Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilmesi ve dolayısıyla Başkomutan unvanını almasıyla birlikte devletin tepesinde garip bir komedi oynanmaya başlandı.Başkomutan artık protokolünü ikiye ayırdı. Birinde devletin tepesini muhatap alıyor, diğerinde ise kendi deyimiyle Cumhur’u.Gül Başkomutan olduktan sonra da yazmıştım, bir kere daha yazmak istiyorum. Bu komedinin bir yerde bitmesi gerek. Nitekim eninde sonunda bitecek de, nasıl bitecek onu bir türlü kafamda canlandıramıyorum. Çünkü bu böyle gitmez. Daha ne kadar Başkomutan’la silahlı kuvvetler köşe kapmaca oynamayı sürdürebilecek? Buna takatları ne kadar yetecek?Şimdi manzaraya bir bakalım; 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlamaları yapılıyor. Bu kutlamaların ev sahibi doğal olarak Cumhurbaşkanı.Ancak Cumhurbaşkanı’nın “türban sorunu” var. Bu nedenle askerlerin de katıldığı davet öğle saatine alınıyor ve davetiyeler eşsiz gönderiliyor.Komutanlar yanlarında eşleri olmadan davete katılıyorlar. Devletin zirvesi böyle bir daveti kazasız belasız atlatmış olmanın huzuru içinde görevini yapmış oluyor.Ertesi gün ikinci bir protokol daha uygulanıyor ve bu kez herkes eşli davet ediliyor. Bu davette askerler yok. İsteyen, başı türbanlı da olsa eşini alıp Başkomutan’ın karşısına çıkıyor ve saygılarını sunuyor.Ortada insanın içini acıtan bir oyun oynanıyor. Herkes sahte davranışı kabulleniyor ve günü kurtarıyor. Peki ne zamana kadar? Yarın öbür gün hem askerin hem Başkomutan’ın eşleriyle birlikte aynı ortamda olmalarını gerektirecek durumlar doğmayacak mı?Tabii ki doğacak. Örneğin Amerika Başkanı ve eşi Türkiye’yi ziyaret ettiğinde Çankaya’da verilecek devlet yemeğinde Genelkurmay Başkanı eşinin “grip olduğunu” mu söyleyecek? Ya da tam tersi Cumhurbaşkanı’nın eşinin “beli mi ağrıyor” olacak?İşte zamanında “uzlaşma sağlayın” çağrıları bunun için yapılıyordu. AKP iktidarı bunların hiçbirine kulak asmadan dayatmacı bir anlayışla kendi başına Cumhurbaşkanı seçti. Oysa bu sorun çok önceden aşılabilir. Örneğin CHP daha mayıs ayında açık çek vermiş ve “türbanlı birinin de Çankaya’ya çıkması için uzlaşabiliriz” demişti. Onu bile dinlemediler.Şimdi devletin zirvesinde bir komedi oynanıyor. İşin kötüsü de bu komedinin başrol oyuncusu da yok, herkes figüranlık yapıyor.Eninde sonunda bu komedi bitecek de, testilerden biri kırılacak. Ama hangisi? *** Dünkü yazıya küçük bir ek Herkesin merak ve heyecanla beklediği “5 Kasım buluşması” için dün “Tayyip Bey belki de Amerika’ya gitmez” başlıklı bir yazı yazmıştım. Kesin bilgiye dayanmayan ama AKP kulislerinde pek yüksek sesle dillendirilmeyen bir dedikoduyu aktarmıştım sizlere.Ben yazıyı yazdıktan ve gazetede yayına başladıktan birkaç saat sonra Erdoğan’ın Amerika planı da açıklandı. Böylelikle Amerika gezisi nihayet kesinlik kazanmış hale geldi.Ancak bir “taktik” gereği gezinin iptali ya da ertelenmesi konusu hâlâ sıcak. Açık bir şey söyleyeyim, Tayyip Bey son krizi son derece başarılı biçimde götürüyor. Hem bir şey yapmıyor hem de çok şey yapıyor izlenimi veriyor. Türkiye’yi Amerika gezisine kilitledi. Beklenmedik bir olay karşısında bu geziyi iptal etmesi ve beklenmedik bir karar açıklaması kimse için sürpriz olmamalı. Bu kesin bilgi değildir, olasılıktır, böyle yorumlamanızı rica ederim. *** Bir Cumhuriyet beyefendisini daha yitirdikErdal İnönü de aramızdan ayrıldı. Türkiye bir bilim adamını, örnek bir siyasetçiyi ve bana göre en önemlisi bir cumhuriyet beyefendisini daha yitirdi.Erdal İnönü’yü kamuoyu önce İsmet İnönü’nün oğlu olarak tanıdı. Ama asıl iz bırakan dönemi siyaset yaptığı dönemdi.Belli ki kendi rızası egemen olmamıştı siyasete girerken. Bir zorunluluk olarak görmüştü. Ama gerçekten derin iz bıraktı. Hiçbir siyasetçinin yapamadığını, yapmadığını yaparak “bıraktım” dedi ve gerçekten de bıraktı.İnönü’nün siyaset dönemi aynı zamanda çok eleştiri de aldı. Çünkü alışılmış bir siyasetçi değildi. Siyaset gereği gerçekleri orasından burasından çarpıtmayı, parti çıkarı için doğruları gizlemeyi hiçbir zaman kabullenmedi. Doğru, açık ve net konuştu. Bu yüzden de tabii ki makbul bir siyasetçi olamadı.Siyasi karar almada da sıkıntısı vardı. Korktuğu için değil, doğru bulmadığı için bazı kararları almaktan çekindi, imtina etti. Büyük ihtimalle “yarın bunu savunamam” diye düşündü.