Abdullah Gül’ün eşinin Çankaya Köşkü’ne çıkmak için yaptığı hazırlıklar içinde modaya uygun türban stili için arayış içinde olduğunu dün yazmıştım. Bunun bana tuhaf geldiğini de söylemiştim.
Bu yazı ile ilgili çok ilginç mesajlar alınca bugün konuyu başka bir açıdan sürdürmek istiyorum.
Dün bir gazetenin birinci sayfasında bir fotoğraf vardı. Bikini ve haşema yan yana görüntülenmişti. Bu görüntü de bana tuhaf geliyor.
Şimdi kimi sosyologlar İslami şartlara göre yaşamak isteyenlerin aynı zamanda modern olma duygularını da taşıdıklarını ileri sürerek “bırakın onlar nasıl istiyorlarsa yaşasınlar, itmeyin, zamanla onlar da moderniteye sahip olacaklar” diyorlar.
Bu söyleme çok fazla karşı çıkmamakla birlikte bana tuhaf gelen bazı noktaları da paylaşmak istiyorum..
İnancı kuvvetli birinin normal koşullarda günün modası diye kavramı olmaması gerekiyor.
“Efendim zaman değişiyor” söylemi tamamen bahanedir ve tamamı Müslüman olan ülkede böyle bir kaygının da olmaması gerekir.
Güne uymak veya başkaları gibi yaşamak, karışık toplumlarda mümkün olur. Örneğin nüfusun üçte biri Müslümandır, üçte biri Hıristiyandır, kalanı da değişik din ve kültürlerden gelmiştir. Bu durumda toplum ahenginin kurulması için bu kültürler birbirlerinden etkilenerek ortak bir paydada buluşabilir.
Ama Türkiye’nin tamamına yakını Müslüman. Bu durumda Müslüman bir toplumun güne uyması için önünde başka örneklerin bulunması gerekmez mi?
Türkiye’de “ben inançlıyım ve bu inancım gereği yaşamak istiyorum” diyenlerin bir kısmı aynı zamanda eleştirdikleri hayat biçiminin de içinde olmak istiyor.
Tuhaflık bu. Yani “Denize de girmek istiyorum, eğlence yerlerinde de olmak istiyorum, güzel yerlerde yemek yemek istiyorum, ama bu inancıma da aykırı olmamalı” diyor.
İşte Türkiye Atatürk Cumhuriyeti ile birlikte bu dengeyi kurmuştu. Türkiye şöyle bir ülke: Müslüman. Ama dünyada çağın gerekleri neyse ona uymaya çalışır. Yaşam biçimi modern toplumlardaki gibidir. Ama herkes dini inancını korumak ve inancının gereklerini yerine getirmek konusunda özgürdür. Namaz kılana da oruç tutana da kimse karışmaz. Kanun ve nizam ise dini esaslara değil, her zaman değiştirilebilecek evrensel hukuk sistemine göre kurulur.
Son yıllarda işte bu denge bozuldu. İktidardaki görüş sanki Türkiye bu açıdan özgür değilmiş gibi bir hava takınarak ve biraz da aşağılık duygusu ile kendi kendini alçaltarak, aslında eleştirdiği modern hayata egemen olmak istemeye başladı.
Bu kesim “sapma” olarak söylediği davranışlara, güya kendi inancına uygun biçimde giyinerek, davranarak ve yeni kurallar üreterek uymak istiyor.
Haşema ile bikininin karşılaştırılması garabeti de buradan kaynaklanmakta.
Alkol günaha girmenin sembolü mü?
Son birkaç gündür “yapılırken içine şarap da konan risotto” olayını tartışıyoruz.
Okumamış olanlar için özetleyeyim. İçişleri Bakanı Muğla’da 5 yıldızlı bir otelde yemeğe katılmış. Listeden kendisi için risotto seçmiş. Sanıyorum ilk kez yemiş ve çok beğenmiş. Bunun üzerine tarifini istemiş.
Lokantanın aşçısı gelmiş ve başlamış anlatmaya: “Tencereye bir miktar beyaz şarap dökülür...” Daha bunu duyar duymaz bakanımız yerinden fırlamış ve “Neee, bana şaraplı yemek mi yedirdiniz, beni günaha soktunuz” diye öfke yapmış.
Asıl ilginç olan, bu olaydan birkaç gün sonra vali görevden alınmış. Sebep de meğer buymuş.
İşte olayımız bu.
