İşin özeti: AKP büyük zafer kazandı

22 Ekim 2007

Kimse kendini kandırmasın. 21 Ekim 2007 tarihi çok önemli bir gündür. Bu gün AKP’nin zafer günüdür. Bundan sonrası için Türkiye’nin kaderini elinde tutma ve egemenliğini çok uzun bir dönem sürdürme hakkını kazanmıştır.21 Ekim 2007 günü Türkiye çok önemli iki olayı aynı anda yaşadı.Birincisi, Türk halkı birkaç maddelik Anayasa değişikliği için referandum sandığının başına gitti.İkincisi ise PKK’nın hain saldırısı sonucunda 12 askerimiz daha şehit edildi.AKP bu iki olaydan da yüzünün akıyla çıktı. Üstelik gücüne güç kattı. Gerçek bir iktidar olduğunu gösterdi.Önce referandum. Katılma oranını, hayırların beklenenden fazla olmasını bir kenara bırakın. AKP’li seçmen, yani halkın yarısı iktidara sahip çıktı. 21 Ekim referandumundaki oylarının toplamı 22 Temmuz seçimlerinde AKP’ye verilen oylarla neredeyse aynıdır. Ama 21 Temmuz’da yüzde 47 olarak belirlenen destek referandumdan sonra yüzde 70’lere çıkmıştır.Şimdi bazıları “Referandum sonuçlarını AKP’ye mal edemezsin, yüzde 70 diyemezsin” öfkesini gösterebilir. Bunun artık önemi yok. 22 Temmuz’dan sonra yaşadıklarımıza göre değerlendirme yapanlar AKP oylarında düşme olacağını söylüyorlardı. Olmadığı hatta arttığı ortaya çıktı.Ne şehitler, ne PKK’ya karşı gösterilen zayıflık, ne Amerika’ya olan göbekten bağlılık bu halk üzerinde hiçbir aksi etki göstermemiş.Söylenecek bir şey var mı?Gelelim 12 şehit olayına.Türkiye’nin her tarafında gösteriler yapıldı. Terör lanetlendi. İktidar eleştirildi. Gün boyu yayın yapan televizyonlarda hükümetin bu konuda zayıf ve yetersiz kaldığı, açıklama yapmaktan kaçındığı ve hatta medyayı suçladığı anlatıldı.Sonra Başbakan ekranlara çıktı. Sükûnet tavsiye etti. ABD Dışişleri Bakanı’nın kendisini aradığını söyledi. Birilerinin isteği üzerine olağanüstü hal ilan edilemeyeceğini anlattı.O andan itibaren hava değişti. Medya itidal tavsiye etme moduna geçti. Yorumlar olumlu hale geldi. İktidar zaman ve itibar kazandı.Bunlardan daha büyük zafer olabilir mi?Artık şunu kabul etmek zorundayız. AKP Türkiye’nin gerçeğidir. Halk bu iktidarın arkasında. Üstelik ne pahasına olursa olsun arkasında.Ama halk ne olup bittiğini anlamıyormuş. Referandumda ne için oy kullandığının farkında bile değilmiş. Halkın büyük bölümünde demokrasi kültürü yokmuş. Bir kilo bulgurla kandırılıyormuş. Din istismar ediliyormuş.Hepsini geçin. Gerçeğe bakın.O halde bundan sonra bu gerçeği bilerek davranmak zorundayız.*****Yine Amerika çözecek Geçen hafta yazdığım bir yazıda “Amerika düşmanlığı yapmanın doğru olmadığını” belirterek “Amerika bizim dostumuz da olamaz, düşmanımız da, önemli olan çıkarlarımızdır” demiştim. Çünkü Başbakan Tayyip Erdoğan da sanıyorum heyecana kapılarak ülkedeki Amerikan aleyhtarlığından yararlanmak istedi.Neyse ki hatadan çabuk döndü. 12 askerimizin şehit edilmesinden sonra sorunun yine Amerika tarafından çözüleceğini anlayarak rotasını değiştirdi.Şimdi önümüzdeki 5 Kasım çok önemli. Çünkü Başbakan, Beyaz Saray’da ABD Başkanı Bush ile konuşacak. Bush’un son PKK saldırısından sonra yaptığı açıklama çok önemlidir. Bush Erdoğan buluşmasının da bu açıklama doğrultusunda geçmesi çok normaldir. Nitekim ABD Dışişleri Bakanı da sorunun çözümü için adım atılacağını resmen açıkladı. Gerçi Rice’ın Erdoğan’dan “birkaç gün” istemesi bazı çevrelerde tepkiyle karşılandı ama bu da çok normal. Bu kadar önemli olaylarda duyguların esiri olmak çok tehlikelidir. Biraz beklemekte ve sis perdesi dağıldıktan sonra manzaranın tamamını görmekte fayda var.Bush’un ve Rice’ın tavrı son PKK saldırısı ile Amerika’nın da aklını başına getirdiğinin göstergesi. Amerika’nın bölgedeki hesabı yanlış çıkmıştır. Türkiye’yi dışlayarak bir yere varılamayacağını da göstermiştir.Eğer bölgede ille de bir Kürt devleti isteniyorsa buna Türkiye’nin rıza göstermesinin mutlaka sağlanması gerektiği de anlaşılmıştır.O halde bölgedeki Amerikan politikaları da değişecektir. Türkiye’nin kararlı tutumunun bunda etkili olduğunu söylemek yanlış olmaz.Başbakan’ın Amerika gezisinin yepyeni bir dönemin başlangıcı olduğunu anlamalıyız.*****AKP’yi eleştirmek artık akıllıca ve gerçekçi değil AKP iktidarı Türkiye’nin çok yararına işler mi yapıyor? Buna kolaylıkla “evet” demek mümkün değil. Çünkü AKP Türkiye’nin değerlerini değiştirdi. Yapısını bozdu. Gelenekleriyle oynadı. Cumhuriyetin temel ilkelerini değiştirmeyi amaçlıyor ve bu yolda çok ileri adımlar attı.Sonuç şudur; Tüm tahminlerin aksine bu ülkenin insanı AKP’yi benimsedi. Değerlerin değişmesi hoşuna gitti. Geleneklerinin bozulmasına aldırmadı. Cumhuriyetin temel ilkelerinin değiştirilmesini ise şiddetle desteklediğini gösterdi.Peki biz ne yaptık? Haydi “biz” deyip genelleme yapmayayım. “Ben ne yaptım?” diyeyim.Değerlerimizin değiştirilmesine karşı çıktım. Geleneklerimizi korumak istedim. Cumhuriyet ilkelerinin korunması için bayraktarlık yapmaya kalkıştım.Peki o zaman ne oldu? Tepki gördüm. İtildim, Kakıldım. Halkın iradesine karşı çıkmakla suçlandım. Askerci olmak ve darbe istemekle itham edildim.Benim gibi düşündüğünü sandığım insanlar buna karşı ne yaptı? Hiçbir şey. Tıpkı Mustafa Mutlu’nun haklı olarak yakındığı gibi “imzasız” mesajlarla “Aslansın, iyi ki senin gibiler var, arkandayız” türünden sözde destek vermeye çalıştılar.Kendi inandığım doğruları söylemenin bir faydası yok. Çünkü bu ülkede demokrasi kültürü olmadığı gibi sözde bunun bilincinde olduklarını söyleyenlerin de yüreği yok. O halde kime ne yazacağım? Neden bu iktidarın uygulamalarını eleştirip kendimi hedef durumuna getireyim ve her an “yine mi çile çekeceğim” duygusu içinde yaşayayım?Bu nedenle bugünden itibaren, demokrasi kültürünün biraz daha yeşerdiği hissine kapılıncaya kadar iktidarı eleştirmek, yanlışlarını göstermek, tepki vermek istemiyorum.Bu halk iktidarı beğeniyor, destekliyor. Üstelik çok da cesaretliler. Her yerde ve her ortamda bu fikirlerini açıkça dile getirmekten çekinmiyorlar. İktidarı beğenmeyenler ise sadece “imzasız” konuşmasını biliyorlar. Yürekleri yok.“Muhalefet partileri” mi diyorsunuz? Güldürmeyin beni. Onlar iktidarı içine düştüğü sıkıntıdan kurtarmak için “ip atmakla” meşgul.*****Bırakın bunuTelevizyonlara çıkan ya da yazı yazan bazı kişiler son şehit olaylarına “şüphe” ile yaklaşarak adeta “Bu şehitler bilinerek mi verildi?” mealinde sorular soruyor. Onların mantığını anlıyorum elbette. Garip bir paranoya içinde her tatsız gelişmeyi iktidarı yıkmak için bir bahane olarak kullanılacağı fikrinden yola çıkıyorlar. Bu hem yanlış hem de çok moral bozucu.Elbette üst üste gelen şehit haberleri canımızı sıkıyor ve moralimizi bozuyor. Ama bunda kasıt aramak doğru değil. Burada yapılması gereken ülke güvenliğinden sorumlu olanların stratejik hatalar yapıp yapmadıklarını cesaretle ortaya çıkarmaktır. Pazar günü katıldığım bir TV programında emekli general Pamukoğlu son saldırıda teröristlerin nereden sızabileceğini açıkça anlattı. Zamanında bölgede çatışan general bunu biliyorsa görev başında olanların da bilmesi gerekiyordur herhalde. O halde bir hata yapılmış demektir.

