Bazen insan kendi kendini takdir eder mi? Ederse bile söylemez. Çünkü sonra “kendini beğenmiş” derler. Bu sefer “desinler” diyorum. Çünkü gerçekten 11 yıl önceki Malezya ile ilgili yazılarımı okurken kendimi takdir ettim.
11 yıl önce bu ülkede yaptığım gözlemler ve aldığım bilgiler ışığında yazdığım yazı bugünün Malezya’sını ve Türkiye’nin geldiği durumu hayli iyi sergiliyor.
Malezya gezisinde şunu fark etmiştim; Malezya’nın İslamcıları ülkedeki Çinli nüfusla, başka dinlere mensup olanlarla güya “hoşgörü ve diyalog” adı altında görünmeyen bir sözleşme imzalamıştı.
Çinliler ekonominin lokomotifiydi. Bugün 175 milyar dolara ulaşan Malezya’nın ihracatının neredeyse beşte dördü Çinlilerin sayesinde yapılıyor.
Çinliler “bize karışmayın biz de ekonomik olarak ülkeyi kalkındıralım” anlayışında. Sonuçta bir Çinli için yaşadığı ülkenin şeriatla yönetilmesi hiç fark etmiyor. Nedeni basit; o şeriat kuralları Çinliler için uygulanmıyor. Çinlilerin yapması gereken tek şey, İslamcılarla bir çatışma ortamı yaratmamak. İslamcılarla iyi geçindikleri sürece hiçbir sorun yaşamayacaklarını biliyorlar.
Üstelik sözde “diyalog ve hoşgörü” ortamı sağlandığı için Çinliler Müslümanların dinine saygı duyuyor, Müslümanlar da Çinlilerin dinine aynı saygıyı gösteriyor. Oyun bu. Şu sıralar Türkiye’de çok moda olan “Birbirimizi anlayalım, ötekini de düşünelim” gibi sloganlara ne kadar benziyor değil mi?
Ülkedeki yabancı yatırımcı için de durum aynı. Yapmaları gereken tek şey İslami kurallara saygılı görünmek o kadar. Zaten Malezya’dan milyarlarca dolar kazanan bir yabancının, ülkedeki rejimle ne alakası olabilir ki. Onlar kazandıkları paraya bakıyorlar. Hele Malezya’nın Avrupa Birliği’ne girmek gibi bir derdi de olmayınca yabancı yatırımcı için demokrasi, insan hakları, hukuk gibi kavramların da hiçbir anlamı kalmıyor.
Böyle olunca Malezya’da İslamcılar diledikleri gibi at oynatırken, tamamen Çinlilere ve yabancılara devrettikleri ekonomi sayesinde sanal bir zenginlik ortamı yaratıyorlar.
İşte bizdeki dinci çevreleri iştahlandıran ortam da bu.
Şimdi Türkiye’ye gelelim. Malezya’da ekonomiyi nasıl Çinliler alıp götürüyorsa, Türkiye’de de ekonomi neredeyse tamamen yabancıların eline geçti. Ülkenin en değerli varlıklarının yeni sahipleri yabancılar. Finans sektörünün tüm denetimi yabancıların elinde. “Hep çıkıyor” diye iktidarın övündüğü borsada oynayanların yüzde 70’i yabancı. Enerjide zaten dışa bağımlıyız. Medya sektörü de giderek yabancı denetimine geçiyor.
Böylelikle sanal bir zenginlik söz konusu oluyor.
Bu durumun korunması ve Türkiye için sanal, ama yabancı sermaye için gerçek olan zenginliğin sürmesi için halkın fazla soru sormaması, merak etmemesi ve iktidarı zorlamaması gerekir.
Bu da ancak ülkenin gündeminin, geniş kitlelerin pek itiraz etmeyeceği, tam tersine, boyun eğeceği “din” faktörünün alabildiğine kullanılması ile mümkün olabilir.
İşte Malezya ve Türkiye’de başlatılan süreç budur.
Türkiye bir İslam devleti olmuş, Amerika’nın Avrupa’nın umurunda mı? Hatta kurmak istedikleri düzenin sürmesi için belki de İslam devleti olması daha bile yararlı olur. Halk yaratılan suni gündemle türban takıp takmamayı tartışırken ülkenin kaynakları birer birer kaybedilir.
