Bazen insan kendi kendini takdir eder mi? Ederse bile söylemez. Çünkü sonra “kendini beğenmiş” derler. Bu sefer “desinler” diyorum. Çünkü gerçekten 11 yıl önceki Malezya ile ilgili yazılarımı okurken kendimi takdir ettim.11 yıl önce bu ülkede yaptığım gözlemler ve aldığım bilgiler ışığında yazdığım yazı bugünün Malezya’sını ve Türkiye’nin geldiği durumu hayli iyi sergiliyor.Malezya gezisinde şunu fark etmiştim; Malezya’nın İslamcıları ülkedeki Çinli nüfusla, başka dinlere mensup olanlarla güya “hoşgörü ve diyalog” adı altında görünmeyen bir sözleşme imzalamıştı.Çinliler ekonominin lokomotifiydi. Bugün 175 milyar dolara ulaşan Malezya’nın ihracatının neredeyse beşte dördü Çinlilerin sayesinde yapılıyor.Çinliler “bize karışmayın biz de ekonomik olarak ülkeyi kalkındıralım” anlayışında. Sonuçta bir Çinli için yaşadığı ülkenin şeriatla yönetilmesi hiç fark etmiyor. Nedeni basit; o şeriat kuralları Çinliler için uygulanmıyor. Çinlilerin yapması gereken tek şey, İslamcılarla bir çatışma ortamı yaratmamak. İslamcılarla iyi geçindikleri sürece hiçbir sorun yaşamayacaklarını biliyorlar.Üstelik sözde “diyalog ve hoşgörü” ortamı sağlandığı için Çinliler Müslümanların dinine saygı duyuyor, Müslümanlar da Çinlilerin dinine aynı saygıyı gösteriyor. Oyun bu. Şu sıralar Türkiye’de çok moda olan “Birbirimizi anlayalım, ötekini de düşünelim” gibi sloganlara ne kadar benziyor değil mi?Ülkedeki yabancı yatırımcı için de durum aynı. Yapmaları gereken tek şey İslami kurallara saygılı görünmek o kadar. Zaten Malezya’dan milyarlarca dolar kazanan bir yabancının, ülkedeki rejimle ne alakası olabilir ki. Onlar kazandıkları paraya bakıyorlar. Hele Malezya’nın Avrupa Birliği’ne girmek gibi bir derdi de olmayınca yabancı yatırımcı için demokrasi, insan hakları, hukuk gibi kavramların da hiçbir anlamı kalmıyor.Böyle olunca Malezya’da İslamcılar diledikleri gibi at oynatırken, tamamen Çinlilere ve yabancılara devrettikleri ekonomi sayesinde sanal bir zenginlik ortamı yaratıyorlar.İşte bizdeki dinci çevreleri iştahlandıran ortam da bu.Şimdi Türkiye’ye gelelim. Malezya’da ekonomiyi nasıl Çinliler alıp götürüyorsa, Türkiye’de de ekonomi neredeyse tamamen yabancıların eline geçti. Ülkenin en değerli varlıklarının yeni sahipleri yabancılar. Finans sektörünün tüm denetimi yabancıların elinde. “Hep çıkıyor” diye iktidarın övündüğü borsada oynayanların yüzde 70’i yabancı. Enerjide zaten dışa bağımlıyız. Medya sektörü de giderek yabancı denetimine geçiyor.Böylelikle sanal bir zenginlik söz konusu oluyor.Bu durumun korunması ve Türkiye için sanal, ama yabancı sermaye için gerçek olan zenginliğin sürmesi için halkın fazla soru sormaması, merak etmemesi ve iktidarı zorlamaması gerekir.Bu da ancak ülkenin gündeminin, geniş kitlelerin pek itiraz etmeyeceği, tam tersine, boyun eğeceği “din” faktörünün alabildiğine kullanılması ile mümkün olabilir.İşte Malezya ve Türkiye’de başlatılan süreç budur.Türkiye bir İslam devleti olmuş, Amerika’nın Avrupa’nın umurunda mı? Hatta kurmak istedikleri düzenin sürmesi için belki de İslam devleti olması daha bile yararlı olur. Halk yaratılan suni gündemle türban takıp takmamayı tartışırken ülkenin kaynakları birer birer kaybedilir.Ülkenin aydınları inanç ile düşünceyi birbirine karıştırarak ve bunu demokrasi sanarak güya ülkenin ilerlediği, geliştiği savını hararetle savunurken, din taassubu altındaki halk daha da siner, pısar, soru sormaz, eleştirmez ve bağnaz hale gelir, gemisini yürüten de dağları aşar.Malezya bugün bu halde. Türkiye’yi bu hale getirmeyelim.***Şampiyonu öldürmekSüreyya Ayhan eğer elinden tutulsaydı Türkiye’ye dünya ve olimpiyat şampiyonlukları getirebilirdi. Ama önce namus davası atıldı ortaya. Ardından kimseye uygulanmayan bir doping skandalının içine itildi. Şimdi de maaş aldığı işinden kovuldu.Süreyya Ayhan’ın hiç kabahati yok mu? Olmaz olur mu? Ama o bir şampiyon olacaktı. Büyüklerinin daha hoşgörülü olması, biraz destek vermeleri gerekirdi. yapmadılar.Özellikle devlet katındakiler “Biz ne istiyorsak onu yapacaksın” diye direttiler. Genç bir kızın duygularıyla oynadılar. Bu, kifayetsiz muhterislerin “kral benim” kompleksinden başka bir şey değildir. Türkiye başarılı bir sporcusunu tarihe gömerken bunu başaranların utanıp utanmadığını merak ediyorum. Ve öyle sanıyorum ki hiç utanmıyorlar. Kendi kendilerine herhalde “Bizimle baş etmek kolay mı, ne olursan ol biz adamı böyle yerle bir ederiz” diye seviniyorlardır. Yazık!..***Sultanahmet’te ne oluyor?Sultanahmet İstanbul’un en önemli tarihi merkezi. Ayasofya ve Sultanahmet camileri dışında, Yerebatan sarnıçları, Topkapı Sarayı da bu meydana açılıyor.Ramazan nedeniyle popülizm sevdasına kapılan Eminönü Belediyesi yıllardır bir ay için de olsa bu turistik merkezin canına okuyor.Neyse ki bir ay çabuk gelip geçtiği için hasar o kadar da büyük olmuyor.Ancak Sultanahmet’in tam orta yerindeki, eski cezaevi yeni otelin “ek tesisleri” inşaatı var ki, işte o tam bir cinayet. Üstelik Ramazan eğlencesi rezaleti gibi bir ayda gelip geçmeyecek, ömürler sürecek bir rezalet.Buradaki otel ek tesis yapmak amacıyla tarihin üzerine betonlar döküp inşaat yükseltiyor.Sorduğunuzda altta kalan bölümün “arkeoloji müzesi” gibi korunacağı ve sergileneceği söyleniyor ama bu yeterli değil. Çünkü sonuçta tarihi merkezin ortasında bir beton yükseliyor.Çok merak ediyorum bu otelin sahibi kimdir, bugüne kadar ne yapmıştır, bu izinleri alabilmek icin, Anıtlar Kurulu gibi bir kaleyi geçebilecek kadar iyi ilişkileri kimlerle kurmuştur?Ve İstanbul’un sahipleri bir tarihin beton binalar altına gömülmesine nasıl göz yummaktadır?Bu ülkenin “diğerlerinden farklı” olduğuna inanılan Turizm Bakanı bu olaydan haberdar mıdır?İsteyen cevap verebilir. Bu köşe açık.***CHP’nin değil DYP’nin gençlik kollarıDP’nin Genel Başkanı olması için kendisine öneri götürülen Burak Küntay’la ilgili dünkü yazımda; her nasıl olduysa garip bir yanlış yapmışım. Küntay’ı anlatırken “CHP Gençlik Kolları Başkanı da olmuştu” demiştim. Nasılsa bu gözden kaçtı. Oysa Burak Küntay CHP’nin değil DYP’nin Gençlik Kolları Başkanlığını yapmıştı. Okurlardan özür dilerim.Bu arada yazıdan sonra dün pek çok mesaj aldım. Bu mesajların çoğunda 28 yaşında olmasına rağmen bugüne kadar hep başarılı çizgi yürütmüş Burak Küntay’ın DP’ye Genel Başkan adaylığının konuşulmasının çok olumlu olduğu belirtiliyordu.