Çünkü sözde değil özde demokrattı. Bir aydındı, entelektüeldi. Hukuka ve insan haklarına saygısı ise benliğine işlemişti. Zaten bu nedenledir ki siyasette kimilerinin beklediği başarıyı yakalayamadı. Sadece örnek oldu.Ölümünü öğrendiğimde yüreğimin yandığını hissettim. Ne yazık ki sadece birkaç kez birlikte olmas fırsatı yakalamıştım. Biri İstanbul’daki evindeydi. Yazdığı anı kitabını konuşmuştuk uzun uzun.Nezaketini, karşısındaki insana verdiği değeri o zaman daha iyi görmüştüm ve hiç unutmadım.Erdal İnönü’ye Allah’tan rahmet, ailesine de baş sağlığı dilerim. *** Kevin Costner vakasıGazetelere dün bakarken pek çok yazarın Kevin Costner’ın Türkiye ziyaretine değindiklerini gördüm. Ortak fikir Costner çevresinde estirilen fırtınanın eleştirilmesiydi.Kimi ciddi ciddi kimi alaycı ifadeyle Kevin Costner’ın Türkiye’ye indiği andan itibaren çevresinin kameralar tarafından sarılmasından duydukları rahatsızlığı anlatıyordu.Ne görmemişliğimiz kalıyordu bu yazılarda ne aşağılık kompleksimiz.Yazılanlarda doğruluk payı yok mu? Var elbette. Dünyaca ünlü kişilerin Türkiye’ye her gelişlerinde benzer manzaraları izliyoruz.Onlarca kamera gelen ünlünün peşini bir saniye bile bırakmıyor. En özel anlarını bile görüntülemek için kameralar birbiriyle savaş veriyor, ünlü yazarlar röportaj yapabilmek için kuyruğa giriyor.Ama inanın bu sadece bizde olmuyor. Pek çok ülkede bu böyle. Bir dünya starı Almanya’ya gidince farklı bir şey mi oluyor sanıyorsunuz. Bizim medyamız böyle davranmayı kendisi icat etmedi, örneğin Londra’daki meslektaşlarından öğrendi.Tabii bu eleştiri furyası içinde ne yazık ki bana göre Costner’a da haksızlık yapıldı. Kevin Costner’ın “Hollywood eskisi” olduğu, “son derece başarısız bir sinema aktörü” olduğu “hak etmediği bir ilgi gördüğü” yazıldı. O kadar da değil herhalde.Bunun yanı sıra dikkat çekici bir nokta daha var. Biz medya olarak galiba biraz mazoşist yapıya sahibiz.Çünkü Kevin Costner ya da benzerlerinin Türkiye’ye gelmelerinde ortalığı ayağa kaldıran da biziz, bir iki gün geçince bunu en ağır biçimde eleştiren de biziz.Dünkü eleştirilere bakın. Kevin Costner’ın Türkiye’ye gelişini büyük olay haline getiren gazete ve televizyonlar da bunlar değil miydi? Aynı kurumun televizyonları üç gün boyunca Türkiye’ye gelen ünlünün peşinden ayrılmayacak, sonra yine aynı yayın organları “böyle rezalet olmaz” diyecek.Kurum içi kıskançlık mı acaba?
Merkez Bankası Başkanı ve yardımcıları, ekonomi yazarlarına bir kahvaltı vermişler. Amaç güzel bir mekanda bir-iki lokma yerken ekonomi üzerine konuşmak tabii. Gerek siyasetçiler gerekse bürokratlar, hatta iş adamları, sanatçılar da zaman zaman böyle organizasyonlar yaparlar.Merkez Bankası Başkanı da özellikle kendi kararlarını ilgilendiren pek çok konuda bilgi vermiş, açıklamalarda bulunmuş.Bütün bunları VATAN’da da Ercan İnan’ın kaleminden ayrıntılarıyla okudunuz. Ama benim dikkatimi çeken tüm bunların dışında bambaşka bir şey. Sayfada zaten fotoğrafını da gördüğünüz için her halde anlamışsınızdır. Merkez Bankası Başkanı ve yardımcıları güleç yüzleriyle fotoğraf çektirmişler. Hepsi de kravatsız. Tıpkı İran gibi.Sordum, bu kahvaltı pazar günü yapılmış. Yani resmi tatil günü.Şimdi diyecekler ki, “Ne var yani bunda, bir pazar günümüz var, onda da kravat mı takalım?” Bunu söylediklerinde pek çok kişi “Adamlar haklı” diyeceklerdir. Ama bunu külahıma anlatsınlar. Verdikleri poz tamamen İran’a özentidir, başka bir şey değil.Zaten dünya görüşlerini biliyoruz. Kravat takmak, çağdaş insanlar gibi görünmek pek hoşlarına gitmiyor.Bunu göstere göstere yapmaları da açıkçası kanıma dokunuyor. Cumhuriyet Bayramı’ndan bir gün önce böyle poz vermek bana göre ayıptan da öte, bir zihniyetin görüşünü bilinçaltımıza yerleştirme çabasıdır.Neden bu kadar sert ve net söylüyorum. Açıklayayım; elbette pazar gününü de resmi kıyafetler içinde geçirecek değiliz. Hatta bizzat bu köşenin yazarı olarak yıllardır devlet görevlilerine hep çağrıda bulundum, “ne olur biraz daha rahatlayın, ara sıra da olsa kendiniz gibi olun, bunun kötü bir tarafı yok” diye yazdım.Bakın rahat olmak, spor kıyafet giymek her gün giydiği takım elbisenin kravatını çıkarıp atmak değildir. Kazak giyin, süveter giyin, hırka giyin, bizi kandırmaya kalkmayın!Bu beyler her günkü kıyafetlerini giymişler ama kravatlarını çıkarmışlar. Tıpkı İran’ın yöneticileri gibi. Son derece kurnaz biçimde beyin zerrelerine ilkelliğin fotoğrafını kazımaya çalışıyorlar.Yapmayın, ya olduğunuz gibi görünün ya da göründüğünüz gibi olun.