AKP iktidarının Atatürk’ün kurduğu laik cumhuriyetin temel ilkeleriyle pek barışamadığını ileri sürenler var. AKP zihniyetinin aslında Türkiye’yi bir İslam Cumhuriyeti’ne dönüştürmek istediği yolunda da ciddi kuşkular var.Ancak AKP bunlara karşı inanılmaz bir savunma içinde.Başbakan’ın ve Cumhurbaşkanı adayının ağzından laiklik, Atatürk ilkeleri hiç düşmüyor. Tayyip Bey Anayasa’nın ilk dört maddesinin asla değiştirilmeyeceğini, bu konuda kafalarında en küçük bir kuşkunun bile olmadığını söylüyor her fırsatta.Abdullah Bey ise Atatürk ilkelerine ve özellikle laikliğe nasıl özde bağlı olduğunu adeta bağıra bağıra anlatarak “İnsan bir kez rol yapar, iki kez yapar, üç kez yapamaz, ben rol yapmıyorum” diyor.Bunları dinlemek, duymak elbette çok hoş.Ancak olayın bir de başka yönü var ki beni çok rahatsız ediyor.Dış dünya Türkiye’ye nasıl bakıyor? Belki AKP ile ilgili kuşkuların gerçek olup olmadığını anlamak için buna bakmak gerek.Cumhurbaşkanlığı konusu ile ilgili özellikle batı medyasında çok sayıda yazı yazılıyor, televizyonlarda haberler veriliyor.Buradaki bir söylem beni çok rahatsız ediyor. Batı basını aynen şöyle diyor: “Türkiye’deki İslamcı parti Cumhurbaşkanı’nı seçmek isterken, ülkedeki laikler buna şiddetle karşı çıkıyor. Türk laikler Cumhurbaşkanı adayının eşinin türbanını bahane ediyor.” Bakın Türkiye ile ilgili bugüne kadar hoşumuza gitmeyen pek çok haber yayınlandı. Örneğin bizi hala fesli sarıklı zannetmelerinden dolayı hep aşağılık duygusu hissettik.Ancak AKP iktidarına kadar Türkiye ile ilgili haberlerde “İslamcılık, laiklik” konusu hiç işlenmezdi. Oysa şimdi Türkiye’den sanki bir İslam Cumhuriyeti gibi söz ediliyor. Ülke Müslümanlarla laikler arasında bölünmüş gibi bir hava yansıtılıyor.Batı artık Türkiye’yi 1923 yılında yapılan çağdaş devrimleriyle değil de, iktidar savaşı yaşanan bir Arap ülkesi gibi algılıyor. Batı kamuoyu da doğal olarak bundan etkileniyor.İşte kanıma dokunan bu. Türkiye şu anda batı basınının yazdığı gibi bir ülke değil, hiç de olmadı. Biz burada Atatürk Cumhuriyeti’nin ilkelerinin korunması gerektiğini söylüyor ve bunu koruduğumuzu sanıyoruz ama batı cumhuriyetimizi çoktan batırmış durumda.Batkı bizden belki de daha gerçekçi. İslamcı bir akımın aslında Cumhuriyet’i çoktan batırdığını görüyor ve tedbirini de buna göre alıyor.Bu nedenle laikliği korumak isteyenlerin adeta azınlıkta olduğunu, laikliği korumak için kalan son karenin silahlı kuvvetler olduğunu belirtiyor ve bu etkinin de artık ortadan kaldırılması gerektiğini ileri sürüyor.Ülkedeki siyasal İslamcı hareket ve destekçileri de batının bu söylemlerinden cesaret alarak hem laik Cumhuriyet karşıtlığını hem de silahlı kuvvetlere yönelik ağır eleştirileri giderek artırıyor.Batı medyasına bakınca laik Cumhuriyet’in artık iyice can çekiştiği hissine kapılıyorsunuz. Bu da insanı çok üzüyor.*****Dokunulmazlıkta kimsenin elini tutan yok ki Bir şey söyleyeyim mi, artık bazı konularda insanın canı yazmak bile istemiyor. Ama bu konular öyle konular ki, dönüp dolaşıp yine önünüze geliyor.Bunlardan biri dokunulmazlıklar. Yıllardır yazılır çizilir, seçimlerden önce sözler verilir, dokunulmazlıklara yine dokunulmaz.Şimdi yeni bir anayasa hazırlığı var. Sözde bu anayasada dokunulmazlık konusunu çözülecekmiş. Duy da inanma.Neden böyle söylüyorum, çünkü Başbakan Erdoğan Uğur Dündar’la yaptığı konuşmada bir soru üzerine dokunulmazlıkların kaldırılması gerektiğini belirtip “Ama hepsinin kalkması gerek” demişti.Tayyip Bey bu sözü ilk kez söylemiyor. Daha önce de çeşitli defalar “tüm dokunulmazlıklar kalkmalı” ifadesini kullanmıştı.Tabii bunlar vatandaş tarafından hemen algılanmıyor, kimse “hangi dokunulmazlıklar var ki?” diye sormuyor. Zaten Tayyip Bey veya başka AKP’liler de “hepsi” derken bunların ne olduğunu pek söylemek istemiyor.İşin esası şu; bugünkü kanunlarımızda üst düzey devlet memurları ile ilgili bazı maddeler var. Buna göre üst düzey memurlar öyle dilediğiniz anda mahkemeye verilemiyor. Yasalar onları koruyor.Nedeni basit; üst düzey görev yapanlar politik amaçlarla yıpratılmayı kalkılmasın. Başbakan, Bakanlar bir üst düzey memuru sırf politik nedenlerle yerlerinden etmesin. Temel amaç bu.Bunun yanı sıra aynı şekilde askeri personelin de yargılanması ile ilgili hukuki maddeler var. Öyle istediğiniz an özellikle bir üst düzey subayı mahkemeye gönderemiyorsunuz.İşte AKP’yi ve Tayyip Bey’i rahatsız eden bu. “Hepsi kalksın” derken devlet memurlarını ve askeri koruyan maddelerin de kaldırılmasını istiyorlar.Tamam da, ellerini tutan yok ki. Kamuoyu üst düzey devlet memurları ile askerlerin de bir tür dokunulmazlık zırhı altında olduğunu bilmiyor zaten.Çıkarsınız, bunu açıklarsınız ve nasıl diğer kanunları değiştiriyorsanız bunu da değiştirirsiniz. Oysa Tayyip Bey öyle bir konuşuyor ki, dinleyince zannedersiniz ki, kendisi bu dokunulmazlıkları kaldırmak istiyor da, memurlar ve askerler buna direniş gösteriyor.Eğer bilmediğimiz böyle bir direniş varsa onu da söylersiniz. Yoksa üstü kapalı cümlelerle “Dokunulmazlıklar kalkacaksa hepsi kalksın ama” bahanesi ile haklarında suçlamalar olan milletvekillerini korumazsınız. *****367 yine var Abdullah Gül bugün büyük ihtimalle 11. Cumhurbaşkanı olacak. İlk iki turda üçte iki çoğunluk olan 367’yi bulamayan Abdullah Gül, AKP’nin oylarıyla üçüncü turda gerekli olan 276’yı mutlaka bulacaktır.Gül’ün bugün önünü kesecek tek faktör MHP’nin ve DSP’nin Meclis’e girmemesi olacaktır. Bu durumda oylama geçilmesi için gerekli olan 367 bulunamayacağı için üçüncü tur yapılamayacak. Böyle bir ihtimal aslında pek yok.Sadece MHP seçim sonuçlarının bilgisayarla YSK aktarılması sırasında rakamların değiştirildiğine kanaat getirirse bir ihtimal oylamayı engelleyerek zaman kazanmak isteyebilir.Bunun dışında hiçbir faktör Gül’ün önünü kesemeyecektir.Türkiye eğer Gül seçilirse bugünden itibaren yepyeni bir döneme de başlayacaktır. Herkese hayırlı olmasını dilerim.*****Binlerce teşekkür Business Channel’de dün bir ilk günü yaşadık. Arkadaşlarım ve ben hayli mutluyduk. Çünkü gerçekten Türkiye’de bugüne kadar hiç yapılmamış bir yayıncılığı başlatmanın keyfini yaşıyorduk.İlk günü başarıyla atlattığımıza inanıyorum.Haber televizyonculuğunda bir devrimi gerçekleştirmek, bunun yapılabileceğini göstermek hepimiz için gerçekten gurur kaynağı oldu.Ama bizi asıl gururlandıran sizlerin ilgisi oldu. Gün boyu yayın sırasında o kadar çok telefon ve mesaj aldık ki anlatamam. Bu arada Business Channel’le ilk kez tanışan pek çok izleyici de bizden cesaret verici desteklerini esirgemedi.İnanıyorum ki televizyonculukta yeni bir çığır açan bu yeni dönem sizlerin desteği ile herkese örnek olacaktır.Bizler de sizlerden alacağımız bu güvenle bundan sonra çok daha iyi olmak için gecemizle gündüzümüzle çalışacağız.Başta bizi bu güzel günümüzde yalnız bırakmayan medyadaki değerli arkadaşlarımıza ve izleyicilerimize binlerce teşekkür ederiz.