Aralarında eski bakanların da bulunduğu 72 eski DYP’li milletvekili henüz 28 yaşında olan Burak Küntay’ı DP’ye Genel Başkan yapmak için kolları sıvadıBurak Küntay’ı tanıyalı 10 yılı aşkın bir süre oldu. Henüz 17 yaşındaydı. O sırada Amerika’da okuyordu. Türk öğrenci derneklerinden birinin başkanıydı, ama asıl amacı tüm Türk öğrenci derneklerinin toplandığı federasyonun başkanı olmaktı. Sonunda oldu da. Amerika tarihindeki en genç Türk Federasyon Başkanı unvanını aldı, ki ondan sonra onun yaşında hiçbir Türk öğrenci tekrar bu göreve seçilemedi. Tahminim zaten aday da çıkmadı, çünkü 18 yaşındayken böyle bir işe kalkışmak cesaret işidir.Burak Küntay aldığı siyaset bilimi eğitimini tamamladıktan sonra Türkiye’ye döndü. Bir süre CHP Gençlik Kolları Başkanlığı yaptı. Sonra akademik hayata geçti. Şu anda Bahçeşehir Üniversitesi’nde Siyaset Okulu’nun başında.Dün Sabah Gazetesi yazarı Mahmut Övür’ün köşesinden öğrendiğime göre bazı eski DYP’liler kasım ayında toplanacak DP Kongresi’nden başkan adayı olması için Burak Küntay’ın kapısını çalmışlar. Demişler ki “Türkiye’nin artık çok genç ve yetenekli isimlere ihtiyacı var. Gün Türkiye’ye hizmet günüdür. Gel DP’ye Genel başkan adayı ol. Bizler de destekleyelim.” Yazıyı okuyunca içimi garip bir heyecan sardı. Çünkü eğer bu girişim gerçekleşirse, Türk siyaseti bir devrime tanık olacaktır. İlk kez henüz 28 yaşında olan bir siyasetçi köklü geçmişi olan bir partinin başına geçecektir.Doğal olarak Burak Küntay’ı aradım. Küntay böyle bir görüşmenin yapıldığını belirterek “Aslında çok şaşırdım. 30 yaşıma bile gelmemişken böyle bir teklifin gelmesi elbette çok gurur verici. Şimdi önce ailemle görüşüp sonra da inandığım güvendiğim isimlere danışacağım” dedi.Burak Küntay’ı çok zorlamak istemedim. Böyle bir kararı almak herhalde kolay değil, o halde düşünsün taşınsın.Daha sonra kendisine bu teklifi götüren isimlerden eski DYP’li milletvekili Hasan Peker’le konuştum. Peker geçtiğimiz günlerde aralarında eski bakanların da bulunduğu 72 eski DP milletvekili ile Kumburgaz’da bir araya geldiklerini anlatarak “Orada gördük ki durumdan herkes şikâyetçi. Türkiye’nin önünün açılması, gönlü Türkiye sevgisi ile dolu olan insanların hizmet şansı bulabilmesi için partimizin mutlaka büyük bir atağa kalkması gerekiyor. Biz ne yazık ki devletin hukukunu savunma telaşına düşerken halkın hukukunu bir kenara bıraktığımızı fark ettik. Bunu aşmak için de yepyeni bir soluğa ihtiyacımız olduğunu biliyoruz. Bunu yapabilecek, genç, iyi eğitimli, vizyonu geniş olan isimler üzerinde dururken Burak Küntay adı öne çıktı” dedi.Hasan Peker’e “bu gerçekten devrim olur. Kendi adıma söyleyeyim; eğer DP böyle bir hamle yapabilirse Türkiye adına çok önemli bir adım atılmış olur. Siyasete genç ve yetenekli başka birçok isim kazandırma şansı yakalanır. Türkiye kemikleşmiş dar siyasi kadrolardan kurtulabilir” dedim.Burak Küntay böyle bir atağa hazır mı, bunu ister mi şu anda bilemiyorum. Ama henüz 28 yaşındaki bir gence geçmişi köklü olan bir siyasi partinin Genel Başkanlık koltuğunu sunabileceğini düşünmesi bile çok ileri adımdır. Keşke umulanlar gerçekleşse de Türk siyaseti yepyeni, yıpranmamış, çağdaş, geniş vizyonlu genç insanlara kavuşsa.Eski paşalar ters düşüyorDaha önceleri “Bunlar Genelkurmay adına konuşuyor” denilen bir takım emekli generaller şimdi farklı davranıyor. AKP iktidarından sonra değişim geçirdikleri gözlenen bazı emekli generaller Genelkurmay Başkanı Büyükanıt’ın konuşmalarının yanlış olduğunu anlatıyorlar.Örneğin önceki gün bir kanala çıkan emekli generallerden biri “Gece yarısı açıklaması büyük yanlıştı” dedikten sonra “Harp Akademileri’nde yapılan konuşmanın da bir manası yok” diye konuştu.Bu tuhaf değişimi askeri iyi tanıyan bir uzmana sordum. Şöyle cevap verdi: “İki nedeni olabilir. Birincisi bu konuşmaları yapanlar son zamanlarda AKP’nin de desteğini alarak bazı ticari menfaatler içine girdiler, Genelkurmay bundan rahatsız. İkincisi de aynı kişiler ülkeyi kurtarmak adına bir takım yanlış ilişkiler içine giriyorlar. Genelkurmay bundan da rahatsız. Emekli bazı askerler de bunun öfkesiyle şimdi eleştiriye başladılar.”Referanduma katılmama kampanyasıSon birkaç gündür internet üzerinden mail zinciri ile bir kampanya yürütülüyor.Buna göre 21 Ekim’de yapılacak anayasa değişikliği referandumunu boykot çağrısı yapılıyor.Çağrının bir bölümünde “Oylamaya katılmayın. Çünkü siz hayır deseniz bile evet oyları daha fazla çıkacaktır. O halde bırakın sadece AKP’liler oy kullansın. AKP’nin gerçek oyu ortaya çıksın.” Bu doğru bir mantık mı bilemiyorum. Referanduma katılmamakla sorun çözülür mü, orası da meçhul.Ancak yeri gelmişken bir kere daha yazmak istiyorum. Türkiye 21 Ekim günü dünyanın en garip referandumlarından birini yapacak.Ortada bir anayasa değişikliği var ve bunun halk tarafından onaylanıp onaylanmayacağı ortaya çıkacak. Buna karşın bu değişikliği alelacele hazırlayıp Türkiye gündemine sokan AKP bile olumlu olumsuz tek görüş bildirmiyor.CHP’den ve MHP’den de hiç ses yok. Ben de merak ediyorum; örneğin CHP bu referandumda halkın nasıl oy kullanmasından yana. Değişikliklere “evet” mi yoksa “hayır” mı denmesini istiyor. AKP’den ise ilk kez dün ses çıktı. Başbakan referandumda evet denilmesini istedi ama sonraki sözleri çok kafa karıştırıcıydı. Çünkü Erdoğan “Altını çizerek söylüyorum, bu anayasadan evet çıkarsa 12. cumhurbaşkanı bu yöntemle seçilecek” dedi. Bu yepyeni bir hukuki bakış açısı. Maddede “11. cumhurbaşkanını halk seçer” denilirken Tayyip Bey bunun 12. olacağını nasıl ileri sürebiliyor. Anladığım kadarıyla Tayyip Bey yine “çelik çomak oyunu” oynatmaya kararlı. Çünkü bu cümlenin başka amacı olamaz. Demek ki referandum konusunda bugünden itibaren yeni bir süreç başlayacak.Herkes laik, peki kim değil?Vatan’ın dünkü manşetini okurken ister istemez gülümsedim. Gerçi Vatan’ın manşetindeki haberlerin hepsi diğer gazetelerde de vardı ama, hepsi ayrı ayrı haber yapılmıştı. Vatan ise aynı konudaki tüm haberleri tek başlık altında toplamıştı.1 Ekim önemli gündü. Meclis’in açıldığı gün, zaten aynı konudaki haberler de bu yüzden oluştu.Cumhurbaşkanı, her yasama döneminde olduğu gibi Meclis’te ilk konuşmayı yaptı. Cumhurbaşkanı’nın üzerinde durduğu en önemli konu laiklikti. Cumhurbaşkanı laikliğin önemini ve ona verdikleri değeri anlattı.Meclis Başkanı da Cumhurbaşkanı’nı kürsüye davet etmeden önce kendi konuşmasını yaptı ve o da üzerine basa basa laiklikten söz etti. Laiklikten kimsenin vazgeçemeyeceğini, Anayasa’nın ilgili maddelerinin değiştirilmeye kalkılamayacağını belirtti.Meclis’teki açılış törenine aynı sırada İstanbul’daki Harp Akademileri’nin açılışı olduğu gerekçesiyle katılmayan Genelkurmay Başkanı da aynı yönde mesaj vererek “laikliğe kimse dokunamaz” dedi.Şimdi gel de gülümseme. Devletin en tepesindeki üç kişi de “laiklikten vazgeçilemez” diyor. İyi güzel de bu durumda laiklikten vazgeçmek isteyen kim ki, vazgeçilemeyeceği bu kadar vurgulanıyor?Bu kendi kendimizi kandırmaktan öte bir şey değildir. Herkes biliyor ki bu ülkenin en tepe yerlerini işgal edenlerin önemli bir bölümünün laiklikle ilgili sorunları var. Bunu kendilerine en az hasar verecek biçimde halletmek için türlü çeşitli oyunlar oynuyorlar. Anayasayı sözde çağdaş yapmak amacıyla baştan aşağı yenilemek istiyorlar.Ama henüz bunu bu kadar açık seçik söylemekten korktukları için de resmi konuşmalarda laiklik vurgusu yapıyorlar.Ben bu oyundan kendi adıma sıkıldım artık.
