nin, dolayısıyla hükümetin kontrolüne geçti. Yayını tamamen hükümet yanlısı hale geldi. Ama Sabah okuru buna rağmen gazetesini terk etmedi. Tirajını düşürmedi.Sonuçta hiçbirimiz ne tek başımıza bir gazeteyi kurtarırız ne de birimizin eksilmesiyle gazeteler yerle bir olur.Tekrar Emin Çölaşan’a dönersek, böyle güçlü bir yazarın bundan sonra sesini duyuramayacağına asla inanmıyorum. Göreceksiniz, Çölaşan kısa bir süre sonra tekrar bizlerle olacak. Önemli olan doğru fikirlerin, cesurca, kararlılıkla ve inançla duyurulması olduktan sonra kimsenin korkmasına gerek yoktur.*****Belki de tüm oyları yeniden saymak gerek Seçim sonuçlarının YSK’ya bilgisayarla ulaştırılması sırasında korsan bir program tarafından bozulmuş olabileceği kuşkusu giderek gerçeklik kazanmaya başladı.YSK sonunda doğru olanı yaptı ve önceki günden itibaren tüm sandıkların bilgisayar sonuçlarını internette yayınlamaya başladı.Ve buna başlar başlamaz da her taraftan “Bizim not aldığımız rakamlarla bilgisayardaki rakamlar birbirini tutmuyor” feryatları yükselmeye başladı.Hürriyet Gazetesi yazarı Yalçın Bayer dünkü köşesinde İzmir’den 6 sandık sonucunu açıkladı.6 sandıkta 89 oyBuna göre bu 6 sandıkta AKP’nin oyu, bilgisayar kayıtlarında 89 daha fazla görünüyor. Buna karşın CHP’nin oyunda 48, MHP’nin oyunda ise 75 eksik var.Kaba bir hesapla AKP’nin sandık başına 15 oy fazlası görünüyor.Tüm sandıklarda aynı oranda kaydırma yapıldığını düşünürsek AKP’nin toplam oydaki farkı 2 milyon 750 bin oluyor.Ancak İzmir’de AKP’nin zaten geride olduğu biliniyor. Oysa İstanbul, Ankara, Karadeniz, Doğu Anadolu’da AKP’nin oyları diğer partilere göre daha fazla. O halde eğer böyle bir korsan müdahale olduysa, bu bölgelerdeki oynama daha fazla olmuştur.Yüzde 10’luk farkİzmir’de sandık başına 15 oy fazla çıkıyorsa diğer bölgelerde bu sayı 40’ları 50’leri bulur. Ortalamasını 30 alırsak, AKP’ye bilgisayar marifetiyle fazladan yazılmış oyların toplamı 5 milyona yaklaşır ki bu rakam partinin oy oranını yüzde 10’dan fazla artırır.Elbette bunların hepsi faraziyedir. Gerçi bir sandıktaki oylarda bile oynanma olması büyük skandaldır ama, yine de tedbirli olmak gerektiğine inanıyorum.Şimdi top artık partilerde. Dün CHP Genel Merkezi’nde bir çalışma yapıldığını öğrendim. Benzer bir çalışmayı MHP’nin de yaptığı bildirildi.Şu anda seçimlere gözlemci olarak katılanlar tuttukları notlarla YSK’nın internet sitesindeki sandık sonuçlarıyla karşılaştırıyor. Eğer örnek seçilen pek çok sandıkta aynı durum söz konusu olursa geriye bir tek şey kalacak.Canlı yayında sayımO da, tüm oyların tekrar sayılmasıdır.Bunun için de halen seçim bölgelerinde mühürlü torbalarda saklanan tüm oy pusulaları Ankara’ya getirilmeli ve özel bir ekip tarafından sayılmalıdır.Eğer bu karar alınırsa, Türkiye’de bir ilk gerçekleşecektir.Bu nedenle sayımın bu kez çok açık yapılması da zorunludur. Bu nedenle oylar örneğin Ankara’daki Atatürk kapalı Spor Salonu’na getirilir. Tribünlere her partiden 20 gözlemci oturtulur. Salonun her tarafına kameralar yerleştirilir. İsteyen televizyon kanalları sayımı canlı yayınlar. Özenle seçilecek, artık sayısı ne olur bilemem ve kaç gün sürecekse sürsün, görevliler her sandığı yeniden sayıp bunu tutanaklara geçirir. Çıkan sonuç bu kez gerçek sonuçtur.*****Sezer önlediPerşembe günkü yazımda Tayyip Bey’in iki davranışına anlam veremediğimi yazmıştım. Bunlardan biri hükümet listesini alelacele Sezer’e götürmek istemesiydi. Erdoğan zaten Başbakan, ayrıca hükümette çok ciddi bir değişiklik yapmayacağı da anlaşılıyor. Bu durumda aceleye gerek yok. Üstelik Erdoğan’ın “Listeyi çizdirmem” demesi de bana biraz gerginlik yaratma arzusu gibi gelmişti.Neyse ki Cumhurbaşkanı’nın listeyi hiç incelemeye bile gerek görmeden “Bunu yeni Cumhurbaşkanı’na sunun” demesi bence sorunu çözdü. Ayrıca bu davranış bir anlamda jest olarak da nitelendiği için herkes de memnun.Aksi takdirde durup dururken yeni bir kriz ortamı doğacaktı. Ekonomi zaten incecik bir ip üzerinde gidiyor. Tam bu sırada yeni bir “anayasa fırlatma” benzeri kriz yaşamamış olduk.
Başbakan Erdoğan’ın seçim akşamı parti binasının balkonuna çıkan ve sevinç gösterisi yapan partililere yaptığı konuşma herkesin yüreğine su serpmişti.Ancak o günden bugüne kadar, o ferahlatıcı konuşmanın uygulamasını görmediğimiz gibi Türkiye içinden çıkılmaz bir gerginliğe gidiyor.Tayyip Bey bunu neden yapıyor anlamak mümkün değil.Benim dikkatimi çeken iki önemli nokta var. Bunları sizlerle de paylaşmak istiyorum.1 NEDEN UZLAŞMA ARAMADI?Tayyip Erdoğan seçimlerden önce “Cumhurbaşkanlığı için uzlaşma arayacağım” demişti. Bu söylemi bana göre AKP’ye en az bir iki puan daha kazandırmıştı. Çünkü mayıs krizinde tedirgin olan çevreler seçimden sonra böyle bir olay yaşanmayacağına inanmıştı.Ancak Tayyip Bey son anda karar değiştirerek uzlaşma aramadı. Kimi çevrelerin “ama demokrasi” diye kendilerini kandırmalarını bir kenara bırakın, Tayyip Bey pekâlâ uzlaşma arar ve bu uzlaşma ile Abdullah Gül’ü Köşk’e taşıyabilirdi.