***** Tayyip Bey Amerika’ya gitmeyebilirSanki Kuzey Irak’la ilgili her şey Başbakan Erdoğan’ın 5 Kasım’da yapacağı Amerika gezisine kilitlendi. Genelkurmay Başkanı bile “Bakalım 5 Kasım görüşmesi yapılsın da, ondan sonra bakarız” diyor. Artık bunu bir eleştiri olarak mı söylüyor, dalgasını mı geçiyor yoksa ciddi ciddi Bush’un söyleyeceklerini mi bekliyor onu bilemiyorum.Ancak AKP kulislerinden duyduğuma göre Başbakan’ın Amerika gezisi olmayabilirmiş.Bir kere Beyaz Saray şu ana kadar bir açıklama yapmamış. Ayrıca Washington’da yine şu ana kadar hiçbir hazırlık yapılmamış. Örneğin kalınacak yer rezervasyonlarının bile olmadığı söyleniyor. Tabii son anda tüm bunlar yapılabilir ama böyle bir şey bugüne kadar olmamış.Söylendiğine göre Tayyip Bey 2 Kasım’da Türkiye’de olacak Rice ile görüşmesine odaklanmış şu anda. Çünkü büyük ihtimalle bu görüşme Amerika gezisini de etkileyecekmiş. Rice’ın tavrı Başkan’ın tavrını yansıtacağına göre, kalkıp Amerika’ya kadar gitmenin bir anlamı kalmayabilir gerçekten.Bunun yanı sıra herkes Amerika görüşmesine endekslenmişken, başka olayların gelişmesi de belki Tayyip Erdoğan adına ilginç bir strateji olabilir.***Şu çocukları kurtarın artık!Kimbilir kaç kere yazdım, açıkçası ben de hesabını bilemiyorum. Genelkurmay Başkanı 12 Nisan’da Kuzey Irak’a yönelik bir sınır ötesi harekatın yapılması gerektiğini açıkladı.Bununla yetinmedi, seçimlere kadar tam 4 kez bu talebi yineledi. Ancak AKP iktidarı, sanıyorum bunun hükümeti düşürmeye yönelik bir eylem planının parçası olduğunu düşünerek hiç sesini çıkarmadı, açık bir cevap bile vermedi.Genelkurmay seçimlerden sonra da bu talebi tekrarladı. Yeniden işbaşına gelen Erdoğan bunu da kulak arkası etti. Ta ki 13 askerimiz şehit edildi sınır ötesi operasyon konuşulmaya başlandı. Hemen ardından 12 askerimiz daha şehit edilince etekler tutuştu ve Meclis’ten tezkere çıktı.İşin özeti; eğer Genelkurmay’ın ilk talebinde bu sese kulak verilse ve Meclis gereğini yerine getirseydi, son 4 ayda 45 şehit vermeyecektik büyük olasılıkla. Bir kere bunu bir yere yazmak ve hatırlamak zorundayız.Gelelim ikinci konuya; 12 askerimizin şehit edildiği hain saldırıda 8 askerimiz de rehin alındı.Bu Türkiye’nin canını çok sıkıyor. Bu askerler her gece Roj TV ekranlarına çıkarılıyor. Çocuklar kendilerini tanıttıktan sonra “Öyle güçlü geldiler ki çaremiz yoktu teslim olduk. Yardım çağrılarımıza karşılık verilmedi, bize destek gönderilmedi” diye açıklamalar yapıyorlar.Şu sıralar devletin bütün birimleri belki yüreklerimizi rahatlatan ama hiçbir işe yaramayan “şiddetli” açıklamalarda bulunuyorlar. “PKK terörünün sonunun geldiğini, büyük acılar çekeceklerini, dünyanın başlarına yıkılacağını” her gün duyup heyecanlanıyoruz.Ama diyorum ki, artık milleti bu çok iri sözlerle oyalamayı bırakın da, şu rehin tutulan çocuklarımızı kurtarın. Çünkü bu iş hepimizin gururu ve onuru haline geldi.Artık herkes birbirine soruyor; “PKK bu kadar istihbarat alıp askerimize baskın veriyor da bizim istihbaratımız hiç mi yok? Bu çocuklar her gece televizyona çıkarken, biz onların nerede tutulduğunu neden öğrenemiyoruz? Hemen sınırda rehin alınan bu çocuklar en fazla ne kadar içeri götürülür ki?” Bu sorulara artık biri cevap versin. Zaten geçen gün de yazdığım gibi rehin alınan askerlerin aslında kendiliklerinden öte tarafa geçtikleri ve köstebek oldukları yolunda iddialar var. Bunun da bitmesi gerekmiyor mu?Ne olur, artık iri laf duymak istemiyoruz. Biraz icraat lütfen. İsrail kaçırılan iki askeri için neredeyse Lübnan’ı haritan siliyordu. O kadarını yapmayın da, bulun.
Usta gazeteci Mete Akyol’un yıllar önce “Mevzuat böyle efendim” adlı bir köşesi vardı. Akyol burada bürokrasi nedeniyle yürümeyen, aksayan işleri müthiş ince mizahi bir dille yazardı.Amacı Türkiye’nin bir gün bu ilkellikten kurtulmasına katkı sağlamaktı. Aslında başarılı da oldu. Onun döneminde yazdığı “mevzuatların” pek çoğu değişti. Ama “mevzuat” zihniyeti hâlâ devam ediyor. Yine pek çok namuslu girişimci bu nedenle mağdur ediliyor.İstanbul Erkek Lisesi’nden uzun yıllar kaptanlık yapan arkadaşlarımdan biri şimdi bir marinada yönetici. Çektikleri sıkıntılı bir durumu bakın bana nasıl aktardı;Sevgili Can; Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu (EPDK) 2 yıl önce tüm akaryakıt bayilerine “Lisans” alma zorunluluğu getirdi. Zorluklara rağmen çoğu bayi lisans aldı. Bizler de marina işletmeleri olarak bu lisansı almak durumunda kaldık. 