Demokrasinin vazgeçilmez unsurları

Haberin Devamı

Kimsenin itiraz edemediği bir slogan: Siyasi partiler demokrasinin vazgeçilmez unsurlarıdır.

İtirazı olan var mı? Herhalde yoktur ve olamaz.

Peki Türkiye’deki yeni duruma göre bu sloganı nasıl değiştirmemiz gerek? Şöyle: 3 siyasi parti demokrasinin vazgeçilmez unsurudur. Çünkü bundan sonra bu üç siyasi parti dışındaki bir siyasi partinin demokrasinin vazgeçilmez unsuru olması çok güç.

Geçen hafta da yazmıştım, bu seçim sonuçlarına göre bundan sonra sadece üç parti Hazine yardımından yararlanabilecek. Böyle olunca da barajı aşamamış olan mevcut partilerle yeni kurulacak partilerin şansları daha ilk baştan çok aza inmiş olacak.

Bu durum son derece antidemokratik bir tutumun sonucu. Bundan önceki parlamento Hazine yardımlarını denetim altına almak adına sadece seçimlerde en az yüzde 7 oranında oy alan partilere hazine yardımı yapılmasını kararlaştırılmıştı.

Oysa daha önce yüzde 7 sınırlaması olduğu gibi parlamentoda temsil edilme durumu da Hazine yardımından yararlanmayı sağlıyordu.

Peki bundan önceki Meclis neden böyle bir kanun çıkardı? Çünkü AKP’den ve CHP’den ayrılanların bir araya geldiği ANAP’ın seçime hazırlanamaması için hazine yardımı kesilmek istenmişti. Emri vaki ile ANAP’ın hazine yardımı kesilmiş ama Anayasa Mahkemesi bu durumun eşitlik ilkelerine aykırı olduğuna karar vermişti.

Bunun üzerine eski Meclis bundan sonra aynı durumla karşılaşmamak için sadece yüzde 7 barajını koruyup yardımla ilgili diğer bütün ihtimalleri ortadan kaldırdı.

Şu anda Meclis’te 7 parti temsil ediliyor ancak sadece üçü Hazine yardımından yararlanabiliyor. Bu antidemokratik üç partiyi elbette memnun etmektedir ama Türk demokrasisi de ağır bir yara almaktadır.

Siyaseti sadece kendi çıkarımız uğruna şekillendirmeye çalışırsak, bunun zararını önümüzdeki yıllarda yine hep birlikte çekeriz.

AKP yeni bir anayasadan söz ediyor. Üstelik bu anayasanın çok daha demokratik olacağını da iddia ediyorlar. O halde bu değişiklikler yapılırken siyasi partileri yok etmeye yönelik Hazine yardımının mutlaka tekrar ele alınması gerek.

Ya da bu Meclis öncelikle siyasi partiler kanunu ile seçim kanunu bu yılın sonuna kadar çıkarmalıdır. Baraj mutlaka düşürülmeli veya kaldırılmalı, Hazine yardımı şartı için konan baraj da çok daha aşağı çekilmelidir.

Siyasi partiler ancak o zaman demokrasinin vazgeçilmez unsuru olma niteliğine kavuşacaktır. Aksi takdirde, demokrasi sadece gücü olanların mücadele ettiği bir çıkar arenasından farksız hale gelecektir.



***




Yetenç rezaleti

CHP milletvekili Erdoğan Yetenç daha partisinin grup toplantısı bile yapılmadan istifa etmişti. İstifayı duyduğumda Yetenç’in DSP’ye geçeceğini sanmıştım. Meğer bu milletvekili Meclis İdare Amiri olamayınca istifa etmiş. Hiç de hoş bir durum değil.

Ama şu anda daha da hoş olmayan bir durum var. CHP yönetimi Yetenç’i geri dönmesi için ikna etmiş. Kendisine denmiş ki “Kızıp istifa etmek olmaz, partiye zarar verirsin.”

CHP’nin niye böyle dibe vurduğunun bir kanıtı daha işte. Milletvekilinin derdi ülkeye hizmet değil, kırmızı plakalı araca binmek. Bu durumda partiye geri döndürülmesi asıl daha büyük zarar verir. Ama dar kadrocu zihniyet taşıyan CHP yönetimi, bu milletvekilinin partiye zarar vermesine değil de çarkın kırılmaması amaçlıyor. Ne kadar yazık.



***




Belediye’nin profesyonel futbol takımı

Vallahi de billahi de Fenerbahçe yenildiği için yazmıyorum. Zaten aklımdaydı, denk geldi.