Şarap dinimizde günah. Şarap tabii sembol, çünkü peygamberimizin döneminde başka içki pek yoktu. Hele şimdiki gibi rakı, viski, cin, votka falan yok.
İçkinin yasaklanmasının nedeni çok basit. Çünkü alkol içeren içki birincisi insanın normal yapısını bozuyor, düşüncesini kullanma yeteneğini azaltıyor, bedenin hareketlerini ters yönde etkiliyor. İkincisi bağımlılık yaratıyor, bu da düşünme ve üretme konusunda insanı sınırlıyor.
Nitekim Kuran’ı bilenler bilir, içki ile ilgili konular üç kez geçiyor. İlkinde fazlasının içilmemesi tavsiye ediliyor. İkincisinde neredeyse yasaklanıyor. Üçüncüsünde ise tamamen haram kılınıyor. İçki ile ilgili ayetler değişik dönemlerde inmiş, farklılık bu yüzden.
İçkide alkol var, ki zaten insan davranışlarını etkileyen bu. Ancak aynı alkol hayatımızın daha birçok noktasında kullanılıyor, üstelik çok da gerekli.
Bu durumda haram olan keyif için içilen içki ve içindeki alkol mü, yoksa tümden alkol mü yasaklanmış?
İçinde alkol olduğu için kolonya kullanmayanlar bile var. Alkol temizlikte özellikle dezenfeksiyonda olmazsa olmazlardan.
Bu nedenle yemeğe şarap ya da başka bir şey katmak dinen caiz olur mu olmaz mı bu konuda çok kesin karar vermek zor gibi geliyor bana. Hele, yemeğe konan alkolün zaten buharlaştığını da biliyoruz, bu durumda zaten yemekte alkolden eser kalmıyor.
“Lan” manşette
Gazete ve televizyonlarda argoya kaçan kelime ve deyimleri pek kullanmamaya çalışırız. Nadiren bazı köşe yazarları, biraz da üslup oluşturmak adına argo kelimelere yer verir. Bu argo kelimeler bazılarında iyi durur, bazılarında ise sırıtır. Örneğin Engin Ardıç’ın kullandığı argo kimseye itici gelmez, çünkü onun üslubu öyledir.
Ama çok uzun süredir ilk kez dün Türkiye’nin en çok satan gazetelerinden birinde, Hürriyet’te manşetten argo kelime kullanıldı. “Sana ne lan benim haberimden” başlıklı haber AKP’li bir milletvekilinin zihniyetine verilen cevaptı aslında.
Bana çok itici gelmedi. Kimbilir belki medya da, bir sürü cıvıklıkla milletin kafasını çorbaya çevireceğine “argo kullanmama” kompleksinden kurtulup yeri geldiğinde argoya da yer vermeli.
YSK’ya dilekçe yağıyor
Seçim sonuçlarının bilgisayar marifetiyle bozulmuş olma ihtimali üzerindeki iddialar şiddetini giderek artırıyor. Ancak işin resmi hale gelmesi için özellikle partilerin ortaya kesin belgeler koyması gerekiyor.
Dün CHP ve MHP Genel merkezleriyle konuştum. Her iki parti de ellerindeki dokümanları bir araya getiriyor. Eğer sandık sonuçları ile ellerindeki sonuçlar arasında çok ciddi sapmalar bulunursa gereğini yapmak üzere harekete geçeceklerini belirttiler.
Tabii “ciddi sapma” sözü partililere ait. Zaten elle yazımda yapılmış olan bir hata dışında bilgisayarla tutanak arasındaki en küçük fark bile işin içine hile karıştırıldığının kanıtıdır.
Bu arada vatandaşların da bu konuya büyük bir duyarlılıkla eğildiklerini gözlüyorum. Dün bazı vatandaşların bir mail zinciri kurduğunu öğrendim. Buna göre Bilgi Edinme Kanunu’nun vatandaşlara verdiği haktan yararlanılarak Yüksek Seçim Kurulu’na başvuru yapılması isteniyor. Hürriyet Gazetesi’nde Yalçın Bayer’in yazdığı İzmir’deki 6 sandık olayından yola çıkanlar YSK’ya yazdıkları dilekçe ile bu durumun “Bilgi Edinme Kanunu” uyarınca araştırılmasını ve kendilerine bilgi verilmesini istiyorlar.
Belli ki YSK bu tür dilekçelerle hayli uğraşmak zorunda kalacak.