Çünkü yapacağı iş çok basitti. Önce CHP Genel Başkanı’nı ziyaret edecekti. Şunu söyleyecekti: “Deniz Bey, ben seçim kazandım. Geçen dönem temsilde adaleti bahane ederek bize engel oldunuz. Ama bu kez temsilde adalet sorunu da kalmadı. Aldığımız sonuçla Cumhurbaşkanı’nı seçmek istiyoruz. Adayımız da Abdullah Bey’dir.” Deniz Baykal Gül konusundaki kaygılarını dile getirir ve karşı çıkardı ama “AKP uzlaşmaya yanaşmıyor” diyemezdi. Bunun yanı sıra Meclis’i boykot etme gerekçesi de bulamazdı. Bu nedenle hareketi meşruiyet de kazanamazdı, oysa şimdi dayatma ile karşı kaşıya olduklarını söyleyerek Meclis’e girmeme konusunda meşruiyet kazanmış oldu.2 NEDEN HÜKÜMETİ SEZER’E GÖTÜRECEK?Tayyip Bey yeni hükümeti bugün Sezer’in onayına sunacak. Bundan doğal bir şey olamaz. Çünkü AKP tek başına iktidar, bu durumda hükümeti kurmak, hele zaten hükümeti elinde tutan birinin bunu yapması çok kolay.Ancak Tayyip Bey yakın çalışma arkadaşlarına demiş ki “Eğer Sezer bir ismi bile çizerse, listenin tamamını alıp yeni Cumhurbaşkanı’nı beklerim.” Bu tavrın anlamını çıkaramadım. Yasal süre olarak Tayyip Bey’in eli çok rahat. Yeni Cumhurbaşkanı’nı bekleyebilirdi.Ama onu beklemek yerine mevcut Cumhurbaşkanı’na liste götürmek ve çizilen olursa hepsini geri çekmek sadece gerginlik politikası yapmak anlamına gelir.Bunun gereği var mı? Ne amaçlıyor acaba Erdoğan? Sezer kabineye konacak bazı isimleri istemeyecek, Tayyip Bey de isyan edecek, Sezer demokrasiye karşı olmakla suçlanacak, bir kısım medya arkasından davul çalacak.Bunlara gerek yok ki. Bekleyin yeni cumhurbaşkanını, ülke daha fazla gerilmesin. *** 10 yıl boşa geçtiYılan hikâyesine dönen Ilısu Barajı ile ilgili anlaşma sonunda imzalandı. Çevrecilerin ateş püskürdüğü bu proje bundan tam 10 yıl önce başlamıştı. Eğer bürokratik engeller çıkmasaydı şu anda bu baraj devreye girmiş olacaktı. Tam 10 yıl sonra neredeyse ilk günkü şartlarla anlaşma yapıldı ve şimdi inşaat başlayacak. Ardından 7 yıl bekleyeceğiz ki baraj devreye girsin, Türkiye’nin elektrik enerjisinde bir nefes alması sağlansın.Garip bir ülkeyiz. Kendi yararımıza olan konuları o kadar uzatıyor ve çıkmaza sokuyoruz ki sonunda zarar eden yine biz oluyoruz. Madem iş bugüne gelecekti, o zaman bu 10 yılı neden kaybettik. Bunun da bir sorumlusu yok mu? Hayır yok. Çünkü bizde ülke yönetimi hep böyle yapılır. Sonuca ulaşıldığı an, yöneticiler gecikmede payları olup olmadığına hiç bakmadan sadece işin zafer tarafını sunar.Ne diyeyim, gecikme de olsa bari ülkemiz için hayırlı olsun. *** Yağmur yağmadı işte, ne olacak şimdi?Yağmur duası ile ilgili yazılarıma, kendilerine “inançlı” diyen bir kesim tepki göstermişti biliyorsunuz. Bilimsel gerçekler göz ardı edilerek aslında insanların inançlarının istismar edildiğini söylüyordum.Çok açık bir gerçek var. Meteoroloji ilmi diyor ki “önümüzdeki 15 gün boyunca yağış yok, olmadığı gibi hava sıcaklığı da normalin üzerinde olacak.” Peki yağmur duası bu bilimsel gerçeği değiştirebilecek mi?Hayır ama insanların da umudu var.Ben de diyorum ki, “bu umudu sömürürseniz, yağmur duasının işe yaramadığını gören inançlı insanların duyguları erozyona uğrayacaktır, hatta bu inançlarını sorgulamak isteyen bile çıkabilir.” Tabii kimileri “Tamam da efendim bu sadece bizde değil ki, bakın Türkiye’deki Protestanlar da yağmur için dua ettiler. Sırada Katolikler de var. Ayrıca Batı ülkelerinde de bu yapılıyor.” Buna bir şey demiyorum ki. Ayrıca burada eleştirilen İslam dini de değil. Din adı altında insanların inançlarının sömürülmesi. Nasıl bizde yağmurun asla yağmayacağı bilindiği halde duaya çıkılıyorsa, Hıristiyanlar ya da başka dine mensup olanlar da bunu yapıyor.Ama bakıyorsunuz hepsinde de amaç aynı, insanların inançlarının sömürülmesi.İşte gördünüz, yağmur duasına çıkılalı kaç gün oldu, daha tek damla yağmadı. İnanç sahiplerinin bu çağda artık bunu da düşünmesi gerekmiyor mu?***Yanlış anlamaSami Ünuğur Özel Kadıköy Güzel Sanatlar Lisesi’nden kandil tebriki gelince bunun yanlış olduğunu, kurumları bu tür dini günler için alet etmenin kabul edilemeyeceğini yazmıştım.Dün Sami Ünuğur aradı. Dedi ki “Ben onu sizinle bir zamanlar tanıştığım için kendi adıma göndermiştim. Beni hatırlamanız için de okulun adını yazmıştım.” İşe bakın. Ünuğur Türkiye’ye yakışan bir sanat lisesi kurduğunu, asıl mesleğinin fizik mühendisliği olduğunu, Atatürk ilkelerine sonuna kadar bağlı kaldığını, dini inançlarını da güçlü tuttuğunu söyledi.Ben de okulla ilgili hiçbir ön yargım olmadığını, ama bazılarının fırsat bulup okulları da din siyasetine alet etmek isteyebilecekleri, bunun için uyarıda bulunduğumu anlattım.Telefonlarımızı görüşmek üzere ve dostça kapattık.
Gerçekten önce fazla inanmayarak başlamıştım. Seçim sonuçları bilgisayarla YSK’ya ulaştırılırken, bir korsan program tarafından bozulmuş olabilir miydi?“Yenilen pehlivan güreşe doymazmış” dedim biraz da alay ederek. Çünkü iddia belki akıl dışıydı ama bunun aksinin kanıtlanması da çok kolaydı.“Atla deve değil” demiştim halk diliyle. Yapılacak iş çok basitti öncelikle. Rastgele seçilmiş 20 birleştirme tutanağı YSK’ya getirilecek, bunların bilgisayardaki karşılıklarına bakılacaktı. İkisinin bire bir aynı olması gerekiyor. Bu yapıldığında zihinlerde hiçbir kuşku veya endişe kalmamış olacaktı.Bunun bir ileri adımı da tüm sandık sonuçlarının ki 158 bin küsur, internet sitesinde yayınlanmasıydı.YSK Başkanı her nedense bu yöndeki haberlere tepki gösterdi. Benimle yaptığı konuşmayı yazmıştım hatırlarsanız, sonra da bir basın toplantısı düzenledi.Ancak her nedense sayın Başkan üzerinde durulan konuya değil de başka noktalara değinmeyi tercih etti. Örneğin sandıklarda hiçbir şekilde hile yapılmadığını anlattı. Her sandık başında partililerin olduğunu, birleştirme tutanaklarının bu partililer tarafından da imzalandığını, bu nedenle hiçbir şekilde hile yapılamayacağını söyledi.