Türkiye’nin Malezya’ya benzetilmek istendiğini 11 yıl önce yazmıştımAKP iktidarının Türkiye’yi Malezya’ya benzetmek istediğini seçimlerden önce bir yazımda yazmıştım. Ancak o yazıyı yazarken aklımdan “Ben bunu yıllar önce daha ayrıntılı biçimde yazmıştım” diye geçirmiştim. İnternette arama yaptım ama yazıyı bulamadım.Derken Malezya örneği daha geniş kesimler tarafından da kullanılmaya başlanınca bu kez “O yazıyı bulmam şart oldu” dedim. Ne zaman yazmış olacağımı düşünürken, Erbakan’ın 10 günlük İran, Pakistan, Singapur, Malezya Endonezya gezisi sırasında olabileceği geldi aklıma. Arşivimi karıştırıp o tarihteki yazıları aramaya başladım ve sonunda buldum.Üstelik bir değil iki yazı yazmıştım. Yazıyı hemen bulamamamın nedeni, o tarihte henüz internete geçmemiş olmamızdı. Bu yazılardan çok değil 10 gün sonra Sabah Gazetesi de internet ortamına taşınmış meğer ve ben de “Müjde artık yazıları internetten okuyabilecek ve mesaj da atabileceksiniz” başlıklı bir yazı yazmışım.Yani sadece 10 gün için arşivimi çıkarıp taramam gerekti.Erbakan’ın rüyası10 günlük o geziye Sabah Gazetesi adına katılmıştım. Malezya’ya geldiğimizde de bugünkü köşe yazılarına göre hayli uzun ve ayrıntılı bir yazı yazmışım.Bu yazıda şöyle diyorum “Anlaşıldığı kadarıyla bu gezinin asıl amacı Malezya imiş. İran ve Pakistan sanki işin makyajı gibi geldi bana (...) Erbakan Türkiye’de Atatürkçü ve Cumhuriyetçi gelenekleri yıkamayacağını çok iyi biliyor (...) Erbakan Türkiye’nin İran veya Pakistan gibi olamayacağının farkında. Refah ve lideri Erbakan Türkiye’nin Malezya gibi olabileceğini düşünüyorlar.” Malezya ile ilgili ayrıntılı bilgiler de verdiğim yazıyı tekrar okuyunca, o günün Malezya’sı ile bugünün Türkiye’si arasında bazı önemli benzerlikler olduğunu da gördüm.11 yıl önceki yazıda Malezya ile ilgili bilgiler verirken şunlara değinmişim. “Malezya’da halkın tamamı Müslüman değil. Müslümanlar’ın oranı yüzde 60 kadar. Halkın yüzde 32’si Çinli. Müslümanlık dışında en saygın din Budizm. Taoculuk, Konfüçyüs, Hıristiyanlık ve Bahailik de var. (...) Ekonomiye tamamen Çinliler hakim. Onlar din olarak öne geçemeyeceklerini bildikleri için Müslümanlarla çatışmaya girmiyorlar ama ekonomiyi yönetiyorlar (...) Malezya ekonomisi hızla yükseliyor. Ülke İngiliz, Fransız, Alman, Amerikan şirketleriyle doldurulmuş. Başkent Kuala Lumpur’da birbiri ardına gökdelenler dikiliyor.” “(...) Ülkede çifte hukuk uygulanıyor. Müslümanlar şeriat yasalarına tabi, diğer kesimler içinse normal hukuk uygulanıyor. Ancak anayasadaki değişiklikle şeriat hükümleri Müslüman olmayanlara da uygulanmaya başlanacak.” “(...) Malezya’da bu yapı hoşgörü ve diyalogla açıklanıyor. Erbakan ve arkadaşlarını heyacanlandıran bu. Sürekli bizim bunu Türkiye’de de gerçekleştirebileceğimizi söylüyorlar....” O günden bu güneYazdığım yazılardan çıkardığım örneklere baktıktan sonra şunu söyleyebilirim; Malezya’da “değişim!” 11 yıl öncesinden başlamıştı. Şeriatçı Malay yönetimi ekonomiyi tamamen Çinlilere ve yabancılara bıraktıktan sonra, bunu bir “hoşgörü ve karşılıklı anlayış” kılıfına sokarak şeriat rejimini uygulamaya başladılar.Bundan Çinlilerin ve yabancıların şikâyeti yok. Çünkü kimse onlara karışmıyor ve onlar da Malezya’dan çok büyük paralar kazanıyor.Şimdi yukarıdaki özet örneklere bakarak Türkiye’nin bugünkü durumunu ele alalım. Türkiye’de nüfusun yüzde 98’i Müslüman. Türkiye’de Malezya’daki gibi başka bir ulus ve din yok. Ama ekonominin yarıdan fazlası yabancıların elinde. Tıpkı Malezya’daki gibi gökdelenler ardı ardına yükseliyor, ekonomideki rakamsal veriler müthiş hale geliyor.Bu durumda ne olup bittiğini düşünmeyen halkın bir şikâyeti yok. Onlar için zaten kendileri gibi olanlar iktidarda ve bunun nemasını yemeye çalışıyorlar.Ekonomiyi yöneten yabancılar için de sorun yok. Onlar sadece kazandıkları paraya bakıyorlar. Özellikle Avrupa Birliği sayısal demokrasiyi yeterli gördüğü için sesini çıkarmadan parasını kazanmayı sürdürüyor.İşte Malezya böyle bir ortamda şeriat ülkesi haline geldi. Türkiye’nin de önümüzdeki 5-10 yıl içinde böyle olmayacağını kimse söyleyemez. Çünkü bazı kurallar dünyanın her yerinde geçerlidir. Malezya ekonomiyi ellerinde tutan yabancıların elinde nasıl şeriata teslim olduysa, Türkiye için de bu kaçınılmaz olabilir.Pek moda olan ve söylendiğinde akan suların durduğu “her şeyin başı ekenomi” sözü, Malezya’da bu sonuca yol açtı. Türkiye’nin de gidişi bu yöndedir.Buradaki tek umut verici gelişme, Türkiye’nin Malezya ile asla kıyaslanamayacak tarihi geçmişi ve halkının Malezya halkından kafaca daha üstün olmasıdır.Malezya konusuna devam edeceğim.***Malezya geçen 11 yıl içinde “şeriatın artık katı biçimde uygulandığı” ülke haline geldi. Oysa 11 yıl önce Çinlilerin yarattığı “ekonomik mucize” nedeniyle irticanın bu kadar hızla gelemeyeceği sanılıyordu11 yıl öncesinin başbakanı Necmettin Erbakan ve arkadaşlarının rüyası Türkiye’yi Malezya’ya benzetmekti, çünkü Türkiye’nin bir Afganistan, Pakistan ya da İran olamayacağını biliyorlardı*****Seyircisiz maçCumartesi günü yazdığım “seyircisiz maç olmasın, hasılat ev sahibine bırakılacağına iyi bir iş için kullanılsın” yazıma pek çok destek geldi. Bu arada yeni öneriler de var.Galatasaray- Beşiktaş maçının ne kadar zevksiz ve heyecansız geçtiğini hepimiz izledik. Bunun böyle olmaması lazım.Ayrıca seyircisiz maçla kim cezalandırılıyor? Taraftar mı, kulüp mü yoksa tüm spor severler mi?Bu arada birçok sporsever seyircisiz maçla ev sahibi takımla birlikte rakip takımın da cezalandırıldığı düşüncesinde. Örneğin bu hafta Beşiktaş seyircisinin suçu neydi ki onlar da ceza gördü.Suat Sarı adlı bir okurumun şöyle önerisi var. Diyor ki “İlle de seyircisiz oynanacaksa, bari rakip takıma ayrılan kontenjanın doldurulmasına izin verilsin. İki takım da cezalandırılmasın. Kendi maçında, kendi sahasında sadece rakip takım seyircisini gören takımlar artık daha düzenli olmak zorunda hissedeceklerdir.” Haksız değil ama...