Devamını Oku

Bu cesaret beni şüphelendiriyor

21 Ekim 2007

Akıl var mantık var. Türkiye ayağa kalkmış. Halk öfkeden köpürüyor. Herkesin ortak talebi “Ordu Irak sınırından içeri girsin ve askerlerimiz şehit edenlerden hesabı sorsun” şeklinde.Türkiye 70 milyonluk bir ülke. Yüz ölçümü çok büyük. Ordusu son derece güçlü ve üstelik çok kalabalık.Sınırın hemen altında ise ne bir devlet olma niteliği bulunan, ne de terörden başka silahı olan bir aşiret lideri üstelik bu ortamda kafa tutmaya, Türkiye’yi tahrik etmeye, milleti rencide ederek daha da öfkelendirmeye devam ediyor.İşte akıl ve mantığın durduğu an bu bana göre.Arkanıza Amerika’yı almış olabilirsiniz.Avrupa da sizin destekçileriniz arasında bulunabilir.Birleşmiş Milletler’in müdahale edeceğine de inanabilirsziniz.Ama bunların hiçbiri Türkiye’nin çok hızlı ve ani bir saldırısı karşınızda sizi koruyamaz.Türkiye bunun sonunda ciddi sıkıntılar yaşayabilir ama siz bu arada tarih olmuş olursunuz.Bunun akıl ve mantıkla ilgisi var mı?Var demek ki.Buradan şu çıkar. Demek ki terör örgütünün hamisi aşiret lideri bir şeylere güveniyor.Başının derde girmeyeceğini, can güvenliğinin sağlanmış olduğunu düşünüyor.Birinci ihtimal Amerikan askerinin böyle bir saldırıya izin vermeyeceği yönündeki bilgi ve inançtır.Ama biliyoruz ki bu bölgede çok güçlü Amerikan birlikleri yok. Aşiretin bölge güvenliğini sağlayan miktarda Amerikan askeri bölgede. Üstelik bunlar çok da savaşçı değil. Bunun da ötesinde bu Amerikan askerlerinin ciddi, hızlı ve ani bir Türk askeri baskınında etkili olması mümkün değil.Yanisi şu ki terör örgütü hamisi aşiret liderinin can güvenliğini koruyacak bir yapı yok o bölgede. Buna karşın aşiret lideri şımarık söylemini sürdürmekten çekinmiyor.Bu durumda insanın aklına başka şüphe giriyor. Acaba bu aşiret lideri ne kadar öfke duyarsa duysun Türkiye’nin resmi olarak dile getirdiği sert söylemin gereğini asla yerine getiremeyeceğini mi biliyor?Bunun yanisi de şu; Aşiret lideri acaba Türkiye’den etkili bir saldırı gelmeyeceği konusunda kesin bilgiye mi sahip?İktidarın bu vahim gelişme karşısındaki tavrı ister istemez böyle bir şüpheyi dile getirmemizi makul ve haklı kılıyor.*****Başımız göğe ermiştir artıkDün bir yandan terörün acımasız saldırısı karşısında yüreğimize taş basarken öte yandan iktidarın inatla dayattığı bir garip referandum için sandık başına gidenler vardı.Sonuç belli. Elbette böyle bir referandumda evet çıkması bekleniyordu ve o da oldu. Başımız göğe ermiştir herhalde. Bu iktidar Türkiye’nin ağır bir saldırı altında olduğu günü sandık başında geçirme telaşı içinde olmalarının hesabını da birgün herhalde verecektir.Şimdi bugünden itibaren referandumun sonuçlarını tartışmaya başlayacağız. Bu tartışmalar öyle çabucak da bitmeyecek. Çünkü iktidar Türkiye’nin başına hiç olmadık bir anda akıl almaz bir sorun açtı. İktidar elbette bu kadar düşük katılma oranına rağmen “İşte halkın iradesi” aldatmacasını kullanmaya çalışacaktır. Ama inanın bu kez popülizmi bu kadar kolay kullanamayacaklardır.Çünkü bu referandumun hukuk ve idari sistemde açacağı yarayı kapatmak o kadar kolay olmayacaktır.*****Sayın Cumhurbaşkanı; oy vermeniz çok mu gerekliydi?Türkiye 10’un üzerindeki şehidine ağlarken ve öfkeden deliye dönerken iktidar mensuplarının en önemli derdi referandum için oy kullanmaktı.Ama sabahın erken saatlerinden itibaren öyle gelişmeler yaşandı ki iktidar mensuplarının oy kullanma saatleri de belli ki daha ileriye atıldı. Çünkü hepsi biliyordu ki oy kullanacakları sandıkların başında gazeteciler bekliyor ve doğal olarak bu gelişmeleri soracaklar. Sanıyorum bu nedenle sandık başına her zamankinden geç gitmeyi tercih ettiler.Nitekim Başbakan Erdoğan ancak öğleden sonra sandık başına gitti ve sadece kendi konuşmasını yaptıktan, medyayı azarladıktan sonra hiçbir soruya cevap vermeden çekip gitti.Bu arada Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün tavrını da çok yadırgadım. Gül oyunu kullanmak için devletin uçağını kullanarak Kayseri’ye gitti. Düşünüyorum da acaba Cumhurbaşkanı’nın oyunu kullanması çok mu gerekliydi?Elbette cumhurbaşkanı sıfatıyla demokratik bir hakkı kullanarak örnek olması gerekirdi. Ama böyle bir sorun yaşanırken ille de oy verme inadını anlamak mümkün değil.Cumhurbaşkanı partiler üstü bir statüye sahip. Bu seçimler için inat etmek yerine Ankara’da oturup gelişmelere hakim olabilirdi. Ama Gül bu tavrıyla hem referandum konusunda taraf olduğunu ortaya koymuş hem de Türkiye’nin en kritik gününü bile ciddiye almayan bir fotoğraf koymuştur kamuoyunun önüne.*****İktidardaki bu öfkenin anlamı ne?Hain saldırı cumartesi gecesi 0.20’de başlamış. Saatlerce süren çatışmalardan sonra 10’dan fazla askerimiz şehit olmuş. Çok daha fazlası da yaralı.En azından sabahın ilk saatlerinden itibaren bu konuyla ilgili resmi bir açıklama bekliyorsunuz. Ülkeyi yöneten insanların bu hainlik karşısında ne yapacaklarını merak ediyorsunuz.Ama tek kelime bile duyamıyorsunuz. Ne zamana kadar? Saat 13.30’a kadar. Ancak bu satte Başbakan birkaç dakikalığına medyanın karşısına çıkıyor ve ilk açıklamayı yapıyor.Ama açıklamadan çok bir azarlama seansı sanki. Başbakan bu büyük olay karşısında televizyonların özel yayına geçmesine çok içerlemiş. Diyor ki “Ajite etmeyin.”İyi güzel de ne yapılacaktı örneğin? Türkiye’nin yüreği yanarken cıvık eğlence programlarına devam mı edilecekti?Daha ciddi ve çaplı açıklama ise olayın kamuoyu tarafından duyulmasından 12 saat sonra yapılabildi. Hükümet sözcüsü Cemil Çiçek ancak akşamın 18.00’inde medyanın karşısına çıktı ve bir parça bilgi verdi.Ama ne tuhaftır ki Çiçek de aynı Başbakan gibi öfke içinde medyayı suçlamaya kalktı. “Kerameti kendinden menkul sözde uzmanların” televizyon kanallarına çıkıp konuşmasından duydukları rahatsızlığı dile getirdi.Oysa televizyonlarda AKP hükümetine alkış tutan “kerameti kendinden menkul yazar çizerlerin” sayısı çok daha fazlaydı. Ve onlar da “Acaba bu saldırıyı gerçekten PKK mı yaptı yoksa iktidarı yıpratma kampanyasının bir parçası mı?” sorusunu sormaya çalışıyordu üstü kapalı olarak.Cemil Çiçek’i bu kadar öfke, telaş ve moral bozukluğu içinde görünce açıkçası şaşırdım. Bu tavır Türkiye’nin bu olay karşısında bile aktif biçimde inisiyatif kullanamayacağı yolunda ipuçları verdi sanki.

