Geçen hafta aslında öğrenilmesi pek gerekli olmayan ama hoşa giden ilginç bilgiler yayınlamıştım. Sizlerden gelen mesajlardan bu bilgilerin çok ilgi gördüğünü farkettim.Bu nedenle bu hafta da yine Mustafa Aslaner’in toplayıp derlediği bu bilgilerden bir demet sunayım:1. Bir köpekbalığı 100 milyon damla deniz suyu içindeki bir damla kanı hissedebilir.2. Bir fare bir deveye oranla daha uzun süre susuzluğa dayanabilir.3. İnsan midesi 2 haftada bir iç zarını yenilemek zorundadır aksi halde kendi kendini sindirir.4. i harfinin üzerindeki noktaya ingilizler “Dedikodu” derler.5. Bir bardak taze şampanyanın içine bir kuru üzüm atarsanız üzüm asansör gibi bardağın altından üstüne üstünden altına sürekli dolaşır.6. Eğer ağzımıza attığımız bir şeye tükürüğümüz değmese onun tadını anlayamayız.7. Erkek Peygamber Devesi dişinin kokusunu 7 mil öteden duyabilir.8. George Washington evinin bahçesinde marijuana yetiştirirdi.9. Zürafa kulağını 53 santim uzunluğundaki dili ile temizler.10. Lübnan’da dişi bir hayvanla cinsel ilişkiye girmek serbesttir ama erkek hayvanla yasaktır.11. Mc Donalds’ın karının % 40’ı çocuk menüsü satışından gelir.12. Her insanın dilinin izi de parmak izi gibi farklıdır.13. Tarihi film Ben Hur’da çekim ekibinin farketmediği kırmızı bir otomobil görünür.14. Einstein 9 yaşına kadar düzgün konuşamamıştır. Ailesı onun özürlü olduğunu düşünmüştür.15. Hergün doğan çocukların ortalama yüzde 12’si yanlış anne babaya verilmektedir.16. Kağıt para sanıldığı gibi kağıttan değil pamuktan yapılır. 1950’den önce kenevir, ağaç kabuğu ve marijuana yaprağı kullanılarak yapılırdı.17. Çikolatanın köpekleri öldürdüğü doğrudur. Onların kalbine ve sinir sistemine zarar verir. Yarım kilo kadar çıkolata küçük bir köpeği öldürebilir.18. Birçok ruj çeşidi balık pulu içerir.19. Katil balinalar köpek balıklarının midesine alttan torpil gibi vurarak öldürür.20. Donald Duck çizgi filmleri Finlandiya’da yasaklanmıştır. Nedeni kahramanların don giymemesidir.21. Ketçap 1830’lu yıllarda ilaç olarak satılırdı.22. Suudi Arabistan’da bir kadın kocasına kahve yapmazsa bu boşanma nedenidir. 23. Uyurken, TV izlerken olduğundan daha fazla kalori harcarsınız.24. Meşe ağaçları elli yaşından önce palamut vermez. 25. Kupa papazı bıyıksız olan tek papazdır. 26. Boeing 747’nin kanatları, uçakla uçmayı ilk başaran Wright Kardeşlerin uçtuğu mesafeden daha uzundur. 27. Amerikan Havayolları 1987 yılında first-class da sunulan bir adet zeytin eksiltmek suretiyle 40 bin dolar kar etmiştir.28. Kaplumbağalar kıçlarından da nefes alabilirler.29. Evinizdeki toz parçacıklarının büyük çoğunluğu ölmüş deri dokusudur.30. İnekler merdiven çıkabilir ama inemezler.31. Ördeklerin ’vak’sesi yankı yapmaz, nedenini de kimse bilmez. 32. Sivrisinek kovucu spreyler sinekleri kovmuyor, sizi gizliyor. Sivrisineğin alıcılarını bloke ederek sizin orada olduğunuzu anlamamalarını sağlıyor.33. Taze kakao içinde bulunan sıvı, kan plazması yerine kullanılabiliyor.34. Hiçbir kağıt parçası 7 defadan fazla ikiye katlanamaz. *** Kanyonda otoparkTürkiye’nin en modern ve lüks alışveriş merkezlerinden biri İstanbul Levent’teki Kanyon. Ancak belli ki bir kişinin işini iyi yapmaması veya kötü yönetim göstermesi yüzlerce kişinin tepkisine neden oluyor.Kanyonun altında yüzlerce aracın park edebildiği büyük bir otopark var. Bu parktan alışveriş merkezine çıkışı iki uç noktadan yapılabiliyor. Ancak bu çıkışlardan birindeki otopark ödeme noktası kapalı. Hemen yanında duran otomatik ödeme makinası da arızalı.Böylece aracınızı bıraktığınız yerdeki giriş kapısından çıkmak istediğinizde size uzun bir yürüyüş yapmanızı gerektirecek diğer çıkışa gitmenizi söylüyorlar. Bu da Kanyon’a gelen müşterilerin büyük tepkisiyle karşılanıyor. Güvenlik görevlileriyle yüksek sesli tartışmalara neden oluyor. Bu kadar modern ve lüks bir alışveriş merkezi için hiç de hoş olmayan bir durum bu. *** İnanması zor ama gerçek olan bilgiler!Bazı gerçekler vardır. Duyunca aslında asla inanmazsınız. Ama bunlar gerçektir. İnanılamaz gerçeklerdir. İşte aşağıda bu inanılması çok güç gerçeklerden bazılarını bulacaksınız.1. Exxon’a ait bir petrol tankeri Kanada açıklarında battıktan sonra, iki tane deniz ayısı 80.000 dolar harcanarak temizlenmiş ve büyük bir törenle denize bırakılmışlar. Tam 2 dakika sonra herkesin gözleri önünde bir mavi balina deniz ayılarını yemiş.2. New York’ta yaşayan bir psikoloji öğrencisi kız boş odasını bir marangoza kiralar. Amacı onunla konuşup, adamın davranışlarını incelemek. Ama iki hafta sonra marangoz kızı bir balta ile parçalar.3. Bonn’da iki gösterici, domuzların kesimevine barbarca götürülüp orada kesilmelerini protesto ederken, domuzların bulunduğu yerin kapıları kırılır ve 2000 domuz kaçışırken, iki göstericiyi ezerek öldürürler.4. Amerika’da kadının biri evine gelir ve kocasını mutfakta titrerken görür. Belinden su-kaynatıcı’ya doğru bir kablo gitmektedir. Kadın hemen kalın bir tahta parçası bulur ve adamın koluna vurarak onu elektrik şokundan ayırmaya çalışır. Adamın kolu iki yerinden kırılır. Sonradan anlaşılırki, kocası orada mutlu bir şekilde wallkman dinliyordur.5. Iraklı bir terörist postaya bombalı-mektup verir. Posta ücreti eksik ödendiği için mektup kendisine geri postalanır. Herşeyi unutan terörist mektubu açınca parçalanarak ölür.6. Su içmeden ve yemek yemeden yaşanabilecek en uzun süreyi, 1 Nisan 1979’da tutuklanan ve 18 Nisan’da konulduğu hücrede ölmek üzereyken bulunan 18 yaşındaki Avustralyalı genç elde etmiş.7. Bir kadının sahip olduğu en fazla çocuk sayısı 69. 1707 ve 1782 yılları arasında yaşamış bir Rus kadının 16 ikiz, 7 üçüz ve 4 dördüzü, 1725 ve 1765 yılları arasında dünyaya getirdiği belirlenmiş. 8. 1983 yılında ölen Washingtonlu Jon Brower Minnoch, bugüne kadar yaşamış en ağır kişiymiş. Minnoch, 635 kiloymuş.9. Bir insanda ortalama 80 trilyon hücre bulunmaktaymış. Eğer bu hücrelerde bulunan kromozomlar hücrelerden çıkarılıp uç uca eklenebilseydi, 136 milyar kilometre uzunlukta olurdu.10. Beynimiz aşağı yukarı 100 milyar sinir hücresi içeriyormuş. 18 yaşından sonra her gün bu miktarın bin kadarını kaybediyormuşuz. 11. Bir kişinin yaşayabildiği en yüksek vücut ısısı 46.5 dereceymiş. Normal değer ise 35-37’dir. 12. En uzun kalp durması 4 saatmiş. Bir Norveçli, Aralık 1987’de denize düşmüş, kalbi durmuş, ancak vücut ısısının düşüklüğü nedeniyle yapılan müdahalelerle yeniden yaşatılmış. 13. 1970’de Chicago’da açık kalp ameliyatına giren 50 yaşındaki bir hemofili hastası için bin 80 litre kana ihtiyaç duyulmuş.