2634 sayılı yasaya göre Kültür ve Turizm Bakanlığı bize belge verirken “Akaryakıt satışı”nı zorunlu kılıyor. Bu imkânınız yoksa Bakanlıktan belge alamazsınız. O tarihte bize sorulan “İstasyonlu Akaryakıt Bayi Lisansı mı? İstasyonsuz Bayi Lisansı mı?” idi. Bizler de yat limanı olduğumuzu zaten bildirmiştik. Bize İstasyonlu Bayi Lisansı verdiler. Gelelim bu güne... EPDK bu sefer de bizlere “Siz teknelere yakıt veriyorsunuz, sizin İhrakiye Lisansı almanız gerekir” demez mi? “Aman etmeyin, İhrakiye büyük gemilere verilen yakıtın adıdır. Biz teknelere yakıt veriyoruz. Hem de normal pompa fiyatından” desek de kimseleri ikna edemedik. İşin ironik kısmı ise; İhrakiye Lisansınız varsa teknelere yakıt verebiliyorsunuz ama araçlara zinhar veremiyorsunuz. Tekneniz marinada duruyor. Teknenize yakıt ikmali yaptınız. Bu arada da aracınızın da yakıtının azaldığını gördünüz. Maalesef bizden yakıtınız alamazsınız. Verirsek 100 bin YTL ceza kapımızdadır. Sattığımız akaryakıt ulusal markerli ve de faturalı, fişli, belgeli. Daha ne ister bu hazretler? Soruyoruz kendilerine: “Doğu ve Güneydoğu asıl akaryakıt kaçakçılığının merkezi. Orada kaç kişiye ceza verdiniz?” Cevap yok. Çünkü oralarda korkudan bayilere giremiyorlar. Biz TÜRK kökenli vatandaşız diye mi oluyor bu muamele? Sevgili Can, biraz uzun bir dertleşme oldu, kusura bakma lütfen. İnan yıllardır Ankara’ya denizciliğin sorunlarını çözmeye gideriz. Ama EPDK’daki kadar anlayıştan yoksun bürokratlara daha rastlamadık. Amaçları ceza yoluyla para tahsilatı ise, ne kadar istiyorlarsa verelim. Ama tam turizm sezonunda da bu uygulamalarla turizmi baltalamayalım. Kaçakçılık mı yaptık? Vergi mi kaçırdık? Gözlerinden öperim...Capt. E. G*****Sağlıkta yeni trend: Detox Ben mi yaşlanıyorum yoksa arkadaşlarım mı pek yaşlı artık bilemiyorum. Ama bildiğim bir şey var. Artık sohbetlerimizde ne futbol ne siyaset çok yer tutuyor, sağlık daha egemen olmaya başladı.Önce kilodan giriliyor konuya, sonra kalp, kol ve bacaklardaki ağrılar, doğal ilaçlar, bitki çayları, takviye ilaçlar. Bir bakıyorsunuz bütün sohbetiniz bu çerçevede gelişmiş.Allaha çok şükür sağlık sorunu yaşamıyorum. Yılda bir kez nezle olurum, bir de öksürük, şükürler olsun. İlaç kullanmayı da pek sevmem, ancak binde bir başım ağrıdığında ya da belim tuttuğunda ilaç alırım. Bunun yerine sağlıklı besinler almayı, doğal bitkilerden yararlanmayı tercih ederim. Vitaminlerden de şimdilik nefret ediyorum.Neyse kendi kendime nazar değdirmenin alemi yok herhalde.Geçenlerde yine konu açıldı. Anladığım kadarıyla yeni dönemin trendi detox.Bilmeyenler şimdi nedir bu detox diye sorabilir. Efendim detox mide ve bağırsakların tamamen temizlenmesi demekmiş.Kabaca şöyle yapılıyor: Tercihan bir hafta boyunca sadece meyva suları ve doğal bitkilerden yapılan sıvılarla besleniyorsunuz. Bu süre içinde hiçbir katı yiyecek yemediğiniz gibi süt, çay, kahve, meşrubat gibi sıvıları da almıyorsunuz.Böylece bağırsak sisteminiz tamamen temizleniyor. Tabii bu yazdıklarım işin kaba hatlarıyla anlatımı. İşin içine girince daha neler var neler.Bir süre önce bu yıl hiç tatil yapamadığım halde, eşim ve ve çocukların birkaç gün kullanabildiği Bodrum’daki minik tatil evini kışa hazırlık amacıyla kapatmaya gittik. Türkbükü’nde Lifeco adında bir detox merkezini de gezdim. Oradaki doktorlarla konuştum.Lifeco, alışılmış otellerin çok dışında bir konsept. Tatil ya da konaklama için gelenleri kabul etmiyor. Burada sadece detox için gelenler kalabiliyor.Otele gidiyorsunuz, size bir program veriyorlar. Hangi saatte ne içeceğinizi anlatıyorlar. Bunun dışında masajlar ve yoga seansları da var ki bunlar detox kürüne dahilmiş. Siz otelin neresinde olursanız olun görevliler sizi bulup içmeniz gerekenlerle yapmanız gerekenleri hatırlatıyormuş.Bir hafta bu kürü yapabilenler hayli kilo verdikleri gibi eskiye oranla çok daha dinç ve sağlıklı oluyorlarmış. Tabii bir hafta boyunca, pizza, makarna, löp et gibi yiyeceklere alışmış bünyeler sadece meyva suyuyla yetinebilir mi bilemiyorum. Ama bu kürü uygulayanların da çok mutlu olduğunu söylemeliyim. İsteyen detoxla ve Lifeco ile bilgileri internetten bulabilir.Bu arada aynı sağlık merkezi İstanbul’da da açılıyormuş.