Uzun yıllar birlikte çalıştığımız Fügen Ünal Şen’le konuştum geçenlerde. Fügen çok başarılı ve kaliteli bir gazeteciydi. Her nedense meslekten bir koptu pir koptu. Onun yeteneklerinde bir gazetecinin çalışmaması bana gerçekten acı veriyor. Keşke bir fırsat olsa da mesleğe dönse diyorum kendi kendime.Ama Fügen Ünal Şen çalışmıyor diye boş da oturmuyor. Kitap yazıyor. Kaç kitabı oldu bilmiyorum.Fügen’in yazdığı kitaplardan biri “Kuytuda Büyür Hayat” Bu kitapta Afgan kadınlarının kullandığı Burka ile ilgili bir yazısı vardı. Bu yazı yazıldığında belki çok dikkat çekmemiş olabilir, çünkü o sırada Türkiye şimdiki gibi bir tehlike ile karşı karşıya değildi.Fügen’den bu yazıyı köşemde kullanıp kullanamayacağımı sordum. Memnun olacağını söyledi. Ben de bir kadın gazeteci gözüyle Afgan kadınının kâbusu olan Burka’yı okuyun istedim. İşte o yazı:Amerika Afganistan’ı vurdu ya, gazeteci olan eşim günlerini, hatta aylarını o bölgede geçirdi. Türkiye’ye dönerken bana “armağan” olarak mavi, ipekli bir “Burka” getirdi. Evet evet, Afganlı kadınların Taliban döneminde giymeye zorlandıkları Burka’dan söz ediyorum. Burkayı bavulundan çıkarıp bana uzatırken de, “Bunu giydiğin an, armağanın benden değil, Atatürk’ten geldiğini hissedeceksin. Atatürk’ün, siz kadınlara yaptığı iyiliği daha iyi anlayacaksın” demişti. Doğrusu o an ne söylediğini anlayamamıştım, mavi ipeksi kumaşa uzanırken...Burkayı ambalajından çıkarıp, bu acayip örtünün neresine kafamı sokacağımı araştırdım bir süre. Bilmece gibiydi. İşlemelerle yapılmış yarım santimlik pencerelerden oluşan kafesi gözlerimin önüne denk düşürmeye çalıştım. Dünyayı görebilmek için!!!Kafamı bir çember gibi sıkan dar bölmeye sokuşturdum; daha ilk saniyelerde kendi nefesimden tiksinmeye başlamıştım. Soluk alıp vermek tam bir işkenceydi. Ağzıma yapışan kumaş nefesimle ısınıyor, “içeride” gitgide ağırlaşan bir koku oluşuyordu.Ellerim de felaket durumdaydı doğrusu. Hareket kabiliyetimi tümüyle kaybetmiştim.Eşime, “Bunun omuz kısmı neresi” diye sormuştum burkayı giymeye çabalarken. O da, “Omuz olursa, burka olmaz. Önemli olan kadının, hiçbir hattının belli olmaması” demişti.Burkayı giydim. Aynanın karşısına geçtim ve kendimi aradım! “Ben” yok olmuştum. Gözlerim, yüzüm, mimiklerim, bakışım hatta sesim yok olmuştu.Ezilmiştim. Küçülmüştüm. Görüş alanım daralmıştı.Görebildiğim dünya minik karelere bölünmüştü. Sanki kafamı çevirmek yetmiyor, vücudumu komple oynatırsam daha fazla bir şeyler görürüm zannediyordum. Ama olmuyordu.Gözler 180 derece görür ya, benimkiler o an ancak 30 dereceye hakimdi.Zannedersem bir dakika kalabildim burkanın içinde. Bir ömür böyle yaşayanları anlayabilmek için, bir dakika zor dayandım, itiraf ediyorum. Bir çırpıda çıkardım.Ama burkayı söküp atarken bedenimden, evime gelen tüm kadınlara burkayı giydirmeye karar verdim. Benim öğrendiğimi, yani “Atatürk’ün armağanı”nın farkına daha iyi varabilsinler diye.Çünkü ben, bir kadın için çarşafa bürünmenin ne demek olduğunu ancak burkanın içinde bir dakika kaldığımda tam algılayabilmiştim. Şimdi daha rahat hissediyorum kendimi. Daha güçlüyüm ve daha kendim.Burka, beni hayattan çekip alırken kulağıma bir şeyler de fısıldamış belli ki...Ondandır, “Seyahatim esnasında köylerde değil, bilhassa kasabalarda ve şehirlerde kadın arkadaşlarımızın yüzlerini ve gözlerini çok kesif olarak kapattıklarını gördüm. Erkek arkadaşlar bu biraz bizim bencilliğimizin eseridir. Onlar da yüzlerini cihana gösterebilsinler ve gözleriyle cihanı dikkatle görebilsinler. Bunda korkulacak bir şey yoktur” sözlerini duymam Atatürk’ün. Ondandır, ansiklopedi karıştırıp hatırlamam, Atatürk’ün bu sözlerinden sonra Türk kadınının önce peçeyi, 25 Kasım 1925’teki Şapka Devrimi’nden sonra da çarşafı bıraktığını... Ondandır, gülümseyişim, sessiz şükranlarımla... *** Irak fiyaskosuÖnce kamuoyunu “Irak’ta sınır ötesi operasyon yapılacak” diye kandırdılar. Ardından bunun yaratacağı sakınca görülerek “Sınır ötesi harekât yapılacak ama Irak hükümetinden de izin alınacak” yalanı yayıldı ortalığa. Sonra anlaşıldı ki Irak yönetiminin böyle bir niyeti hiç olmadığı gibi tepki de göseriyor. Amerika da işe karışınca “sınır ötesi operasyon” lafları rafa kalktı.Nasıl ekonomide “sanal” bir durum yaşıyorsak dış politikada da durum aynı. İktidar dış politikada başarılı gibi gözükmek için her gün olmadık bir zafer haberi pompalıyor. Örneğin Bush bizi o kadar seviyormuş ki önce Erdoğan’a randevu vermiş, ardından da Gül’ü davet edecekmiş. İyi de kimse sormuyor “Erdoğan hazır Amerika’dayken niye görüşmüyor da 35 gün sonrasına randevu veriyor?” diye.Dış politikada “sanal” zaferlerle avunurken bir de bakıyoruz ki Amerika PKK’ya tank bile vermiş. Başbakan da 35 gün sonra bunu Bush’a şikâyet edecekmiş. Bush 35 gün sonra şehitlerimizi de geri verebilecek mi?*** Takım tutar gibi fikirleri savunmakSon günlerin en moda konusu Birinci ve İkinci Cumhuriyetçiler olarak adlandırılan kişilerin basındaki sözcülerinden takımlar kurmak oldu.İlk bakışta esprili gibi görünen hatta insanı gülümseten bir tarafı var. Hele siz de kendinizi bu taraflardan birinde görüyorsanız, karşıdakini aşağılamak için güzel bir fırsat yakalamış oluyorsunuz.Ben buna başka bir noktadan bakıyorum. Bu takım kurma işi bana göre büyük bir sahtekârlığın da ibret verici bir kanıtı.Neden böyle düşünüyorum? Fikir tartışmasını takım tutma düzeyine indirirseniz insanların birbirini anlaması, tartışılan fikirlerden iyi bir noktaya gidilmesi mümkün değildir.Düşünün Fenerbahçe ile Galatasaray’ı. İki takımı tutanlar, ne olursa olsun asla ve kat’a karşı tarafın da iyi oynadığını ya da onlardan bir şeyler kazanacağını düşünmez. Sadece kendi takımını tutar, karşı tarafı yuhalar.Ama işin bir de başka özelliği var. Bu iki takımın başındakiler aslında aynı kampın adamlarıdır. Aynı yerde yemek yerler, aynı şekilde giyinirler, aynı şeylerden zevk alırlar, maçlar dışında hep birliktedirler ve aralarında pek sorun yoktur.Bu iki takımın amigoları da birbirlerini tanırlar va hatta birlikte eylem planlarlar. Oysa iki takımın taraftarları için bu pek geçerli değildir. Onlar kavga ederler, birbirlerini bıçaklarlar, yol kesip adam döverler.Dikkatimi çeken ikinci nokta ise, bazı yazarları iradeleri dışında sanki bir takım içindeymiş gibi göstermektir. Kendilerine ikinci cumhuriyetçi diyenler bu işten elbette memnun çünkü “reklamın iyisi kötüsü olmaz” diye düşünüyorlar. Buna karşın cumhuriyeti, laikliği, demokrasiyi, hukukun üstünlüğünü savunan yazarların bu numaracılara karşı rakip gösterilmesi ve listemler yayınlanması çok ayıp bir şey.