İyi güzel de kuşku burada değil ki. İddia toplanan bu bilgilerin bilgisayarla YSK’ya ulaştırılması sırasında korsan bir program tarafından bozulmuş olabileceği.Bu yazdıklarım giderek medyanın diğer organlarındaki bazı arkadaşlar tarafından da ilgi görmeye başladı. Pek çok yazar bu konuda kuşku bulutlarının dağıtılması için YSK’nın sandık sonuçlarını açıklamasının iyi olacağını belirtti.Benim garibime giden ise siyasi partilerin bu iddiaları hiç ciddiye almamaları oldu. Sanıyorum “böyle çıkmazsa rezil oluruz” korkusu ağır bastı.Ama dün öğrendim ki CHP buna ucundan kenarından bulaşmış. Bulaşmasıyla da hemen vazgeçmiş. Duyduklarıma inanamadım.CHP’nin önde gelen bir ismi aynen şunu anlattı: “Sizin yazılarınız bizde de kuşku yarattı. İki ilçede inceleme yaptırdık. Arkadaşlarımızın aldığı notları bir araya getirdik. Sonra da bunu YSK’nın internet sitesindeki bilgilerle karşılaştırdık. Sonuçlar aşağı yukarı aynı çıktı. Hatta bilgisayardaki kayıtlara göre bizim oyumuz tutanaklardakinden 105 daha fazla çıkmış.” Doğal olarak “eeeee” dedim. “Eeee’si yok” dedi CHP’li yönetici. “Bu durumda karıştırmanın alemi yok.” İşte inanamadığım bu. Tutanaklarla bilgisayar verilerinin bire bir aynı olması gerekmiyor mu? Öyle ama CHP’li yönetici “Birbirine yakın” ifadesini kullanıyor.Ne demek “Birbirine yakın” Üstelik CHP lehine de 105 fazlalık varmış. Sadece bu örnek bile bilgisayarla aktarımda bir şeyler olabileceğini göstermez mi? Gösterir ama CHP’ye göre göstermiyor demek ki. Sebebi, sadece o iki ilçede CHP lehine bir durum doğmuş olması.Sanıyorum korku şu: “Ya bizim oyumuz aslında daha az ise.” Eğer yapılmışsa böyle bir skandal “bize yaramış, yaramamış” diye değerlendirilemez. Kime yaramış ya da yaramamışsa buna bakılmaz ve duruma müdahale edilir. Siyasi ahlak da demokrasi de hukuk da bunu emreder.CHP’nin bu aymazlığını anlamak mümkün değil. *** Yılın adamıGeçenlerde Hollywood yapımı bir film izledim. Başrolünü Robin Williams’ın oynadığı filmin adı Yılın Adamı. Filmin konusu çok basit. Robin Williams siyasetçileri çok ince esprilerle eleştiren, halkı kahkahadan kırıp geçiren bir televizyon şovmeni.Bir gün bir şovda kendisine “Başkanlığa adaylığını koy” önerisi geliyor espri ile karışık. Robin Williams bu öneriye önce gülüyor ama sonra iş birden ciddiyete biniyor ve garip bir başkan adaylığı serüveni başlıyor.Seçim günü geliyor. Bir Cumhuriyetçi, bir Demokrat aday ve bağımsız yarışıyor. Filmde seçim sonuçlarının bilgisayarla alındığını görüyoruz. Sonuçta Robin Williams başkan seçiliyor. Herkes şaşkın ama yapılacak bir şey yok.Sadece bir kişi, bilgisayar programını yazan bir kadın, programda bir hata olduğunu ve bağımsız başkanın aslında seçimleri kazanmadığını ileri sürüyor.Çünkü yazdığı programın bir hata yaptığını anlıyor. Ancak bunu kimseye anlatamıyor. Bilgisayar şirketi bu kadar büyük bir organizasyonun getirisinden mahrum kalmamak için programcı kadını işten uzaklaştırıyor.Ama bilgisayarcı kadın başkana ulaşmayı başarıyor ve durumu anlatıyor.Özünde çok namuslu bir televizyoncu olan Robin Williams da seçimi aslında kazanmadığını açıklayarak koltuğunu boşaltıyor.Bu filmi izleyince, bizim seçimlerde zihinlerde oluşan kuşkular geldi aklıma tekrar. Kuşkular bilgisayar programının sonuçları merkeze ulaştırırken bir başka program tarafından değiştirilmiş olabileceği üzerinde yoğunlaşıyor.Burada filmdeki gibi para kaybedecek bir şirket de yok. Yapılması gereken çok kolay bir şey var.Ama YSK tıpkı filmdeki şirket gibi bunu yapmaya yanaşmıyor bir türlü. Kuşku bulutları her gün kalınlaşarak zihinlerin üzerine çöküyor. *** Hayırlı olsunSonunda Abdullah Gül AKP’nin Cumhurbaşkanı adayı olarak ortaya çıktı. Bu konuda artık yazmak istemediğimi söylemiştim, ama adaylık süreci başladığı için bu geçerliliğini kaybetti artık.Gül’ün seçimi bana göre pek doğru olmadı. İki açıdan. Birincisi AKP orduya savaş açtı gibi bir izlenim çıktı. İkincisi Tayyip Bey seçimden önce cumhurbaşkanlığı seçimi için uzlaşma arayacağını söylemişti. Bu yapılanın uzlaşma ile ilgisi pek yok.Bu nedenle seçilse bile Gül’ün Cumhurbaşkanlığı dönemi hep sancılı geçecek. Kimse kendini kandırmasın. “Gerginlik olmasın” diyenlerin aslında neyi kastettiğini hepimiz biliyoruz. O halde bunu göze almanın ülkeye ne faydası olacağını da hesaplamak gerekirdi.Sonuçta Gül adaydır. Hayırlı olsun demekten başka söylenecek laf da kalmadı. Tabii seçilebilirse. *** 40’ından sonra denize balıklama atlamayınGeçen hafta sonu Çeşme’de Selçuk Kolay’la sohbet ediyorduk. Selçuk Kolay Türkiye’nin en önemli su altı araştırmacılarından. Kendisi de dalıyor. Ayrıca pek çok bilimsel çalışması da var. Yeri geldikçe onlardan da söz ederim.Ben merakla su altı çalışmalarını, dalgıçlığı sık sık duyduğum vurgun olayını soruyorum.Laf lafı açtı, derken konu denize atlamaya geldi her nedense. Selçuk Kolay “Sakın denize balıklama atlama, çünkü 40’ı geçtikten sonra denize böyle atlaman halinde gözlerini kaybedebilirsin” dedi.Tabii şaşırdım ister istemez. “Ne alakası var denize balıklama atlamakla gözlerini kaybetmenin?” diye sordum.Kolay, “Bana da ilk duyduğumda garip gelmişti ama anlatan Davut Kohen olunca iş değişiyor” diye karşılık verdi.Davut Kohen İstanbul’un en önemli göz doktorlarından biri. Onun böyle söylemesi elbette çok önemli.