Devamını Oku

Cihan Demirci’den “Laforizma”lar

20 Ekim 2007

Türk mizahının en yetkin isimlerinden Cihan Demirci’den çok hoş bir mesaj aldım. İsterseniz ben lafı hiç uzatmayayım da mizah ustasının mesajını ve sizlerle paylaşarak için gönderdiği bir demet “Laforizma”yı sunayım.Sevgili Can Ataklı, merhaba... Özellikle Pazar günü için size bir demet Cihan Demirci usulü “Laforizma” iletmek istedim... Hani bayramlık kabilinden... Kısa bir bilgi olsun diye: “Laforizma” sözcüğü, 29 yılını mizaha vermiş bir mizahçı olarak Türkçeye yıllar önce benim kattığım bir sözcük. Uzun yıllar önce, yabancı dilden dilimize girmiş “Aforizma” yani “Özdeyiş” sözcüğüne sadece bir “L” harfi ekleyerek onu hem Türkçeleştirmiş, hem de anlamını daha da yerine oturtmuştum. Yıllarca pek çok mizah dergisinde, çeşitli gazetelerde yazdığım, dizi kitap olarak yayınladığım “Laforizmalar”dan size ara sıra böyle demetler iletebilirim. Evet, onlar Laforizma, yani sözün özü, onlar hayatımızın dipnotları, onları uzatırsak olmaz, burada keselim ve Laforizmalarımıza geçelim... * Sözün bittiği yerdeyiz diyorlar ya inanmayın, bizde bu siyasi zihniyet oldukça gözlerdeki yaş biter sözlerdeki yaş vaziyet bitmez!.. * Şuna artık “Anayasa taslağı” demeyelim. Daha taslak halindeyken o kadar çok yere tosladı ki, bence adı: “Anayasa Toslağı” olmalı!.. * Gazetelerin erken baskısına eskiden “Meyhane baskısı” denirdi. AKP iktidarında acaba bu baskının adı mı “Mahalle baskısı” oldu?* Farkında mısınız, VARLIK sözcüğünün kısaltılmışına “VAROŞ” deniyor bu ülkede artık!.. * Dünya durdukça gericiler kazanır!.. * Başbakan’ın Cumhurbaşkanı ile köşkteki olağan görüşmesinden bir ayrıntı: “Abdullah yaaa, şu Çankaya’yı bir tur da bana versene!..” * Akıl başta olsa da, baştakiler de olmayabilir!.. * AKP düzeninde işlerin nasıl yürüdüğü belli, eğer eşiniz kapalıysa, işleriniz açık artık!.. * Bizi insan yapan “gen” sayısı çok azmış. Hatta bazılarında bu gen tamamen yengen!.. * Hızla çölleşiyoruz. Turizmde bundan payını alacak elbet. Uyanık girişimciler, bakın bundan böyle deve turizmine yatırım yapan kazanır!.. * Başbakan RTE’den siyasal İslamcı tabanını rahatlatacak sözler: “Bakın kardeşim küresel ısınma denen şey o kadar da kötü bir şey değil. Sonuça n’oluyor, buzullar eriyor, buzlar eriyor. Yaniii, n’olacak derseniz, şu olacak, akşamcı denen adamlar yakında rakılarına koyacak buz bulamayacak!..” * Gözden kaçmış ama bizden kaçmamış bir su tasarrufu önerisi: “Birisini yolcu ederken artık arkasından haybeye su dökmeyelim!..” * “Su akarken testiyi doldurmalı arkadaş” zihniyetine sahip bir ülkede sağlıklı bir su tasarrufu yapılabilir mi, ne dersiniz?.. * Su dediğin nimet yatağına akar ama sen vatandaş olarak tutup da onun yatağına ev yaparsan, n’olur, suyun yatağında sen yatmaya başlarsın. Yataksız bıraktığın su, tutmuş seni evsiz bırakmışsa buna kızmaya hakkın yoktur kardeşim!.. * Acayip açıklamalar yapıp duran Türk Tarih Kurumu başkanı “Türklerin soyağacını çıkarıyoruz” demişti ya hani... Oysa, Türklerin asıl gereksinimi soyağacının çıkarılması değil ‘Soygun’ ağacının çıkarılmasıdır!. * Doğada kaybolması 100 yılı bulan poşetlerin kullanımının yasaklanması için dünya çapında kampanyalar başlamış... Açıkçası bu kampanya bize uymaz. Biz erken kaybolan şeyleri pek sevmeyiz. O şey bıktırana kadar karşımızda olmalı, yani 100 yıllık bir naylon poşet gibi!.. * Büyüyünce ‘doktor’ olmak istiyordu ama yaşadığı ülke Türkiye idi. O yüzden o da pek çokları gibi sadece ‘hasta’ olmakla yetindi!.. * Erkeklerde de bir “G NOKTASI” bulunduğunda, erkeklerin kadınlarla ortak bir noktası olacak!.. * Popüler kültürde her şey yere düşer, çünkü yerin kulağı vardır!.. * Yenilikçi bir hocaydı... Cemaati hayatlarında ilk kez yağmur duası için değil de, ‘parçalı bulutlu’ bir hava için duaya çıkardı!.. * Ey plaza mahallesinin medyası; Senin günlerce “Mahalle baskısı” dediğin şey, mahalleden gelecek baskıdan çok, mahalle ağzıyla ülkeyi yönetenlerin yarattığı baskı olmasın sakın?..*****Oyuncak tabancaŞırnak’ın Cizre ilçesindeki bir öğremenden gelen mesajı size de aktarmak istiyorum: Merhaba Can Bey, Biz öğretmenler ve doktorların bir bölümü bu şehre göre en temiz ve en rahat olan Onşar Otel’de kalıyoruz. İstanbul’dan gelen habercilerde bugünlerde burada kalıyor.Bugün otelin önünde arkadaşlarımı beklerken bir vakıa beni şoke etti. Şimdi hangi ekipten olduğunu kestiremediğim bir fotomuhabiri önümüzden geçen elinde oyuncak silah olan çocuğu durdurdu. Ona silahını havaya kaldırmasını ve bu şekilde fotoğraflarını çekeceğini söyledi. Şimdi silahlı el havada... Objektife yansıyan görüntü bu. Ancak Can Bey, her şehirde oyuncak silah almış gezen çocuklar görebilirsiniz, belki çok önemsiz gibi görünen bu fotoğraf batıda; “işte bak görüyor musun oradaki çocuklar bile militan” havasına sokuluyor ve herkes herkese düşman oluyor. Hele şu karanlık günlerde böyle provakatif resimler neye ve kime hizmet? Sizce ben çok mu abartıyorum yoksa hâlâ çoğu şeyin ters olduğu dünyamızda bunda da büyük bir sıkıntı var mı?*****Marco neden Mehmet olur?Kendimi iyi Fenerbahçeli olarak tanırım. Ama öyle sanıyorum ki son yıllarda, belki de koşullar gereği futboldan biraz uzak kaldığımı hissediyorum.Eskiden futbolcuların neredeyse yedi ceddini bildiğimi sanırdım, şimdi bu hafta kiminle maçımız vardı onu bile bilemiyorum. Ne zaman ki televizyonu açıyorum, bakıyorum ki maç var o zaman anlıyorum.İşte bu nedenledir ki Milli Takım’da siyah bir futbolcu gördüğümde çok şaşırmıştım. “Allah Allah” demiştim kendi kendime “Bu siyah adamı bir yerlerden tanıyorum ama nereden?” Sonra kamera biraz yakına gelince bu siyahın Aurelio olduğunu fark ettim. Bu kez de “Ya bu maç Fenerbahçe’nin maçı mı?” diye sormuştum da birlikte maç izlediğimiz arkadaşlar “Sen uyuyor musun, Aurelio Türk vatandaşı oldu” diye benimle dalga geçmişlerdi.Bir de üstelik maçı anlatan “Mehmet Aurelio” diye anons etmez mi? Bendeki şaşkınlık daha da artmıştı. “Ya kardeşim bu adamın adı Marco değil miydi, bu Mehmet de nereden çıktı?” diye soruverdim.Adam Türk vatandaşı oldu ya, adını da hemen değiştirmişler. Mehmet olmuş. İyi de soyadı uydu mu peki?Türk vatandaşı olanların adının değiştirilmesinin anlamı nedir? Bunu hiç anlayamam. Siz Amerikan vatandaşı olsanız, Amerikalılar “Senin adın Mustafa, ama olmaz, bundan sonra senin adın Muryf olacak” derler mi? Akıllarına böyle bir şey gelir mi? Gelmez herhalde.Almanya’da on binlerce Türk var ki, Alman vatandaşlığını da kabul etmiş. Muhammet’ler, Mustafa’lar, Ahmet’ler, Hasan’lar, Ayşe’ler, Fatma’lar. Almanların bunların hangisinin adını değiştirmeye kalkmış ki. İngilizler kendi vatandaşları olan Devlet Bakanı Mehmet Şimşek’in adını değiştirmek istediler mi?Haaa, belki İslam’ı seçenlere “daha yakışır” diye Müslüman ismi konması anlaşılabilir. Ama vatandaşlığı seçen birine “adını da değiştir” ilkelliği ancak bizde yapılır herhalde.Ayrıca Marco Aurelio’ya “Mehmet” diye seslenen bir kişi de yoktur gibime geliyor.Üstelik adamın ön adı Marco. Türkçe okunuşuyla Marko. Kardeşim bizim tarihimizde bir “Marko Paşa” yok mu? Hani kimseyi ilgilendirmeyen derdi olanlara “Git derdini Marko Paşa’ya anlat” demez miyiz? Adamın gül gibi tarihsel adını alıp da Mehmet yapmanın bir manası var mı?İstiklal MarşıAurelio Türk vatandaşı olunca reklamcılar da fırsatı kaçırmıyor tabii. Milli maç öncesi bu siyah futbolcuya araba sürerken pop şarkısı söylüyormuş gibi İstiklal Marşı’nı söylettiler.Yunanistan maçında İstiklal Marşı okunurken özellikle Aurelio’ya baktım. Öyle araba kullanırken söylediği gibi İstiklal Marşı’nı söylemiyordu. Dudakları kıpırdıyordu ama belli ki marşı söylemiyordu.Bu reklam da yanıltıcı mı oldu acaba?