AKP yeni anayasa taslağı için yoğun bir tempoyla çalışıyor. Bu nedenle partinin anayasadan anlayan isimleri AKP’ye destek veren kimi hukukçularla Sapanca’da toplantılar yapıyor. Gerçi toplantı yeri olarak önce Abant’ta karar kılınmıştı. Sonra galiba Abant adının başka çağrışımlar yapacağı düşünüldü.Ancak bu süreçte Yargıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu kimsenin aklına gelmeyen bir konuyu ortaya attı. Dedi ki “Türkiye Büyük Millet Meclisi tamamen yeni bir anayasa yapamaz, bu kurucu meclisin işi.”Anayasa uzmanı bir hukukçuyu aradım, konuyu aktardım, aramızda şu konuşma geçti: (İlk söz benim)Sabih Bey’in açıklamasını gördün mü?Gördüm.Ne diyorsun?Çok ilginç.Tamam da doğru mu?Mantıken evet.Neden?Dünya ülkelerinin anayasa yapma biçimine bakmak gerek.Yani?Anayasalar durup dururken yapılmaz.Evet de?Anayasalar ya büyük savaşlardan ya da büyük iç çatışmalardan sonra yapılır.Normal yoldan yapılan anayasa yok mu?Pek yoktur, çünkü normal zamanda gerek olmaz ki.Anayasa eskimez mi?Anayasalar temel olarak genel ilkeleri kapsar, batılı ülkelerin anayasalarında çok fazla ayrıntı yoktur.Ne vardır?Dedim ya, temel ilkeler.Bunlar nasıl belirlenir?Büyük bir savaştan çıkarsınız ya da iç çatışma olmuştur. Bunun ışığında temel yasalar belirlenir.Sonra?Batılı ülkelere bak. Büyük olaylardan sonra anayasalarını yapmışlar bunun üzerine de demokrasilerini kurmuşlardır hep.Yani bu durumda bizim yeni bir anayasa yapmamız mümkün değil mi?Niye olmasın, tabii ki mümkün ama anayasaların ruhuna uygun olmayabilir.Neden?Çünkü ne kadar demokratik ve özgürlükçü olursa olsun siyasi tarafı ağır basacaktır.Peki eski anayasa mı kalsın?Tamamını değiştirmek yerine ciddi bir revizyon yapılabilir.Tamamen değişmesinin ne sakıncası var?Dedim ya, çok siyasi olabilir.Kurucu Meclis’in faydası ne?Kurucu Meclis toplumun her kesiminden en uzman kişiler arasından seçilir. Genelde idealist kişiler bulunur. Oysa normal dönemlerde meclislerde bu kaliteyi tutturmak mümkün değildir.Kurucu meclis taraflı olmaz mı yani?Taraf tabii olabilir ama bunun da önlemi var.Nasıl önlem?Örneğin kurucu meclis üyeleri en az iki dönem siyasete atılamaz şartı konur.Faydası?Kurucu meclis üyeliğini siyasi amaçla kullanamaz o zaman.Bu durumda Kanadoğlu’nun önerisine destek veriyorsunuz.İlke olarak evet, ama uygulaması zor.Neden?Kurucu Meclis oluşturmak için ne gerekçe gösterilecek?Gösteremezsin tabii.Ülkede başka bir şey olması gerek, en azından bugünkü Meclis’in ortadan kalkması gerek.Bu olmayacağına göre.Ama yine de Kanadoğlu’nun sözlerine kulak vermek gerek.Verelim de ne yapacağız?En azından bu meclis anayasanın tamamını değiştirmeye kalkmaz.Kalkacak ama.Şunun için söylüyorum, Kanadoğlu aylar öncesinden 367 konusunu ortaya attı, ciddiye almadılar, hatta alay ettiler, sonucu biliyorsun.Bu sefer de öyle olabilir mi?Bunu bilemem, ama hiç olmazsa bu kez ciddiye alınsın, alay edilmeye kalkışılmasın, belki bu sözlerden yola çıkarak ileride sorun olmayacak bir formül bulunur.*****Propagandası bile yok! Çok değil bir ay sonra anayasa değişikliği konusunda referandum yapılacak. Hatta gümrük kapılarında oy verme işlemi başladı bile.İyi de bir referanduma gidiyoruz, halkın haberi yok. Buna evet mi demek lazım yoksa hayır oyu mu kullanmak daha doğru? Hangi siyasi parti kendi kitlesine nereye yönlendirecek, bu bilinmiyor.Bir halk oylaması yapılacak ama propaganda yapan yok. Böyle bir şey siyasi hayatımızda ilk kez oluyor. En beğenmediğimiz 1982 Anayasası’nın referandumunda her ne kadar “hayır” propagandası yasak olsa bile hiç olmazsa “evet” kampanyası yapılıyordu. 1987’de siyasi yasaklarla ilgili referandum için de kıyasıya bir propaganda süreci yaşamıştık.Şimdi yaprak kıpırdamıyor. Sanki referandum hiç olmayacak gibi. Kim bilir, bakarsınız geçen gün yazdığım gibi iktidar oylama gününden az önce bir karar alır ve referandumu rafa kaldırıverir. Zaten belki de başka çare yok.*****Palamut neden az? Denizcilikten ve balıkçılıktan anlayan bir dostum önceki gün “palamut az çıkıyor diye yakınıyorlar, ama biliyor musun neden az?” diye sordu. Bir balık hastası olarak “nereden bileyim?” dedim.İlginç bir şey anlattı: “İstanbul’da 5 binin üzerinde amatör balıkçı var. Bunlar sahillerde ve Boğaz’da motorlarla sürekli balık avlıyorlar. Bu amatörlerin oltalarına da sadece kıraçalar (istavritin küçüğü) takılıyor. Palamut kıraça yiyerek beslenir. Ama kıraça bol miktarda tutulunca palamut yiyeceği azalıyor, onlar da balık buldukları yerlere kayıp Boğaz’a girmiyorlar.” Doğruluk payı olabilir mi? Bunu bilemem, ama bana anlatan gerçekten denizcilikten ve balıkçılıktan çok anladığı için söylediğini doğru kabul ediyorum.*****Gemiler özel sektöre geçince gözde oldu Denizcilik İşletmesi İstanbul’dan İzmir’e, Çeşme’ye, Bodrum’a feribot seferleri yapıyordu. Düşünce iyiydi ama seferler bir türlü kârlı hale gelemiyordu.Sonunda işin özelleştirilmesine karar verildi.Samsun ve Ankara feribotları özel sektöre devredildi.Yolculuk yapanlardan dinledim, anlata anlata bitiremiyorlar.İstanbul’dan Bodrum’a araç fiyatı 40 liraymış. Afişe fiyatı 1000 dolar olan kral dairesi, son ana kadar tutulmazsa isteyene 250 liraya kadar veriliyormuş. Ama diğer kamaralar da çok güzel ve rahatmış.İstanbul’dan 14.00’de hareket eden feribot Bodrum’a sabah 08.00’de varıyormuş. Yemekler çok güzelmiş, yolculuk çok keyifli geçiyormuş.Aynı uygulamayı aslında denizcilik İşletmesi de yapabilirdi. Yapamamışlar. Ama özel sektöre geçince hem hizmet kalitesi artmış hem de yolcu sayısında hemen her seferde doluluk neredeyse tam oluyormuş.Bilen biliyor tabii de bilmeyenlere yazayım istedim.