Geçen hafta internet sitelerinde gezinirken gercekgundem.com sitesinde Barış Yarkadaş’ın bir yazısı dikkatimi çekti. Yarkadaş bu yazısında “İstanbul’daki su rezervlerindeki buharlaşma nedeniyle kaybedilen suyun yüzde 40’ı kurtarılabilir” diyordu.Yazıya göre internet sitesinin genç muhabirlerinden Zeynep Fazlılar, İstanbul Teknik Üniversitesi Uçak ve Uzay Bilimleri Fakültesi Dekan Yardımcısı Doç. Dr. Kasım Koçak’la bir röportaj yapmış.Koçak bu röportajda, barajlardaki buharlaşmayı yüzde 40 oranında azaltacak bir kimyasal maddenin olduğunu aktararak şunları söylemiş: “Su, bir barajdan çıkıp kullanıldığı yere gelinceye kadar çeşitli kayıplara uğramaktadır. Bunlar sırasıyla buharlaşma kayıpları, sızma kayıpları, şebeke kayıpları ve bilinçsiz su tüketiminden kaynaklanan kayıplardır. Bu kayıpların dünya standartlarına çekilmesi sağlanmalıdır.” Koçak, “Suyun buharlaşmasını engelleyecek standart nedir?” sorusunu ise şöyle yanıtlıyor: “Bu noktada kimyasal yöntemlere başvurabiliriz. Bu yöntemin esası ‘hegzadekanol’ ve ‘oktadekanol’ gibi kimyasal maddeler kullanılarak su yüzeyinde bir molekül kalınlığında ince bir film tabaka oluşturulmasına dayanır. Yöntem büyük barajlarda daha etkindir. Bu yöntemlerle bir barajda meydana gelen buharlaşma yüzde 40 oranında azaltılabilir.” Barış Yarkadaş yazısında bir gazeteci öngörüsü ile doğal olarak “İstanbul Belediyesi’nin bu bilimsel çalışmadan ve sonucundan haberi var mı?” diye soruyor.Konuyu Büyükşehir Belediyesi’nden öğrenmek istiyor. Yazısında adını vermediği bir belediye bürokratından aldığı cevap insanı hayrete düşürecek cinsten. Çünkü belediye bürokratı “Bu yöntemden elbette belediyenin de haberi var. Ancak bunu uygulaması mümkün değil” diyor. Sonra da yeni soru beklemeden cevabı kendisi veriyor: “Çünkü bu uygulamada kullanılacak kimyasal maddenin içinde alkol de var. Belediye suya alkol katılmasına yanaşmak istemiyor.” Düşünebiliyor musunuz, İstanbul su rezervlerinin buharlaşmasını, yani yok olup gitmesini yüzde 40 engelleyecek bir kimyasal uygulama yapılabiliyor ama içinde alkol olduğu için AKP’li belediye buna yanaşmaya cesaret edemiyor.Oysa bu kimyasal içindeki alkol anında uçup gidiyor, ki zaten suyu koruyan da bu buharlaşma.Ama AKP’li belediye milyonlarca insanın çıkarı için de olsa yanlış bir inanışın peşine takılarak aksini yapıyor. Üzülmemek elde değil.*****Kıpırdanmamış yan çiziyormuş Seçimde bilgisayar hilesi şaibesi üzerine yazılan yazılardan sonra dün YSK’nın nihayet kıpırdandığını ve bazı sandıklarda inceleme yapmaya hazırlandığını yazmıştım.Meğer bu tam doğru değilmiş. Çünkü YSK sadece medyaya da yansıyan bazı sandıklarda inceleme yapacakmış. YSK Başkanı’nın söylediğine göre “görevleri olmamasına rağmen” bu sandıklarda belki yeniden sayım yapılacak. Ama Başkan “Tabii ki yazım sırasında insan hatası olmuş olabilir” diyerek adeta yan çiziyor. Çünkü en fazla 300 kişinin oy kullandığı bir sandık sonucundan bilgisayar hilesi yapılıp yapılmadığı anlaşılamaz. Örneğin 11 yerine 1 yazılmış olması elbette mümkün. Bir sandıkta zaten bir partiye 150 oy fazla yazamaz veya birinden bu kadar oy silemezsiniz. Ama 170 bin sandık söz konusu olunca iş değişir. YSK işi doğru yapmak istiyorsa rasgele seçilmiş en az 200 sandığı yeniden sayar. Bunların çoğunda “insan hatası” varsa o zaman mutlaka işin asıl gereği yerine getirilmelidir.*****Cumhurbaşkanı’nı halk ne zaman seçecek? Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı adaylığı nedeniyle Ekim ayında yapılacak referandum kimsenin gündeminde değil. Oysa saatler hızla akıp gidiyor, Ekim dediğinize şunun şurasında bir buçuk ay kaldı.Siyasi ve hukuki çevrelerde hala o gün geldiğinde ne olacağı konusunda kesin bir görüş birliği yok.Diyelim ki Gül seçildi. Ardından da referandum günü gelip çattı. Büyük ihtimalle halk “Cumhurbaşkanı’nı halkın seçmesi” yönünde oy kullanacak.Referandum yapıldığında cumhurbaşkanı seçilmiş olacak. Peki, o zaman ne olacak?Kimileri “Gül göreve 7 yıl devam eder, bundan sonraki seçimlerde parlamento değil halk karar verir. Ya da Gül istifa edip bu kez halkın karşısına aday olarak çıkar” diyor.Tamam da referanduma konu olan Anayasa değişikliğine göre “11. Cumhurbaşkanı’nı halk seçer” deniyor. Oysa bu anayasa değişikliği halk tarafından kabul edildiğinde cumhurbaşkanı seçilmiş olacak.Burada da garip bir hukuksal durum ortaya çıkmış olmayacak mı?Bana göre normali şu an yaşadığımız Cumhurbaşkanlığı sürecini hiç başlatmamaktı. Çünkü gerçekte anayasa değişikliğine halk verecek olsa da Meclis iradesi bunu karara bağlamıştı. İş sadece halkın onayına kalmıştı.Bu durumda referandumun beklenmesi ve Cumhurbaşkanlığı sürecinin ondan sonra başlaması, hukuken bilmiyorum ama, mantıken Cumhurbaşkanı’nı kimin seçeceğinin ondan sonra belli olması gerekir.Gül belki yarın seçilecek ama Ekim ayında ciddi bir sıkıntı yaşayacağız.Ya da Cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra Meclis karar verip referanduma giden maddeyi iptal edip, bunu yeni Cumhurbaşkanı’na onaylatarak referandumu tamamen ortadan kaldıracak.*****Bugünden itibaren gün boyu Business Channel’dayım Televizyonculukta bugünden itibaren yeni bir çığır açılırken benim için de çok önemli bir dönem başlıyor. Günlük yazılarıma VATAN’da devam ederken artık hafta içi her gün, gün boyunca Business Channel’da karşınızda olacağım.Aslında seçimlerden önce de sizlerle bunu paylaşmıştım ve 22 Temmuz’dan itibaren bu yeni göreve de başlayacağımı belirtmiştim.Ancak daha sonra bu kanalın tüm yüzünü değiştirmeye ve bu yenilikleri de Eylül ayına bırakmaya karar verdik. Geçtiğimiz bir ay boyunca Business Channel’da arkadaşlarımla çok titiz bir çalışma yaptık.Türk televizyonculuğunda bir devrim niteliğinde olacak değişimleri hazırladık. Bugünden itibaren de yeni yüzümüzle ve yeni yayın anlayışımızla sizlerin karşısında olacağız.Bir devrim niteliğinde diyorum, çünkü gerçekten bugüne kadar hiç karşılaşmadığınız tamamen bize özgü bir formatla yayın yapacağız. Gün içindeki haber akışında hiç alışmadığınız, örneğini görmediğiniz bir anlayışımız olacak. Business Channel adından da anlaşılacağı gibi elbette ağırlıklı olarak bir ekonomi haber kanalı. Ancak bu kanaldaki ekonomi yaşayan ekonomi olacak.“Masadan naklen” temel konulu günlük yayınız sabah saat 08.00’de başlayacak ve akşam 19.00’a kadar sürecek. Bu süre içinde Türkiye’de ve dünyadaki tüm gelişmeleri ayrıntılarıyla, bilgi sahibi olarak izleyeceksiniz. Konu ve konuklarımız diğer kanallara kıyasla çok daha farklı olacak.Ekonomideki tüm verileri ayrıntıları ve analizleriyle öğrenirken, yaşayan ekonomi ekran başındaki herkesin anlayacağı şekilde aktarılacak.Business Channel’ın gece yayını da bundan önceki iddiasını sürdürecek. En kaliteli film ve diziler, vazgeçemeyeceğiniz belgeseller ve konserler, sporun en can alıcı görüntüleri gecelerin ve hafta sonlarının simgesi olacak.Bugünden itibaren arkadaşlarımla birlikte televizyon yayıncılığının ezberini bozmak üzere kolları sıvanmış olacağız.Takdir sizin olacak.