Devamını Oku

İlk kez sandığa gitmeyeceğim

20 Ekim 2007

Yarın anayasa değişikliği konusunda referandum yapılacak. Sandık başına neden gidildiğini ve ne için oy kullanacağımızı dört başı mamur bilen var mı?Pek sanmıyorum. Ama bu elbette vatandaşın suçu değil. Böyle karmaşık ve akla uygun olmayan bir referandumun nedenini kimsenin bilmemesi son derece normal.Seçmen yaşım tuttuğu günden bu yana her seçimde ve referandumda oyumu kullandım.Seçimlerde oyum her seferinde aynı partiye gitmedi. Hatta yerel seçimlerde aynı anda farklı partilere bile oy verdim. Her seferinde vicdanımın sesini dinledim, kazanıp kazanmama faktörüne hiç takılmadan ne düşünüyorsam o yönde oyumu kullandım.Ayrıca gazetecilik hayatım boyunca da her seçimde oy kullanmanın bir yurttaşlık görevi olduğunu belirterek herkesi oy kullanmaya çağırdım.Ülke geleceği için yapılan oylamada bulunmamanın ağır bir sorumluluk olduğunu da üstüne basarak anlatmaya çalıştım.Hiçbir seçimde “Buna karşı şu partiyi destekleyin, oylarınızı aynı yerde toplayın” gibi öneriler de getirmedim. Herkesin bir oyu olduğunun bilinciyle “Oyunuzu nasıl kullanırsanız kullanın, ama Türkiye’nin yönetimine ortak olun” mesajını vermeye çalıştım.Oysa yarın, seçmenlik yaşamım boyunca ilk kez sandık başına gitmeyecek ve oyumu kullanmayacağım.Bu bir protestodur elbette. Ancak aynı zamanda böyle bir anayasa değişikliği referandumuna da inanmadığımı göstermek istiyorum.Yarın sandıktan kesinlikle “evet” çıkacaktır. Bunun ilk günden beri söylüyorum. Eğer soru “Cumhurbaşkanı’nı halk mı seçsin yoksa meclis mi?” şeklinde olursa, her koşulda bunun cevabı “evet” olacaktır.Cumhurbaşkanı’nı halkın seçmesine elbette karşı değilim. Elbette bu makamın belirlenmesinde de bizim oylarımız geçerli olmalı.Ancak bu referandumun amacı bu değil. AKP iktidarı, mayıs ayındaki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde uğradığı hayal kırıklığının acısını tüm yönetim sistemimizden ve demokratik geleneklerimizden çıkarmak için Türkiye’nin böğrüne bir hançer sokmaya karar verdi.Büyük ihtimalle ilk seçimlerde böyle bir zafer kazanacaklarını ummuyorlardı ve “O halde bizden sonra tufan, ayıklayın bakalım pirincin taşını” mantığı ile o günkü meclis aritmetiğini kullanarak bu anayasa değişikliğini yaptılar.Ama hesapları tutmadı. Seçimden başarıyla çıktılar, alelacele Cumhurbaşkanı’nı seçtiler. Buna karşın başlattıkları mekanizma zorunlu olarak çalıştı.Ortaya bu kez “Halk değişikliğine nasıl olsa evet diyecek, peki o zaman Gül’ün durumu ne olacak?” sorunu çıktı. Yine kurnazca bir yöntemle ve MHP payandasını kullanarak Gül’ü kurtardılar.Aslında konunun kapanması gerekiyordu. Ama AKP kurmayları referandumdan vazgeçmenin bu kez bir zayıflık olarak nitelenmesinden çekinerek “Gittiği yere kadar” mantığı ile şimdi halkı sandık başına götürüyor.Bir taraftan yepyeni bir anayasa yazma çalışmaları sürerken, öte taraftan halkı hiçbir anlamı olmayan referanduma sürüklemek göz boyamadan ve israftan öte bir şey değildir.Ben de bu oyuna alet olmak istemiyorum. Sandık başına gitmeyeceğim.*****Fatih Terim Milli maçı büyük üzüntü ile izledim. Elbette oyuncular büyük stres altındaydı. Böyle bir maça çıkmak gerçekten kalbi bile çok zorlar.Ama şunu da söylemek gerek; sonuçta bu futbolcuların hepsi profesyonel insanlar. Streslerini ilk 15 dakika içinde üzerlerinden atmaları gerekti. Üstelik inanılmaz bir seyirci desteği de vardı.Şimdi umudumuz Norveç maçına kaldı. Gerçi o maç daha stresli olacak ister istemez, ama ben futbolcularımıza güveniyorum, inşallah Avrupa Şampiyonası vizesi alacaklar.Bu arada Fatih Terim’e yönelik eleşirilerin de aşırıya kaçtığını düşünüyorum. Bir kere her kötü sonuçtan sonra tribünlerin “istifa” diye çığlıklar atması en azından vefasızlık örneği. Bu takım Fatih Terim’le pek çok başarı da kazandı. En azından 4-1’lik Yunanistan maçını asla unutmayın. Önümüzde kaldı bir maç. Artık o güne kadar da sabretmek lazım. Bugün Terim’e “istifa” diye bağırmak Norveç maçını da tehlikeye sokar.*****Bana karşı çıkanlar da var ve haklı olabilirler Günlerdir hem çok sayıda mesaj alıyorum hem de tanıyanlar sürekli soruyorlar. tahmin edersiniz soru şu: “Referandumda ne yapmak lazım. Katılıp hayır oyu mu verelim, yoksa hiç katılmayalım mı?” Bunlara cevabım aynı diğer yazıdaki gibi oluyor. Diyorum ki; “ben katılmıyorum, katılmamayı doğru buluyorum, çünkü bu oyuna alet olmak istemiyorum.” Alet olmak istemediğim oyunu da şöyle anlatıyorum; “Tayyip Bey referandumlara alışmamız gerektiğini söylüyor. Bu başka konularda da sık sık referanduma gidebileceğimizin sinyalidir. Bu iktidar sözde demokrasi adına ve sihirli (halkın iradesi) sloganına sarılarak (halk böyle istiyorsa tabii ki değişecek) mantığı ile akla hayale gelmeyecek konuları referanduma sunabilir. Tayyip Bey de bu referandumun anlamsız olduğunu biliyordur mutlaka. Ama o geleceği düşünerek yatırım yapıyor.” Benim bu görüşüme katılanların bile bazıları “Bu oyunu bozmanın yolu sandıktan kaçmak değil, tam tersine gidip hayır oyu kullanmaktır” görüşünü savunuyor.Örneğin dün görüşlerine değer verdiğim bir akademisyen “referanduma katılsak da katılmasak da evet oyu çıkacağı kesin. Zaten halkın önemli bir bölümü oylamaya katılmayacak. Yani katılım 22 Temmuz’un çok altında olacak. Bizler sandığa gidersek hayır oylarının oranı da yüksek çıkar. Aksi takdirde AKP alacağı yüksek orandaki evet oylarına dayanarak halkın büyük çoğunlukla kendisini desteklediğini iddia edebilecek” dedi.Haklı görüş olabilir de ben yine de sandığa gitmiyorum.*****Katılım yüzde 50’nin altı olursa... Bazı çevrelerde “Oylamaya gitmeyelim, katılım yüzde 50’nin altında kalsın, o zaman referandum iptal olur” görüşünün konuşulduğunu duydum.Bu yanlış. Katılım ne olurnsa olsun, oylamanın kesin sonucu katılanların kullandığı oylara göre belirleniyor. Yani katılımın yüzde 40 olduğunu düşünün. Evetler yüzde 51’i tutturduğu an sonuç evet olarak açıklanacak.Ancak katılımın çok düşük olmasının siyasi bir mesajı olabilir. AKP iktidarı halkın yarıdan fazlasının bu tür bir referanduma karşı çıktığını anlamış olur.Bu arada son genel seçimlerde katılım yüzde 80’di. Daha öncekiler de aşağı yukarı böyle. Demek ki zaten halkın yüzde 20’si ne olursa olsun seçimlere katılmamayı adet haline getirmiş. Bu kez katılmayan daha da fazla olacak. Onu da yüzde 20 olarak düşünseniz bile demek ki bu seçimlerde katılım en fazla yüzde 60 olur. Ki ben bunun çok daha altında olacağını tahmin ediyorum.

Devamını Oku

Amerika ile neden düşman olalım?