TMSF Başkanı Ahmet Ertürk, salı günü Business Channel’da günün konuğu oldu. Öyle sanıyorum ki Ertürk bugüne kadar çıktığı hiçbir televizyon programında bu kadar çok açıklama yapmamıştı. Tomru Dereköylü ve Demet Karal’la birlikte sorduğum tüm sorulara açıklıkla cevap veren Ertürk, özellikle Sabah-atv’nin satışı konusunda zihinlerde oluşan tüm konulara da açıklık getirdi.Ertürk’ün bu açıklamalarının önemli bir bölümü bazı televizyonlarda ve internet sitelerinde yayınlandı.Programın sonunda Ertürk’e “Yasa ya da hukuka uygun olmayabilir ama vicdani bir konuda soru sormak istiyorum” diyerek şöyle dedim:“1998 yılından bu yana el konan bankalarda ve bu bankaların hâkim ortaklarının diğer şirketlerinde çalışan yüzlerce kişi yasalar gereği şu anda mağdur. Bu kişiler öyle ya da böyle patronlarının istediği görevlerde bulunarak şirket sorumluluğu üstlenmişlerdi. Ancak el koymalar başladıktan sonra bu kişiler hakkında da tedbir ve hacizler uygulandı. Bugün patronlarının pek çok malı satılan yüzlerce kişi hâlâ bu tedbir ve hacizler altında. Kredi kartlarını kullanamıyorlar, banka hesapları yok, yurt dışına çıkamıyorlar. Bu kişilerin durumuna artık bakmayacak mısınız?” Ertürk bu soru üzerine konunun kendilerini de rahatsız ettiğini belirterek “Evet bu durumu biliyoruz. Bu elbette vicdanları da rahatsız ediyor. Ancak bu durumda olan birçok kişi hakkındaki tedbir ve hacizleri kaldırdık. Ona rağmen dediğiniz gibi yüzlerce kişi hâlâ mağdur” dedi.Ertürk’e bu kişilerin ne yapması gerektiğini sordum. Şöyle karşılık verdi: “Bu kişilerin durumlarını inceliyoruz. Ancak bizim asli görevimiz kamu alacağını tahsil etmek. O nedenle böyle mağdur olan kişilerin hepsini inceleme şansımız olmayabilir. Ancak ekranlardan sizin aracılığınız ile sesleniyorum. Mağdur edildiğine ve sorununun hâlâ çözülemediğine inananlar derhal bize başvursun.Direkt TMSF Başkanlığı’na gelsinler. Gerekli incelemeleri yapar ve üzerlerindeki tedbir ve hacizleri kaldırmaya çalışırız.” Onca el konmuş bankanın sahipleri hakkında her gün haberler yayınlanır, üzerine yorumlar yapılırken bugüne kadar bu drama kimse el atmak istememişti. Ancak kendi iradeleri dışında bu duruma düşen kişilerin yaşadığı sıkıntılar biliniyordu.Belki bu soru Ahmet Ertürk’e ilk kez sorulmuş oldu. Ertürk de açık söyleyeyim hiçbir komplekse kapılmadan açık bir çağrıda bulundu. Ben de programı izlemeyen ya da bundan haberi olmayanlara buradan haber vermek istedim. Bu durumda olanlar TMSF’ye hemen başvurabilir. *** Darbe hikâyeleriDarbe dönemleri ile çok komik olaylar anlatılır hep. Birini dün Zaman Gazetesi’nde okudum. 12 Eylül’den sonra beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü’ne atanan Yücel Seçkiner sporda bir atılım yaparak kulüplere stat yapmaları için arsa tahsis etmeye başlamış. Bir süre sonra bunu Evren duymuş. Seçkiner’i çağırıp fırçalamış: “Sen devletin malını nasıl kulüplere verirsin” demiş. Seçkiner verdiği arsaların gece kulüplerine değil spor kulüplerine verildiğini anlatmak için çok zorlanmış.Aklıma geldi. 12 Mart’ta bir öğrenci evine baskın yapan polisler duvarda asılı duran Karl Marx’ın fotoğrafını görünce “Utanın, nur yüzlü dedeniz var siz hâlâ komünistlik yapıyorsunuz” diye bağırmış.Bir başkası: Sağcı gençlerden biri polis tarafından götürülürken “Ben sosyalist değilim, nasyonal sosyalistim” diye bağırmış. Polis de “Vay demek yeni bir sosyalist örgüt” diye copu geçirmiş. *** Ahmet Ertürk’ten TMSF ile hâlâ sorunu olan patronlara mesajTMSF Başkanı Ahmet Ertürk’ün Business Channel’deki sohbetinde söylediği bana göre en önemli noktalardan biri henüz TMSF ile protokol imzalamamış olan eski banka sahiplerine verdiği mesajdı.Ertürk “bizimle iyi geçinen borcunu daha rahat öder ve kurtulur, iyi geçinmeyenin ise borcu asla bitmez” anlamına gelen ifadeler kullandı.Açıkçası Ertürk yasaların kendilerine verdiği yetkiyi diledikleri gibi kullanabileceklerini ima etti.Ertürk’ün bu konudaki hesabı çok ilginçti. Çünkü Ertürk’e göre bugünkü yasaların ve maliyenin tavrı esas alındığında bir kamu alacağı 700 milyon dolar olarak da 3 milyar dolar olarak da hesaplanabiliyor. Ertürk diyor ki “Bizimle iyi geçinen, soruna çözüm amacıyla yaklaşan borçluların hesaplarını ona göre yaparız, iyi niyetle yaklaşırız, faiz ve ceza oranlarını ona göre düşünürüz. Ama bize dostça yaklaşmayan, çözüm değil sorun arayanlara karşı yasaların verdiği en katı kuralları uygularız.” Aslına bakarsanız birkaç yıldır üzerinde çok tartışılan şimdi adı değişse de çıktığında 5020 sayılı yasa olarak bilinen yasa hukuk kurallarının tümünü çiğneyen bir yasaydı. Hukuka çok bağlı olduğu söylenen dönemin Cumhurbaşkanı Sezer bu hukuk dışı yasayı “hortumcuları koruyor” suçlamasından korktuğu için hemen imzalamıştı.Oysa dünyanın hiçbir ülkesinde bir borç yüzünden insanın karısı, çocukları, akrabaları sorumlu tutulamaz. Ama bizde oldu. Bu nedenle Ahmet Ertürk aslında hukuka hiç uymayan bu söylemi yasaların kendilerine verdiği güçle söyleyebiliyor. Tabii işin bir başka yüzü de şu: Eğer bu kadar ağır yaptırımlar olmasa bankaların kötü yönetimi nedeniyle oluşan kamu alacağını tahsil etmek de mümkün olmaz.Gerçi bugün tüm bu alacaklar tahsil edilemedi ama zararın önemli bölümü de kapatıldı. Ama en önemlisi tüm bu yaşananlar herkese ders olduğu için bankacılık sistemi de eskiye oranla çok daha düzgün hale geldi.Son söz olarak Ertürk’ün uyarısını tekrarlamak istiyorum: TMSF’den kurtulmak isteyen borçlular TMSF’ye daha yumuşak ve yapıcı yaklaşsınlar. *** Bir mağdur örneğiTSMF bankalara el koyduktan sonra Meclis’in çıkardığı 5020 sayılı yasa ile bu banka sahiplerinin tüm mal varlıklarına el koyma hakkı kazanmıştı. Yasa sadece el koyma ile yetinmemiş ve banka sahiplerinin eşlerinin, birinci derece akrabalarının varsa evlatlıklarının da mallarına el konulmasını uygulamaya sokmuştu. Bunun dışında banka sahibinin şirketlerinde çalışan ve oluşan borçla ilgisi olduğu kanısına varılan tüm kişileri de oluşan borçtan sorumlu tutmuştu.Bu uygulama nedeniyle bankalarda ya da patronların diğer şirketlerinde çalışan kimi sekreter, şoför hatta korumalar bile oluşan borçtan sorumlu tutulmuş, mal varlıklarına el konulmuş, yurt dışına çıkışları yasaklanmış, kredi kartlarını bile kullanamaz hale getirilmişti. Bunlardan bazılarının el konulan malları da satılmıştı.Şu anda bir medya organında mütevazı ücretle çalışan bir arkadaşımız var. Zamanında Dinç Bilgin’in sahibi olduğu Sabah Gazetesi’nde çalışıyordu. Burada bilmem ne şirketinin yönetim kurulunda gösterilmiş usulen. Ama bankaya el konulunca Dinç Bilgin’in borcundan sorumlu tutulmuş. TMSF bu arkadaşımızın el koyduğu Şişli’deki küçücük evini satışa çıkarmış ve satmış da.Bu arkadaşımızın şimdi evi yok. Dinç Bilgin’le de bir ilişkisi yok. Bilgin Sabah ve atv’nin satılmasıyla birlikte TMSF’den tamamen kurtulacak. Peki, evi satılan bu arkadaşımız bunu yerine bir daha koyabilecek mi?Yine Uzan döneminde eşi bu grupta çalışan bir hanım var örneğin. Eşini yakalandığı amansız hastalıktan kurtarmak için Bodrum’daki yazlık evini satışa çıkarmak istemiş ancak ev TMSF’nin haczi altında olduğu için çok sıkıntı çekmişti. Ne yazık ki eşinin ölümüne çok az zaman kala TMSF bu evin satışına izin vermişti de hiç olmazsa ilaç ve hastane masrafları karşılanmıştı.Bu dramlar ne yazık ki banka operasyonları sırasında kamuoyuna pek yansımadı.