Dünyanın en eski kelimelerinden biri bana göre “neden” çünkü insanoğlu kendini bulmaya başladığından bu yana hep aynı soruyu soruyor: “Neden?” Zaten bilimin gelişmesi de bu yüzden değil mi? Bir gün “neden” diye sormayı bıraktığımız an herhalde yaşamadığımızı da anlayacağız.Aşağıda “neden” diye başlayan cümleler bulacaksınız. Bunların cevabını ille de vermeye çalışmayın. Bugün Pazar biraz gülümseyelim.1- Neden bozulan otobüsün yolcuları bizim otobüsümüze aktarıldığında onlara mülteciymişler gibi bakarız?2- Neden lokantalarda, “Sabahları sıcak çorba bulunur” yazar? Çorba aslında soğuk mu içilir, sıcak çorba bir farklılık mıdır?3- Neden otobüste filan insanlar bir siren sesi duyunca toplu halde sesin geldiği yere bakarlar? Giden aracın ambulans, itfaiye ya da polis aracı olduğunu öğrenmek insana ne kazandırır? 4- Neden her gördüğümüz haritada hemen Türkiye’yi bulmaya çalışırız? Millet olarak dünyada kaybolma kompleksimiz mi vardır? 5- Neden insanlar birbirlerine sarılınca sağa-sola sallanırlar? 6- Neden öğrenciler ilköğretimde “öğretmenim” derken lisede bir anda “hocam” demeye başlarlar? 7- Neden sınavlarda “4 yanlış bir doğruyu götürür” şeklinde bir uygulama ile öğrenciler cezalandırılırlar da “4 doğru bil, bir doğru da bizden” şeklinde bir kampanya başlatılıp zekaya ve riske girme cesaretine ödül verilmez? 8- Neden insanlar kapalı bir alandan yağmur yağan alana çıkınca kafalarını eğerler? Yağmura duyulan saygıdan mıdır yoksa ondan tırstığımız için midir? 9- Neden dükkanını kapatıp giden esnaf, kapıya “10 dakika sonra dönücem” yazar, ne zaman gittiğini nasıl anlarız ki? 10- Neden televizyona çıkan insanlar kendilerini Türkiye’deki bütün insanların izlediğini sanarak “Şu anda 70 milyon kişi bizi izliyor” derler?11- Neden gözlerinden öperim denir? İnsan vücudunda öpülecek daha uygunsuz bir yer var mıdır? Kimse kimseyi gözünden öpmüş müdür?12- Neden düğünlerde “Dom Dom Kurşunu” ile göbek atılmaktadır. “Bir avcı vurdu beni, bin avcı beni yedi” gibi sözler eşliğinde ken dinden geçen başka milletler var mıdır?13- Neden kadınlar mini etek giyip oturunca sanki sünüp dizlerine kadar gelecekmiş inancıyla eteklerini çekiştirirler?Mayosuz güneşlenmeVücudu oldukça güzel genç bayan tatilinin hemen her gününü kaldığı otelin terasında güneş banyosu yaparak geçiriyordu.Genç kadın bir gün bakmış ki otelin en üst katında onu kimsenin göremeyeceği bir yer var. Oraya çıkıp mayosuz sere serpe güneşlenmeye başlamış. Aradan birkaç dakika geçmiş ki merdivenlerden koşarak birinin çıktığını duyunca havlusu ile poposunu örtmüş. Soluk soluğa kadının yanına gelen adam otelin müdürü olduğunu söyleyerek “Pardon” demiş, “Otelimiz güneşlenmeniz konusunda bir şey diyemez ama dünkü gibi mayonuzla güneşlenirseniz çok iyi olacak.” Kadın “Ne fark eder” diye sormuş sakince ve “Beni burada kimse göremiyor ki. Üstelik bakın popomu da örtüyorum” diye sürdürmüş biraz da kızgın ifadeyle.“Tam olarak değil” demiş müdür utanarak “Tavanı cam restoranın üzerinde güneşleniyorsunuz da.”Kaç yılında yaşadığınızı bu testle belirleyin İnternette imzasız gezinen testlerden birini buldum. Bana ilginç geldi sizlerle de paylaşmak istedim. Artık teknolojinin esiri gibiyiz. Ama hangimiz kaç yılında yaşıyoruz bunu biliyor muyuz? Aşağıdaki testi okuyun ve en azından bu yıl yaşayıp yaşamadığınızı öğrenin.1. Şifrenizi yanlışlıkla mikro dalga fırınınıza girmeye çalışıyorsanız,2. Gerçek iskambil kâğıtlarıyla yıllardır fal bakmadığınızı fark ettiyseniz,3. 3 kişilik ailenize ait 15 adet telefon numaranız varsa,4. Yan masada çalışan arkadaşınıza e-mail gönderiyorsanız,5. Arkadaşlarınızı ve yakınlarınızı arayamama sebebiniz e-mail adreslerinin olmamasıysa,6. Alışverişten dönerken evinizde aldıklarınıza taşımaya yardım edecek birinin olup olmadığını anlamak için cep telefonunuzu kullanıyorsanız,7. Televizyondaki her reklâm, ekranın altında bir web adresi içeriyorsa,8. Hayatınızın ilk 20, 30 belki de 60 yılında sahip olmamanıza karşın, bugün evinizden cep telefonunuzu almadan çıkmak sizde paniğe yol açıyor ve almak için geri dönüyorsanız,10. Sabah uyandığınızda kahvaltıdan önce online oluyorsanız,11. Gülümserken başınızı yana yatırıyorsanız :)12. Bu yazıyı okuyorsanız, başınızı sallıyor ve gülümsüyorsanız,13. Daha da kötüsü, bu maili kimlere forward edeceğinizi şimdiden biliyorsanız,14. Listede 9. maddenin olmadığını fark edemeyecek kadar meşgulseniz,15. Yukarı çıkıp listede 9. maddenin olup olmadığını kontrol ettiyseniz ve şu an kendi kendinize gülüyorsanız 2007 yılında yaşıyorsunuz demektir.Kağıt neden 7-8 kereden fazla katlanamaz?Gereksiz ama ilginç ve gülümseten bilgiler yazdım ya, hafta içinde Tamer Korugan’dan bir mesaj aldım. Korugan bu tür bilgileri “Lüzumsuz Bilgiler Ansiklopedisi” adlı bir kitapta toplayan yazar.Bu gereksiz bilgiler içinde “Kağıt 7’den fazla katlanamaz” şeklinde bir madde vardı. Hatta bir küçük öğrenci, kağıdın 8 defa katlanabildiğini televizyonda izlediğini yazmıştı.Tamer Korugan ise bu tür bilgileri aynı zamanda bilimsel olarak da kanıtlıyor. İşte kağıdın neden 7’den fazla katlanamayacağını yazmış. Birlikte okuyalım, çok ilginç;Hangi cinsten, ebatta ve kalınlıkta yapılmış olursa olsun bir kağıt parçasını 7-8 kereden fazla katlamanın mümkün olmadığını duyunca defter sayfalarını veya gazeteleri katlayarak bizzat denemişsinizdir. Kağıt artık katlanamaz hale gelince “eğer elimde çok daha büyük ebatta ve çok daha ince bir kağıt olsaydı veya ben daha kuvvetli olsaydım, kağıdı daha fazla katlayabilir miydim acaba” diye düşünmüş de olabilirsiniz.Günümüzde en çok tüketilen 1. hamur, 80 gr/m2’lik, 210x297 mm boyutunda, 0,1 mm kalınlığındadır. Standart A4 kağıdı, hep aynı yöne doğru katlandığında, birinci katlayışta kat sayısı 2’ye, kalınlığı 2 mm’ye çıkarken kağıdın boyu yarı yarıya azalmış yani 15 cm civarına düşmüş olur.Altıncı katlayışta katların sayısı 64’e ulaşır. Kalınlık 6,4 mm olurken kağıdın boyu katlana katlana 4,7 milimetreye düşmüş yani kağıdın kalınlığı boyunu geçmiştir. Sekizinci katlamada kat sayısı 256’yı, kağıdın kalınlığı ise 2,56 santimetreyi bulur. Kağıdın boyu ise artık, 11 cm yani yaklaşık 1 milimetredir. Daha doğrusu ortada katlanabilecek bir kağıt kalmamıştır.Şüphesiz bu katlama olayında kağıdın boyutunun ve katlamanın şeklinin daha doğrusu yönünün etkileri de önemlidir. Bu ilişkiyi matematiksel bir formüle döken kişi, yıllarca önce lisede matematik dersinden ekstra not almak için ödev konusu olarak bunu seçen Britney Gallivan’dır. Gallivan önce film inceliğinde bir altın tabakayı 12’ye katlamış, daha sonra da normal bir kağıt için kağıdın boyutuna, kalınlığına ve katlama yönüne göre katlanabileceği miktarını veren formüller geliştirmiştir.