17 Ekim 2007

PKK terörü konusunda sadece Amerika’dan gelecek sese konsantre olan ve bu nedenle hiçbir ilerleme sağlayamayan AKP kurmayları, şimdi de halkın tepkisini göz önünde tutarak müthiş bir anti- Amerikan kampanya sürdürüyor.Başbakan sanki savaşa girecekmişiz gibi Amerika’ya babalanarak “inceldiği yerden kopsun” diyor “Her türlü bedeli ödemeye hazırız” gibi çıkışlar yapıyor.İyi de nereden çıktı bu Amerikan düşmanlığı?Türkiye’nin Amerikan düşmanlığı yapmasının anlamı var mı?Türkiye Amerika’nın ne dostu ne düşmanı olur. Önemli olan karşılıklı çıkarlardır.Çıkar ilişkilerini iyi yönetebilirseniz Amerika iyi geçindiğiniz bir müttefiktir. İyi yönetemezseniz de iyi geçinemediğiniz bir devlettir.Yapılması gereken onurlu duruşu sergilemektir. Bunu yapmak zorundasınız.Ama düşmanlık farklı bir şey.Üstelik bu tavır AKP iktidarına hiç mi hiç yakışmıyor.Çok değil bundan bir yıl önce Tayyip Bey’in danışmanları Washington’daki kapıları arşınlayarak “Aman bu adamı deliğe süpürmeyin, kullanmaya bakın” diyorlardı.Türk halkında Amerika’ya yönelik, türlü çeşitli nedenlerden ötürü, öfke çığ gibi büyürken, AKP iktidarı bütün geleceğini Amerika’ya bağlamıştı.Sonra Tayyip Bey değil miydi, 15 gün önce 13 yiğidimiz şehit edildikten sonra “Amerika’da Başkan’a bunu anlatacağım” diyen.Ne zaman ki asker sınır ötesi operasyondan bir kere daha söz etti, halk Türkiye’nin her yanında “teröre lanet” mitingleri düzenlemeye başladı, Tayyip Bey o zaman endişeye kapıldı. Üzerine bir de Ermeni tasarısı gelince Başbakan eskiyi unutup şahin oluverdi.Türkiye’de halkın çoğunluğu Amerika’dan pek hazzetmez. Ama ne tuhaftır ki, Amerikan aleyhtarlığının çok yüksek olduğu ülkede halk Amerika’ya en çok bel bağlayan bir partiyi ezici bir çoğunlukla iktidara getirdi.Bu da aslında Türk seçmeninin kafasının karışık olduğunun bir göstergesidir. Şimdi AKP iktidarı yıllardır görmediği bu gerçeği yeni keşfetmiş ve Amerikan aleyhtarlığının üzerine benzin dökmeye başlamıştır.Bunun dış politikada çok fazla etkisi olmayacağını söyleyebilirim. Her ne kadar “Türkiye Amerika ilişkileri hiç bu kadar gerginleşmemişti” deniyorsa da, sonuçta Amerika büyük devlet olarak çıkarına bakar. Bir ülkenin kendisine düşman olup olmaması Amerika’nın pek umurunda olmaz.Bu nedenle AKP’nin bu yeni tavrının tamamen iç politikaya yönelik olduğunu söyleyebilirim. Halktaki Amerikan aleyhtarlığını, iktidarın kahramanlığına dönüştürmek istiyorlar o kadar.Bütün geleceğini Amerika’ya endeksleyen iktidar, Türkiye’deki iktidarını şimdi Amerika düşmanlığı yaparak korumaya çalışıyor. Ve emin olun ki el altından Amerika ile pazarlıklar yaparak “Bu geçici bir durum, hemen el atıp destek olmazsanız bu iş daha da kötüye gider” mesajını da veriyorlardır.***Örneğin Habur kapatılsaMeclis dün tezkeriyi görüştü ve kabul etti. Artık top hükümette. İktidar gerek gördüğü an Türk Silahlı Kuvvetleri’ne sınır ötesi harekâta başlaması için talimat verebilir.Bu talimat verilecek mi, bundan çok emin değilim. Çünkü iktidarın söylemi aslında bu talimatın verilmemesi üzerine kurulu gibi. Yani sınır ötesi harekâtın yapılmasının değil de yapılmamasının daha doğru olacağı, bunun caydırıcı etkisi olduğu ve diplomatik alanda kullanılabileceği görüşü hakim.Aslına bakarsanız güç kullanarak terörü bitirmek o kadar kolay değildir. Teröristi öldürürsünüz, iş bitti sanırsınız, oysa geride yeni teröristler yetişir. Bu nedenle terörü asıl bitirecek olan ekonomidir.Bugün Güneydoğu bölgesi kalkınmış, insanların gelirleri yüksek, yaşamları kaliteli olsa bugünkü terörün onda biri olmaz.Bir de tersi var. Terörü dize getirmek için tüm yaşamsal kaynaklarını kesmek, belki de güç kullanmaktan bile daha etkili olabilir. Örneğin bugün Kuzey Irak’ın bütün ihtiyacı Türkiye tarafından karşılanıyor. Yiyeceği, içeceği, ilacı, günlük kullanım malzemeleri hep Türkiye’den gidiyor. Bunun bir bölümü yasal ama önemli bölümü kaçak.Demek ki biz Habur’ı kapatsak, sınır güvenliğini alsak Kuzey Irak ve hatta Irak’ın önemli bir bölümü aç susuz ve ilaçsız kalır.Tabii benim Güneydoğum da bundan çok para kazanıyor ama geçici bir süre için yaratılacak fonlarla Güneydoğu halkı desteklenebilir. Ama Habur’un kapanması Kuzey Irak’ı felç eder. Bunun “tanklarla geliyoruz haa” tehdidinden bile etkili olacağından fazla kuşkum yok.*****Taş bile atılsaTezkerenin kabulü doğru bir karardır. Ama benim minik bir itirazım var. Türkiye belki de büyük devlet olduğunu göstermek adına sınır ötesi harekâtların sadece PKK teröristleri ile sınırlı tutulacağını taahhüt ediyor. Bu da ister istemez “Barzani bunun dışında mı tutuluyor?” sorusuna neden oluyor.Bu ayrım muhtemel bir sınır ötesi harekâtta sorunlar doğuracaktır. PKK’lı teröristler Barzani’nin koruması altına girerse, Peşmerge kamplarında yatıp kalkarsa ne olacak?İkincisi, Barzani’yi ayrı tutunca Türkiye sanki Kuzey Irak’ta hakim bir devlet varmış izlenimi yaratmış olmuyor mu?Asker de hükümet de sınır ötesi operasyona gerek duyulmaması temennisinde bulunuyor. Türkiye elbette bu tezkereyi bir koz olarak kullanacaktır. Ama ayırım yapmak yerine “Türk sınırından içeri bir taş atılsa bile hesabını sorarım” dese bu herkes için ürkütücü bir tavır olurdu. Bizde bir atasözü vardır, “ölümü göster ki sıtmaya razı olsun” diye. Umarım tezkere terör örgütünde ve destekleyicilerinde bu etkiyi yapar.*****İran’ı bugüne getiren de anti-AmerikanpropagandaydıŞimdi size çok farklı bir bakış açısını sunmak istiyorum. Ne zamandır Türkiye’de “Biz de İran mı olacağız?” endişesi hakim. Çünkü halkın önemli bir bölümü AKP iktidarının gizli bir gündemi olmasından korkuyor. Buna göre yavaş yavaş ama emin adımlarla Türkiye’nin bir İslam Cumhuriyeti haline getirileceğinden kuşkulanıyor.AKP iktidarının bazı uygulamaları, özellikle türban konusundaki dayatmaları da bu duyguyu pekiştiriyor.Ama geçmişe ve başından bazı olaylar geçmiş ülkelere bakıldığında bir rejimin sadece bu tür dayatmalarla değiştirilmediğini de görüyoruz.İran’da henüz Humeyni ülkeye gelmeden önce sol kesimler Şah’ı eleştirmek ve devirmek adına müthiş bir anti-Amerikan kampanya başlattı. Mollalar da bunu sessizce destekledi. Derken Humeyni geldi, işin rengi değişmeye başladı.Mollalar din avantajını kullanarak halkı etkilediler ve solu “idam ederek” tasfiye ettiler. Ama bu rejimin şaha kalkması Amerikan elçiliğinin işgali ile gerçekleşti. Ülkede sağlanan Amerika düşmanlığı halkı dinin dışında bir arada tutan önemli bir etken oldu.Sonunda bu politikanın önünde kimse duramadı, İran tam bir şeriat ülkesi haline dönüştü.Yani demem şu ki, bu tür durumlarda yaratılan bir düşmanlık halkın duygularını da kamçıladığı için yapıştırıcı etkisi de yapabilir. Türkiye’de de yaratılan ve duygulara hitap eden bir Amerikan düşmanlığı AKP’nin Amerika’ya olan bağlılığını unutturabilir.Nasıl bugün molla rejimi el altından Amerika ile pazarlıklarını sürdürüyorsa, aynısı Türkiye için de geçerli olur. Amerika bölgedeki çıkarlarını, sanki Türkiye’de kendisine çok karşı bir iktidar varmış gibi daha rahat kollar hale gelebilir.