“Ne oluyormuş, neden gözlerimizi kaybetme tehlikesi varmış” diye sordum. Cevapladı: “Denize balıklama atlayınca göz kapakları üzerine müthiş basınç yükleniyormuş. Bu da özellikle 40 yaştan sonra retinada hasar meydana getirebiliyormuş. Kör olma tehlikesi bile varmış.” Uzman görüşüne her zaman saygı duyarım, hele bir uzman kendi alanında çok rağbet görüyorsa. Gerçi yıllar oldu ki balıklama atlamıyorum. Çünkü belimdeki rahatsızlık nedeniyle bunu yapmam zaten mümkün değil. Ama yaşı 40’ı geçenlere de tavsiyede bulunmadan edemeyeceğim. Bu sese kulak versinler, durup dururken başlarına iş açmasınlar.
Türk Hava Yolları’nın greve çıkmasını asla istemiyorum. Çünkü böyle bir dönemde uçakların kalkmaması Türk turizmi için ağır bir darbe olacaktır. Bunun yansıması ise Türkiye ekonomisine büyük fatura çıkaracaktır. Bu nedenle Türk Hava Yolları’nda anlaşma kısa sürede mutlaka sağlanmalı ve her şey tekrar yoluna girmelidir.Ancak buna rağmen beni rahatsız eden, içimi burkan bir başka noktaya daha dikkat çekmek istiyorum. Turizmciler, iş dünyası, ekonomi çevreleri ve medya ağız birliği etmişçesine bu grevin olmaması için yoğun bir kampanya sürdürüyor.Tamam da her nedense THY’de çalışan binlerce kişinin maddi durumları ve hakları ile ilgili medyada fazla bir detay yer almıyor.Varsa yoksa bu grevin ekonomiye yapacağı olumsuz etkiler. Peki binlerce kişi neden greve gidiyor, Türk Hava Yolları yönetiminin bu konuda hataları veya yanlışları var mı, bu hiç konuşulmuyor.Yıllardır yaz aylarının başında bu sorunu yaşarız. Ben 20 yıldır aşağı yukarı her toplu sözleşme döneminde yazarım ve derim ki “Toplu sözleşme dönemi çok yanlış. Bu kez sözleşme yapılırken, görüşmelerin tarihi de değiştirilsin, örneğin yılbaşına alınsın.” Nedeni basit; THY’de toplu sözleşme görüşmeleri ilkbaharda başlıyor. Böyle olunca turizmcileri bir telaş alıyor, çünkü eğer THY greve giderse yaz dönemi altüst olacak. Bu tabii sendikaya da bir avantaj sağlıyor. Sonuçta onlar da daha çok hak almak için mücadele ediyorlar ve bu fırsatı kullanmaya çalışıyor. Daha çok hak da işverenin sıkıştığı sırada alınabilir.Böyle olunca da THY yönetimi iktidara güvenerek katı davranıyor. Bildiğiniz gibi ulusal çıkarlar söz konusu olduğunda hükümetler bir grevi iki ay erteleyebiliyor. Üstelik bu süre her seferinde daha da uzatılabiliyor.THY yönetimi de işin kolay tarafına kaçıp önce çalışanları lokavt ilan etmekle sonra da grevi erteletmekle tehdit edebiliyor. Bu durumda uzlaşma yolları da tıkanıyor.THY grevi olmamalı. Ülke ekonomisine bile bile hançer sokulmamalı. Ama böyle olacak diye de çalışanların durumunu göz ardı etmemeliyiz. Diyorum ki özellikle medya grevin ekonomiye ağır fatura çıkaracağını belirteceği gibi çalışanların durumunu da aynı oranda yazmalı.Sonuçta THY yönetimi de bu konuda sütten çıkmış ak kaşık değil ki... *** Halk uzlaşma için mi oy verdi?Seçim sonrası yorumlar içinde en tartışılır olanı sanıyorum “Halk bu seçimde istikrar istedi, uzlaşmadan yana oy kullandı, kavga istemiyor” yorumu.Ama dikkatlice düşününce halk gerçekten istikrar ya da uzlaşma mı istedi, bu noktada zihnim biraz karışıyor.Çünkü aslında Başbakan Erdoğan ve AKP seçim gününe kadar uzlaşmama konusunda adeta doruk noktaya çıkmıştı.Hatta bu uzlaşmama politikası seçimlere doğru bir tür “mağduriyet” havasına bile sokuldu.Bu durumda halkın bu tavrı daha beğendiğini, uzlaşmayandan yana olduğunu bile söyleyebiliriz. Hatta uzlaşmayan tavrı istikrar olarak algıladığından söz etmek yanlış bir değerlendirme olmaz. Ne olursa olsun AKP’nin oyunu iyi oynadığı ve hedefini bulduğu da kesin.Bu konuda resmi söylemlerle asıl düşüncelerin farklı olduğunu hissediyorum. İnsanlar “daha kaliteli” olduğuna inandıkları sözleri söylemekten ve bu tür davranışları desteklemekten yana olduklarını belirtiyorlar. Oysa gerçek hayatlarında bunun tersini yapıyorlar.Çok tipik örneklerden biri de, sorulduğu zaman herkesin cıvık magazin haberlerinden nefret ettiğini söylemeleri. Ama gerçekte bu cıvıklık aslında en çok izlenenlerin başında gelir.Siyasette de bu böyle oldu sanki. Halk istikrar adına gerilimi istemediğini söylüyor resmi olarak, ama tersini yapıyor.Bu nedenle AKP’yi değerlendirirken “halk gerilim istemiyor” söyleminin arkasına sığınıp, sanki bu parti gerilimlerden uzak durmaya çalışıyormuş gibi izlenim yaratmak bana göre yanlış. *** Önceden düşünmekVatan’da yazmaya başladığım Aralık ayında her gün gelip geçtiğim İstinye, Borsa, Pınar Mahallesi yolunun bir süre sonra içinden çıkılmaz hale geleceğini söylemiştim. Çünkü tam Borsa’nın karşısına yapılan Türkiye’nin en büyük ve en lüks alışveriş merkezi İstinye Park’ın yaratacağı olağanüstü trafiğin bölgeyi kapalı bölge haline getireceğini belirtmiştim.Tabii ben de biliyordum ki, buranın yolları yeniden düzenlenecek ve nefes alacak hale gelecek. Ancak her zaman olduğu gibi burada da koca bina bitti, neredeyse dükkânlar açılacak, arkasındaki evlere