Ülkenin aydınları inanç ile düşünceyi birbirine karıştırarak ve bunu demokrasi sanarak güya ülkenin ilerlediği, geliştiği savını hararetle savunurken, din taassubu altındaki halk daha da siner, pısar, soru sormaz, eleştirmez ve bağnaz hale gelir, gemisini yürüten de dağları aşar.
Malezya bugün bu halde. Türkiye’yi bu hale getirmeyelim.
Şampiyonu öldürmek
Süreyya Ayhan eğer elinden tutulsaydı Türkiye’ye dünya ve olimpiyat şampiyonlukları getirebilirdi. Ama önce namus davası atıldı ortaya. Ardından kimseye uygulanmayan bir doping skandalının içine itildi. Şimdi de maaş aldığı işinden kovuldu.
Süreyya Ayhan’ın hiç kabahati yok mu? Olmaz olur mu? Ama o bir şampiyon olacaktı. Büyüklerinin daha hoşgörülü olması, biraz destek vermeleri gerekirdi. yapmadılar.
Özellikle devlet katındakiler “Biz ne istiyorsak onu yapacaksın” diye direttiler. Genç bir kızın duygularıyla oynadılar. Bu, kifayetsiz muhterislerin “kral benim” kompleksinden başka bir şey değildir. Türkiye başarılı bir sporcusunu tarihe gömerken bunu başaranların utanıp utanmadığını merak ediyorum. Ve öyle sanıyorum ki hiç utanmıyorlar. Kendi kendilerine herhalde “Bizimle baş etmek kolay mı, ne olursan ol biz adamı böyle yerle bir ederiz” diye seviniyorlardır. Yazık!..
Sultanahmet’te ne oluyor?
Sultanahmet İstanbul’un en önemli tarihi merkezi. Ayasofya ve Sultanahmet camileri dışında, Yerebatan sarnıçları, Topkapı Sarayı da bu meydana açılıyor.
Ramazan nedeniyle popülizm sevdasına kapılan Eminönü Belediyesi yıllardır bir ay için de olsa bu turistik merkezin canına okuyor.
Neyse ki bir ay çabuk gelip geçtiği için hasar o kadar da büyük olmuyor.
Ancak Sultanahmet’in tam orta yerindeki, eski cezaevi yeni otelin “ek tesisleri” inşaatı var ki, işte o tam bir cinayet. Üstelik Ramazan eğlencesi rezaleti gibi bir ayda gelip geçmeyecek, ömürler sürecek bir rezalet.
Buradaki otel ek tesis yapmak amacıyla tarihin üzerine betonlar döküp inşaat yükseltiyor.
Sorduğunuzda altta kalan bölümün “arkeoloji müzesi” gibi korunacağı ve sergileneceği söyleniyor ama bu yeterli değil. Çünkü sonuçta tarihi merkezin ortasında bir beton yükseliyor.
Çok merak ediyorum bu otelin sahibi kimdir, bugüne kadar ne yapmıştır, bu izinleri alabilmek icin, Anıtlar Kurulu gibi bir kaleyi geçebilecek kadar iyi ilişkileri kimlerle kurmuştur?
Ve İstanbul’un sahipleri bir tarihin beton binalar altına gömülmesine nasıl göz yummaktadır?
Bu ülkenin “diğerlerinden farklı” olduğuna inanılan Turizm Bakanı bu olaydan haberdar mıdır?
İsteyen cevap verebilir.
Bu köşe açık.
CHP’nin değil DYP’nin gençlik kolları
DP’nin Genel Başkanı olması için kendisine öneri götürülen Burak Küntay’la ilgili dünkü yazımda; her nasıl olduysa garip bir yanlış yapmışım. Küntay’ı anlatırken “CHP Gençlik Kolları Başkanı da olmuştu” demiştim. Nasılsa bu gözden kaçtı. Oysa Burak Küntay CHP’nin değil DYP’nin Gençlik Kolları Başkanlığını yapmıştı. Okurlardan özür dilerim.
Bu arada yazıdan sonra dün pek çok mesaj aldım. Bu mesajların çoğunda 28 yaşında olmasına rağmen bugüne kadar hep başarılı çizgi yürütmüş Burak Küntay’ın DP’ye Genel Başkan adaylığının konuşulmasının çok olumlu olduğu belirtiliyordu.