22 Temmuz seçimlerinde AKP’nin aldığı oy ister istemez herkesi şaşırttı. Kimileri istediği kadar “Biz böyle olacağını söylüyorduk” desin, bu sonuçların tüm ülkede hayretle karşılandığı seçimden sonraki günlerde de kendini gösterdi.Herkes birbirine “İki kişiden biri AKP’ye oy verdiyse, ben vermediğime göre demek ki sen verdin” diye takılıyor hâlâ.Önceki gün hatırı sayılır bir iş hacmi olan işadamlarımızdan biriyle yemekteydim. Söz siyasete gelince hiç çekinmeden oyunu AKP’ye verdiğini söyledi.Konuşmamızın bu bölümü şöyleydi:- Şaşıracaksın ama oyumu kime verdim biliyor musun?- Tahmin ediyorum.- Doğru tahmin etmiyorsundur.- Neden?- Çünkü senin tahminini tahmin ediyorum.- DP değil mi?- Bu sefer değil.- Anladım, AKP.- Evet, bu kez öyle oldu.- Gönlün rahat mı bari?- Verirken de pek rahat değildi.- Yani?- Mecburiyetler beni de itti.- Nasıl bir mecburiyet ki bu?- İstikrarsızlığı göze alamazdım.- Hangi istikrarsızlık?- AKP yerine CHP-MHP’yi düşünsene.- Ne olurdu?- Felaket olurdu.- Neden felaket olsun ki?- İki partide seçimden önce ne dedi?- O kadar çok şey söyledi ki.- Bugüne kadar yapılan her şeyin tersini yapacaklardı.- Bunu söylediler mi?- MHP söyledi?- Kime?- Amerikan elçisine.- Kim söylemiş?- Devlet Bahçeli.- Nereden biliyorsun?- Bir gazetede yazmıştı.- Peki, CHP söyledi mi böyle bir şey?- Laf olarak söylemedi belki de..- Eeeee- Her şeye karşı çıkıyorlardı.- AKP gerçekten istikrar mı?- En azından tek parti.- Tamam da tek parti her zaman istikrar demek değil ki.- Öyle de bugüne kadar fena değillerdi.- İyi ama bak Amerika’da bir rüzgâr esti burası sallandı.- O hiç iyi olmadı.- Seçimden önce bu çok söylendi ama.- Doğru da, dedim ya mecburi hissettim.- Peki, bu iktidarın istikrarı koruyacağına inanıyor musun?- İnanmak istiyorum.- Yani şüphen var?- Seçimden sonraki davranışlar canımı sıktı.- Hangileri?- Cumhurbaşkanı konusunda uzlaşma aramadı.- Başka?- Emin Çölaşan olayı, Bekir Coşkun’a söylenen söz.- Arkası gelir mi diyorsun?- Bundan korkmuyor değilim.- Sizin kazançlarda değişiklik olur mu?- Asıl korkum da bu zaten.- Ne olabilir?- Türkiye krize açık bir ülke. Şimdilik Amerika tedbir aldı ortalık sakinleşti gibi.- Sonra?- Sonrası ürkütücü işte, demek ki kriz bir daha esmeye başlarsa bu sefer daha fena sarsılacağız.- Şu andaki gibi kazanamayabilirsiniz yani?- İhtimal. Ama kriz çıkmazsa yine iyiyiz demektir.- Peki, bunun hep süreceğini düşünüyor musun?- Nasıl anlamadım?- Yani bir yıl ya da iki yıl sonra bu yaşantın aynı kalacak mı?- Para açısından mı sosyal açıdan mı?- Paranın iyi olduğunu anladım, sosyal olarak.- Değişmez herhalde.- AKP bu sefer çok daha güçlü geldi. Senin yaşam biçimine müdahale edeceğinden endişe etmiyor musun?- O endişe hep var zaten.- O halde?- Buna pek cesaret edemezler sanki.- Niye edemesinler, her şey ellerine geçiyor.- Yok yok olmaz, lüksün keyfini aldılar bugüne kadar onlar da vazgeçemezler artık.- Bakalım, hepimiz bu ülkede yaşıyoruz, gidecek halimiz de yok. *****“Burayı da kuruttuk”Ankara’dan Kadri aradı. Böyle aradığı zaman bilirim ki aklına yine bir cinlik gelmiştir. Nitekim öyleymiş.“Susuzluktan ölüyoruz” dedi önce. Sonra da “Ankara Ankara olalı böyle susuzluk çekmemişti, çektirenlerden Allah da hesabını sorar” diye ekledi.Ben de “Hayrola herhalde sadece susuzluktan şikâyet etmek için aramadın” dedim.“Bak aklıma ne geldi” diye lafa girdi. Sonra sürdürdü; “Bin yıldan fazla bir zaman önce Orta Asya’da yaşıyorduk. İlkokulda sınıf duvarlarımızda asılı olan göç haritalarını hatırla. Oradan tüm dünyaya nasıl yayıldığımız anlatılıyordu.” Laf uzamasın diye kestim “Tamam, nereye varacaksın?” Kadri “Dur geliyorum işte” dedikten sonra devam etti; “Biz Orta Aya’dan niye göç etmişiz, çünkü kuraklık başlamış. Orada bir iç deniz varmış zamanında ama kurumuş, insanlar aç kalınca da göç etmişler. Nereye gelmişler? Anadolu’ya.” Laf bitmeyecek galiba diye düşünüp yine araya girdim; “Eeee.” Kadri gülmeye başladı, “Eeee’si var mı? Koca Orta Asya’yı kuruttuktan sonra sonunda Anadolu’yu da kuruttuk. Ama bu kez göç edecek yerimiz de yok.” Karşılıklı gülüştük. *****YSK kıpırdadıSeçim sonuçlarının bilgisayarla ileti sırasında hile olduğu kuşkularının yaygınlaşması üzerine şu ana kadar hiç ses çıkarmayan YSK’da ilk kıpırdama görüldü. Başkan Muammer Aydın bazı sandıkların açılarak yeniden sayılması için çalışma başlattıklarını kaydetti. Eğer yeniden sayılan sandıkların sonuçları ile bunların bilgisayar ekranındaki karşılıkları birbirini tutmazsa büyük ihtimalle tüm sandıkların yeniden sayılması yoluna gidilebilecek.Yeniden sayım sonunda ortaya çıkacak tablo ise çok ilginç bir hukuki tartışmayı başlatacak.Yeniden sayılan oyların ortaya çıkaracağı tablo şu ana kadar yapılan tüm işlemlerin iptal edilmesiyle yürürlüğe sokulabileceği gibi seçimlerin tekrarı da gündeme gelebilecek.Sonuç ne olursa olsun seçim gününden bu yana yaşadığımız her şey yok sayılmış olacak. Buna Cumhurbaşkanlığı seçimi de dâhil elbette.