insanlar taşınacak, o zaman akıllar başlara geldi ve trafik düzenlemesi için köprüler, alt geçitler inşa edilmeye başlandı.Oysa bunun böyle olacağı biliniyordu, bina ile trafik düzenlemesi eş zamanlı başlasa şimdi her şey çoktan bitmişti. Umudum bundan sonraki projelerde. İşin başından itibaren her şey düşünülse, örneğin Maslak Levent arasında daha 10 gökdelen yapılacağını biliyoruz. Yollar da bunlar bittikten sonra mı yapılacak diye merak ediyorum. *** Kandil tebrikiHer kandilde tanıdığım pek çok kişiden telefon mesajı ile kutlamalar alırım. Bunlara hiç tanımadığım kişilerin de katıldığı olur. Demek ki seven sayan bazı okurlar bir şekilde cep telefonu numaramı bulup kutlama mesajı atıyor.Ama yıllardır ilk defa gelen bir mesaj beni çok şaşırttı. Çünkü Miraç Kandili’ni kutlama mesajı bir kişiden değil bir okuldan geliyordu.Sami Ünüğür Özel Kadıköy Güzel Sanatlar Lisesi adına gönderilen mesajda kandilim kutlanıyor ve Allah’tan sağlık ve mutluluk vermesi dileniyor.Bayramlarda, kandillerde birini hatırlamak, aramak, kutlamak elbette çok hoş. Ama bir dini günün bir eğitim kurumu tarafından cep telefonu mesajı ile kutlanması akıl alacak iş değil. Bunu laiklik adına falan irdelemek istemiyorum, o ayrı konu ve affı da yok. Ama ne günlere geldiğimizin de ibretlik bir belgesidir bu. Demek ki önümüzdeki günlerde fütursuzca yapılan daha nelerle karşılaşacağız.
Kimsenin itiraz edemediği bir slogan: Siyasi partiler demokrasinin vazgeçilmez unsurlarıdır.İtirazı olan var mı? Herhalde yoktur ve olamaz.Peki Türkiye’deki yeni duruma göre bu sloganı nasıl değiştirmemiz gerek? Şöyle: 3 siyasi parti demokrasinin vazgeçilmez unsurudur. Çünkü bundan sonra bu üç siyasi parti dışındaki bir siyasi partinin demokrasinin vazgeçilmez unsuru olması çok güç.Geçen hafta da yazmıştım, bu seçim sonuçlarına göre bundan sonra sadece üç parti Hazine yardımından yararlanabilecek. Böyle olunca da barajı aşamamış olan mevcut partilerle yeni kurulacak partilerin şansları daha ilk baştan çok aza inmiş olacak.Bu durum son derece antidemokratik bir tutumun sonucu. Bundan önceki parlamento Hazine yardımlarını denetim altına almak adına sadece seçimlerde en az yüzde 7 oranında oy alan partilere hazine yardımı yapılmasını kararlaştırılmıştı.Oysa daha önce yüzde 7 sınırlaması olduğu gibi parlamentoda temsil edilme durumu da Hazine yardımından yararlanmayı sağlıyordu.Peki bundan önceki Meclis neden böyle bir kanun çıkardı? Çünkü AKP’den ve CHP’den ayrılanların bir araya geldiği ANAP’ın seçime hazırlanamaması için hazine yardımı kesilmek istenmişti. Emri vaki ile ANAP’ın hazine yardımı kesilmiş ama Anayasa Mahkemesi bu durumun eşitlik ilkelerine aykırı olduğuna karar vermişti.Bunun üzerine eski Meclis bundan sonra aynı durumla karşılaşmamak için sadece yüzde 7 barajını koruyup yardımla ilgili diğer bütün ihtimalleri ortadan kaldırdı.Şu anda Meclis’te 7 parti temsil ediliyor ancak sadece üçü Hazine yardımından yararlanabiliyor. Bu antidemokratik üç partiyi elbette memnun etmektedir ama Türk demokrasisi de ağır bir yara almaktadır.Siyaseti sadece kendi çıkarımız uğruna şekillendirmeye çalışırsak, bunun zararını önümüzdeki yıllarda yine hep birlikte çekeriz.AKP yeni bir anayasadan söz ediyor. Üstelik bu anayasanın çok daha demokratik olacağını da iddia ediyorlar. O halde bu değişiklikler yapılırken siyasi partileri yok etmeye yönelik Hazine yardımının mutlaka tekrar ele alınması gerek.Ya da bu Meclis öncelikle siyasi partiler kanunu ile seçim kanunu bu yılın sonuna kadar çıkarmalıdır. Baraj mutlaka düşürülmeli veya kaldırılmalı, Hazine yardımı şartı için konan baraj da çok daha aşağı çekilmelidir.Siyasi partiler ancak o zaman demokrasinin vazgeçilmez unsuru olma niteliğine kavuşacaktır. Aksi takdirde, demokrasi sadece gücü olanların mücadele ettiği bir çıkar arenasından farksız hale gelecektir. *** Yetenç rezaletiCHP milletvekili Erdoğan Yetenç daha partisinin grup toplantısı bile yapılmadan istifa etmişti. İstifayı duyduğumda Yetenç’in DSP’ye geçeceğini sanmıştım. Meğer bu milletvekili Meclis İdare Amiri olamayınca istifa etmiş. Hiç de hoş bir durum değil.Ama şu anda daha da hoş olmayan bir durum var. CHP yönetimi Yetenç’i geri dönmesi için ikna etmiş. Kendisine denmiş ki “Kızıp istifa etmek olmaz, partiye zarar verirsin.” CHP’nin niye böyle dibe vurduğunun bir kanıtı daha işte. Milletvekilinin derdi ülkeye hizmet değil, kırmızı plakalı araca binmek. Bu durumda partiye geri döndürülmesi asıl daha büyük zarar verir. Ama dar kadrocu zihniyet taşıyan CHP yönetimi, bu milletvekilinin partiye zarar vermesine değil de çarkın kırılmaması amaçlıyor. Ne kadar yazık. *** Belediye’nin profesyonel futbol takımıVallahi de billahi de Fenerbahçe yenildiği için yazmıyorum. Zaten aklımdaydı, denk geldi.İstanbul ve Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin profesyonel futbol takımları var.Peki bir belediyenin profesyonel futbol takımının olması doğru mu? Çünkü adı üzerinde profesyonel takım. Yani futbolculara paralar ödeyeceksiniz, transferler yapacaksınız, başka masraflarınız olacak.Peki bunların kaynağı nereden? Tabii ki belediyeden. Belediye bu kaynağı nasıl yaratıyor? Halktan alıyor.