Çok merak ettiğim bir konu var. Şimdi bu merakımı ilk okuduğunuzda “Zaten bunu konuşmuyor muyuz yıllardır?” diyeceksiniz biliyorum ama bırakın devam edeyim.“Kuzey Irak’ta ne oluyor, Türkiye’den ne isteniyor, Türkiye ne istiyor?” Bu sorulara mantıklı cevap bulabiliyor musunuz?Hadi geçelim “Kuzey Irak’ta ne oluyor?” sorusunu. “Türkiye ne istiyor” konusunda bir şey bilenimiz var mı?Hep tekrarlanan bir şey var. “Türkiye bir Kürt devletinin kurulmasına karşı.” Çok güzel de karşılığında ne söylüyoruz, ne bekliyoruz? İşte bunun cevabı yok.Tamam Kürt devleti kurdurmayalım, ne yapalım?Türkiye’nin temel sorunu bu bence. Çünkü Türkiye bu bölge ile ilgili bir proje üretmiyor.Eğer sizin alternatif bir projeniz yoksa başkalarının planlarına boyun eğersiniz. Türkiye işte bu durumda. Kendi projesi olmadığı için başkalarının projeleri ve planları üzerinde konuşuyor, karşı çıkıyor hatta vuruşuyoruz.Oysa Türkiye’nin bu bölge ile ilgili planları olmalı. Gizlilik derecesinde stratejik ve askeri planları kastetmiyorum. Türkiye’nin de geleceğini garanti altına alacak, tüm ülkenin barış ve huzur içinde yaşamasını sağlayacak tutarlı plan ve projelerden söz ediyorum.Petrolümüzü Irak’tan sağlasakŞimdi diyorum ki bazı projeler üzerinde düşünelim. Örneğin Kürt aşiretler ne istiyor? Bağımsız bir devlet kurmak ve özgürce yaşamak. Ama onlar da biliyorlar ki komşuları nedeniyle bu bölgede huzur ve güven içinde yaşamaları çok zor. Amerika da hep yanı başlarında olmayacağına göre gelecekleri pek iç açıcı değil.Oysa Türkiye ile dost olabilseler her şey çok değişecek.Peki şöyle yapsak örneğin. Kürtler kendi devletlerini kursalar. Türkiye Musul ve Kerkük petrol bölgelerinden sadece kendi ihtiyacı olan petrolü alsa. Gerisini Kürtler diledikleri gibi değerlendirse. İster Amerika ile, ister İsrail ile, ister İngiltere ile ortaklık yapsa. Bu gelirlerle kendi ülkelerini yeni baştan inşa etse. Bunun için de önceliği Türkiye’ye tanısa. Türkiye de bedava petrol ile ithalatında önemli bir nefes alsa. Kürt bölgesine yapılacak yatırımlardan ciddi para kazansa. Bu kazançla öncelikle Güneydoğu’yu baştan aşağı modenleştirse. Halkına iş ve aş sağlasa, barış ve huzuru getirse.Fena mı olur?Bunu bir hayal gibi görmeyin. “Bunu bize yaptırmazlar” aşağılık kompleksine de düşmeyin. Önce hayal edin ve adım atın. Sonra bekleyin bakalım kim neden karşı çıkacak. O zaman tekrar düşünüp projeyi geliştirin.Kürt bölgesi eyalet gibi olsaSonra yine düşünün. Geçenlerde de yazmıştım. Kürt aşiretleri bir devlet kursa. Bu devlet Türkiye’ye bağlansa. Tıpkı bir eyalet statüsüne kavuşturulsa. Musul ve Kerkük’teki petrol ortak olarak çıkarılıp pazarlansa. Buradan asıl payı Kürt eyaleti alsa ve bu parayla ülkesini kalkındırsa. Türkiye de elde edeceği kazançla doğu ve güneydoğuya gerçek yatırımlar yapsa. Halkını çağdaş seviyeye getirse.Bu da fena mı olur?Yeter ki biz proje üretelim ve önerelim.Ancak şu ana yapılan tek şey, hep başkalarından gelen ve gerçekten Türkiye aleyhine olan plan ve projeleri reddetmek. Hep önümüze sürüleni konuşuyoruz. Oysa artık Türkiye’nin ortaya plan ve projeler koyması gerekiyor.Tabii diyeceksiniz ki, “bugünlere gelmemizin temel nedeni kimilerinin çıkarlarını savunmak adına oldu. Bu çıkar sahiplerini nasıl ikna edeceğiz ve bu ülke için çalışmalarını nasıl sağlayacağız.” Doğru tabii bu saptama. Ancak ne söylenirse söylensin, lütfen düşünün ve şu sorunun cevabını verin: “Türkiye’nin Güneydoğu’da ne yapmak istediğini bilen biri var mı?”*****Kutlu olsunBugün bayramlarımızın en yücesini kutluyoruz, Yurdumuzu karış karış işgal ettikten sonra içimizdeki hainlerin de yardımıyla Türkiye’yi tarihe gömmeye kararlı olan emperyalist güçlere karşı verdiğimiz inanılmaz savaşın ardından kurduğumuz Cumhuriyetin yıldönümü bugün.Bir kere daha durup düşünmemiz gereken bir gün. Eğer Atatürk ve ilkeleri olmasaydı, ne pahasına olursa olsun bu ilkeler korunmasaydı bugün halimiz nice olurdu?Aslında ne hale geleceğimizi göstermek isteyenler ve bunu özleyenler hedefe daha yakın olduklarını sanıyorlar. Yabancı işbirlikçileriyle Türkiye Cumhuriyeti’nin yönünü değiştirebileceklerini sanıyorlar. Bunun için artık tüm kaleleri ellerine geçirdiklerini de düşünüyorlar.Ama yüreği bu ülke için atan milyonlara rağmen bunu başaramayacaklarını da biliyorlar.Bu büyük gün hepimize kutlu olsun.