Türban konusu nihayet daha düzeyli biçimde tartışılmaya başlandı. En azından artık “laiklik” vurgusu tek tük yapılıyor. Bunun yerine muhafazakâr kesimlerin toplumun diğer kesimleriyle birlikte yaşama istek ve arzuları daha ön planda.Ancak bu tartışmalarda da bana göre kamuoyunu yanlış yöne iten noktalar var. Türban konusunu sadece muhafazakâr kesimin modern olma çabalarına bağlamaya kalkmamız da tam doğru değil, ama iyi niyetli bir çaba bu.Türban konusunda kim bilir kaç yıldır yazı yazıyorum. Burada üzerinde ısrarla durduğum nokta şu: Kimsenin şu ya da bu nedenle başını örten kadınlarla bir sorunu yok.Sorun bunu politik amaçla kullanmak isteyenler. Hatta açık açık soruyorum hep; gerçekten başını örtmek isteyenler kadınlar mı yoksa erkekler bu konuda daha mı atak?Bugüne kadar izlediğim kadarıyla Türkiye’deki türban konusu kadınlardan çok erkeklerin sorunu. Tahrik eden, konuşan, bu işin bayraktarlığını yapan hep erkekler. Onların da tek amacı var, bu konuyu siyasi arenada kullanmak.Son zamanlarda herhalde herkesin dikkatini çekiyordur. Türbanla gezen genç kız sayısında önemli artış var, bu gözle görülüyor.Peki bu kızlar bugüne kadar inançsız mıydı, birden hidayete mi erdiler de başlarını örttüler. Üstelik başlarda türban takılıyken altta vücuda yapışmış bir gömlek ve kot pantolon, en altta da spor ayakkabı.Bu da şunu akla getiriyor. Sıkça konuşulan mahalle baskısı giderek egemen oluyor. İyi de bu mahalle baskısını oluşturan kadınlar değil erkekler. Onlar kahvelerde, erkek toplantılarında bunları konuşuyorlar ve ortaya bir baskı unsuru çıkıyor.Yani demem şu ki, durum kimi sosyologların dediği gibi muhafazakâr kadınların toplum içinde yer alma isteğinden biraz daha farklı. Onların çok küçük bir bölümü gerçekten böyle bir başkaldırı içinde eylem yapıyor. Diğer kadınlara kimse bir şey söylemediği için onlar zaten bir baskı hissetmiyor. Ki nitekim Türkiye’de aklı başında hiç kimse inançları nedeniyle ne bir kadını ne de erkeği asla baskı altında tutmuyor, onları küçümsemiyor, hor görmüyor.Ama dünkü yazıda da belirttiğim gibi sözde güne uymak isterken estetikten yoksun ve banal oluverenler hariç tabii. Onların durumu ne yazık ki traji komik.Erkekler kadınları daha rahat bırakırsa inanın her şey çok daha farklı olacak. Bir taraftan özgürlük diyenler diğer taraftan mahalle baskılarıyla kızlarının başlarını örtmeye kalkmadığı zaman gerçek demokrasinin de keyfini çıkarmaya başlayacağız.Bu açıdan bakınca Hayrünnisa Hanım’ın Köşk’e çıkmasını bile bunun için bir fırsat olarak görebiliriz. Eğer bir numaralı hanımefendi konumunun gereğini yerine getirirse, genç kızlarımızın özgürlük alanları da genişleyecektir.Ondan sonra sorunu bir daha tartışmayız bile. Ama erkeklerin egemenliğindeki bu mahalle baskısı iktidarın da desteği ile giderek artarsa tartışma çok daha şiddetlenecektir. Türkiye’nin buna tahammülü olamaz.*****Nadire İçkale hiç rahatsız edici değilÜnlü iş kadınlarından Nadire İçkale hac görevini yerine getirdikten sonra kalabalık yerlere girerken başını örtmeye başladı.Nadire Hanım’a geçen akşam İstanbul’un önemli davetlerinden birinde rastladım. Yine başı kapalıydı. Ama kendine has bir türban yaratmış, son derece modern bir görünümü vardı.Eskiden beri tanıdığım Nadire Hanım’ın bu yeni görünümü bende en küçük bir rahatsızlık bile yaratmadı. Çünkü esprisi yine eskisi gibi, tavır ve davranışları son derece içten ve en önemlisi güzelliğinden bir şey yitirmemiş.Yani karşımda tanıdığım bildiğim Nadire İçkale vardı. Hiçbir komplekse kapılmadan eskiden olduğu gibi davetlerde bulunuyor. Kaçgöç havasında değil. İçki elbette içmiyor ama çevresindeki içenlerden de en küçük bir rahatsızlık duymadığı gibi onları da asla sıkıntıya sokmuyor.Buna kimsenin itirazı olamaz ki. Olmuyor da zaten. Burada sıkıntı ancak “Ben inançlı biriyim, bu inancımla devlet yönetiminde olmak istiyorum” dendiğinde ortaya çıkıyor.Yoksa başka bir anlamı yok.*****Sporda hüsranFutbol ve Basketbol Milli Takımlarımızın başarısızlıkları hepimizi üzdü. Ancak buna “Spordur, kazanmak da var kaybetmek de” deyip geçemeyiz. Futbolda Avrupa’nın en zayıfı karşısında ecel teri dökmek hiçbir bahane ile açıklanamaz.Basketbolda ise sanki herkes canını dişine takmış da karşı takımlar çok güçlüymüş havasına girmek de olmaz. Çünkü rakiplerimiz bizden üstün olmadığı gibi kötüydü bile. Ama biz o kadar beceriksizdik ki, sonuç bu oldu.Spordaki bu hüsranın, toplumda giderek yayılmakta olan estetikten yoksun, banal bir yaşam biçiminin bir sonucu olmasından endişe ediyorum.Futbolda duygusal nedenlerle bir adamı takıma almak için teknik direktör değiştirmek, basketbolda milyonlarca dolarlık transferlerde bir sakata gelmemek için ürkek oynamak bana göre bunun adımları. Buna bir de “Canım sonunda ölüm yok ki” sığlığının eklendiğini görürsek hiç şaşırmam.*****Aydınlardan kasıt (!)Başbakan Erdoğan aydınlara seslenerek “Haksızlıklar karşısında bilim adamları, entelektüeller ve sanatçıların sesleri ne yazık ki yeterince çıkmıyor. Oysa insanlığın vicdanı olmaları gerek” dedi.Bazı gazeteler bu açıklamaları biraz şaşırarak yayınlamış. Açıkçası ben de şaşırdım.Bilim adamı, entelektüeller ve sanatçılar özünde muhalif insanlardır. Bu muhalefet ille de iktidara karşı değildir. Ama bu sayılan kişiler genelde toplumdan çok farklı düşündükleri, yaşadıkları ve davrandıkları için de her zaman muhalefet tarafına düşerler.Gerçek anlamdaki bir entelektüeli ise muhalifler bile sevmezler çünkü onların fikir ve görüşleri muhalefetin çok ilerisindedir.İşte beni şaşırtan bu oldu. Tayyip Bey bilim adamı, entelektüel ve sanatçılara “sesinizi yükseltin, vicdanınızın sesi olun” diyor ama, muhalefete hiç tahammülü yok ki.Tabii eğer bu kesimden istediği, muhalefete muhalefet etmeleri ve kendisinden yana olmaları ise on sözüm yok. Ama gerçekten entelektüel olanların da kendi yanında olması mümkün değil.Ayrıca bilim adamları, entelektüeller, sanatçılar da seslerini genellikle medya aracılığı ile duyurabilmekte. Tayyip Bey ise medyadan gelen muhalefet seslerine karşı “Bunların hepsi CHP’li” diyebiliyor. “Onlar lafları yuvarlıyor ama ben onları yuvarlarım” da diyor.Peki, bilim adamlarının, entelektüellerin, sanatçıların seslerini yükseltmeleri halinde bunu hazmedebilecek mi?Her şeye rağmen Tayyip Bey’den bu sözleri duymak insanı umutlandırıyor. Merakım, kim Tayyip Bey’in bu sözlerinden cesaret alarak vicdanının sesini ortaya koyacak? Ve tabii daha önemlisi bu sese Tayyip Bey nasıl bir tepki verecek? Bakalım, göreceğiz.