Şimdi düşünün, bir belediye sizden para topluyor. Bununla gidip futbolcu alıyor. Sonra sizin tuttuğunuz takıma rakip oluyor. Yani siz kendi paranızla tuttuğunuz takımı yenmesi için bir başka takımı ayakta tutuyorsunuz.Elbette Büyükşehir belediyeleri takım kurup liglerde oynattığına göre, bunun yasal ve hukuki dayanağı da vardır. Bunun nasıl olduğunu araştırmıyorum. Sadece bir ilke olarak belediyelerin profesyonel futbol takımı kurmalarının doğru olup olmadığını soruyorum.Ayrıca eğer bir Büyükşehir belediyesinin takımı varsa, aynı şehirdeki başka profesyonel takımların üzerine saha dışı baskı kurmak veya en azından bu konuda dedikodu çıkarmak da işten bile değil.Örneğin, ben kalkıp da “Fenerbahçe Belediyespor’a yenildi çünkü aksi taktirde Kalamış Tesisleri mühürlenecekti” desem ne olacak? Ya da “Galatasaray Seyrantepe’yi halletmek için Belediyespor’a üç puan hediye etti” dense en azından kafalar karışmayacak mı?Sadece bu işin sakıncalarını söylemek istiyorum. Belediyeler halkın parasıyla profesyonel takım kurması doğru mu değil mi?*** Türkiye dışarıdan iyi görünüyorYeni Şafak Gazetesi’nde DEİK Başkanı Rona Yırcalı ile yapılmış bir röportaj vardı dün. Yırcalı, Türkiye’nin dışarıdan daha iyi göründüğünü anlatıyordu.Çok doğru bir saptama. Gerçekten de yurtdışında yaşayan tanıdıklarımdan ya da yurtdışından gelen yabancılardan da bu izlenimi alıyorum.Çünkü bir ülkeye dışarıdan bakarken o ülke ile ilgili verileri ve medyada çıkan yayınları dikkate alırsınız. Şu anda Türkiye’nin verileri yabancılar için çok iyi görünüyor. Üstelik Türkiye şu anda çok kârlı. Baksanıza Japon kadınlar bile bunu keşfetmiş Türkiye’den külliyetli miktarda para kazanıyormuş.Ancak yabancıların görmediği şeyler var. Onlar gelir dağılımdaki büyük uçurumları, işsizliğin çığ gibi büyümesini, istihdama yönelik yatırımların yapılmadığını, rejimle ilgili tehdit ve kaygıların olduğunu bilmiyor. Zaten bilmelerine de gerek yok, yabancılar için önemli olan nasıl ve ne kadar çok kazanacakları. Bu yüzden Türkiye dışarıdan gerçekten iyi görünüyor.10 yıl önce ise tam tersi yaşanıyordu. O zaman da yabancılar yine rakamlara bakıyorlar ve dehşete düşüyorlardı. Çünkü baktıkları rakamlara göre Türkiye’de halkın isyan halinde olması gerekiyordu. Çünkü enflasyon üç haneli rakamlara ulaşmış, faizler tavana vurmuş, döviz fiyatları da milyonla ifade edilebilir haldeydi.Böyle bir manzaradan ancak bir iç çatışma çıkması gerektiğini bilen yabancılar Türkiye’yi hayretle izliyordu.O zaman da görmedikleri şuydu: Enflasyon yüksekti ama aile dayanışması patlamayı önlüyordu, döviz fiyatlarının yüksekliği tekstil ihracatını olumlu etkilediği için piyasada para bolluğu vardı, faizlerin yüksekliği ise ekonominin temel dengesini oluşturuyordu. En önemlisi Türk halkı genç, ateşli ve girişimci nüfusuyla bu dertlerin üstesinden gelebiliyordu. Yabancının bunu anlaması mümkün değildi.Böyle bir çelişkiler ülkesiyiz işte.
Hemen ilk cümleden söylemek istediğim bir şey var. Şu andan itibaren Cumhurbaşkanlığı seçimi konusunda Abdullah Gül’le ilgili hiçbir şey yazmayacağım. Çünkü bu işin tadı kaçtı.Abdullah Gül aday olacak mı olmayacak mı, olmalı olmamalı mı, fedakarlık mı yapmalı yoksa yapmamalı mı, bunların hiçbirine artık girmek istemiyorum.Açıkçası bir kere daha çelik çomak oynamak ağrıma gidiyor.Gerçekten tüm medya Başbakan Erdoğan’ın deyimiyle yine çelik çomak oynamaya başladık. Mayıs krizinde Tayyip Bey “Ellerine bir çelik çomak verdim oynuyorlar” demişti. Yaptığı neydi? Kimin cumhurbaşkanı adayı olacağını açıklamıyordu. Kimi zaman ip uçları veriyordu, bir gün sonra bu ip uçlarını yine kendi çürütüyordu.Meclis’teki çoğunluğuna güvenerek “Nasıl olsa kimi gösterirsem seçilecek” duygu ve düşüncesi içindeydi. Sonuçta bildiği ama asla olacağına ihtimal vermediği 367 duvarına çarptı.Şimdi döndük dolaştık aynı yere geldik. Tayyip Bey yine ser veriyor sır vermiyor. Günlerdir, zamanında 367 konusunun nasıl hukuk ve demokrasi dışı bir uygulama olduğunu yazıp çizenler şimdi “Abdullah Gül aday olmasın, gerginlik yaşanmasın” feryadı içinde.Oyun yine fevkalade oynanıyor. Medyanın bir bölümü “gerginlik” adına Gül’ün fedakarlık yapmasını isterken, bir kısmı da rövanşist duyguları körüklüyor.Tayyip Bey’in en güvendiği danışmanı takma isimle yazı yazıp Gül’ün çekilmesini istiyor. Ertesi gün “Pes yani, bu yazıdan bu anlam mı çıkar” diyerek çark ediyor.Tayyip Bey sanki Gül’ü istemiyormuş gibi davranıyor ama gününün neredeyse tamamını Abdullah Bey’le birlikte geçiriyor. Çekilen fotoğraflarda, alınan görüntülerde sanki bir mutluluk havası varmış gibi görünüyor.Ama tam bu sırada Tayyip Bey yine kafaları karıştıracak biçimde “Arkadaşlar olabilir” diyerek sanki birden fazla aday çıkacakmış izlenimi veriyor.Bizler de sanki başka hiçbir işimiz yokmuş gibi her gün bu konuyu yazıyoruz.İşte bu nedenle en azından adaylar veya aday açıklanıncaya kadar ben bu konuya girmeyeceğim. Rahat etmek istiyorum.Bu konuda da referans alacağım tek isim var. O da Ruşen Çakır. Onun yazılarını izleyerek bu konuyla ilgili bilgilerimi yenileyecek, tazeleyecek ve ona göre kendi analizlerimi kafamda yapacağım.