Devamını Oku

AKP Susurluk sendromunda

16 Ekim 2007

Susurluk’taki ünlü kaza bundan 11 yıl önce meydana gelmişti. Susurluk Mustafakemalpaşa arasındaki istendiğinde Hava Kuvvetleri’nin acil iniş yapabilmesine imkân sağlayan genişletilmiş karayolunda bir Mercedes benzin istasyonundan çıkan bir kamyonun altına girmişti.Feci kazada bir polis müdürü, sözde aranan ama el üstünde tutulan karanlık ilişkiler içindeki bir kişi ile bir kadın ölmüş, bir DYP’li milletvekili ise yaralı olarak kurtulmuştu.Bu kazadan sonra başlayan araştırmalar çorap söküğü gibi gelişmiş ve devlet içindeki mafya tipi örgütlenme açığa çıkmıştı.Kamuoyunun buna büyük tepkisi olmuştu. Bu tepki giderek tüm halk kesimlerini sarmış ve “Aydınlık için bir dakika karanlık” eylemleri başlamıştı.Ancak aynı dönemde kısaca Refahyol olarak tanımlanan Refah Partisi-DYP iktidarı ülkenin başındaydı. Aslında uzun yıllara dayanan “devlet içindeki mafya tipi örgütlenme” ister istemez bu hükümetin hedef tahtası haline getirilmesine de neden olmuştu.“Aydınlık için bir dakika karanlık” eylemi “çeteleşmeye” karşı çığ gibi büyürken, işin boyutu bir anda değişti ve bu eylemler “irticaya karşı güç birliği” haline geldi.Üzerinden bir ay geçtiğinde eylemin başlangıç amacı bile unutulmuştu. Türkiye’nin her yerinden iktidara yönelik protesto eylemleri boyutuna ulaşmıştı.Şimdi benzer bir durum yaşıyoruz. 13 yiğidimizin şehit edilmesinden sonra Türkiye’nin her yanında “teröre lanet” mitingleri başlatıldı. Bu mitingler giderek iktidarı protesto mitinglerine dönüşüyor.Ve tam bu sırada Habertürk televizyonu sürpriz bir çıkışla üstelik Milli Takım’la ortak bir şekilde “teröre karşı kahramanca mücadele eden Mehmetçiğe yardım kampanyası” başlattı.Şu satırların yazıldığı sırada katılımcı sayısı 350 bini geçmişti. Toplanan para ise dolar bazında neredeyse 40 milyon dolar olmuştu.Televizyonlarda basın toplantıları hariç hiçbir canlı yayına katılmayan Genelkurmay Başkanı da Habertürk’ün yayınına bağlanıp çok ilginç sözler söyledi. Türk halkının bu duyarlılığına teşekkür eden Orgeneral Büyükanıt “Kimse korkmasın, umutsuzluğa kapılmasın, Türk Silahlı Kuvvetleri Türkiye’yi her türlü tehlikeye karşı koruyacaktır” dedi. Burada kastedilen terör olsa bile toplumun önemli bir kesiminin bunu başka türlü algılamasının önüne geçemezsiniz.İşte AKP iktidarını korkutan budur. AKP kurmayları “teröre lanet mitinglerinin” ve “Türk askerine yardım kampanyasının” bir anda yön değiştirip “iktidara öfke” kampanyasına dönmesinden tedirgin oluyor.Çünkü iktidar izlediği yanlış politikalar sonucunda PKK terörünü ve bölücülüğü neredeyse “legal” hale getirdi. Kamuoyunun önemli bir bölümünde “AKP iktidarı PKK ile baş edemez, çünkü verilmiş sözler var” yorumu giderek egemen hale geliyor.Bunun yaratacağı öfkenin önünde ister yüzde 47 ister yüzde 87 oy alın, duramazsınız. O çok güvenilen yüzde 47 bir anda yüzde 4.7’ye iniverir.*****İptal edinPazar günü bir garip referandum yapılacak. Kimse ne için oy kullanacağını bilmiyor. Sadece AKP teşkilatı kendi tabanına “Bu oylamada evet deyin, Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığını da onaylamış olacaksınız” propagandasını yapıyor.Tayyip Bey de “Evet deyin, üç yüz altmış yedi, müç yüz altmış yedi gibi şeylerden de kurtulalım” diyor. Uğradığı hayal kırıklığı nedeniyle demokrasinin sigortalarını bile inkâr edecek hale geldiğinin farkında mı acaba?Ancak hiç sürpriz olmasın; Yüksek Seçim Kurulu referandumu ileri bir tarihe erteleyebilir. Çünkü bu referandumun yapılması halinde ortaya pek çok ve karmaşık hukuki sorun çıkacak.YSK önce referandumu erteler, ardından da Meclis “Zaten yeni anayasa hazırlanıyor, artık değişiklik maddelerine ihtiyaç kalmadı” gerekçesiyle referandumu tümden iptal edebilir.Açıkçası, doğrusu da budur. AKP demokrasiyle bu kadar oynamanın kendini batıracağını da artık görmeli.*****Şımarıklık “ŞIp” dİye kesildiSon seçimlerde yüzde 47 gibi inanılmaz bir oy oranını yakalayan AKP’nin “zafer sarhoşluğu” yavaş yavaş azalıyor. Özellikle ilk günlerdeki “görgüsüzlük” boyutuna çıkan “şımarıklıklar” da pek yok. Hatta 13 yiğidimizin şehit edilmesinden sonra tüm ülke çapında doğan infial bu “şımarıklığın” önünü neredeyse tamamen kesti.Çok değil 10 gün öncesine kadar Türk Silahlı Kuvvetleri’ne olmadık hakaretler yağdıran, generalleri aşağılayan, içinde asker geçen her cümleden sonra adeta yerinden hoplayan kimilerinin seslerinin kesildiğini görüyoruz. Hatta öyle ki neredeyse bu tipler herkesten daha fazla asker sevgisi taşıdığını anlatmaya başladı.Türkiye gerçekten çok ilginç bir ülke. 22 Temmuz seçimlerinde halkın bir bölümü iktidar imkânlarının kendilerine sunduğu avanta sisteminin peşine takıldı. Ev ziyaretleri, verilen hediyeler, yapılan yardımlar halkın gözünü boyadı. Kimileri ise gözü boyanmasa da bu düzeni sevdi ve oylarını esirgemedi. Ama bunu “demokratik siyaset” olarak sunmak isteyen AKP bana göre bir noktayı görmezden geldi. O da Türk halkının tüm benliğini saran vatan sevgisi, millet sevdasıydı.AKP bu duygunun para ile değişebileceğini hesapladı. Çünkü “globalleşen dünya” bunu gerektiriyordu. Türkiye’de de bu sistem geçerli olabilirdi.Ama izlediğim kadarıyla, işte Türk halkı “globalleşmeye” bu açıdan uyum sağlayamıyor.Durum tehlikelidir yani....*****Bugün sıkıntılı günTezkere bugün Meclis’te ele alınıyor. Oturum büyük ihtimalle gizli yapılacak. Ancak hafta sonunda yazdığım gibi bugün Meclis çok sıkıntılı bir gün yaşayacaktır.Şuradan anlayın; tezkerenin görüşüldüğü ve yazıldığı bakanlar kurulu toplantısı 6 saat sürdü. Hükümet kendi arasında bile karar verebilmek için bu kadar zorlandığına göre, siz düşünün Meclis’in halini.Bu tezkere hükümet için büyük sıkıntıdır. Eninde sonunda bu tezkere Meclis’ten geçecek. Asıl ondan sonrası önemli. Göreceksiniz hükümet askere “sınır ötesi operasyon yapma yetkisini” verirken son derece hasis davranacaktır.Çünkü askerin bu yetkiyi almasından son derece tedirginler. İnisiyatifin askere geçmesinin iktidarları için büyük tehlike olduğuna inanmaktalar.Bu yüzden neredeyse tüm dünyaya babalanarak iç politikadaki itibarlarını kurtarmaya çalışıyorlar.

Devamını Oku

“Bu rakamlar nasıl havalarda uçuşuyor böyle?”