Seçimin hemen ertesi gününden itibaren yeni anayasa tartışmaları başlamıştı bile. Hatta “solcu” kontenjanından AKP’ye giren ve milletvekili olan Profesör Doktor Zafer Üskül yeni anayasada Atatürk’ün adının geçmeyeceğini ve zaten geçmemesi gerektiğini açıklamıştı. Bu öngörü AKP’ye oy verenlerin bile tepkisini çekince Tayyip Erdoğan bir açıklama yapmak ve “O arkadaşımızın yeni Anayasa’nın hazırlanmasıyla bir ilgisi yok” demek zorunda kalmıştı.Böylelikle bir zamanların televizyon yıldızı Üskül’ün siyasetteki yıldızı parlamadan sönmüştü.Ancak yeni anayasa tartışması da başlamış oldu böylelikle.AKP’nin seçimleri tek başına kazanmasının sevinciyle adeta göklere uçan bazı çevreler yeni anayasanın “ilk sivil anayasa” olacağını, bu anayasa ile Türkiye’nin demokratikleşme aşamasının sonuna geleceğini ileri sürüyorlar.Türkiye’nin yeni bir anayasaya ihtiyacı olduğu kesin bir gerçek. Ama bunu “ilk sivil” diye tanımlamaya kalkmak, nihayet demokrasinin geldiğini söylemek bana göre doğru değil.Türkiye bugüne kadar 3 kez anayasa yaptı. Biri Cumhuriyet’in ilanından sonra 1924’te. Diğeri 27 Mayıs’tan, üçüncüsü de 12 Eylül’den sonra.Her üç anayasa da çeşitli zamanlarda değişikliğe uğradı.Özellikle 12 Eylül’den sonra yapılan anayasa hem günün koşulları hem de Avrupa Birliği’ne uyum adına pek çok değişiklikle bugüne kadar geldi.Galiba her üç anayasanın da askerlerin büyük katkısıyla hatta baskısıyla hazırlanmış olmaları nedeniyle bazıları şimdi yapılacak anayasaya “sivil” damgasını vurmak istiyor.Ancak unutulmamalı ki her üç anayasa da halkın oylarına sunulmuş ve büyük çoğunlukla kabul edilmişti. Seçimlerde halkın bir partiyi seçmesini “demokrasinin zaferi” olarak kabul edip sıra anayasaya gelince bu kez halkın oylarını yok saymak anlamsız.12 Eylül Anayasası halkın yüzde 92’sinin oylarıyla kabul edilmişti. Orada halkın iradesi yok muydu? “Efendim millet askerden bir an önce kurtulmak istedi” sözü boş laftır, çünkü ortada halkın iradesi vardır.Bunun yanı sıra bugün kıskanarak baktığımız çağdaş ülkelerin de anayasaları da asker damgası taşır. Çünkü anayasalar genellikle savaşların ya da iç çatışmaların sonunda ortaya çıkmıştır hep.Bu nedenle önemli olan anayasayı kimin hazırladığı değil, toplumun beklentilerini karşılayıp karşılamadığıdır. Askerler dünyanın en iyi anayasasını hazırlayabilecekleri gibi siviller bunun tam tersini yapabilir. Nitekim 27 Mayıs Anayasası döneminin en özgürlükçü, hukukun üstünlüğüne en uygun, demokrasinin gelişmesine en çok katkı yapacak anayasaydı. Ama bizzat sağ iktidarlar tarafından delik deşik edilmişti. 12 Eylül Anayasası ise darbeyi yapan kadronun gücünü kullanması ve güvenliğini sağlaması için gerekli maddelerle donatılmıştı.Bu durumda yeni anayasa hazırlanırken zafer çığlıkları atarak çok büyük bir iş yapılıyor havasına kapılmadan, toplumun tüm kesimlerinin görüşünü alarak, gerçekten tartışarak, asla acele etmeden bundan sonra değiştirilmeye pek muhtaç olmayacak, eskilerine oranla daha az maddeli bir anayasa hazırlamak zorundayız. *** Seçimde kuşku için son yazıdırSeçimlerden bir hafta sonra ilk kez yazmıştım. Korsan bir programla seçim sonuçlarının bilgisayar ortamında aktarılması sırasında bozulmuş olabileceği iddiaları vardı. Bu iddiaları ortaya çıkarmak çok kolaydı. Partiler kendi sandık görevlilerinin yazdıkları tutanaklarla YSK’nın internetteki sandık sonuçlarını karşılaştıracaklardı.Ancak partiler bunu nedense yapmadılar. Bunun yerine birkaç sandık için YSK’ya itirazda bulundular.Dün YSK Başkanı Muammer Aydın ile konuştum. İzmir’de itiraz edilen 47 sandıktan sadece 5’inde sorun çıktığını, bunların da insan hatasından kaynaklandığını belirtti. Diğer 41 sandıkta hiç hata yokmuş.Ben de artık bu konuda yazmayacağım, çünkü gerek kalmadı. Partiler üzerlerine düşeni yapmadığı veya korktuğu sürece de kamuoyunun kuşkularının giderilmesi mümkün değil. ***Demokrasi, yaşam biçimi, estetik, banallikHürriyet Gazetesi’nde bir fotoğraf. Konya Kültür ve Turizm Müdürü Abdüssettar Yarar, Paris’te Mevlânâ’yı tanıtım etkinliklerinde düzenlenen bir toplantıya katılmış. Yeri protokol sırasında. Kültür ve Turizm Müdürü, topuğuna bastığı ayakkabılarını çıkarmış, bej rengi çoraplı ayaklarını altına alarak bağdaş kurmuş.Belli ki böyle rahat ediyor. Ya da günün moda deyimiyle “yaşam biçimi” böyle.İşte sıkıntı buradan doğuyor. Elbette insanların bir yaşam biçimleri, dünyaya bakış açıları vardır. Bunu eleştiremezsiniz.Ama bir de artık dünyanın kabul ettiği, uyduğu kurallar vardır. Bu bir tür uluslararası yaşam biçimidir. Orada kendi yaşam biçiminizi göstermeye çalışırsanız, en azından komik duruma düşersiniz. Şahsen çok kaybınız olmaz belki, çünkü bu ait olduğunuz ülkenin kaybına yok açar.Gelelim Kültür ve Turizm Müdürü’nün davranışına. Gerçi özür dilemiş yaptığından ötürü ama bu, sorunu ortadan kaldırmıyor. Belli ki muhafazakâr sağ kesimden gelen müdür bey, bu çevrenin tipik davranışını ortaya koyuyor.Nedir bu? “Demokrasiye uygun ama estetikten yoksun ve hatta banal bir davranış biçimi.” Muhafazakâr sağ kesim bir yandan güya gelenek, görenek ve inançları ön planda tutarak yaşamak istiyor, diğer taraftan da çağdaş yaşama ayak uydurmaya çalışıyor.Sorun da bu çağdaş yaşama ayak uydurmada yaşanıyor. Dün alay ettikleri, dayatıldığını iddia ettikleri yaşam biçimine bir şey öğrenme zahmeti duymadan sadece şeklen uymaya çalışınca da komik oluyorlar.Bunu eleştirince de size “anti demokrat” yaftası asmaya çalışıyorlar.Mesele bu kadar basit aslında. *** Cumhurbaşkanı nasıl seçilecek?Yeni Anayasa ile ilgili çalışmalar sürerken “kasıtlı” olarak yapılan sızdırmalarla kamuoyunda bir tartışma ortamı da yaratılıyor.Çok belli ki bazı maddeler kamuoyundaki tartışmalar ışığında gözden geçirilecek ve bazıları sanki hiç düşünülmemiş gibi rafa kaldırılacak. Bu arada herhalde sizin de dikkatinizi çekiyordur, pek çok kavram tartışmaya açılırken “Cumhurbaşkanı’nın nasıl seçileceği” konusunda hiçbir şey yok. Oysa Cumhurbaşkanının yetkilerinin azaltılması konusunda neredeyse ortak bir görüş sağlanmış durumda. Hatta bizzat Abdullah Gül bile “yetkilerimin azaltılması beni rahatsız etmez” diyor.O halde bundan yeni anayasada Cumhurbaşkanı seçiminin yine Meclis tarafından yapılacağı fikrinin ağır bastığını çıkarabiliriz. Çünkü eğer yetkiler azaltılacaksa Cumhurbaşkanı’nı halkın seçmesinin bir anlamı kalmaz.Buna karşın 21 Ekim’de yapılacak referandumla ilgili de bir çalışma yok. Meclis tatilde, 1 Ekim’de açılacak. Bu durumda kalan 20 gün içinde mutlaka bir şey yapılması gerekiyor. Eğer referandum hiçbir önlem alınmadan yapılırsa, ortaya çok garip bir hukuki durum çıkacak çünkü.Anlaşılan AKP iktidarı da ne yapacağını tam olarak bilemiyor. Bir tarafta halka verilmiş bir söz var, öte tarafta ise seçilmiş bir Cumhurbaşkanı. Bakalım sayılı gün çabuk geçecek, biz de merakımızdan kurtulacağız.