Seçimlerde halktan yüzde 47 oy desteği almak yetmiyor bazen. AKP ezici bir seçim zaferi kazanmasına rağmen içinde korkuyu atamadığı gibi cesur davranmayı da beceremiyor. Bunun yerine aslında kendisinden olmayan çevreleri “demokrasi adına” tahrik ederek sessiz ve derinden mesafe almaya çalışıyor.Güya anayasayı daha çağdaş ve demokratik hale getirme çabaları! bu korku ve endişenin somut bir örneğidir.Günlerdir yeni anayasa üzerindeki tartışmaları izliyorsunuz. Bu yenilikten aklınızda kalan ne var?Sadece iki şey. Biri türbanın neredeyse milli bir giysi haline getirme uğraşı, diğeri de Tevhid-i tedrisat kanununun by-pass edilmeye çalışılması. Ki ikincisi çok daha önemli ve vahim bir konudur.Bana göre gerisi tamamen palavra. Kimsenin yeni bir anayasa istediği yok. Bakmayın siz kimi aydın ve ileri çevrelerin “çağdaş anayasa” sözlerine. Bu kesim “demokrasi fikri altında ezildiği” için AKP’nin “çağdaş anayasa masalına” destek verek zorunda hissediyor kendini, o kadar.Nitekim zaten AKP’nin çağdaş bir anayasa istediği de doğru değil.Amaç aslında çok açık ve net. Türbanla Tevhid-i Tedrisat Kanunu az önce dediğim gibi.Birinci AKP hükümeti meclisteki olağanüstü gücüne rağmen türban ve Tevhid-i Tedrisat Kanunu konusunda karar alma cesareti bulamamıştı. Çünkü her şeye rağmen içinde bulundukları Meclis’in Türkiye’nin gerçek siyasi haritasını oluşturmadığını biliyorlardı. Çekinceleri bundandı. Ama şimdi durum öyle değil. AKP halkın yarısının oyunu alarak iktidara geldi. Artık kimse “Bu Meclis siyasi iradeyi yansıtmıyor” deme hakkına sahip değil.Bu durumda AKP geçmiş dönemde uygulamaya sokamadığı türban ve Tevhid-i Tedrisat Kanunu konusunu sadece madde üzerinde değişiklik yaparak çözebilir.Bunu yapmıyor, yapamıyor. Nedeni basit, çünkü korkuyor. Halkın yarısından oy almalarına rağmen Türk halkının laik cumhuriyete olan bağlılığını biliyor. Böyle bir uygulamaya kalktığı takdirde Türkiye’nin iç dinamiklerinin harekete geçeceğinden de emin.O zaman kulağı tersten gösterme yöntemine başvuruyor. Güya “çağdaş anayasa yapacağız” masalı ile kendisinden olmayan çevrelerin de desteğini alarak türban ve Tevhid-i Tedrisat Kanunu konusunu içine alan bir değişiklikle herkesi kandırabileceğini düşünüyor.Çok açık konuşmak lazım artık; AKP’nin yeni anayasa operasyonunun altında sadece bu iki konu vardır. Bu iki konuyu kendi başına halledemeyeceğini bildiği için “çağdaş anayasa” masalı ile toplumu uyutmak istemektedir AKP. O halde, başta AKP’ye yoğun destek veren çevrelerle güya demokratların baskı oluşturması gerekir. AKP’ye şu söylenmeli; “4.5 yıl çok istediğiniz halde türban ve Tevhid-i Tedrisat konusunda bir şey yapamadınız. Artık güçlü iktidarsınız. Bırakın toplumu oyalayan bu anayasa masalını da dürüstçe, namusluca gerçek dileğinizi yerine getirin. Türban ve Tevhid-i Tedrisat konusunda karar alın, olsun bitsin.” AKP bunu yapabilir mi? Hayır yapamaz. Çünkü korkuyor.Ama atalarımız ne demiş “Korkunun ecele faydası yok!”*****Maçlar seyircisiz oynanmasın, hasılat başka işlerde kullanılsınNe zamandır dikkatimi çekiyor. maçlarda olay çıkınca takımlara ceza olsun diye “seyircisiz oynama” yaptırımı uygulanıyor. Bu iyi bir şey değil. Kulübe tabii ki ceza oluyor ama asıl ceza taraftara verilmiş oluyor. Ayrıca seyircisiz maçlar da hiç çekilmiyor.Peki ne yapmalı acaba? Gaziantep’ten adını Serdar olarak bildiren genç bir okurumun bu konuda bir önerisi var. Diyor ki “Maçlar yine seyircili oynansın, ama hasılatı örneğin çelik yelek alması için Türk Silahlı Kuvvetleri’ne veya polise verilsin.” Gaziantepli Serdar öyle sanıyorum ki son zamanlarda azan PKK teröründen etkilenmiş ve aklına böyle bir öneri gelmiş.Ama bu öneriden yola çıkarak başka pek çok şey yapılabilir. Ortalama 20 liradan 20 bin seyirci düşünürseniz 400 bin lira eder. Bu para okul, hastane yapımında kullanılabilir.Haydi diyelim ki bu bir spor olayıdır, para da spora harcansın o zaman, gençler için alt yapı oluşturulmasında kullanılsın.Her durumda maçların seyircisiz oynanması cezası bir kere daha düşünülmeli derim.*****Müslüman LaikBaşbakan Erdoğan Amerika’daki bir toplantıda kendisini “Siz Müslüman bir ülkenin liderisiniz” diye selamlayan Yahudi sunucunun sözünü “Laik bir ülkenin lideriyim” diye düzeltti.Erdoğan’ın bir gaf yaptığını düşünebileceğimiz gibi bunun kasıtlı söylenmiş bir söz olduğunu da varsayabiliriz.Türkiye laik bir ülkedir. Ama Türkiye Müslüman bir ülkedir. İkisi farklıdır. Eğer sunucu Erdoğan’a “Siz bir İslam devletinin başısınız” deseydi Erdoğan’ın müdahalesi yerinde olabilirdi. Oysa “Müslüman bir ülkenin liderisiniz” sözünün karşılığı “Hayır laik bir ülke” olamaz.Başbakan gaf yapmış olabilir. Erbakan’ın Libya’da düştüğü duruma düşmek istememiş de olabilir. Ama eğer bunu bilerek söylediyse o zaman üzerinde çok durulmalıdır. Çünkü o zaman mesaj içeri yöneliktir. Mesaj da şudur:“Biz laik ülkeyiz, Müslüman olamıyoruz. O halde laikliği kaldıralım Müslüman olalım.” Dilerim bu söz sadece bir gaftan ibaret olsun.*****İstinye Park’ı gezdimÜç yıldır inşaatının önünden geçiyorum. Günbegün yükseldi binalar, sonunda ortaya muhteşem bir şey çıktı. Adı da İstinye Park. Ama her zamanki gibi aklımız başımıza son dakikada geldiği için bu büyük alışveriş merkezi tam açılmak üzereyken yollar yapılmaya başlandı. Oysa çok değil bir ay önce başlansa şimdi en azından bu yolu her gün kullanmak zorunda olanların yaşadığı kâbus olmayacaktı. Galiba İTÜ çok engel çıkarmış. Neyse.Salı günü gidip bu dev alışveriş merkezini gezdim. Hemen söyleyeyim, çok büyük. Öyle böyle değil. Gazeteci gözüyle incelemek için gezerken ayaklarıma kara sular indi.İstinye Park büyük olduğu gibi son derece görkemli. Bir kere şu ana kadar yapılanların en lüksü diyebilirim. Özellikle mağazalar gerçekten çok lüks, hepsi çok özenle hazırlanmış.Dünyanın neredeyse tüm markaları gelmiş. Bugüne kadar Türkiye’ye girmeye çekinen örneğin Dior, GAP gibi markalar da bu merkezde yerini almış. Örneğin Amerika’da çok yaygın olan Rain Forest lokantası çok iş yapabilir.Sayısal verilere girmek istemiyorum, çünkü burayı gezerken kimseyle konuşmadım, alışveriş merkezinin yetkililerini aramadım, onlardan bilgi almadım. Sade bir vatandaş gibi yalnızca gezip gözlem yapmaya çalıştım.Bina henüz tam faaliyete geçememiş. Bazı mağazalar hâlâ açılış telaşında. Sinemanın açılışına biraz daha zaman var. Yemek yenecek ve oturup dinlenilecek yerler farklı yerlerde bu avantaj.Mağazalar her kesime hitap edecek bir sistem kurulmuş, bu nedenle korkunç fiyat farklarıyla karşılaşabiliyorsunuz. Daha ucuz fiyatla satış yapan mağazalarda fiyat etiketleri gözünüzün içine giriyor, marka mağazalarda ise hiç fiyat yok, bu da insanı biraz ürkütüyor.Gidip gezilmesi keyifli olur.