Seçim sonuçlarının bilgisayarla YSK’ya iletilmesi sırasında, sonuçların değiştirilmiş olabileceği şüphesinin yarattığı dalga giderek büyürken, bu işte üzerlerine büyük görev düşen muhalefet partileri sıkıntı yaşıyor.CHP bir yandan araştırma komisyonları kurarken, diğer taraftan bu konuda bilgi vermekten ve açıklama yapmaktan çekiniyor.Örneğin CHP’nin önde gelen isimlerinden Algan Hacaloğlu’nun “Bundan bir şey çıkmaz, üzerinde durmak partimize zarar verir, biz teşkilatlarımızın yeniden yapılanması konusuna eğilmeliyiz” görüşünde olduğu belirtiliyor.Bu nedenle “Seçim skandalını ortaya çıkarmalıyız” diyen milletvekilleriyle tartışan Hacaloğlu’nun komisyon çalışmalarını engellemek istediği ileri sürülüyor.Buna karşın CHP’li Atilla Kart ise skandalın ciddi boyuta ulaştığını kaydederek “Eğer bir hile yapılmışsa sonucu ne olursa olsun mutlaka üzerine gidilmeli ve açığa çıkarılmalıdır, Türkiye demokrasisi böyle bir şaibeli seçim nedeniyle daha sonra tamiri zor ağır yaralar alacaktır” diyor.MHP’de de aynı şekilde genel merkezde iki grubun oluştuğu kaydediliyor. Seçim hilesi iddiasının doğru çıkmaması halinde partinin zarar göreceğini öne süren bazı milletvekilleri “Bu işin üzerinde hiç durmayalım” görüşünü Genel Başkan Bahçeli’ye iletmişler. Diğer grup ise “Oyumuzun çalındığı kesin, niçin skandalın üzerine daha güçlü biçimde gitmiyoruz” diye seslerini yükseltiyorlar.‘Skandal’da JP Morgan adıBu arada dünyanın en büyük yatırım bankalarından JP Morgan’ın seçim sonuçlarının sanal ortamda aktarılmasını sağlayan Sun Microsystems şirketine sistemi kurabilmesi için kredi kullandırdığı ileri sürüldü.Sun Microsystems’ın benzer bir yazılım programı için Yunanistan’da da ihaleyi kazandığı, ancak Yunan hükümetinin “Bu şirketin Amerika’daki seçimlere hile karıştırdığı yolunda bilgiler var” gerekçesiyle ihaleyi iptal ettiği de bildirildi. Türkiye’nin ihaleyi bu şirkete verirken bunu göz önüne alıp almadığı ise merak konusu.Bunun da ötesinde JP Morgan’ın seçimlerden önce bir anket yaptırdığı da belirtiliyor. Bankanın bu nedenle Konda Araştırma Şirketi ile anlaştığı öne sürülüyor. Konda’nın bankaya “AKP seçimi yüzde 48 oyla kazanacak” bilgisi verdiği de belirtiliyor.Seçim skandalı iddialarının ortaya çıkmasından sonra Konda’nın sahibi Tarhan Erdem’in, sanki kendi araştırması kastediliyormuş gibi “Hile yok, varsa söyleyen belgesini getirsin” diyerek öfkelenmesi de buna bağlanıyor.Çünkü Tarhan Erdem’in son seçim başarısından sonra çok yüklü bütçeleri olan araştırma projeleri aldığı, seçim sonuçlarının değişmesi ihtimalinin şirketi adına kötü olacağını düşündüğü de konuşuluyor. ***Askerin demokrasiye hangi müdahalesi?Şu sıralar en moda uygulamalardan biri, önüne gelenin askere hakaret etmesi. Kendini demokrat ilan eden herkes bunu kanıtlamak için önce askere bir bindirme yapıyor “Elini çek demokrasiden” gibi sözlerle ya da “vesayet altında yaşamak istemiyoruz” türünden çıkışlarla caka satıyor.Hani kendimi askerin yerine koyuyorum, Cumhuriyet tarihinde böyle bir dönemi hiç yaşamamıştık, gerçekten insanın çelik gibi sinirlerinin olması lazım herhalde.Peki askere yönelik bu ağır hakaretlerin temelinde yatan ne?Abdullah Gül’ün mayıs ayında Cumhurbaşkanı seçilmesinin önüne askerin geçtiğine inanıyor bazı yeni demokratlar. Genelkurmay Başkanı 12 Nisan’da yaptığı konuşmada Cumhurbaşkanı olacak kişinin sözde değil özde demokrasiye, laikliğe bağlı olması gerektiğini söylemişti.Bunun üzerine bir de 27 Nisan gecesi yayınlanan bildiri eklenince bizim yeni demokratlar iyice coştu. Üstüne AKP seçimi de kazanınca iyice coştular.Ancak önceki gün Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Faruk Cömert’in emeklilik töreni nedeniyle yaptığı konuşmadaki sözleri bu yeni demokratları dengesini bozdu anladığım kadarıyla.Çünkü Cömert konuşmasında “Demokratik olgunluğumuzu pekiştirdiğimize birbirimizden kuşku duymak yerine daha iyi anlamaya çalıştığımızda, sorunlarımızı açık yüreklilikle konuştuğumuzda sorunların üstesinden geliriz” dedi.Bundan daha güzel bir ifade olur mu? Olmaz da, bizim yeni demokrat takım sanıyorum bu cümleyi “AKP’den kuşku duymayalım, onları da dinleyelim” diye tercüme ettiler.Edebilirler etmesine de, bunu böyle kabul edince tavır da değişiveriyor.Bir gün önce “Asker konuşmasın, asker karışmasın, vesayet istemiyoruz” diyenler, beğendikleri bir konuşma olunca birden “Demokratik manifesto” “Önce demokrasi” söylemine dönüverdiler.O zaman insanın kafası karışıyor. Asker hiç mi konuşmasın yoksa sadece bizim istediklerimizi mi söylesin?Asker beğendiğimiz sözler söylenince demokrasiye katkı olacak, beğenmediğimizi söylediğinde ise bu demokrasiye müdahale kabul edilecek.En azından hafiflik bu. *** Sezer’e atış serbestBekir Coşkun Abdullah Gül’ü Cumhurbaşkanı olarak görmek istemediğini belirterek “Benim Cumhurbaşkanım olamaz” dedi diye Tayyip Bey “O zaman vatandaşlığı bırak” öfkesini gösterdi ama kendisini destekleyen yayın organlarında Ahmet Necdet Sezer için çok daha ağır ifadeler kullanılıyor.Bunun yanı sıra Sezer adına yazılan bazı yalan haberler de var ki, işte bunlar çok ayıp.Bunun en tipik örneğini hafta başında gördük. AKP yanlısı bir gazete Sezer’in 367 konusunda itirafta bulunduğunu ileri sürerek “Sezer: 367 yanlıştı” başlığını kullandı. Sonra bu haber başka yayın organlarında da yer aldı.Oysa Sezer’in böyle bir ifadesi yoktu. Sadece kendisini ziyaret eden birine “Anayasa’nın 92. maddesi ile bu sorun halledilebilirdi ama yapılmadı” demişti.Ama gördüğüm kadarıyla bu yalan haber pek çok kişinin de zihninde iz bırakmış. Önceki akşam bir doktor arkadaşım “Sen 367 konusunda çok yazmıştın ama bak Sezer bile bunun yanlış olduğunu söylemiş” deyince çok şaşırdım. Çünkü bu arkadaşım Sezer’in düzeltmesini aynı büyüklükte yayınlanmadığı için gözden kaçırmış.Bu tür “belden aşağı vurmak” diye tabir edilen yalanlara başvurmak gerçekten çok üzücü. ***Türkiye’ye AB tehdidiCumhurbaşkanlığı seçimi yaklaştıkça Avrupa Birliği’nden de garip açıklamalar geliyor. Birkaç gün önce AB’den gelen bir açıklamada “Türkiye demokratik sisteme zarar veren bir müdahale ile karşılaşırsa Avrupa Birliği’ni unutsun” deniliyordu.Kastedilen belli ki “Asker” ve aba altından sopa gösteriliyor.Genelkurmay Başkanı bu konuyla ilgili hiçbir şey söylemezken, emekli olan kuvvet komutanları “Birbirimizi anlamalıyız” diye konuşurken Avrupa Birliği’nin aklına bir askeri müdahale fikri acaba kimler tarafından sokuluyor?İşin tuhafı her konuda konuşan başbakan ve Dışişleri Bakanı AB’den gelen bu ayıp açıklamaya karşı “Ne münasebet, demokratik sürece kimse zarar vermez, siz kim oluyorsunuz” deme cesareti de bulamıyor. Bir de AKP’yi içine sindiremeyenlerin hiçbiri müdahaleden söz etmezken AKP taraftarlarının hep bunu konuşmasının anlamı ne olabilir ki?