*****Amerika’dan ‘fırça’ yiyen milletvekiliİktidar partisi milletvekillerinden biri geçtiğimiz dönemde sorunları bizzat yerinde izlemek ve bunun üzerine çalışmalar yapmak amacıyla Güneydoğu bölgesine gidiyor.Oradan da Kuzey Irak’a geçip Kerkük’ünde yolunu tutuyor. Burada Türkmenler’le toplantılar yapıyor. Hatta savaş nedeniyle Türkiye’den Irak’a gönderilen yardım malzemelerinin bir bölümünün bu bölgeye taşınması için çaba harcıyor.Ama bu girişimin karşısında Amerika’yı buluyor. Amerikalı yetkililer bu milletvekilini hükümete şikâyet ediyorlar. Şimdi başkomutan olan dönemin dışişleri bakanı da bu milletvekilini arayarak “Amerika ile sorun çıkarılmamasını istediklerini” bile söylüyor.Bu milletvekili Türkiye’ye döndükten sonra Amerikan Büyükelçiliği’nden biri arıyor ve “resmi bir görüşme” talep ediyor. Milletvekili randevuyu veriyor. Amerikalı yetkili görüşmede “Bazı davranış ve sözleriniz Beyaz Saray tarafından hiç hoş karşılanmadı, bunu bildirmek istiyorum” diyor.Milletvekili de “Bizim Washington büyükelçimiz bir senato üyesine gidip benzer bir ifadede bulunsa ne hissedersiniz?” diye soruyor.Amerikalı elçilik etkilisi “Onu bilemem, ama bu durumdan sizin yöneticilerinizin de haberi var” cevabını veriyor.***** Amerika’ya şükran mektubu gitti mi?Duyunca şaşırdığım ve doğruluğunu merak ettiğim bir konuyu yazmak istiyorum.Bundan ne kadar önce olduğunu hatırlamıyorum. Ama en azından iki yıl kadar önce olduğu kesin. Bazı Türk askeri güvenlik elemanları Irak’ta şehit edilmişti.Bu elemanların cenazelerini getirmek için Amerika devreye girmişti. Cenazeler bu sayede güven içinde Türkiye’ye getirilmişti.Bu olaydan sonra dönemin Genelkurmay Başkanı Amerika’ya bir şükran mektubu yazmış. Bizzat Beyaz Saray’a teslim edilen şükran mektubunda “Amerika’nın Türk Silahlı Kuvvetleri’ne gösterdiği bu alicenaplık asla unutulmayacaktır” ifadesine de yer verilmiş.Merakım şu; gerçekten ordunun en tepesinden bu tür bir mektup Beyaz Saray’a gönderildi mi? Gönderildiyse bu neden kamuoyuna da duyurulmadı?Elbette her konu kamuoyuna duyurulacak diye bir şart yok, ama mektup strateji ile falan ilgili değil, sade bir teşekkür mektubu. Bu gerçekten saklandı mı?
Her zaman olan, herkesin başına gelebilecek olaylara rutin deriz. Yani fazla bir özelliği olmayan, sıradan olaylardır bunlar.Bu rutini biraz aşan olay ve gelişmeler ise “haber” olur. Medyada yayınlanır, herkes tarafından konuşulur.Ama bazı olaylar vardır ki bunları tanımlamakta zorluk çekersiniz. Çünkü sıradan olmanın çok ötesinde aynı zamanda inanılmazdırlar. Hani “gözümle görsem inanmam” dedirten cinsten olaylar.Gözlerinizle bile görseniz inanmayacağınız bazı olaylar gerçekten yaşanabiliyor. İşte internetteki bu tür haberlerden bu hafta için derlediğim birkaç “inanılmaz” olay.Öğrenci tezi ABD’de Massachusetts İnstitute of Technology’de okuyan bir öğrencinin tanık olduğu bu öykü, bir tez çalışmasının nelere yol açacağını göstermesi açısından ilginç bir örnek oluşturuyor:Bir lisansüstü ögrencisi bir yaz mevsimi süresince her gün üzerine siyah-beyaz çizgili bir tişört giyerek Harvard futbol sahasına gider.15 dakika boyunca sahayı bir uçtan diğer uca yürüyerek yerlere kuş yemi serper. Bu arada cebinden bir hakem düdüğü çıkartıp öttürür. Yağmur, çamur demeden her gün aynı saatte aynı hareketleri törensel bir ciddiyetle yapar. Derken sonbahar gelir, futbol mevsimi başlar. Harvard futbol takımının ilk maçı oynanacaktır. Siyah-beyaz tişörtlü hakem başlama düdüğünü çalar ve o anda olanlar olur. Yüzlerce kuş yem atıldığını sanarak sahaya hücum eder ve doğal olarak maç ertelenir. Bu arada öğrenci tezini vermiş ve mezun olmuştur.Beyin tıkacıBu ilginç öykü ABD’den Alexandra Donahue’nun arkadaşı Linda’nın başından geçiyor: Arkansas’a akrabalarını ziyarete giden Linda, alışveriş için bir süpermarkete gider. Arabasını park ederken yanındaki park etmiş arabanın sürücü koltuğunda oturan kadın dikkatini çeker. Kadın ellerini başının arkasına kavuşturmuş, gözleri kapalı, kıpırdamadan durmaktadır. Linda, arabanın camına vurur: “İyi misiniz?” Kadın cevap verir: “Başımdan vuruldum. Beynim dışarı akmasın diye tutuyorum.” Bu cevap üzerine telaşlanan Linda, süpermarket yetkililerinden yardım ister. Ambulans çağrılır. Sonunda olay anlaşılır. Kadının marketten satın aldığı mayalı ekmek hamurunun poşeti, otomobilin içindeki sıcak havanın etkisiyle, tabanca sesine benzer bir sesle patlamış; hamur parçaları büyük