Sevgili Güngör Ağabey;Dünkü yazında “Muhalefet de TÜSİAD kadar cesur olmalı” demişsin. Bununla ilgili birkaç şey söylemek istiyorum. Gerçi bunları bir ay öncesine kadar her gün yaptığımız gibi odana uğrayıp bir kahve içerken söylemek isterdim ama biliyorsun ki Business Channel’da çok yoğun çalışıyorum ve gazeteye uğramakta zorluk çekiyorum. Bu nedenle ister istemez yazmak zorunda hissettim kendimi.Yazını okuyunca güldüm ve “Güngör abi ne kadar da iyi niyetli. Her zaman olduğu gibi sakinlikle ve nezaketten asla taviz vermeden muhalefetten umutlu olduğunu dile getirmeye çalışmış” dedim kendi kendime.Güngör Ağabey hiç uğraşma, hiç yorulma. Çünkü bu muhalefetin muhalefet yapmak gibi bir arzusu, hevesi yok. Bu olmadığı gibi durumu öyle bir kabullenmişler ki işin keyfini çıkarmaya çalışıyorlar.Örneğin CHP ve lideri Deniz Bey. Sanki seçimlerden zaferle çıkmış gibi bir edayla geziyor. Papyonunu takıp askerin resepsiyonuna koşuyor. Belli ki devlet protokolü içinde olmak, son model Mercedes’e binmek, akıllı binanın oval ofisinde oturmak kendisine yetiyor da artıyor bile.Muhalefet olarak da Cumhurbaşkanı’nın davetine katılmamanın işe yarayacağını sanıyor. Sonra da askerin resepsiyonunda karşılaştığı Gül’ün elini sıkmak zorunda kalıyor.Öte taraftan MHP için de söyleyecek bir şey yok. Seçimden önce meydanlarda atıp tutan, halkın üzerine ip fırlatan Devlet Bahçeli de sadece tekrar Meclis’te olmanın keyfini sürüyor.Önünden geçen DTP’lilerin elini sıkarak demokrasiye ne kadar bağlı olduğunu göstermenin de primini artıracağına inanıyor.Seçimden 15 gün öncesine kadar varlığı bile hissedilmeyen sonra nasıl olduysa birden yüzde 15 oy alan MHP Meclis’e girdiği günden beri yine eskisi gibi “yok”ları oynuyor.Öyle ki Tayyip Bey seçimden önce “Şimdi Meclis’te bir de MHP- DTP kavgası mı yaşamak istiyorsunuz?” diye sorarak kendince bir tehlikeyi dile getiriyordu.Ama Meclis açıldı, Tayyip Bey baktı ki MHP’nin salonda gölgesi bile yok, DTP ile kavga etmeyi de mecburen kendisi üstlendi.Sözde muhalefet olan bu iki parti durumlarından o kadar memnun ki, ayyuka çıkan seçim şaibesinin bile üzerine gitmek istemiyor.Yani sevgili Güngör Ağabey; 4.5 yılı muhalefetsiz geçirdik, dedik ki “tek parti olunca olmuyor işte” ama bak şimdi muhalefet çeşitlendi yine bir şey yok.Çok şükür ki Kamer Genç Meclis’e girdi de muhalefet nasıl olurmuş tek kişiyle de olsa gösteriyor.Ne yazık ki Türkiye’de “demokrasi” dediğimiz bu garip durum nedeniyle iktidar partisi adeta tek kalede idman yapar gibi dilediği gibi yönetiyor ülkeyi. *****Yakında ne demek?Cumhurbaşkanı Gül’ün eşini saklama lüksü olamayacağını yazmıştım. Hele bunun asker korkusu nedeniyle yaşandığı yolundaki dedikoduların da çok çirkin olduğunu belirtmiştim.Cumhurbaşkanı gazetecilere ve sivil toplum kuruluşlarına verdiği resepsiyonda kendisine bu konuda yöneltilen sorulara cevap verirken “merak etmeyin çok yakında eşim de yanımda olacak” demiş.Ne anlama geliyor bu şimdi?Hayrünnisa Hanım şu anda niye yok? Yakında neden yanında olacak?Önümüzdeki günlerde bir şeyler mi değişecek? Bunu kamuoyunun öğrenmesi gerekmiyor mu?Artık çok belli ki Türkiye’de hiç kimsenin Çankaya’da bir türbanlı Cumhurbaşkanı eşi ile ilgili sorunu kalmadı. Ama Cumhurbaşkanı “yakında” diyerek bir şeyler ima ediyor. Galiba bizim bilmediğimiz bazı şeyler dönüyor ortada.Yoksa Cumhurbaşkanı şu anda yanında taşımaya cesaret edemediği eşini “yakında” neden ortaya çıkarsın.Kimileri “türbanı kafaya çok taktınız, bu gerginlik yaratıyor” diye sözüm ona demokratlık dersi vermeye kalkıyor. İyi de herkes kabullendiği halde eşini ortaya çıkarmayan Cumhurbaşkanı değil mi? Böyle yaparak her toplantıda sorunu gündeme taşıyıp gerginlik yaratan da kendisi olmuyor mu?*****50 sandıkta da hata varmış, ama AKP’ye yarıyormuş, o halde sessiz kalmak iyidirAklım almıyor. Seçimden 10 gün sonra ortaya atılan “sandık sonuçlarının bilgisayarla YSK’ya aktarılması sırasında korsan bir program tarafından sonuçların değiştirilmiş olabileceği” iddiaları üzerine gitmiştim. Önce pek çok kişi gülmüş ve “yenilen pehlivan güreşe doymaz” demişti.Sonra baktılar ki iş aslında ciddi, birkaç kişi daha üzerinde durdu. Ama partiler buna yeterli destek sağlamayınca iş soğudu.Oysa şimdi öğreniyoruz ki YSK MHP’nin (Genel Merkezin itirazına rağmen) birkaç yürekli üyesinin girişimiyle yaptığı itirazı sonuca bağlamış. Buna göre İzmir’de incelenen 50 sandığın hepsinde de hata var. Seçim bölgesinden yazılan sonuçlarla bilgisayardaki sonuçlar birbirini tutmuyormuş.Ama sıkı durun, bakın ne olmuş; meğer bu sandıklarda AKP eksik yazılmış. CHP’nin ise fazlalığı varmış. MHP’nin de eksik oyu bulunmuş.Bu durum da partileri iyice korkutmuş. Diğerlerine de itiraz etmeleri halinde AKP’nin oyunun daha artacağını düşünmüşler.Böyle bir şeye inanabiliyor musunuz? 50 sandığın 50’si de hatalı. Ama partiler demokrasiye, adalete, seçim sistemine gölge düşürecek bu sonuca sırf “bakarsın bizim oyumuz daha eksik çıkar” korkusuyla dokunmak istemiyor.Oysa konu çok önemli. İster AKP daha fazla oy alacak olsun ister diğerleri. Önemli olan seçim sonuçlarının sağlıklı olup olmamasıdır. Buna göz yummak, hele hele bunu kendi çıkarı için yapmak demokratik ahlaksızlığın en büyük kanıtıdır.50 sandığın 50’sinde de hata varsa, 170 bin sandık için de geçerlidir bu. Sonuç ne olursa olsun YSK’nın da bu hatayı görüp tüm sandıkların sonuçları ile bilgisayardaki karşılıklarını kontrol etmesi gerekir.Sadece muhalefet partilerine değil iktidar partisine de düşen görev budur. Başbakan’ın gerekirse yetkisini kullanarak YSK’yı uyarması ve sonuçların doğru olup olmadığının yeniden incelenmesini istemesi demokrasi ve adalet gereğidir.*****Ekonomiden garip sinyallerPek çok kişi, özellikle iş dünyası AKP’nin tek başına iktidara gelmesinden büyük mutluluk duyuyor. Türkiye’de istikrarın bozulmadığını söyleyen iş çevreleri ekonominin çok iyi olduğunu AKP sayesinde daha da iyiye gideceğini belirtiyorlardı.Ancak son birkaç gündür havada puslu bir durum var sanki. Seçime kadar ve seçimden hemen sonra iktidarı yere göğe sığdıramayanlar nedense ekonomide tehlike sinyalleri çalmaya başladılar.Sebep de dış dünyadaki gelişmeler. Amerika’daki işsizlik oranının beklenenden biraz farklı çıkması bile bizimkileri telaşlandırdı, borsada düşüş oldu. Peki, AKP tek başına iktidarda, istikrar korundu, ekonomi de çok iyiydi de şimdi nereden çıktı bu “dış etki” lafı? Ekonomi iyiyken dış etki yok muydu? Dışarısı iyiyken bunu hiç söylemeyip iktidarı övenlerin şimdi topu dışarı atmaları biraz ayıp oluyor.