Başbakan Erdoğan’ın Bekir Coşkun’u kastederek “Beğenmeyen vatandaşlıktan çıksın” sözleri büyük kıyamet kopardı. Dün şaşırtıcı biçimde neredeyse medyanın tamamı Başbakan’ı bu sözleri nedeniyle ayıplıyordu.Bu arada Bekir Coşkun’la ilgili yeni bir gelişme açıkçası canımı çok sıktı.Çünkü Tayyip Bey’in “Vatandaşlıktan çıksın” sözleri bir takım kendini bilmezleri cesaretlendirmiş olmalı ki Bekir Coşkun’a yönelik ölüm tehditlerinde müthiş bir artış olmuş.Bu bizzat Bekir Coşkun’a ulaştığı gibi Emniyet istihbarat birimleri de bu tehdit ve şantajları saptamışlar.Buraya kadar normal. Hepimiz, gazeteci, yazar veya televizyoncu olarak kimliği belirsiz kişi ya da kişilerden tehditler alırız. Bunların bazıları zaman zaman dikkat çeker, ciddiye alınır ve tabii ki önlemine de başvurulur.Bekir Coşkun da sanıyorum bu tür tehditleri hep almıştır.Ancak bu kez farklı olduğu kesin. Çünkü emniyet de işi ciddiye almış.Almış da, çözüm önerisi inanılmaz.Bekir Coşkun şu sıralar ailesiyle birlikte Ayvalık’ta tatil yapıyor, yazılarını da buradan yazıyor.Emniyet demiş ki “Burada can güvenliğinizi korumamız çok zor.” Peki çare ne? Çare basit; Bekir Coşkun ve eşi Ankara’ya dönecek. Evinin çevresine güvenlik kuvvetleri yerleşecek. Böylece tam koruma sağlanacak.Böyle bir hayatı düşünebiliyor musunuz?Ülkenin Başbakanı bir gazeteciyi adeta hedef göstererek “Beğenmiyorsan vatandaşlıktan çık” diyecek. Bu gazeteci de bırakın ülkeyi terk etmeyi evini bile terk edemeyecek. Çünkü “tam korumada” olacak. Evinden çıksa bile etrafı adamla çevrilecek. Hayatı zindan olacak.Düşünsenize koca ülkenin emniyeti bir kişinin can güvenliğini korumakta sıkıntı çekeceğini bildirip, bu kişinin taşınmasını talep ediyor.Herhalde böyle bir rezalet hiçbir düzgün ülkede olmaz.Ama beni korkutan şey başka. Önce “beğenmiyorsan çek” git diyerek adeta “benim gibi düşünmeyen sussun otursun” tavrıyla fikir özgürlüğünü engelleyeceksiniz, sonra “seni korumam çok zor” ifadesiyle seyahat özgürlüğünü kısıtlayacaksınız. Peki, ülke nereye gidiyor söyler misiniz?Bekir Coşkun artık ülkenin de namusudur. O’nun ve ailesinin can güvenliği hepimizin sorumluluğundadır. Coşkun ister Ayvalık’ta, ister Van’da, ister Antalya’da ister Samsun’da olabilir. Emniyet’in “sizi burada koruyamayız” diye bir bahanesi olamaz.Bu arada Tayyip Bey’in Uğur Dündar’a söylediği sözleri dün yazarken “Bunu başbakanın gece yarısı rehavetine bağlamak istiyorum” demiştim. Bu çok tehlikeli bir anlayış. Önümüzdeki günlere umutla bakmak zorlaşıyor. *****CHP nihayetSeçim sonuçlarının bilgisayarla YSK’ya aktarılması sırasında korsan bir program tarafından bozulmuş olabileceği endişesi ile ilgili CHP’den nihayet bir ses çıktı.Günlerdir yazılıp çizilen konuyla ilgili ilk kez dün CHP İstanbul İl Başkanlığı bir açıklama yaptı.Açıklamaya göre İl başkanı Gürsel Tekin, tabandan gelen yoğun talepler ve şikâyetler üzerine bir komisyon kurdu. Bu komisyon İstanbul’daki sandık sonuçlarını gösteren tutanaklarla bilgisayar kayıtlarını karşılaştıracak.Üç kişilik bu komisyon elde edeceği sonuçları İl Başkanlığı’na sunacak. İl Başkanı da seçimlere hile karıştırıldığı yönünde bir bilgiye ulaşılmışsa durumu Genel Merkeze rapor edecek.Bu arada MHP’nin çeşitli illerde başlattığı çalışmaların ise sürdüğü belirtildi. MHP son olarak İzmir’deki 20 sandığın bilgisayar kayıtlarındaki rakamların tutanaklarla aynı olmadığını ortaya çıkarmıştı. *****Giremedik bari çıkalımBazı haberler vardır, okuduğunuzda gülümsersiniz. Çünkü olayın geçmişini hatırlayınca sizde bu duyguyu uyandırır.Önceki gün Amerika’nın Irak’tan çekilme planı ile ilgili bir planın haberi yayınlandı medyada.Buna göre Amerika Irak’tan çekilme planlarını yaparken bu konuda Türkiye’den destek bekliyormuş.Amerikalı uzmanlar oturup düşünmüşler ve Amerikan askerlerinin Irak’tan en güvenli biçimde tahliye edilmeleri için Türkiye’nin kullanılmasının doğru olacağına karar vermişler.Yani Amerikan askerleri ülkelerine dönerken önce Türkiye’ye gelecekler, oradan da Amerika’ya uçacaklar.Bakalım bu tahliye planı gerçekleşecek mi? Amerika aslında Irak’a girmek için Türkiye’yi kullanmak istemişti. Ancak dönemin parlamentosu Amerikan askerlerinin geçişi için vize vermemiş ve bu konudaki tezkereyi kabul etmemişti.Şimdi Amerikalılar “Türkiye’den giremedik, bari Türkiye’den çıkalım” diye düşünüyorlar. *****Eşsiz davetiyeAKP iktidarının ilk gününden beri Cumhurbaşkanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı tarafından verilen davetlerde eşlerinin başları türbanlı olanlara hep tek kişilik davetiye gönderildi. Aynı davetlere katılan eşlerinin başı açık kişiler ise eşli davetiye aldılar.AKP iktidarının buna bugüne kadar hiç sesi çıkmadı. Meclis Başkanı da, Başbakan da tüm bakanlar da bu kurala uydular. Örneğin biri bile “Herkese eşli davetiye giderken bana neden tek geldi, o halde ben de bu davete katılmıyorum” demedi.AKP “hassasiyet” bahanesiyle şu ana kadar bu konuda bir sorun çıkarmadı. Ancak eğer Gül seçilirse bu durum değişecek. Eşlerinin başı türbanlı olan kim varsa Çankaya’ya çıkabilecek, ama Genelkurmay davetlerine yine katılamayacak.Genelkurmay ise büyük ihtimalle Cumhurbaşkanı’nın eşinin de bulunduğu resmi davetlerde yer almayacak ya da en azından eşli bulunmayacak.Durumu şimdiden saptamak için yazdım.