15 Ekim 2007

Bayram tatilinde medyada hatırı sayılır yatırımı olan bir iş adamıyla, bizim mesleğin deyimiyle bir patronla sohbet ettim.Medyadaki çalkantıları, el değiştirmeleri de konuştuk elbette. Derken patronun cep telefonuna bir mesaj geldi. Bir TV kanalının haber servisine abone olmuş, sık sık önemli haberler mesajla geliyormuş.Mesajda “atv- Sabah’ın satışı bir ay ertelendi” yazıyordu.“Hah, tamam işte, bak tahmin ettiğim gibi oldu, ihale ertelenmiş” dedi. Tabii konuşmamız da birden bu satış üzerine yoğunlaşıverdi.Alaycı bir ifadeyle gülümseyen patron benim bir yazımı anımsatarak “Senin de aklına zekâna güvenirdim, ama kendimi yanılmış gibi hissediyorum” demez mi?Doğal olarak “neden, ne yaptım ki?” diye sordum. Cevap olarak “atv- Sabah’ın satışında rakam 1.8 milyar dolara çıkar diye sen yazmadın mı?” dedi. Ben de “Evet, konuştuğum bir yabancı yatırımca rakamı 1.8 milyar dolara kadar çıkarabiliriz, sonrasını bilemeyiz demişti, ben de onu yazdım” cevabını verdim.Patron da “İşte onu söylüyorum ya. Seni zeki akıllı biri olarak bilirdim, bunu nasıl yaptığını anlayamadım” diye sürdürdü. Ben hâlâ “ne var bunda?” diyorum. Sonunda patron söylemek istediğini söyledi: “Yahu hiç kimse mi hesap yapmıyor. Söyle bakayım, atv’nin yıllık kârı ne kadar?” Bende tık yok. Nereden bileyim ki. Ardından ikinci soru geldi; “Peki Sabah’ın yıllık kârını biliyor musun?” “Pardon, vallahi onu da tam bilmiyorum.” Patron patronluğu ele aldı ya, sürdürdü konuşmasını: “Yaa işte böyle. Kime sorsam bunları bilmiyor, ama lafa gelince 1.5 milyar, 2 milyar diye konuşmasını herkes biliyor. Kardeşim bu işin hesabı kitabı yok mu, bu kadar para yatırdıktan sonra bunu nasıl çıkaracaksın, gökten para mı yağacak, yani ilan mı yağacak da bu yatırım kendini amorti edecek?” Konuşan patron olunca fazla üstüne gidemiyorsunuz. Biraz “hık- mık” ettim “Yani etmez mi bu kadar?” diye sorabildim. Patron da “Bana göre etmez, anladığım kadarıyla fiyatı yüksek tutmak için böyle dedikodular çıkarıyorlar” dedi.Ben de “Ama dünyanın en büyük medya patronları bu ihale için geldiler, Milyar doları gözden çıkarabilirler” cevabını verdim. Patron bunun üzerine sordu: “Sence neden gelip bu kadar para harcasınlar ki?” Ne diyeyim şimdi, işten anlıyoruz da patronların bazı uygulamalarını anlamak da pek mümkün değil. Ama şunu söyledim:“Türkiye’de yabancı sermaye çok büyüdü. Finans sistemi, haberleşme, tüketim malları hatta gıda konusunda bile yabancı sermaye payı yerliyi geçti. Ama ellerinde medya yok. Onu da kontrol etmek isteyebilirler.” Patron bu konuda haklı olabileceğimi söyledikten sonra “Yine de aklım almıyor, eğer bir gazete ve televizyona bu kadar para veriliyorsa, bunun altında mutlaka başka bir gerekçe vardır, bunu öğrenmek lazım” dedi.Ayrılırken “Aralık ayında satışlar gerçekleşecek, o zaman benim yazdığı doğru mu değil mi göreceğiz, ama öyle çıkarsa hemen arayacağım” dedim. Sözleşip gülüştük.*****Süper FM’den “korsana hayır” kampanyasıTürkiye’nin en çok dinlenen Türkçe müzik radyosu Süper FM “korsana hayır” kampanası başlattı. Radyo, kampanya gerekçesi olarak “Korsan sektörü o kadar büyüdü ki, neredeyse gerçeğinin üzerine çıkacak. Bu böyle giderse yakın bir gelecekte müzik sektöründe iş yapan kimse kalmayacak, Türkiye müziksizliğe mahkûm hale gelecek” görüşüne yer verildi.Radyo bu konuda daha geniş bir kesime ulaşmak ve etkili olmak amacıyla aralarında Ferhat Göçer, Gülben Ergen, Hande Yener, Funda Arar, Erol Evgin, Gülşen, İzel, Fatih Erkoç, Aysel Gürel, Orhan Gencebay, Kutsi, Bengü, Nev, Özgün, Aşkın Tuna, Müjdat Gezen olan ünlü isimlerden sesli mesajlar alarak yayınlamaya başladı.Gerçekten de teknolojide büyük gelişmeler nedeniyle müzik ve film sektöründe zaten ağır kayıplar yaşanıyor. Buna bir de korsan eklenince bir süre sonra kimse müzik üretemez hale gelebilir. Bu nedenle müziği seven herkesin korsan yayınlara karşı tek yumruk olması gerekir. Sonuçta korsanlık da bir tür hırsızlıktır. Buna hiç birimizin alet olmamasını diliyorum.*****Büyük düğünCumhurbaşkanı kızını evlendirdi. Allah mutlu etsin. “AKP’liler böyle bir düğünü nasıl buluyorlar?” diye sormuştum. Bazı yorumlar geldi. Ama anladığım kadarıyla kimse savuna yapamıyor. Anlaşıldığı kadarıyla bu düğün AKP’lileri bile susturmuş durumda. Hafta içinde gelen bazı savunmalardan örnekler vermek istiyorum. Tabii, düğünde toplanacak hediyelerin bir bölümünü Mehmetçik Vakfı’na verileceğinin açıklanması bazılarını makul gerekçe bulmakta heveslendirebilir. Ancak hediyelerin ne kadarının verileceği de açıklanmalıdır. Yine de bunlar genç çifte mutluluk dilememe engel değil.*****Kürtler devlet kursa asla yaşayamazlarTürkiye’nin Güneydoğusu’nu terörle karıştıran ve ülkeyi bölmek isteyen bazı Kürt grupların en büyük hayali bağımsız bir devlet kurmak.Peki bağımsız devleti kursalar ne olacak, bunu çok merak ediyorum işte.Çünkü, isteyen eline bir harita alıp baksın. Diyelim ki bugünkü Kuzey Irak’ta bir devlet kuruldu. Haydi yine diyelim ki Türkiye’den de bir parça almayı başardılar. Ya sonra?Dediğim gibi, haritaya bakın. Bir tarafta İran, bir tarafta Suriye, kuzeyde Türkiye ve güneyde henüz niteliği belli olmayan Irak’taki başka bir devlet.İyi de tam ortada kalan, denize açılma şansı olmayan, tüm yolları sürekli hasımlık yaptığı devletler tarafından kesilen bir Kürdistan ne kadar yaşayabilir ya da halkını ne kadar mutlu kılabilir?Bunun cevabı herhalde “hiçbir zaman” olur. Diyelim ki Amerika bu devlete büyük destek versin. Sürekli asker koruması altında tutamayacağına göre Kürtler eninde sonunda acı gerçekle karşılaşacaklardır. Geçenlerde emekli bir büyükelçi ile sohbet ediyorduk. Bu konuya da değinince emekli büyükelçi ilginç bir şey söyledi. “Bu Kürtler kendi devletlerini kurmak yerine Türkiye’nin bir eyaleti olmayı neden düşünmezler acaba?” diye sordu.Sonra da sürdürdü: “O zaman Güneydoğu bölgesindeki bölücü hareketler de bitecektir. Türkiye bu bölgeye daha fazla önem verecektir. Türkiye’nin bir eyaleti olan Kürt bölgesi kendi iç işlerini halledecek ama dış politikada ve genel hukukta Türkiye’ye bağlı kalacaktır. Bu durum Kürtlerin bundan sonra tamamen güven ve huzur içinde yaşamaları anlamına da gelir.” Emekli büyükelçi benim sormama fırsat vermeden ekledi: “Tabii Musul ve Kerkük’teki petrol bölgeleri de bu eyalet içinde yer alacak. Buranın petrolü üzerindeki haklar bizim olacak ama Kürtler de bunun geliriyle kalkınacak.” Ağzımdan farkında olmadan “Bunu yaptırmazlar ki” sözleri çıkınca emekli büyükelçi hafif öfkelenerek “Sende de mi aşağılık kompleksi var. Hep aynı laf. Bize yaptırmazlar ki. Neden yaptırmasınlar ki, ayrıca sen iradeni ortaya koyarsan kimse bir şey söyleyemez. Böylelikle bölgeye de barış gelir, Türkiye gerçekten çağ atlama şansı bulur. Ortada ne terör kalır ne başka bir şey, işte o zaman bölgenin en güçlü ülkesi oluruz” dedi.***** Kibrit olayıPazar günü rüzgârda yakabilmek için kibriti ıslatmak gerektiğini yazmıştım. Bunu sadece kibritin ucundaki ilacı ıslatmak gerek anlamı çıkaranlar olmuş. Yazıyı bir daha okuyunca gerçekten bu anlam çıktığını gördüm. Kusura bakmayın, Asıl ıslatılacak yer kibritin ağacı. Hafif nemlenen ağaç kısmı daha uzun yanıyor.