Yazıma dünden devam etmek istiyorum. Çünkü dün Türkiye’de ilk kez halkın istediği bir iktidara kavuştuğumuzu ama bunun ülkeye çok yarar getirmeyeceğini yazmıştım.Doğal olarak bu yazı tartışma yarattı. Kimileri bunu AKP’ye yönelik bir eleştiri olarak algılayarak “Niye iyi şeyleri görmüyorsun” diye sitem de etti. Bunları tartışmadan konuya devam etmek istiyorum.Demokrasi tarihi aslında çok yeni değil. Yüzyıllar hatta bin yıllar öncesine dayanıyor. Bugünkü anlamda olmasa bile demokrasi eski Sümer’de de vardı, Mısır’da da, Roma’da da. Sorun sadece halkın oyuna başvurmaksa bu hep yapılmış zaten.Ancak şöyle bir gerçek de var. Demokrasinin uygulandığı ülkelerde toplumun daha önündeki insanlar, toplumun oylarıyla yarışırlar. Türkiye’de ise bu kez toplumun önünde olanlar değil, bizzat toplumun hemen yanında olanlar seçildi.Bunu demokrasinin zaferi olarak görmek bana göre mümkün değil. Çünkü bu, Türkiye’nin önünü tıkayacaktır.Siyasette önemli olan vizyondur. Vizyonu olanlar bunu uygulamaya da geçirmek amacıyla iktidarı eline geçirmek ister. Bunun da iki yolu var. Biri zorla. Diğeri de demokrasi dediğimiz sistemle.Geçmişe baktığımızda vizyonu olanların iktidarı zorla da ele geçirse toplumlarını ileri götürdüğünü görüyoruz. Yine vizyonu olanlar demokrasi yoluyla da iktidarı ellerine geçirdiklerinde çok önemli aşamalar kazandırmışlardır ülkelerine.Vizyonla halkın talepleri aslında çok farklı.Örneğin 1923 yılında Türk toplumu siyasetin ekonominin düzene sokulması, kılık kıyafetin değişmesi, medeni kanunun getirilmesi, hukuk sisteminin yeni baştan ele alınması gibi konulardan çok uzaktı. Bunları düşünmediği gibi önüne geldiğinde şaşırdı ve tepki bile gösterdi.27 Mayıs’ta müdahale eden askere halk “yeni bir anayasa yap, daha özgür olmak istiyoruz” dememişti.1965 yılında kimse Demirel’e Boğaz Köprüsü yapsın diye oy vermedi. Keban Barajı’nı da kimse düşünmüyordu. Hatta bölge halkı barajın yapılmasına karşı bile çıktı çünkü elindeki topraktan olacağı korkusuna kapılmıştı.1983’te kimse elinde Amerikan Doları bulundurmanın suç olmaktan çıkarılmasını talep etmiyordu. Üzerinden bir paket Kent sigarası çıktığı için hapse girmesine de itiraz etmiyordu. Özal’a bunları yapması için oy vermemişti.Eğer Atatürk Kurtuluş Savaşı’nı verdikten sonra kulağını sadece halkın isteklerine verseydi, Türkiye bugünkü durumuna asla gelemezdi. Türkiye’nin Afganistan’dan, Irak’tan farkı olmazdı bugün.Ülkelerini bir yerden alıp götüren vizyon sahibi liderler elbette “halkın iradesine” saygı gösterir ama eylemini yaparken bunu fazla dikkate almazlar. Alırlarsa tökezleyeceklerini bilirler.Vizyonu olmayanların başvurduğu en büyük aldatmaca ise “halkın iradesi” söylemine sarılmaktır. Böylelikle haklılık kazanacaklarını ve iktidarlarını sürdüreceklerini sanırlar.Buradaki tek sıkıntı da şudur; vizyonu olmayan iktidarlar üretmeyip taklit ettikleri için belli bir süre çok başarılı ve parlak gözükebilir. Özellikle halkın isteklerini de yerine getirdikleri için halk tarafından da eleştirilmezler hatta büyük destek de alırlar.Sorun aradan 5 yıl geçtikten sonra ortaya çıkar. Aslında hiçbir ilerleme sağlanamadığını, ülkenin yerinde saydığını görürsünüz. Tabii ki yüksek binalar inşa edilir, kavşaklar da yapılır, cep telefonu sayısı da artar, ama toplum yerinde sayar.*****İstanbuldereZaman zaman bilinen ama benim yeni keşfettiğim yerleri yazıyorum biliyorsunuz. Hafta sonunda Sapanca’ya gitmiştim. Halit Refiğ “İstanbuldere’yi muhakkak gör. Orada bir de alabalık lokantası var” deyince biz de oraya gittik. Tam Sapanca kent merkezine giren yolun karşısından vadiye giriyorsunuz. Tabelalar sizi yönlendiriyor. 5-6 kilometre yemyeşil ormanların içinden geçtikten sonra İstanbuldere’ye varıyorsunuz.Gerçekten inanılmaz bir doğa ve güzellik. Yol boyunca pek çok lokanta ve piknik yeri var. Tabii yaz için ama önümüzdeki bir ay içinde yağmursuz günlerde ideal.İstanbuldere Alabalık Evi ise hem mimari, hem çevreye uyum hem de kalite olarak gerçekten mükemmel. Mimar Ekrem Ertunga’nın yaptığı binaya ve bahçe düzenlemesine hayran kalmamak mümkün değil.Hele size servisi Abdullah Zengin yaparsa konukseverliğin ve özverinin de ne olduğunu bir kere daha görme şansı yakalarsınız.*****ASKİ: “Tazminatı mal olarak verdik, sizin yazdığınız aile bunu kabul etmedi”AKP’ye oy vermedikleri gerekçesiyle Ankara’da patlayan su borusunun açtığı zararı tazmin edemeyen ve bu nedenle feryat eden Su ailesinin mektubunu dün size aktarmıştım.Yazı çıktıktan hemen sonra ASKİ’nin yeni Genel Müdürü Kamil Kılıç aradı. Kılıç üzüntülü bir ifadeyle “Bizim için kimin hangi partiye oy verdiğıi önemli değildir, biz Ankaralı her vatandaşın yardımına koşarız” dedi.Kılıç söz konusu olaydan sonra mahalleyi bizzat ziyaret ettiğini ve herkesle kendisinin görüştüğünü belirerek “Sizin dostunuz olan aile ile de konuştum. Zararı tespit ettik. Burada oluşan zararı karşılamak için mal yardımı yaptık. Yani evdeki buzdolabı bozulmuşsa yeniledik veya tamir ettik, halılar kullanılmayacak hale geldiyse yeni halı aldık. Ancak bu aile bu tür yardımı kabul etmedi ve mahkemeye gideceğini belirtti. Biz de (istediğinizi yapın) dedik” diye konuştu.Durum budur. Ancak burada öyle sanıyorum ki Ankara Belediyesi biraz “iş bitirici” tavırla “hangi malınız ziyan gördüyse onu halledelim” mantığını kullanmış. Tabii çağdaş bir yönetimde bu tür işbitiricilikler pek geçerli değil. Bunu kabul edenler çıkar muhakkak. Ama kabul etmeyene zararı karşılamak yerine (git o zaman mahkemeye) demek de çok doğru değil.*****“Komünizm geliyor” korkusundan “irtica geliyor” korkusunaAKP’nin önünde hiçbir engel bırakmak istemeyen kimi eski solcu, sosyalist ve komünistlerin son zamanlardaki söylemlerinden biri de “Eskiden komünizm geliyor diye korku salarlardı. Şimdi de irtica geliyor korkusu yaymaya çalışıyorlar” şeklinde özetlenebilir.Komünizm tehlikesini vurgulayan en önemli vecize! 70’li yıllarda 27 Mayıs’ta devrilen Cumhurbaşkanı Celal Bayar’dan gelmişti. Bayar her ne hikmetse “Bu kış komünizm gelecek” teşhisinde bulunmuştu. Ama ne o kış ne de daha sonraki kışlarda komünizm gelmişti.Ama bu vecize! hep akıllarda kaldı. İşte eskinin solcuları, zamanında çok eleştirdikleri bu sözleri kullanarak “Daha önce komünizm geliyor diye korkuturlardı, şimdi aynı şeyleri yaşıyoruz” diye feryat ediyorlar. İşe kara mizah yönünden bakalım.Bu eski solcular zamanında komünizmi getirmek için çok çaba harcadılar. Ama çabaları yetmedi. Komünizmi getiremedikleri gibi komünizm tüm dünyada çöktü.Şimdi de irticayı getirmek için çaba harcıyorlar ve tıpkı eskisi gibi “Bu konuda korku ortamı yaratılıyor” diyorlar.Demek ki nasıl komünizm Türkiye’ye gelmediyse irtica da gelemeyecek.Eskinin solcuları komünizmi getiremedikleri gibi irticayı da getiremeyeceklerdir demek ki. Telaş bundan olmasın.