Başbakan Erdoğan geçen hafta cebine yeni hükümeti oluşturacak bakanların isimlerini alarak Çankaya Köşkü’ne çıkmıştı. Ancak Tayyip Bey henüz listesini cebinden çıkarmaya bile fırsat bulamadan Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer “Hiç gerek yok, yeni hükümeti yeni Cumhurbaşkanı’na sunun” demişti.Tayyip Bey de bu beklemediği tavır sonrası gazetecilere açıklama yaparken “Bunu sayın Cumhurbaşkanı’nın bir jesti olarak değerlendiriyorum” demişti.Önceki gece Kanal D’de Uğur Dündar bu olayı kendisine sordu. Erdoğan samimi biçimde “Bu benim için gerçekten sürpriz oldu, böyle bir şey beklemiyorum, ancak bunu jest olarak kabul etmekten başkada yapacak bir şeyim yok” cevabını verdi.Dündar ardından bazı çevrelerin bunu bir jest değil rest olarak nitelendirdiklerini hatırlattı. İşte o anda Tayyip Bey benim için çok sürpriz olan bir şey söyledi. Dedi ki: “Bunu söyleyenler art niyetli kişilerdir.” Benim için neden sürpriz oldu biliyor musunuz? Çünkü Sezer’in bu tutumunu “rest” olarak niteleyenler bugüne kadar Tayyip Erdoğan ve partisine olağanüstü destek veren bazı yazarlardı. Öyle ki bu yazarlar, zamanında içinde yer aldıkları görüş sahiplerinin bütün eleştirilerine rağmen Tayyip Bey’e bu desteği aralıksız sürdürmekten çekinmemişlerdi. Nitekim destekleri de artarak devam ediyor.Beni şaşırtan Tayyip Bey’in bu kadar kolay biçimde kendisine destek veren isimleri adeta harcaması oldu. Oysa Tayyip Bey bu soruya gülüp geçebilir ve “Öyle bakanlar da olabilir ama bana göre jestti” diyebilirdi. Aynı Tayyip Bey birkaç dakika sonra bir başka kişiyi daha harcamaktan çekinmedi. Son anda AKP’ye girerek, müthiş bir Tayyip Erdoğan savunucusu olan ve hatta seçilir seçilmez “Atatürk’ün adı Anayasa’dan çıkarılmalı” diyen Prof. Zafer Üskül’ü de bir kalemde çizdi.Tayyip Bey Üskül’ü bir anda devre dışı bırakarak “Bu arkadaşımız veya arkadaşlarımız Anayasa değişikliği konusunun içinde değiller ki” deyiverdi.Buradan şunu çıkarıyorum. Bugüne kadar söylediğim bir şey var: Tayyip Erdoğan ve yakın çevresi çok farklı. Partiyi merkezde göstermek adına kendisi gibi düşünmeyen, farklı kesimlerden gelen insanları arasına alıyor. Ancak bu isimlerin hiçbirine kritik görevler vermediği gibi iktidar çemberinin içine de sokmuyor.Aynı şekilde devletin tüm birimlerine sadece kendi görüşünde olan insanları getiriyor. Bunun dışında kalanlar belli dönemlerde övgü alıp pohpohlanıyor ama asla etkili göreve getirilmiyor. Tayyip Bey’e yoğun destek veren bazı gazeteci ve yazarlar, aslında Tayyip Bey’in kafa yapısında, onun zihniyetinde değiller. Hatta yaşam biçimleri Erdoğan ve çevresinin anlayışına taban tabana zıt.Ama onlar demokrasi adına ortaya çıkarak Tayyip Bey’e inanılmaz bir destek veriyorlar. Tayyip Bey de bu desteğin karşılığını, onları hoş tutarak, zaman zaman överek ve arkalarını sıvazlayarak cevap veriyor.Ama kritik anlarda gözü onları hiç görmüyor. İşte önceki gece de bunun bir örneğini yaşadık.Demokrasi adına kendi gerçek görüş ve düşüncelerini bile bir kenara bırakacak cesarette olan bu gazeteci- yazar dostlarımızın bu gerçeği mutlaka görmeleri gerektiğine inanıyorum.*****Ya sev ya terk etBir zamanlar MHP’nin bir sloganı vardı. Şimdilerde pek kullanmıyorlar. Duvarlarda “Ya sev ya terk et” diye yazarlardı.Çok eleştiri almıştı bu slogan, sanıyorum MHP de bu yüzden vazgeçti bu söylemden.“Ya sev ya terk et” demokrasiyle uzaktan yakından ilgisi olmayan son derece şoven bir slogan.Biz tam “MHP’nin bu kötü sloganı artık terk etmesi iyi bir şey” düşünürken Başbakan Erdoğan da aynı söyleme sarılmaz mı?Bekir Coşkun “Abdullah Gül benim Cumhurbaşkanım değil” diye yazdı ya, ona cevap veriyor Tayyip Bey.Seçilmiş bir Cumhurbaşkanı’na “O benim Cumhurbaşkanım değil” demek belki makama karşı nezaketsizlik olarak nitelenebilir ama bunun için ülkeyi terk edip gitmesini kimseden isteyemezsiniz.Çünkü demokrasi aynı zamanda beğenmediği bir durumu cesaretle ve özgürce dile getirme rejimidir aynı zamanda. Tayyip Bey kendi iktidarları söz konusu olunca demokrasiden başka söz etmiyor, ama her nedense beğenmediği durumlarda bu demokrasi lafları aklına hiç gelmiyor.Bekir Coşkun’a ya da AKP politikalarına aykırı düşünen herkesten ülkeyi terk etmesini istemek, bir süre sonra insanı tam bir diktatör yapabilir.Erdoğan seçimden sonraki ilk konuşmasında bütün Türkiye’yi kucaklayacaklarını, kendilerine verilen yüzde 47’lik oy desteğinin aynı zamanda büyük bir sorumluluk olduğunu kabul ettiğini söylerken yürekleri ferahlatıyor. Ama ardından gösterdiği tahammülsüzlük insanı cidden korkutuyor.Siyasette önemli olan seveni olduğu kadar sevmeyeni de korumak kollamaktır. Tayip Bey’in “Ülkeyi terk etsinler” sözünü gece yarısı rehavetinin bir ürünü olarak algılamak istiyorum.***** Abdullah Gül’ün görüşme telaşı...Abdullah Gül’ün teknik olarak seçilmesi artık kaçınılmaz. Cuma günü ikinci turun da aynı birinci tur gibi olacağı aşağı yukarı belli. Ama 28 Ağustos geldiğinde üçüncü tur yapılacak, başkaca bir gelişme olmazsa Gül Cumhurbaşkanı olacak.Gül aday olduğu günden beri inanılmaz bir görüşme trafiği sürdürüyor. İlk önce “kesin destek alacağını bildiği” sivil toplum kuruluşlarını ziyaret etti.Sonra bir tane de kendisini desteklemeyecek olan kuruluşa gitti.Ama Meclis’e bağımsız olarak giren neredeyse tüm milletvekillerini tek tek dolaşması bana biraz tuhaf geliyor.Tamam, demokrasi adına, uzlaşma adına herkesle ve her kesimle konuşması olumlu görülebilir. Buna karşın adeta “Ne olur bana destek olun” der gibi kapıları aşındırması en azından Gül’ün ciddiyeti açısından rahatsız edici.Cumhurbaşkanı olma arzu ve hırsı Gül’ün bütün siyasi kariyerini, sempatisini ve ciddiyetini elinden alıp götürüyor. Acaba bunu hiç düşündü mü?*****Bazı sorularYüksek Seçim Kurulu Nuh diyor peygamber demiyor. Yapacağı iş çok basit. Rastgele seçilmiş 30 tane sandık sonucunun tutanağını getirecek, medya önünde bilgisayarı açacak “İşte bakın sandıklar bunlar, bir fark var mı siz görün” diyecek, mesele kapanacak.Ama YSK buna yanaşmıyor. Nedendir bilinmez. Şayia da büyüyor.Bu arada MHP Ege’deki 6 ilde, Karadeniz’de ve İç Anadolu’da kendi çapında araştırma başlatmış. Sonuçları yakında belli olacakmış.Bu arada aklıma takılan başka sorular var, Örneğin YSK’nın bu seçim sonuçlarını bilgisayarla bildireceği önceden açıklanmamıştı. Herkes seçim akşamı bu gerçeği öğrendi. Peki bu bilgisayar programını kim yazdı? Güvenlik derecesi nedir? Bölgelerde sonuç girilen bilgisayarlar dış taarruza açık mıdır değil midir? Kullanılan on line sistem silahlı kuvvetlere mi aittir?YSK artık bu sorulara da cevap vermek durumunda. Aksi takdirde bu vebalin altından kalkması mümkün olamaz.