Bugün Pazar. İçimden siyasetle ekonomiyle ilgili, bir şeyler yazmak gelmiyor. Bugünü başta kendim olmak üzere herkes hoş geçirsin istiyorum. Business Channel’daki arkadaşlarımdan Mustafa Aslaner her gün akşam saatlerinde ekrana gelerek çok ilginç bilgiler aktarıyor bizlere ve izleyicilere.Aslında bu bilgiler bilsek de bilmesek de pek gerekli değil. Buna karşın bu bilgileri nerede söylesem herkesin ilgisini çekiyor. Kimine herkes gülüyor, kimine şaşırıyor. Bugün de istedim ki bu gereksiz ama hoş bilgileri sizlerle paylaşayım. Sakin ve hoş bir Pazar günü geçirmeniz dileğiyle diyorum.İşte gereksiz bilgilerden semeler: - Deniz kobrası, dünyanın en zehirli yılanıdır.- Filler zıplamayan tek memelilerdir.- Yetişkin bir ayı, bir at kadar hızlı koşabilir. - 2 bin 600 kurbağa cinsi vardır. - Bir sineğin, saatteki hızı 8 km’dir. - Yunuslar, gözleri açık uyurlar. - Sümüklüböceklerin dört tane burnu vardır.- Bir devekuşunun gözü beyninden büyüktür. - İnek sütünün PH değeri 6’dır.- Bir timsahın gözlerinin arasındaki mesafe, ayaklarının büyüklüğüne eşittir. - Dalmaçyalılar gut olmayan tek köpek cinsidir. - Ayı inlerinin girişleri her zaman kuzeye bakar. - Değerli taşların çoğu birkaç elementten oluşur, sadece pırlanta tamamen karbondan oluşur.- Bukalemunların dilleri, vücutlarından iki kat daha uzundur.- Üzerinde barkodu olan ilk ürün Wrigleys marka sakızdır. - Kereviz yerken harcanan kalori, kerevizin içindeki kaloriden daha fazladır.- Hipopotamlar insandan daha hızlı koşarlar. - Meşe ağaçları elli yaşına gelmeden meşe palamudu üretemezler.- Aslanlar bir günde 50 kez çiftleşebilirler.- İnsan elinde, en yavaş uzayan tırnak baş parmağınki, en hızlı uzayan tırnak ise orta parmağınkidir. - Hawaii alfabesinde sadece 12 harf bulunmaktadır.- Güney Kore başkenti Seul, Kore dilinde “başkent” anlamına gelir.- Kanada, Kızılderili dilinde “büyük köy” anlamına gelmektedir. - İngilizce’deki Wendy ismi, Peter Pan hikayesinde kullanılmak üzere uydurulmuştur.- Sahra Çölü’ndeki Tidikelt kasabasına on yıl boyunca hiç yağmur yağmamıştır. - Mumyaların ayak parmakları tek tek sarılarak mumyalanmıştır.- Dünyadaki ilk telefon rehberinde sadece elli isim yer almıştı. 1878 yılının şubat ayında Connecticut New Haven’da yayınlanmıştı.- Yataktan düşerek ölme olasılığı iki milyonda birdir.- ABD’de, yaşları 20 ile 29 arasında olan zenci erkeklerin üçte biri ya hapiste ya da gözaltında tutulmaktadır.- Ortalama bir erkek, hayatının 3 bin 350 saatini tıraş olmak için harcar.- Geçen 3 bin 500 yılın, sadece 230 yılı barış içinde yaşanmıştır.- Sallanan sandalyede hiç durmadan sallanma rekoru 440 saattir.- Bir cam kırıldığında, ufalanan parçalar saatte üç bin millik bir hızla etrafa saçılır.- İnsan saçı, üç kilo ağırlık kaldırabilecek esnekliktedir.- Günümüzde, evlenenlerin yarısı boşanmaktadır. - Beethoven beste yapmadan önce kafasını soğuk suya sokardı.- Her 25 kişiden biri astım hastasıdır.- Uranüs, çıplak gözle görülebilen bir gezegendir.- Kaptan Cook, Antarktika hariç bütün kıtalara ayak basan ilk insandır.- Günışığından daha fazla yararlanmak için ileri saat uygulamasını Benjamin Franklin başlatmıştır.- Bir okyanusun en derin yerinde, demir bir topun dibe çökmesi bir saatten uzun sürer. - Bugüne kadar ölçülmüş en büyük buz dağı, 200 mil uzunluğunda ve 60 mil genişliğindedir ve Belçika’dan daha büyük bir yüzölçümüne sahiptir.- Charles Dickens, uykusuzluk hastalığına yakalanmıştı. Sadece yüzünü kuzeye dönerse uyuyabileceğine inanıyordu.- Bugüne kadar kaydedilmiş en büyük dalga, 1971 yılında Japonya’nın Ishigaki Adası’nda 85 metre yüksekliğine ulaşmıştır.- Açık bir gecede, çıplak gözle iki bin ayrı yıldızı görmek mümkündür.- Kış aylarında, Moskova’daki buz pateni pistleri 250 bin metrekarelik bir alanı kaplar. - Rusya’da doğudan batıya doğru seyahat edilirse, yedi saat kuşağı geçilir.- Norveç’in kuzeyinde, her yaz 14 hafta gece gündüz güneşli geçer.- Sadece dişi sivrisinekler ısırır. - Dünyada her dakika iki tane düşük şiddette deprem olmaktadır.- Hindistan’daki yıllık doğum sayısı, Avustralya’nın toplam nüfusundan fazladır. - Rusya’nın dörtte biri ormanlarla kaplıdır.- Tarih boyunca yeryüzünde bulunan altınının 200 kat daha fazlası okyanuslarda bulunmaktadır. - Köpeklerin ter bezleri ayaklarındadır. - Larry Hagman (JR.) Dallas dizisinin setinde hiç kimsenin sigara içmesine izin vermezdi. - Salatalığın yüzde 96’sı sudur.- Bir kilo limonda bir kilo çilekten daha fazla şeker vardır.- Peru’da hiç umumi tuvalet yoktur.- Timsahlar renk körüdür. - Yarım kilo bal yapabilmek için arılar iki milyondan fazla çiçekten bitki özü toplamak zorundadırlar. - Sadece dişi kanaryalar ötebilir. - Tarantulalar iki buçuk yıl yiyeceksiz yaşayabilirler. - Havuca rengini karoten verir. - İnciler sirkede erir. - Venüs saat yönünde dönen tek gezegendir. - Rodin’in ünlü ‘Düşünen Adam’ heykeli aslında İtalyan şair Dante’nin portresidir. - En fazla asfaltlı yola sahip ülke Fransa’dır.- Sihirli sözcük ‘abrakadabra’ ilk olarak yüksek ateşli hastaların ateşlerini düşürmek için söylenmişti.- Marilyn Monroe’nun altı ayak parmağı vardı.- Albert Einstein dokuz yaşına kadar düzgün konuşamamıştı. - Her iki taraf da kan bağışında bulunursa, Paraguay’da düello yapmak yasaldır. - Eiffel Kulesi’nin tepesine çıkana kadar 1792 basamak var.- Kaydedilen en uzun tavuk uçuşu 13 saniyedir. - Dünyadaki beyaz karıncaların toplam ağırlığı insanların 10 katıdır.- Eşeklerin gözleri dört ayaklarını da görebilecek şekildedir. - Kedilerin her bir kulağında 32 adale vardır. - Kutup ayıları solaktır. - Zürafalar 35 cm. uzunlukta siyah bir dile sahiptirler.- Hayvanlar aleminde sadece domuzlar güneşten yanabilir.- İnsanları parmak izinden, köpekleri ise burun izinden tanımak mümkündür. - Develerin üç tane kaşı vardır.- Kirpiler suyun üzerinde batmadan kalırlar.- Istakozların kanı mavi renktedir.- Kuş örümceği sırtında 300 yavrusuyla gezer.- Keseli farenin yavruları annelerinin sırtına ısırarak tutunur.- Salyangozların 25 bine yakın dişi vardır.- Yılanlar duyamaz. - Zürafalar yüzemez.- Kediler şeker tadını ayırt edemez.- Timsahlar, dillerini dışarıya çıkaramazlar.- Kangurular, geriye doğru yürüyemez. - Kelebekler, ayakları ile tat alırlar.- Atlar, bir ay ayakta kalabilirler.*****Büyük İskender İskender, felsefenin duayeni sayılan Aristo’ya bir mektup yazar. “Zaptettiğim topraklardaki insanları tahakkümüm altında tutabilmek için neler yapmalıyım” diye şu soruları sorar:1- Ülkenin ileri gelen insanlarını sürgüne mi göndereyim?2- Ülkenin ileri gelen insanlarını hapse mi atayım?3- Ülkenin ileri gelen insanlarını kılıçtan mı geçireyim?Aristo cevap gönderir:1- Sürgünde toplanıp sana karşı başkaldırırlar.2- Hapishaneler militan yuvası olur, kontrolden çıkar.3- Onlardan sonraki kuşak intikam hırsıyla büyür, tahtını sallar.Çözümü şöyle anlatır: “İnsanların arasına nifak tohumları ekeceksin, birbirleriyle savaşınca hakem olarak kendini kabul ettireceksin, ama anlaşmaya giden bütün yolları tıkayacaksın.”