*****Betina HakkoCuma akşamı Alaçatı’ya geldim. Alaçatı diye yazınca kendi kendime gülüyorum. Çünkü Alaçatı’nın henüz Alaçatı olmadığı zamanlardan beri her yıl buraya gelirim. Özellikle sörf yapılan koyda günümün tamamını geçirmek bana engin bir huzur verir.Ama son zamanlarda Alaçatı’yı keşfeden bazı aşk-meşkçiler var. Bunlar nasıl seçimden sonra demokrasiyi keşfettiler ve birden en ateşli savunucuları oldularsa, Alaçatı’yı sonradan görmenin heyecanı içinde o kadar çok yazı yazdılar ki iş sonunda alay konusu bile olmaya başladı. İşte gülmem bu yüzden.Tuval’de yemek yerken ortaya birden kameralar çıktı ve bir masanın etrafını çevirerek görüntü almaya başladılar. “Kim var orada?” diye dikkatle bakınca masada Betina Hakko’nun oturduğunu gördüm.Daha sonra oturdukları masaya uğrayıp biraz sohbet ettim. Betina Hakko çok üzüntülüydü. “Can Bey siz de gazetecisiniz, ama nasıl düşündüğünüzü, nasıl hareket ettiğinizi bir türlü anlayamıyorum?” dedi.Ben de “Hayrola ne oldu ki?” diye sordum. Anlattı. Eşi Cem Hakko’dan ayrıldıktan sonra hakkında yazılanlarda çok rahatsız olmuş. Çünkü medyada bu ayrılık nedeniyle eşinden 17 milyon dolar aldığı, bir sevgilisinin olduğu iddiaları yer almış.Betina Hakko “Magazin muhabiri arkadaşlarla konuşuyorum. Böyle bir para almadığımı, bir sevgilimin olmadığını söylüyorum. Beni dinleyip gidiyorlar. Ertesi gün gazeteyi açıyorum, yine aynı iddialar. Ne yapacağımı şaşırdım” dedi.Herhalde bana doğruyu söylememesi için hiçbir neden yok. Peki neden böyle oluyor?Sanıyorum bazı konuları doğru olmasa da yazmak, yayınlamak daha cazip geliyor. Çünkü özellikle magazin konularında galiba doğrular halkın pek ilgisini çekmiyor. Bir tür “kan kokusu” taşıyan unsurlar daha çekici geliyor.Betina Hakko’ya üzülmemesini, gerçeğin bir gün mutlaka ortaya çıkacağını, ama bu süreyi sabırla geçirmesini ve en azından bir süre her soruya cevap vermemesini önerdim. Magazinci arkadaşlara da bir ağabeyleri olarak “yapmayın artık, bir insanı bu kadar üzmekle hiçbirimiz bir şey kazanmayız” diyorum.*****Yeni demokrasi yeni faşizm!..Seçim sonuçları medyada da ciddi dalgalamalara neden oldu. Özellikle AKP’nin kazanmış olmasından mutlu mesut olanların gözde söylemi “Halkı okumak.” Diyorlar ki “Bazıları halkı tanımadan yazılar yazdılar, halkın duygu ve düşüncelerini okuyamadılar, yanıldılar. O halde artık yazmasınlar.” Neden, çünkü demokrasi kazandı, halka ters düşenler demokrasiye inanmıyorlar, onların artık işi yok.Bu seçimlerde demokrasi kazandıysa, örneğin 1965’te ne kazanmıştı, 73’te, 77’de veya 83’te, 92’de kazanan neydi? O zaman antidemokrasi mi kazanmıştı?Demokrasi fikirlerin özgürce tartışılmasıdır. Tartışmanın sonunda genele başvurulur ve tüm halk bu tartışmalardan çıkardığı sonuca göre tercihini belirler.Demokrasi herkesin aynı şeyi düşünmesi ve sonunda aynı yönde oy kullanması değildir.Seçimden önce bugünkü iktidarı eleştirmek, yanlışları göstermek ve hatta onun iktidarda olmamasını istemek her bireyin özgür demokratik hakkıdır.Bu hakkı kullanan herkesin istediği sonucu alması elbette mümkün değildir.İstediği sonucu alanların, karşı görüşte olanları yok etmeye çalışması da demokrasi değil ancak faşizmdir. Şu anda kendine demokrat diyen nice köşe yazarı, televizyon yorumcusu, akademisyen veya siyasetçi aslında faşizmin ayak seslerini dinletiyor herkese.Bugünler için değil ama çok değil iki yıl sonrası için hiç iyi şeyler düşünmüyorum.*****Menderes Havaalanıİki hafta sonu küçük kaçamak yapınca havaalanları ile ilgili gözlemlerim oldu. Geçen hafta Atatürk Havalimanı’na giden yolların perişanlığını artarmıştım size. Bu hafta da İzmir Adnan Menderes Havaalanı ile ilgili bir saptamamı paylaşmak istiyorum.Eski Dış Hatlar Terminali’ni yenileyip İç Hatlar yapmışlar. Bir şey söyleyeyim mi, bu işin mimarı kimse çok ayıp etmiş.Uçaktan iniyorsunuz, körükten yürüyorsunuz dik bir merdivenden iniyorsunuz. Sonra yürüyorsunuz, yine merdiven, yürüyorsunuz bir dik merdiven daha.Kimse yaşlıları, özürlüleri düşünmemiş. Uçaktan eli kolu dolu bir de bebeği olan kadınlar da hiç akla gelmemiş. Hani havaalanı eski olsa diyeceğim ki o zaman bu anlayış yoktu, ama yeniden elden geçmiş, onarılmış, düzeltilmiş. Yürüyen merdiven koymak çok mu zordu acaba?
Seçimlerden önce ekonomide pembe tablo sunanlara karşı çıkarak, “Görünüşte ekonomi iyi olabilir, rakamlarla oynarsanız her şeyi iyi gösterebilirsiniz ama aslında ekonomimiz pamuk ipliğine bağlı” diye yazıyordum.Buna, “Sırf AKP hükümetini yıpratmak için böyle diyorsun” diye öfkelenenler vardı. Hatta işi daha da ileri götürüp bunu demokrasiye aykırı davranmakla eş tutanlar bile oldu.Oysa ekonomi konusunda, “dünya koşulları da çok elverişli, durumu abartmayın, halkı kandırmayın” uyarılarına kulak tıkanıyordu.Şimdi seçimler geçti. AKP zafer kazandı. Ama ekonomide alarm zilleri çalınıyor.Ne oluyor, yanlış bir şey mi yapıldı? Ülkede beklenmedik bir gelişme mi oldu? Türkiye ekonomisine ağır hasar verdirecek bir zarar mı meydana geldi?Hiçbiri olmadı. Sadece Amerika’daki kredi kuruluşları için kriz beklentisi yoğunlaştı. Bunun yansıması da Türkiye’de yürekleri ağızlara getirdi.Seçimden önce hükümetin ekonomideki başarılarını anlata anlata bitiremeyenler, şu sıralarda dünyadaki dalgalanmalar nedeniyle Türkiye’nin çektiği sıkıntıyı dile getiriyorlar.Peki ekonomi çok iyiydi de Amerika’daki bir kredi krizi bizim ekonomimizi neden böyle rahatsız ediyor?Püf noktası burada. İktidarı destekliyorsanız iyiye giden her şeyi kendi beceriniz olarak sunarsınız, eğer işler kötüye gidiyorsa başlarsınız bahaneler aramaya.Seçimden önce de sonra da ekonomideki iyi gidişin sadece bizim becerimiz olmadığını söylüyordum, az önce yazdığım gibi.