Abdullah Gül’ün eşinin Çankaya Köşkü’ne çıkmak için yaptığı hazırlıklar içinde modaya uygun türban stili için arayış içinde olduğunu dün yazmıştım. Bunun bana tuhaf geldiğini de söylemiştim.Bu yazı ile ilgili çok ilginç mesajlar alınca bugün konuyu başka bir açıdan sürdürmek istiyorum.Dün bir gazetenin birinci sayfasında bir fotoğraf vardı. Bikini ve haşema yan yana görüntülenmişti. Bu görüntü de bana tuhaf geliyor.Şimdi kimi sosyologlar İslami şartlara göre yaşamak isteyenlerin aynı zamanda modern olma duygularını da taşıdıklarını ileri sürerek “bırakın onlar nasıl istiyorlarsa yaşasınlar, itmeyin, zamanla onlar da moderniteye sahip olacaklar” diyorlar.Bu söyleme çok fazla karşı çıkmamakla birlikte bana tuhaf gelen bazı noktaları da paylaşmak istiyorum..İnancı kuvvetli birinin normal koşullarda günün modası diye kavramı olmaması gerekiyor.“Efendim zaman değişiyor” söylemi tamamen bahanedir ve tamamı Müslüman olan ülkede böyle bir kaygının da olmaması gerekir.Güne uymak veya başkaları gibi yaşamak, karışık toplumlarda mümkün olur. Örneğin nüfusun üçte biri Müslümandır, üçte biri Hıristiyandır, kalanı da değişik din ve kültürlerden gelmiştir. Bu durumda toplum ahenginin kurulması için bu kültürler birbirlerinden etkilenerek ortak bir paydada buluşabilir.Ama Türkiye’nin tamamına yakını Müslüman. Bu durumda Müslüman bir toplumun güne uyması için önünde başka örneklerin bulunması gerekmez mi?Türkiye’de “ben inançlıyım ve bu inancım gereği yaşamak istiyorum” diyenlerin bir kısmı aynı zamanda eleştirdikleri hayat biçiminin de içinde olmak istiyor.Tuhaflık bu. Yani “Denize de girmek istiyorum, eğlence yerlerinde de olmak istiyorum, güzel yerlerde yemek yemek istiyorum, ama bu inancıma da aykırı olmamalı” diyor.İşte Türkiye Atatürk Cumhuriyeti ile birlikte bu dengeyi kurmuştu. Türkiye şöyle bir ülke: Müslüman. Ama dünyada çağın gerekleri neyse ona uymaya çalışır. Yaşam biçimi modern toplumlardaki gibidir. Ama herkes dini inancını korumak ve inancının gereklerini yerine getirmek konusunda özgürdür. Namaz kılana da oruç tutana da kimse karışmaz. Kanun ve nizam ise dini esaslara değil, her zaman değiştirilebilecek evrensel hukuk sistemine göre kurulur.Son yıllarda işte bu denge bozuldu. İktidardaki görüş sanki Türkiye bu açıdan özgür değilmiş gibi bir hava takınarak ve biraz da aşağılık duygusu ile kendi kendini alçaltarak, aslında eleştirdiği modern hayata egemen olmak istemeye başladı.Bu kesim “sapma” olarak söylediği davranışlara, güya kendi inancına uygun biçimde giyinerek, davranarak ve yeni kurallar üreterek uymak istiyor.Haşema ile bikininin karşılaştırılması garabeti de buradan kaynaklanmakta.*****Alkol günaha girmenin sembolü mü?Son birkaç gündür “yapılırken içine şarap da konan risotto” olayını tartışıyoruz.Okumamış olanlar için özetleyeyim. İçişleri Bakanı Muğla’da 5 yıldızlı bir otelde yemeğe katılmış. Listeden kendisi için risotto seçmiş. Sanıyorum ilk kez yemiş ve çok beğenmiş. Bunun üzerine tarifini istemiş.Lokantanın aşçısı gelmiş ve başlamış anlatmaya: “Tencereye bir miktar beyaz şarap dökülür...” Daha bunu duyar duymaz bakanımız yerinden fırlamış ve “Neee, bana şaraplı yemek mi yedirdiniz, beni günaha soktunuz” diye öfke yapmış.Asıl ilginç olan, bu olaydan birkaç gün sonra vali görevden alınmış. Sebep de meğer buymuş.İşte olayımız bu.Şarap dinimizde günah. Şarap tabii sembol, çünkü peygamberimizin döneminde başka içki pek yoktu. Hele şimdiki gibi rakı, viski, cin, votka falan yok.İçkinin yasaklanmasının nedeni çok basit. Çünkü alkol içeren içki birincisi insanın normal yapısını bozuyor, düşüncesini kullanma yeteneğini azaltıyor, bedenin hareketlerini ters yönde etkiliyor. İkincisi bağımlılık yaratıyor, bu da düşünme ve üretme konusunda insanı sınırlıyor.Nitekim Kuran’ı bilenler bilir, içki ile ilgili konular üç kez geçiyor. İlkinde fazlasının içilmemesi tavsiye ediliyor. İkincisinde neredeyse yasaklanıyor. Üçüncüsünde ise tamamen haram kılınıyor. İçki ile ilgili ayetler değişik dönemlerde inmiş, farklılık bu yüzden.İçkide alkol var, ki zaten insan davranışlarını etkileyen bu. Ancak aynı alkol hayatımızın daha birçok noktasında kullanılıyor, üstelik çok da gerekli.Bu durumda haram olan keyif için içilen içki ve içindeki alkol mü, yoksa tümden alkol mü yasaklanmış?İçinde alkol olduğu için kolonya kullanmayanlar bile var. Alkol temizlikte özellikle dezenfeksiyonda olmazsa olmazlardan.Bu nedenle yemeğe şarap ya da başka bir şey katmak dinen caiz olur mu olmaz mı bu konuda çok kesin karar vermek zor gibi geliyor bana. Hele, yemeğe konan alkolün zaten buharlaştığını da biliyoruz, bu durumda zaten yemekte alkolden eser kalmıyor.*****“Lan” manşetteGazete ve televizyonlarda argoya kaçan kelime ve deyimleri pek kullanmamaya çalışırız. Nadiren bazı köşe yazarları, biraz da üslup oluşturmak adına argo kelimelere yer verir. Bu argo kelimeler bazılarında iyi durur, bazılarında ise sırıtır. Örneğin Engin Ardıç’ın kullandığı argo kimseye itici gelmez, çünkü onun üslubu öyledir.Ama çok uzun süredir ilk kez dün Türkiye’nin en çok satan gazetelerinden birinde, Hürriyet’te manşetten argo kelime kullanıldı. “Sana ne lan benim haberimden” başlıklı haber AKP’li bir milletvekilinin zihniyetine verilen cevaptı aslında.Bana çok itici gelmedi. Kimbilir belki medya da, bir sürü cıvıklıkla milletin kafasını çorbaya çevireceğine “argo kullanmama” kompleksinden kurtulup yeri geldiğinde argoya da yer vermeli.*****YSK’ya dilekçe yağıyorSeçim sonuçlarının bilgisayar marifetiyle bozulmuş olma ihtimali üzerindeki iddialar şiddetini giderek artırıyor. Ancak işin resmi hale gelmesi için özellikle partilerin ortaya kesin belgeler koyması gerekiyor.Dün CHP ve MHP Genel merkezleriyle konuştum. Her iki parti de ellerindeki dokümanları bir araya getiriyor. Eğer sandık sonuçları ile ellerindeki sonuçlar arasında çok ciddi sapmalar bulunursa gereğini yapmak üzere harekete geçeceklerini belirttiler.Tabii “ciddi sapma” sözü partililere ait. Zaten elle yazımda yapılmış olan bir hata dışında bilgisayarla tutanak arasındaki en küçük fark bile işin içine hile karıştırıldığının kanıtıdır.Bu arada vatandaşların da bu konuya büyük bir duyarlılıkla eğildiklerini gözlüyorum. Dün bazı vatandaşların bir mail zinciri kurduğunu öğrendim. Buna göre Bilgi Edinme Kanunu’nun vatandaşlara verdiği haktan yararlanılarak Yüksek Seçim Kurulu’na başvuru yapılması isteniyor. Hürriyet Gazetesi’nde Yalçın Bayer’in yazdığı İzmir’deki 6 sandık olayından yola çıkanlar YSK’ya yazdıkları dilekçe ile bu durumun “Bilgi Edinme Kanunu” uyarınca araştırılmasını ve kendilerine bilgi verilmesini istiyorlar.Belli ki YSK bu tür dilekçelerle hayli uğraşmak zorunda kalacak.