bir hızla çevreye saçılmıştır. Duydugu sesi tabanca sesi, başının arkasına yapışan hamuru kurşun deliğinden dışarı sızan beyni sanan kadın, Linda’nın gelişiyle sanal kâbustan kurtulur.Kızarmış hayaletBu öykü Yeni Zelanda’dan Kay Martin’e ait: Akşam yemeğine arkadaşlarını çağıran Kay, yemekten önce küçük bir aperatif hazırlarken bir tavuğun acı acı bağırdığını duyar. Sesin nereden geldigini merak eden Kay bahçeye çıkar. Bahçede bir şey göremez. Ancak ses daha yakınlardan, hatta mutfaktan gelmektedir. Giderek yükselen sesin kaynağını keşfettiği zaman tüyleri diken diken olur. Kızarması için fırına yerleştirdiği tavuktan çığlık çığlığa sesler gelmektedir. “O anda elim ayağım boşandı. Tavuğu canlı canlı pişiriyorum sandım. Korkudan az daha ölüyordum” diyor Kay.Tavuğun çığlıkları Kay’inkiler ile birleşince konuklar mutfağa üşüşür ve çığlıkların nedeni ortaya çıkar. Yeni Zelanda’da tavuk çiftliklerinde hayvanlar, bizde olduğu gibi boynu kesilerek öldürülmez. Kay’in akşam yemeği için hazırladığı tavuğun ses telleri kesilmediği için tavuğun karnında biriken buhar, hayvanın boğazından geçerken büyük bir basınçla ses tellerini harekete geçirmiştir. *****Para çekmenin de usulü varOkurlardan Toygar Çelik bir mesaj göndermiş. Bakın şöyle diyor; “İyi günler Can Bey; size erkeklerin ve kadınların nasıl para çektiğini anlatan bir yazı yazdım umarım beğenir ve yayınlarsınız.” Bakalım sizler de beğenecek misiniz? ERKEKLER BANKADAN PARA ÇEKMEK İÇİN;1- Öğleyin uyanır, üzerini giyinir,2- Sigarasını yakar evden çıkar,3- Arabaya biner bankamatiğe gelir,4- Kartı takar şifreyi girer,5- Para çekme tuşunu tuşlar (bu tuşun nerede olduğunu ezbere bilir.)6- Parayı alır ve döner...KADINLAR BANKADAN PARA ÇEKMEK İÇİN;1- Sabah erkenden uyanır, yüzünü yıkar,2- Kahvaltısını yaptıktan sonra,3- Yatak odasına geçer, giyinmek için...4- Siyah elbiseyi giyer beğenmez, 5- Beyaz elbiseyi giyer beğenmez, 6- Blu-jean giyer daha sonra...7- Aynanın karşısına geçer,8- Eye-liner sürer,9- Fondoten sürer,10- Ruj sürer,11- Saçını tarar,12- Evden çıkar, 13- Arabaya biner, kontağı çevirir,14- Vitesi bire almadan arabayı kaldırmaya çalışır araba stop eder,15- Vitesi zar zor bire alır araba hareket eder, 16- Bankamatiğe akşamüstü gelinmiştir. 17- Araba 20 dakikada zor park edilir ve bankamatiğe geçilir.18- Kartı bankamatiğe takar, 19- Şifreyi en az bir kez yanlış girer, 20- Şifrenin doğrusunu bulduğunda ana menüde yazan bütün şeyleri okur, 21- Para çekme tuşunu en sonunda bulur ve çeker. Erkekler sevinmesin, kadınlar gönül koymasın. Pazar şakası bu. (CA)*****Çocukluğumuzda bunların hangilerini yapmadık?Yine sizlerden bir derleme. Bugünün çocukları gerçekten çocukluklarını yaşıyor mu? Yoksa önemli bir bölümü yarış atı gibi iyi okullarda okusun diye zorlanıyor, bir bölümü bilgisayar ekrarında abuk sabuk oyunlar oynuyor, bir bölümü de amaçsız biçimde sokağa mı salınıyor.Kendi çocukluğumu hatırladığımda çocuk olarak yaptığımız pek çok şey vardı. İşte aşağıda yaşı 40-50 olanların daha iyi hatırlayacağı bazı “çocukluklar” var. Gerçekten bunları yapmayana çocuk denebilir mi?- Bakkaldan eve gelene kadar ekmeğin bütün kıtır yerlerini koparıp yemek.- Ağzını tıka basa leblebi tozuyla doldurup karşındakinin yüzüne yaklaşarak “papaz” demek. - Demir parmaklığı olan evlerin önünden gecerken eldeki çubukla parmaklıktan tırrrrrrrrrrrrrrrrrkkk sesleri cıkarıp ev sahiplerini rahatsız etmek. - Perdeden perdeye uçarak tarzancılık oynamak ve kopan korniş yüzünden anneden hafif yollu sopa yemek. - Bozuk para, düğme, inci gibi şeyleri yutmak ve anne gözetiminde onları lazımlığa şa’apana kadar evden dışarı çıkmamak. - Karlı havalarda sınıfa gizlice kartopu sokup ön sırada oturanların önlüğünden içeri kaydırmak - Evin içine çadır kurup kızılderilicilik oynamak. - Apartmanların kapı zillerini çalıp kaçmak. - Pizzacıları, kebapçıları arayıp komşunun adına siparişte bulunmak.- Dişleriyle gazoz açmak, kolayı çalkalayıp ona buna püskürtmek.- Tuvalete gitmeye üşenip odada bulunan en yakın saksıya çiş yapmak.- Kafayı balkon demirleri arasına, parmakları şişeye veya musluğa sıkıstırmak. - Balkona gizlenip gelene geçene su tabancasıyla su püskürtmek.- Komşu bahçeden erik çalmak.- Yakan top oynamak.