Devamını Oku

Tezkere çok sıkıntı yaratacak

14 Ekim 2007

AKP Hükümeti Türk Silahlı Kuvvetleri’ne sınır ötesi harekât imkânı sağlayacak tezkereyi bu hafta Meclis’e gönderecek. Aslında tezkerenin bayram öncesinde Meclis’e gelmesi bekleniyordu. Ancak AKP yönetimi işi aceleye getirmemek amacıyla bekletmeyi uygun gördü.Ayrıca tam bu sırada Amerikan Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi’nde Ermeni soykırım tasarısı görüşülüyordu. Muhtemeldir ki onun da sonucu beklendi.Büyük ihtimalle yarın Meclis tezkereyi görüşecek. Ama hemen söyleyeyim, bu tezkere sanıldığı gibi kolaylıkla geçmeyecek. Hatta AKP içinde ciddi çatlaklar olacağı ihtimalini bile göz ardı etmemek gerek. Bunu iki açıdan irdeleyebiliriz. Birincisi Meclis’te artık PKK’ya bağlı olduğu konusunda çok ciddi şüphelerin olduğu 22 kişilik DTP grubu var. Herhalde bu grubun “Türk Silahlı Kuvvetleri Irak topraklarında operasyon yapabilir” gibi bir kararı desteklemeleri pek mümkün değil.Bunun yanı sıra AKP’li çok sayıda Doğu ve Güneydoğu illerinden seçilip gelmiş milletvekili var. Bu milletvekillerinin çoğunluğunu Kürt kökenliler oluşturuyor. Onları ikna etmek de o kadar kolay olmayacaktır.Ancak bu sorunun çok büyümeden atlatılabileceği ihtimalinin güçlü olduğunu düşünüyorum. Asıl sorun başka noktadan çıkıyor.Bilmiyorum, birden fazla gazete alan ve özellikle dinci basını da izleyenleriniz var mı? Bu gazetelerdeki bazı köşeleri okuduğunuzda kanınızın donacağını tahmin ediyorum.Çünkü, bazı gazetelerin önemli bazı köşe yazarları birkaç gündür ısrarlı biçimde bir konuyu dillerine doladılar. Çok açık olmamakla birlikte 13 yiğidimizin şehit olduğu olayın arkasında başka bir şey olup olmadığını sorgulamaya çalışıyorlar.Tam ve açık yazamadıkları şu: “Acaba 13 askerimizi PKK değil de başka güçler mi şehit etti?” Bu soru çok net sorulamıyor elbette, ama ima edilen budur, bunu bilin.Peki ne söylenmek isteniyor? Onu da satır aralarından çıkarıyorsunuz. Korku şu: 13 askerin şehit olmasıyla birlikte Türkiye’de müthiş bir infial oluştu. Ve en önemlisi, iktidarın beklemediği bir şekilde asker ön plana çıktı. Vatandaş askerine sahip çıkarken, bu ani yükseliş nedeniyle meydanı boş bulup askere olmadık hakaretler edenler bile şimdilik(!) seslerini kesmek zorunda kaldı.Askerin tekrar güçlenmesi, halk tarafından eskisine oranla daha çok sevilmeye başlanması, AKP’nin yandaşlarında “asker inisiyatifi ele geçirirse ne olur?” endişesine yol açtı.Eğer tezkere sorunsuz biçimde kabul edilip, asker sınır ötesi operasyon yetkisini alırsa daha da güçlenecek. AKP’yi endişeye iten de bu. Asker inisiyatifi ele geçirirse örneğin olağanüstü hal veya sıkıyönetim talepleriyle hükümetin karşısına dikilir mi?Bu yetkiyi alan asker yönetime de müdahale etmeye kalkar mı? AKP’ye korkulu rüyalar gördüren gerçek işte bu. Ve işte bu nedenle kimi AKP kalemşörleri sözde “cinlik” yaparak 13 şehit olayını çarpıtmayı ya da en azından kendi tabanlarının zihninde “asker mi bir oyun oynuyor” sorusunun sorulmasını amaçlıyor.Elbette böyle saçma sapan bir düşünceye prim verecek aklı başında, ülkesini ve milletini seven bir kişi bile çıkmaz.Ama bilin ki bu tür yazıların altında bu vardır. Ve bu tezkerenin öyle gönül rahatlığı ile çıkmayacağının, çıksa bile Silahlı Kuvvetler’e gerekli yetkinin verilmesinde pürüzler çıkacağının kanıtıdır.*****Başkan!Tayip Bey’in CNN’deki açıklamaları çok ilginçti. Yüzü biraz gergin ve yorgun görünüyordu nedense, ama belki de Ramazan sebebiyledir.Tayyip Bey’in konuşma üslubunda yine bazı garip tanımlamalar vardı. Örneğin Bill Clinton’dan söz ederken “Hillary Clinton’un Beyi” demesi ve bunu birkaç kez tekrarlaması tuhaftı.Ama benim asıl ilgimi çeken, Tayyip Bey’in Amerika Başkanı Bush’tan ısrarla ve sürekli “Başkan” diye söz etmesiydi. Egemen bir ülkenin Başbakan’ı kamuoyu önünde yaptığı bir konuşmada başka ülkenin devlet başkanı hakkında “Başkan” diye konuşmaz. Konuşmamalı. Çünkü ismini eklemeden sadece sıfatı kullandığınızda onu kendi başkanınız gibi benimseniş olduğunuz anlamı da çıkabilir.Başbakan ikide bir “diplomasiden” söz ediyor. Eğer bu kadar iyi biliyor ve diplomasiye uymak istiyorsa diline de dikkat etmek zorunda. Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın Amerika Birleşik Devletleri Başkanı’nı anarken sadece “Başkan” sıfatını kullanması Türk halkını rencide eder.*****Dolar düşüyor yastık altları derinleşiyorGeçen hafta piyasaların büyük sıkıntı yaşadığını dile getiren iki yazmıştım. Dev alışveriş merkezleri dahil özellikle günlük tüketim malları satan dükkan ve mağazalarda neredeyse yaprak kıpırdamıyor. Cumartesi Pazar günleri hariç bazı dükkanlara tek müşteri bile girmiyor.Tabii bunu Ramazan ayının etkisine bağlayanlar da var. Ancak önceki gün bir bankacı dostumun söyledikleri de hayli ilgimi çekti. Bu bankacı dostum dedi ki; “Piyasadaki sıkıntının temel nedenlerinden biri doların çok düşük olması.” Ben de doğal olarak “Ne demek bu?” diye sordum.Anlattı: “Bugün yüz binlerce insanın tasarrufları dolar üzerine. Bunların önemli bir bölümü bankalarda ama hatırı sayılır miktarda dolar da evlerde saklanıyor. Hani eskiden nasıl altınlar yastık altında tutuluyorsa, şimdi de dolarlar yastık altında. İnsanlar bu tasarrufları sıkıştıkları anda bozdurup sorunlarını halletmek üzere saklıyorlar. Ama biliyorsun son 4 yıldır doların fiyatında hiç artma olmadı. Tam tersine sürekli düşüyor. Bu durumda yastık altında dolar saklayanlar paralarını bozdurmaya asla yanaşmıyor. Tabii bu psikolojik bir durum. Çünkü eskiden dolar saklayan hep karlı çıkardı, şimdi durum tersine dönünce insanlar da ne yapacaklarını bilemiyorlar.” Bankacı dostumun anlattıklarında elbette gerçek payı var. Ama bu Türkiye içinde yüzde kaçın sorunudur onu bilemiyorum işte.Bu arada bankacı dostum başka bir hesap daha yaptı. Dediğine göre bugün yastık altında dolar saklayanlar bunu zamanında 1300, 1400 hatta 1500 liradan aldılar. Şu anda görünür zararları çok büyük. Bu nedenle paralarına kıyamıyorlar. Ancak bunun ötesinde 3 yıl önce 1400 liradan alınan doların bugünkü maliyeti en az 2400 lira. Çünkü değerlenen Türk parasının faizi, üzerine bir de dolar faizi ekleyince, yastık altında dolar tutmanın zararı daha da ortaya çıkıyor.*****Amerika’da kulis yapmaya başlamışlar AKP iktidarı büyük sıkıntıda. Yüzde 47’lik bir seçim desteğinin bir anda ortadan kalkması tehdidi ile karşı karşıya kaldıklarını düşünüyorlar. PKK konusunda yapılacak bir hatanın hatta bir gecikmenin bedelinin çok ağır olabileceğini hesaplıyorlar.Başbakan’ın bütün esip gürlemesine rağmen umudu hâlâ Amerika’da. Çünkü Amerika’dan gelecek bir taviz ya da açık yardımla durumu lehine çevirebileceğini düşünüyor. Bu nedenle bazı AKP’li danışmanların Amerika’da çok sıkı bir görüşme maratonu başlattıklarını duydum. Danışmanlar Amerikalı yetkililere şunu anlatıyorlarmış:“PKK saldırıları ile Ermeni tasarısı aynı zamana denk geldi. İkisi de Türk halkında çok ciddi öfkeye yol açtı. Bu böyle giderse Amerikan karşıtlığı çok artacak. Ama bunun asıl etkisi bizim üzerimizde hissedilecek. Bu durum böle giderse dayanma gücümüz kalmaz.” Bu girişi yapan danışmanlar daha sonra da şu ricada bulunuyormuş: “Ermeni tasarısını Temsilciler Meclisi’nde oylatmayın hiç olmazsa. Bu iş tekrar seneye kalsın. Ayrıca PKK’nın bir iki önemli ismini bize teslim ederseniz Türk halkının öfkesini biraz önler ve zaman kazanırız.” Bunlar inşallah sadece duyumdur, gerçekle ilgisi yoktur.

Devamını Oku