İstanbul ve Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin profesyonel futbol takımları var.

Peki bir belediyenin profesyonel futbol takımının olması doğru mu? Çünkü adı üzerinde profesyonel takım. Yani futbolculara paralar ödeyeceksiniz, transferler yapacaksınız, başka masraflarınız olacak.

Peki bunların kaynağı nereden? Tabii ki belediyeden. Belediye bu kaynağı nasıl yaratıyor? Halktan alıyor.

Şimdi düşünün, bir belediye sizden para topluyor. Bununla gidip futbolcu alıyor. Sonra sizin tuttuğunuz takıma rakip oluyor. Yani siz kendi paranızla tuttuğunuz takımı yenmesi için bir başka takımı ayakta tutuyorsunuz.

Elbette Büyükşehir belediyeleri takım kurup liglerde oynattığına göre, bunun yasal ve hukuki dayanağı da vardır. Bunun nasıl olduğunu araştırmıyorum. Sadece bir ilke olarak belediyelerin profesyonel futbol takımı kurmalarının doğru olup olmadığını soruyorum.

Ayrıca eğer bir Büyükşehir belediyesinin takımı varsa, aynı şehirdeki başka profesyonel takımların üzerine saha dışı baskı kurmak veya en azından bu konuda dedikodu çıkarmak da işten bile değil.

Örneğin, ben kalkıp da “Fenerbahçe Belediyespor’a yenildi çünkü aksi taktirde Kalamış Tesisleri mühürlenecekti” desem ne olacak? Ya da “Galatasaray Seyrantepe’yi halletmek için Belediyespor’a üç puan hediye etti” dense en azından kafalar karışmayacak mı?

Sadece bu işin sakıncalarını söylemek istiyorum. Belediyeler halkın parasıyla profesyonel takım kurması doğru mu değil mi?



***




Türkiye dışarıdan iyi görünüyor

Yeni Şafak Gazetesi’nde DEİK Başkanı Rona Yırcalı ile yapılmış bir röportaj vardı dün. Yırcalı, Türkiye’nin dışarıdan daha iyi göründüğünü anlatıyordu.

Çok doğru bir saptama. Gerçekten de yurtdışında yaşayan tanıdıklarımdan ya da yurtdışından gelen yabancılardan da bu izlenimi alıyorum.

Çünkü bir ülkeye dışarıdan bakarken o ülke ile ilgili verileri ve medyada çıkan yayınları dikkate alırsınız. Şu anda Türkiye’nin verileri yabancılar için çok iyi görünüyor. Üstelik Türkiye şu anda çok kârlı. Baksanıza Japon kadınlar bile bunu keşfetmiş Türkiye’den külliyetli miktarda para kazanıyormuş.

Ancak yabancıların görmediği şeyler var. Onlar gelir dağılımdaki büyük uçurumları, işsizliğin çığ gibi büyümesini, istihdama yönelik yatırımların yapılmadığını, rejimle ilgili tehdit ve kaygıların olduğunu bilmiyor. Zaten bilmelerine de gerek yok, yabancılar için önemli olan nasıl ve ne kadar çok kazanacakları. Bu yüzden Türkiye dışarıdan gerçekten iyi görünüyor.

10 yıl önce ise tam tersi yaşanıyordu. O zaman da yabancılar yine rakamlara bakıyorlar ve dehşete düşüyorlardı. Çünkü baktıkları rakamlara göre Türkiye’de halkın isyan halinde olması gerekiyordu. Çünkü enflasyon üç haneli rakamlara ulaşmış, faizler tavana vurmuş, döviz fiyatları da milyonla ifade edilebilir haldeydi.

Böyle bir manzaradan ancak bir iç çatışma çıkması gerektiğini bilen yabancılar Türkiye’yi hayretle izliyordu.

O zaman da görmedikleri şuydu: Enflasyon yüksekti ama aile dayanışması patlamayı önlüyordu, döviz fiyatlarının yüksekliği tekstil ihracatını olumlu etkilediği için piyasada para bolluğu vardı, faizlerin yüksekliği ise ekonominin temel dengesini oluşturuyordu. En önemlisi Türk halkı genç, ateşli ve girişimci nüfusuyla bu dertlerin üstesinden gelebiliyordu. Yabancının bunu anlaması mümkün değildi.

Böyle bir çelişkiler ülkesiyiz işte.

DİĞER YENİ YAZILAR