Şimdi cicim aylarındayız. Ya da balayı deyin isterseniz. Ancak hükümetin kurulup güvenoyu almasından sonra durum şimdiki gibi olmayacaktır.Hele arada bir de Cumhurbaşkanlığı seçimi var ki, ne olacağını kestirmek bile güç.Her şey normal gitti diyelim ama bir olay var ki hem demokrasi, hem hukuk, hem de adalet açısından sistemi çok zorlayacak.Konu şu: Halen milletvekili olan isimlerden biri bağımsız seçilen ve DTP’ye geçen Sabahat Tuncel. Bu kadın milletvekili seçildiği sırada hapishanede tutuklu olarak bulunuyordu. Ancak seçilince yasa gereği henüz hüküm giymediği için serbest bırakıldı. O da gitti mazbatasını aldı, Meclis’e geldi, hatta MHP’lilerle el sıkıştı, sonra yemin edip görevine başladı.Tuncel hakkındaki suçlama devam ediyor ama dokunulmazlık nedeniyle hakkındaki yargı süreci durduruldu. Tabii mahkeme Tuncel’in dokunulmazlığının kaldırılması için mutlaka bir fezleke yollayacaktır Meclis’e.İşte kıyamet de o zaman kopacak.Meclis Tuncel’in dokunulmazlığının kaldırılması için gelen fezlekeyi nasıl oylayacak?Aklın yolu bir. PKK üyesi olduğu gerekçesiyle üstelik de çeşitli terör eylemlerine katıldığı iddia edilerek tutuklanan Sabahat Tuncel’in dokunulmazlığının kaldırılmasına elbette, DTP hariç, kimse karşı çıkamaz.Ama karşı çıkamamakla, dokunulmazlığı kaldırmak aynı şey değil.Eğer Tuncel’in dokunulmazlığı kaldırılacaksa, Meclis’te başka suçlardan hakkında fezleke olan milletvekilleri için ne yapılacak.Denilebilir ki “Efendim burada farklı bir durum var; bu hanım bizzat terör eylemine karışmış, PKK’nın aktif üyesi.” Doğrudur ama hukukta böyle şey olur mu? Suçun niteliği ne olursa olsun herkese eşit davranılmaz mı?Terör örgütüne üye olanı yargılamak için dokunulmazlığını kaldıracaksınız ama halkın parasını çaldığı için hakkında dava açılana hiçbir şey yapmayacaksınız.Meclis bu olayla çok ciddi bir sınav verecektir. Benim umudum şu: Yıllardır süren dokunulmazlık kavgaları belki bu musibet sayesinde bir sonuca ulaşabilir. İktidar da mecbur kalır ve dokunulmazlıkla ilgili ciddi ve olumlu bir adım atılabilir.Ayrıca burada ille de popülizm yapılmak zorunda değil kimse. Dokunulmazlık sadece görev yapılan süre ile sınırlı tutulabilir. Bence doğrusu da budur. Kim olursa olsun seçilmeden önceki suçları nedeniyle dokunulmazlık zırhına kavuşmaz. Ama görev süresince dokunulmazlığı olur.Tabii benimki biraz iyiniyet. Bugünkü iktidarın dokunulmazlıklar ile ilgili bir adım atacağını hiç sanmıyorum. Ama bilin ki Sabahat Tuncel olayı Meclis’te çok gerginlik yaratacaktır. Bu gerginliğin tüm ülkeye yayılacağından da hiç kuşkunuz olmasın. *** Yine İzmir HavaalanıGeçen hafta İzmir Adnan Menderes Havaalanı’nın ne kadar kullanışsız olduğunu yazmıştım. Cumartesi günü İzmirli ünlü iş adamı Cemal Özgörkey aradı. “Şu anda Adnan Menderes Havaalanı’ndayım” dedikten sonra ekledi “Yazdığın yazıyı hatırlayıp kulaklarını çınlattım, ama sen asıl buradaki THY’yi görüp yazsan.” Ben de merakla “Hayrola?” diye sordum. Özgörkey hayli öfkeli biçimde “THY yıllardır İzmir’de personel ve hizmet sorununu çözemedi. Akıl alacak gibi değil ama THY burada yolcuları öylesine perişan ediyor ki anlatamam” dedi.Özgörkey işi gereği sürekli uçtuğunu ve Business Class’ı kullandığını belirterek “Tam 25 dakikadır chek-in için kontuarı açmadılar. Öylece bekliyoruz, gidecek yer de yok” diye konuştu.Ben, “İki gün önce bir bilgisayar arızası olmuştu” dedim ki Özgörkey lafımı kesti; “Onu biliyorum, benim anlatmak istediğim İzmir. Yıllardır bu böyle. İzmir’de hizmet inanılmaz kötü. Ben Diyarbakır’a da Van’a da Samsun’a da uçuyorum. Oralarda böyle bir şey yok. İzmir nedense tam bir facia. Yolcuya saygı yok, doğru dürüst hizmet yok, güler yüz hiç yok. THY bizi paramızla rezil ediyor.” Özgörkey daha sonra bu kötü hizmetin alanın tüm birimlerine yayıldığını da söyleyerek “Örneğin uçuş kartını alıp kapıya gitmek istiyorsun ama orası da polislerin keyfine bağlı. Kontrol noktasını canları istediği zaman açıyorlar. Sorduğunuzda (içeride çok gezen oluyor) diye abuk sabuk bir bahane söylüyorlar. Bugün de aynısı oldu. Kontrol noktasında sadece bir kadın güvenlikçi vardı. Artık dayanamayıp bağırıp çağırmaya başlayınca geçiş izni verdiler de uçağın kapısına kadar gelebildim, zaten seni de oradan arıyorum” dedi.Cemal Özgörkey telefonu kapatmadan önce, “Bunları adımı da vererek yazabilirsin istersen, kim ne soracaksa açıp bana sorsun, gerekirse valiye, bakana kadar gidip bu umursamazlığı anlatacağım” dedi.Özgörkey’le aynı gece bir davette karşılaştık, siniri hâlâ geçmemişti. *** İnancı modaya uydurmak istiyorlar Abdullah Gül artık Cumhurbaşkanı olacağına çok inanıyor.Eşi hanımefendinin buna ondan da fazla inandığı ise açıkça görülüyor.Nitekim Bayan Gül’ün ünlü modacılarla görüşmeler yaptığını ve Çankaya Köşkü için gardırobunu yenilemeye karar verdiğini öğrendik.Ünlü bir modacı Bayan Gül için yepyeni bir kreasyon hazırlığı içinde olduğunu açıkladı.Buna göre müstakbel first lady için 10 ayrı türban dizaynı bile yapılmış.İşte bunu anlamak fevkalade zor bir durum.Merak ediyorum; inancın modası olur mu?Çünkü, moda dediğimiz birilerinin diğerlerinden farklı şeyler yapması ve sonra da diğerlerinin buna uyması demektir.Eğer söz konusu olan inançsa, birileri herkesten farklı şeyler yapmaya başlamaz. Başlamışsa burada bir sapma vardır. Siz de onlara uymaya kalkarsanız sonuçta siz de sapmış olursunuz.Karışık bir durum değil mi?Ben samimiyetleri sorgulamak istiyorum o kadar.Şimdi bazıları “Bunda ters bir şey yok. İnançlı bir insan da günün koşullarına uymak ister, ayrıca fena mı böylece değişiyorlar” diyebilir.Bunu da anlamak mümkün değil. İnançlı bir kimse niçin aslında kendisi gibi olmayanlara özenir, onlar gibi olmak ister. “Kafamı örterim ama sizin gibi yaşarım” demek, bilinçaltı duyguların dışa vurumu anlamına gelmez mi?Bilemiyorum.... *** Artık az kaldıDaha önce yazmıştım biliyorsunuz, Business Channel’da çok ilginç bir habercilik formatıyla karşınızda olacağım. Bazı okurlar aradan neredeyse bir ay geçtiğini belirterek “Ne oldu, yoksa vaz mı geçtin?” diye soruyorlar.Hayır, çalışmalar tüm hızıyla sürüyor. Sadece bir hafta kaldı. Tahmin ediyorum önümüzdeki hafta pazartesi gününden itibaren karşınızda olacağım.Bugüne kadar bu kanalı omuzlarında taşıyan arkadaşlarımla birlikte Türkiye’de ilk olacak bir haber-ekonomi yayıncılığına başlıyoruz.İnanıyorum ki bu hiç izlemediğiniz türdeki yayıncılık kısa sürede sizlerin de beğenisini kazanacak.Arkadaşlarım ve ben büyük bir heyecanla yeni yayın döneminin başlayacağı günü bekliyoruz. Haftaya pazartesi inanıyorum ki Türk televizyonculuğu için de bir devrim günü olacak.