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, seçildiği günden beri her yerde eşsiz görünüyor. Önce 30 Ağustos Zafer Bayramı törenleri, Cumhurbaşkanı tek başına geldi. Ardından askerin verdiği resepsiyon, Gül yine eşsiz. Haydi onlar askeri törenlerdi, kimileri “kadınların zaten işi yok” diyebilir. Ama Gül, Köşk’te iki davet verdi. Bu davetler seçilmesi şerefine idi. Yanında yine eşi yok.Zaten Çankaya’dan sızan bilgilere göre de Abdullah Gül, belli olmayan bir süre için eşini yanında taşımayacak.Peki neden?Kim neyi kanıtlamak istiyor ya da ne yapılmak isteniyor?Çok belli ki Türk halkı, türbanlı bir kadının Türkiye Cumhuriyeti’nin en tepesinde oturmasından asla rahatsız değil. Önce bunu oylarıyla gösterdi zaten. Ardından Konda’nın yaptığı araştırmaya göre bu oy oranı daha da arttı. Onun da ötesinde yine yapılan araştırmalar Türk halkının yüzde 80’den fazlasının böyle bir manzaradan hoşnut olduğunu ortaya koydu.O halde sorun, Cumhurbaşkanı’nın eşinin başının türbanlı olmasına askerin tepki göstermesi. Yaygın inanışa göre Cumhurbaşkanı da bu tepkinin artmaması için eşini saklıyor.Öyle yapmasa da eşini her yere göğsünü gere gere götürse ne olur?Hiçbir şey. Bunu şunun için söylüyorum. Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı, başkomutanı olduğu askerden korkmaz. En azından asker buna izin vermez.Ayrıca zaten AKP iktidarı askerden korkmadığını kanıtladı. Bu nedenle Cumhurbaşkanı’nın askerden korktuğunu söylemek asla doğru olamaz. Olsa olsa Gül şimdilik bir nezaket gösteriyordur, o kadar.Benim bu konudaki görüşüm farklı. Cumhurbaşkanı’nın askerden korkmayacağı böylesine kesinken Hayrünisa Hanım’ın ortada görünmeyişinin nedeni dış dünyanın tepkisinden duyulan endişedir.Özellikle Avrupa ülkelerinin, başı türbanlı bir First Lady’ye şaşırarak ve biraz da gülerek bakacağı düşünülüyor olabilir. Bunu da şuradan söylüyorum, gerek Abdullah Gül gerekse Tayyip Erdoğan, Avrupa ülkelerine yaptıkları gezilerde eşlerini pek yanlarında götürmediler. Yani orada bir çekince var demek ki.Herhalde Cumhurbaşkanı Gül de bunu düşünüyordur.İşin laiklikle alakası olduğunu düşünmek bana göre yanlış. Hayrünnisa Hanım’ın ortada olmayışını buna bağlamak sadece Türkiye’de gerginlik yaratır. Bu nedenle “eşsiz” tartışmasının bir an önce bitirilmesi gerekir ki Türkiye gerçekten normale dönsün.Burada da en büyük görev Cumhurbaşkanı Gül’e düşüyor. Hem dedikoduları önlemek hem de bunun yarattığı gerginliği bir an önce bitirmek için eşini mutlaka ortaya çıkarmalıdır.Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı, eşini saklama lüksüne sahip değildir.*****Karım kalbimdeÇarşamba akşamı çok sevdiğimiz dostlarımız Ünal-Ahu Aysan’ın davetindeydik. İstanbul’un tanınmış 500 kadar isminin katıldığı davette her şey mükemmeldi.İstanbul Boğazı’nın en güzel yerinde, en sıcak yaz günlerini bile aratacak sıcaklıkta herkes çok keyifli bir gece geçirdi. Gece boyu büyük çoğunluğunu tanıdığım davetlilerden Business Channel’ın henüz bir haftalık yayınından övgüyle söz edildiğini duymaktan da açıkçası çok keyif aldım.Davet sırasında masalar arasında dolaşırken çok ünlü iş adamlarımızdan birinin yanında eşinin olmadığını görünce “hayrola karını bırakmış gelmişsin” diye takıldım. Ünlü iş adamı da “nereden çıkardın, karımı hiç yanımdan ayırmam ki, o benim kalbimde” cevabını verdi. Ben de “Bunu mutlaka yazacağım, demek ki beyaz yalanların en yenisi bu” diye takıldım. İsteyenler bu yeni klişeyi kullanabilir.*****İstanbul 104’üncü şehirmiş İngiliz dergisi The Economist dünyanın en iyi yaşanılan kentlerini sıralamış. İstanbul bu sıralamada ancak 104’üncü olmuş. Listenin başında Kanada’nın Vancouver kenti var. Sonra Avustralya’dan Melbourne geliyor. Avusturya’nın başkenti Viyana ise üçüncü sırada.İlk 10 içinde 3 Avustralya, 3 Kanada kenti bulunuyor. Diğer 4’ü ise Avusturya, Finlandiya, Danimarka ve İsveç’in kentleri.Görüldüğü gibi ilk 10’da ne New York, ne Paris, ne Roma, ne Las Vegas var. Çünkü dergi, ekonomi dergisi olunca, halkın yaşam düzeyi, ekonominin iyiliği ve modern teknolojinin nimetleri kriter olrak alınmış.İlk 10’a giren kentlerden Viyana ve Cenevre’yi gördüm. İkisinde de zaman geçmek bilmedi, sıkıntıdan patladım. Viyana’da biraz eski Avrupa nostaljisinin keyfini aldım o kadar.Avustralya ve Kanada’yı ise zaten hiç görmedim. Görenlerden dinlediğime göre inanılmaz bir rahatlık var, ama bir o kadar da sıkıcı.Oysa İstanbul öyle mi? Her saniye bir heyecan, bir aksiyon, flaş bir şey var. Vancouver’da lüks ve rahatlık içinde yaşamaktansa İstanbul’un keşmekeşinde yaşamak bana çok daha keyifli geliyor.*****Kulelerin adı “Dubai Towers” olmamalı İstanbul 4. Levent’teki İETT Garajı arsasının satışında önemli bir adım daha geçildi. Arsa satışının iptali için açılan dava reddedilince Dubai Şeyhi Maktum’un önü açıldı.Artık büyük ihtimalle Türkiye’nin en yüksek iki binasının inşaatına başlanacak. Tabii devam eden bazı kritik davalar da sürüyor. Bunların da bitmesi gerek. Bu gökdelenlerin yapılmasına karşı çıkanlar elbette var. Şehircilik adına bu binaların İstanbul’a zarar vereceği de ileri sürülüyor.Ben bu büyük binalarla ilgili o kadar katı düşünmüyorum. En azından bu tür yeni ve görkemli binaların çevre etkisi de oluyor, İstanbul’un çehresi de giderek değişiyor, çirkin yapılaşma da belki bu yolla çözülecek.Ancak bu iki kule hakkında taa ilk günden beri aklımda olan ve kesinlikle karşı çıktığım bir şey var.Nedense herkes bu burgu kuleler için “Dubai Towers” diyor. Şiddetle karşı çıktığım da bu. İstanbul’un ortasına dikilecek iki gökdelenin adı yabancı bir ülkenin adını taşımamalı.Bunun iki nedeni var; birincisi duygusal, insan en yüksek iki binasının adının yabancı bir devletin adını taşımasından rahatsız oluyor. İkincisi ise eğer bu binaların tüm finansmanı Dubai Şeyhi tarafından karşılanacaksa ve bu bir tür İstanbul’a hediye edilecekse yine düşünülebilir.Oysa Şeyh Maktum sadece arsa bedelinin bir bölümünü ödeyecek, binanın yapımı için bir gayrimenkul yatırım ortaklığı kurulacak. Açıkçası bu bina bizlerin parasıyla yapılacak.O halde binanın adının Dubai olmasının hiçbir anlamı yoktur. Bunu şimdiden yazıp akıllara düşürmek istedim.