AKP iktidarının temel bir özelliği var. Türkiye ilk kez gerçek anlamda halkın temel görüşleri doğrultusunda bir iktidara sahip oldu. AKP bunu başardı.Ama bu iyi bir gelişme mi?Yoksa aslında Türkiye’yi geriye götürecek bir tercih mi?Soruyu sadece Türkiye açısından da sormayalım. Diğer ülkelerde de durum aynı mı?Amerika’daki iktidar halkın gerçek temsilcilerinden mi oluşuyor? Ya da Avrupa Birliği ülkelerinde durum bu mu?Karşı çıkılamayacak kadar doğru, ama asla gerçek olmayan kavramlardan biri “halkın iradesi”dir.Tarih boyunca iktidarlar güçlerini hep halktan almışlardır ama halkı ne kadar yansıttıkları konusunda fikir birliği içinde olmamız pek mümkün değildir.Çünkü ister geçmiş dönemleri ister günümüzün çağdaş demokrasisini ele alın, “halkın iradesi” sözü kandırmadan öte bir kavram değildir.Konuyu “elitist” açıdan ele almak istemiyorum. Ama tarih boyunca iktidarlar, her türlü hile ve desiseye rağmen daima halkın bir ya da birkaç adım önünde olmuşlardır. Ki bu eğer böyle olmasaydı dünyanın gelişmesi de mümkün olamazdı.Bu nedenle görünmeyen bir el, isteyen buna sağduyu ve akıl da diyebilir, halka dayanarak ama asla halkla aynı çizgide durmadan, onun önünde olmuş ve ülkeler gelişmelerini böyle sağlamışlardır.Ne kadar iddialı olur bilemem ama diyorum ki “Eğer iktidarlar halkın çizgisinde olsalardı medeniyet şu anda sıfırlı yılların düzeyinde olurdu. Bilimsel, fikirsel sanatsal gelişmelerin hiçbiri olmazdı. Çünkü bir toplumun veya ülkenin kaderi o toplumu oluşturan tüm bireylerin düzeyine indirgenirse ilerleme asla sağlanamaz.” İktidarlar mutlaka toplumun önünde olmak zorundadır ki gelişme sağlanabilsin.Şimdi bazıları “bugüne kadar hangi iktidar toplumun önündeydi?” diye sorabilir. Cevabımı hemen vereyim “Hepsi, Ama AKP iktidarı hariç. Bu iktidar halkın önünde değil, Halkla aynı çizgide. İşte bu yüzden Türkiye’nin gelişmesi mümkün değildir.” Ancak çok doğal olarak dünyanın geldiği aşamada Türkiye de teknolojik alanda ve görsel olarak ileri gidiyor görünecektir. Buna karşın bilimde, sanatta, toplumsal hayatın ince zevklerinde, davranışlarda, uygulamalarda geriye doğru gitmemiz kaçınılmazdır.Çünkü “halk böyle istiyor.” Ve ilk kez bir iktidar gerçekten halkın bağrından çıktı. İktidardaki yöneticilerle sıradan bir vatandaşın görüş, fikir, beklenti ve anlayışında fazla fark yok.Geniş halk kitleleri üretmez, taklit eder. İşte bu nedenle türban takmaya zorlanan genç kızlar rock konserlerinde tıpkı eleştirdikleri kesimler gibi kendilerinden geçmekte, kadınlar haşema denilen tuhaf giysilerle ille de denize girmek istemekte, erkekler lüks otellerin barlarında “alkolsüz kokteyllere” bayılmakta. Biliyor musunuz İran’da en çok içilen meşrubatın adı “alkolsüz bira”dır. İyi de neden bira da başka bir şey değil bunun adı.Bu iktidar da gücünü halktan aldığı savıyla aslında üretmemekte sadece taklit etmektedir.Alın ekonomiyi; yeni bir şey var mı, yok, sadece çağdaş ülkelerin ekonomik dinamizmini taklit ediyorlar. Bu nedenle de büyük sermaye çevreleri tarafından şimdilik destekleniyorlar çünkü bu onların çok işine geliyor.Bilimde bir gelişme var mı, yok, sadece olanı tatbik etmek ve parlatmak o kadar. Para kaynağı bulup olanı getirmek hepsi bu.Peki nereye kadar? Türkiye nasıl gelişecek, ilerleyecek?Ne yapalım, “halk böyle istiyor” işte. ***Seferi olmakDinimiz insan hayatını sıkıntıya sokan değil rahatlatan bir dindir. Bu nedenle ibadette bile zorlama olmaz. Örneğin Ramazan ayında rahatsız olanlar oruç tutmayabilir. Eğer zorunlu bir seyahate çıkıyorsanız yine o günü oruçsuz geçirebilirsiniz. Buna seferi denir. Çünkü İslamiyetin çıktığı yıllarda seyahatler kervanlarla yapılırdı. Kervanlar da ancak su bulunan yerlerde dururlardı. Bu durumda oruç tutanlar su yerine gelene kadar beklemek zorunda kalırdı. Seferilik bu nedenle düşünülüp konulmuş. Günümüzde ise ulaşım daha kolay olduğu için din adamları 90 kilometre yolu seferilik için yeterli bulurlar. Peki, şu ya da bu nedenle Amerika’ya gittiniz. Tamam yolda seferi sayalım, ama Amerika’da geçirdiğiniz günlere seferi denilebilir mi? Hayır denmez. Çünkü bir Müslüman vardığı yerin koşullarına göre orucunu tutar.“Amerika’dayım o halde seferiyim” diyerek yemekli davetlere katılmak seferi olmakla açıklanamaz. Buna takıyye denir. ***AKP’ye oy vermediler, sel zararı nedeniyle hiç yardım alamadılarAnkara’da taa 1980 yılından beri tanıdığım sevdiğim Bedii - Çağlayan Su ailesinden geçen hafta sonunda bir mektup aldım. Önce birkaç yıldır görmediğim için mektubu sevinçle okumaya başladım. Ancak daha ilk cümleden itibaren yüzüm asıldı, canım sıkıldı. Çünkü, Su ailesinin başına gelenler Türkiye’de “siyasi amaçla adam kayırma”ya tipik örneklerinden biriydi. İsterseniz mektubu birlikte okuyalım, ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız:“Sevgili Can;Başımız yine dertte. Biliyorsun 21 yıldır SSK Blokları’nda beri oturuyoruz. 6 Ağustos 2007 tarihinde saat 21.40’ta ASKİ nin hatalı uygulamaları nedeni ile ana su borularından biri fazla basınç nedeni ile patladı ve evimiz sel suları altında kaldı. Büyükşehir Belediyesi, Başkanı ve birçok yetkilisi: Zararı olan vatandaşların tüm mağduriyetlerinin; önleneceğini, çeşitli vesilelerle medya yolu ile beyan etmelerine rağmen; zararlarımız halen karşılanmadı.Bizler olayın hemen ertesinde 11. Sulh Hukuk Mahkemesinden bilirkişi talep ederek zararımızı tespit ettirdik. Bu raporda 10.778.- YTL zararımız olduğu belirtildi. Muhatabımız Büyükşehir Belediyesidir. Söz konusu rapor kendilerine de iletilmiş olmasına rağmen bizleri hiçbir şekilde muhatap almadıkları gibi herhangi bir zarar tazmininde de bulunmamışlardır. Mahallemizde 90 kusur mağdur evin zararları malzeme temini ile giderilmiş olmasına rağmen bizim zararlarımız sürekli göz ardı edilmektedir. Aldığımız bazı duyumlara göre: Kendi yandaşları olmadığımız için böyle bir tutum sergilemektedirler. Yine başını ağrıttık, bizlere yardımcı olabilir misin? Sevgiler.”İşte mektup böyle. Nasıl yardım edebilirim? Ancak böyle yazarak tabii ki. Ankara Büyükşehir Belediyesi bu iddianın altında kalmamalıdır, kendi hatası yüzünden mağdur olan vatandaşlara parti ayırımı yaparak yaklaşmadığını göstermelidir. Şimdi olayın takipçisi olacağım. 10 gün bekleyeceğim. Durumu tekrar yazacağım.