Çünkü dünyadaki para bolluğu tüm ülkelerde bir bahar havası estiriyordu. Özellikle bizim gibi gelişmekte olan ülkeler bu para bolluğundan çok nasiplendi.Nasıl Türkiye’de enflasyon düşüp, liramızın değeri arttıysa, Brezilya’da, Arjantin’de, Malezya’da durum aynıydı.Bu tür ülkelerin ortak kaderi şudur: Eğer dünyada ekonomi iyiyse, sizin ekonominiz de iyidir, kötüye gittiği an sizinki öncelikle bozulur.Türkiye şu anda böyle bir tehlike ile karşı karşıya. Hükümet, Amerika’dan kaynaklanması muhtemel krize karşı şu ana kadar hiçbir önlem almış değil. Eğer Amerika’daki kriz büyürse bizimki de artarak büyüyecek. Yok tersi olursa ekonomide bir süre daha bahar havası sürer.Şimdi muhtemel bir ekonomik kriz karşısında Türk halkı kendini aldatılmış hissedecektir. Çünkü öyle bir hava yayılmıştı ki, Türkiye ekonomisi artık yıkılmayacak kadar güçlü hale geldi sandı herkes.Halkı kandırarak yapılan propagandaların doğru olmadığı ortaya çıktığında, bunun tepkisi de çok güçlü olur. *** Su tasarrufu için çareİstanbul için eli kulağında ama Ankara susuzluktan kırılıyor. Evlerin hali berbat, hastanelerde ameliyat yapılamıyor, sokaklar kokuyor. Kadınlar hiç olmazsa tuvaletler hastalık yaymasın diye gece karanlığında parklardaki havuzlardan kovayla su taşıyor.Günün modası ise su tasarrufu için çağrı yapılması. Bunu TEMA başlattı, ki o sırada daha su sıkıntısı böyle hissedilmiyordu. Sonra Şişli Belediyesi buna katkıda bulundu.Şimdi de başta Ankara olmak üzere bütün illerde “Aman suyu dikkatli kullanın” uyarılarıyla halk su tasarrufuna çağrılıyor.Bunların hiçbirinin değeri yok. Siz istediğiniz kadar tasarruf çağrısı yapın, halkın en azından yarısının buna kulak asması mümkün değil. Çünkü bu çağrılar düzgün yapılmıyor.Nedeni basit, ne deniyor su tasarrufu için? “Diş fırçalarken, traş olurken musluğu kapatın, şu kadar ton su tasarruf edin.” Millet ne anlasın bundan?Oysa, “Şu kadar ton su tasarruf edersiniz” yerine “Şu kadar para cebinizde kalır” dense, bakın o zaman nasıl tasarruf eder herkes. Tecrübeyle sabit çünkü.Bu arada aklıma gelmişken yazayım istedim. Bazı gazeteler su faciası nedeniyle Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in siyasi hayatının biteceğini, ilk seçimlerde ağır bir yenilgi alacağını ileri sürüyorlar.Bana göre mümkün değil. Gökçek bırakın seçim kaybetmeyi, daha fazla oy alarak tekrar seçilir.Ankara şu anda susuz. Ama bir iki ay içinde yağmurlar başlar. Barajların doluluk oranı yükselmeye başlar. Ankara önümüzdeki bir buçuk yılı su sıkıntısı yaşayarak geçirir, seçimlere 6 ay kala musluklardan güldür güldür su akar, caddeler bile bol suyla yıkanır. Ankara halkı da sevinçten oyunu Gökçek’e verir yine.Bu da tecrübeyle sabit. İki yıl “Buradan AKP’nin milletvekili çıkarmasını bırakın, tek oy bile çıkmayacak” denilen Ordu ve Giresun’da yüzde 50’nin üzerinde oy çıkmadı mı? *** Gül’ün eşini de hesaba katınGünlerdir Abdullah Gül’ün aday olup olmayacağını tartışıyoruz. Gerginlik olmaması, istikrarın korunması için Gül’ün aday olmaması gerektiğini söyleyenler çoğunlukta. Hatta Başbakan Erdoğan’ın da böyle düşündüğü ileri sürülüyor. Ki bana göre de öyle.Hemen satır arasına sıkıştırayım, cumhurbaşkanlığı krizi ilk çıktığında 367 konusunun ne kadar antidemokratik olduğunu söyleyenlerin şimdi “Aman Gül aday olmasın” demesine de pek aklım yatmıyor.Neyse, işin siyasi tarafını bırakıp bir de insani boyutuna bakalım. Örneğin ben en çok neyi merak ediyorum biliyor musunuz? Abdullah Gül akşam evine gidip yalnız kaldığında eşiyle ne konuşuyor, eşi ne düşünüyor?Düşünün, Bayan Gül geçen Mayıs ayının 14’ünde Çankaya Köşkü’ne çıkacağına çok inanmıştı herhalde. Henüz 367 konusu karara bağlanmadığı için eşinin cumhurbaşkanı olmasına kesin gözüyle bakıyordu. Ama olmadı.Oysa şimdi durum farklı. Eğer AKP yine Gül’ü aday gösterirse, bu kez 367’yi kullanma şansı da sıfıra yakın. Yani bu kez Gül’ün seçilmesini engellemek mümkün değil.Bir kadının, bu kadar eşiğine gelmişken First Lady olma hayalleri kurmasını kimse engelleyemez. Ve yine Bayan Gül’ün eşine, “Cumhurbaşkanlığı konusunda sonuna kadar mücadele etmesini telkin etmesi de” son derece normaldir.Öyle sanıyorum ki Abdullah Gül gündüz siyasilerle uğraştığı kadar gece de eşinin baskısı altında kalıyordur. *** Yarım tatmin Yüksek Seçim Kurulu Başkanı Muammer Aydın söz verdiği gibi dün basın toplantısı yaptı. Aydın önce sandıkta hile olamayacağını çok güzel anlattı. Zaten burada bir sorun yok. Ama iş bilgisayarda bir şey yapılıp yapılmadığına gelince açık söyleyeyim beni tam tatmin edemedi.Çünkü hâlâ seçim bölgelerinden gelen elle yazılmış tutanaklarla bilgisayar kayıtlarının karşılaştırılıp karşılaştırılmadığını net biçimde söyleyemedi. Bunun yerine bu tutanakların parti yetkililerinin de elinde olduğunu söyledi. Ancak parti yetkililerinin elinde bulunan tutanaklar seçim çevresinin tutanakları. Oysa ekranda görünen tüm ilin genel sonuçları.Bu durumda Başkan’ın sözünü verdiği gibi sandıkların tümünün sonuçlarının internet sitesinde açıklanması bu konudaki tüm şüphelerin giderilmesini sağlayacaktır. Bekleyeceğiz.