*****Radikal İslamcıAdamın biri New York, Central Park’ta yürüyüş yaparken, aniden kuduz bir köpeğinin küçük bir kıza saldırdığını görür.Koşar ve köpekle boğuşmaya başlar. Hayli uzun bir uğraştan sonra üzeri yara bere içinde kaldığı halde köpeği öldürür. Ama küçük kızın da hayatını kurtarmıştır. Son anda bu sahneyi gören polis nefes nefese olay yerine koşar ve adamın yanına gelir.Sarılıp teşekkür etikten sonra “Sen” der “bir kahramansın, yarın bütün gazeteler seni yazacaklar. Ve göreceksin başlık da şöyle olacak; Cesur New York’lu küçük kızın hayatını kurtardı.” Adam “Ama ben New York’lu değilim!” der. Polis “Fark etmez, bu durumda gazeteler şunu yazacaklar; Cesur Amerikalı küçük kızın hayatını kurtardı” cevabını verir.“Ama ben Amerikalı da değilim” der adam artık şaşırarak. Polis “Ya, o halde nerelisin?” diye sorunca adam cevap verir; “Ben Iraklıyım!” Polis adama başka bir şey söylemez. Ama adam ertesi gün gazeteleri aldığında şöyle bir başlıkla karşılaşır; “Radikal İslamcı, masum Amerikan köpeğini öldürdü.”
Fısıltı gazetesi bir deyim. Resmen açıklanmayan, hatta açıklanmasına izin verilmeyen bazı haberlerin halk arasında ağızdan ağıza dolaşması anlamına geliyor.İktidar RTÜK’ü devreye sokarak “istenmeyen bazı haberlerin yayınlanmasının durdurulmasını” talep etti. Neyse ki Türkiye’de her şeye rağmen hukukun geçerli olduğunu bir kere daha gördük ve yargı bu ilkel kararı iptal etti.Ancak kısa süreli de olsa bu “yasak günleri” içinde fısıltı gazetesi yayınını durdurmadı. Zaten fısıltı gazetesini yasakla durduracak bir önlem henüz bulunmadı. Fısıltı gazetesinin tirajı ancak her şeyin açıkça konuşulduğu ve bilgi verildiği anlarda çok düşer.Fısıltı gazetesinin haberine göre 12 yiğidimizin şehit olmasına bir “köstebek” neden olmuş. Dönemi geldiği için askere alınan ve belli ki güvenlik incelemesi iyi yapılmayan bir PKK sempatizanı hatta militanı demek daha doğru olur. Güvenlik denetimine çıkan askerlerin koordinatlarını PKK tarafına haber vermiş.PKK teröristleri de aldıkları bu bilgiyi değerlendirerek saldırıya geçecekleri bölgede konuşlanmışlar. Yine söylentiye göre üstlerini de iyice ıslatmışlar. Çünkü böyle yapınca termal kameralar ısıyı algılamadıkları için burunlarının dibine kadar gelen teröristler belirlenememiş.İşin ikinci vahim tarafı da kaçırıldıkları söylenen 8 askerle ilgili. Bu askerlerin de aslında kaçırılmadığı, kendiliklerinden ve tabii önceden haberli olarak PKK tarafına geçtikleri belirtiliyor.Eğer bu doğruysa, olay askerlerimizi şehit etmenin de ötesinde çok dehşet verici bir gelişmedir. Çünkü burada yapılmak istenen Türk Silahlı Kuvvetleri’nin zayıf gösterilme çabası. PKK bu sayede “Bakın biz o kadar güçlüyüz ki, istediğimiz zaman Türk askerini bile esir alabiliriz” mesajını veriyor.Nitekim bu propagandanın etkisiz olduğunu da söyleyemeyiz. Çünkü pek çok Batılı medya organı PKK’dan söz ederken “terörist” sıfatı yerine “savaşçı” tanımını kullanıyor.Yukarıda anlattıklarım doğru mu bilmiyorum. Ama bildiğim şu ki fısıltı gazetesinde bu haber yüksek bir tiraj yapıyor. Hatta haberi geliştirenler “yayın yasağı talebinin sırf bu haber yüzünden bizzat Genelkurmay tarafından istendiğini ve hükümetin de buna uymaktan başka çaresi kalmadığı” iddiasını da yayıyor.Burada artık iktidara da silahlı kuvvetlere de iki önemli iş düşüyor. Birincisi rehin tutulan askerlerle ilgili mutlaka ve mutlaka tatmin edici açıklamalar yapılmalıdır. Bu çocukların aileleri DTP kapılarından kurtarılmalı, devletin şefkatli ellerine teslim edilmelidir.Çocuklar mutlaka bulunmalıİkincisi ise dağın taşın bombalanmasının yanısıra bu çocuklar mutlaka ve mutlaka ve en kısa zamanda bulunmalıdır.PKK bu çocukları hemen sınırın yanı başında rehin aldı. Ne kadar uzağa taşınmış olabilirler ki. Üstelik internette çarşaf çarşaf fotoğrafları da yayınlanıyor. İstihbaratçılar fotoğraflardaki arazi ve toprak yapısına bakarak yer tespitini başarabilirler.Ayrıca gerek Başbakan gerekse hükümetin diğer yetkilileri hiçbir adım atmadan sadece “Gereken yapılacaktır, Türkiye’nin gücünü artık fark ettiler” türünden açıklamalar yapıyor. Bunu yapacaklarına önce bu rehin tutulduğunu söyledikleri askerlerimizin kurtarılmasını sağlamalıdırlar.Lübnan’da neden Türk askeri olduğunu unutmayalım. İsrail iki askeri kaçırıldığı için neredeyse Lübnan’ı haritadan siliyordu. Lübnan çaresiz kalınca “aman” diledi ve çok uluslu asker ülkeye yerleşti ki İsrail saldırıları dursun diye.O halde biz de alalım çocuklarımızı. Göstermelik bir şekilde uçak kaldırıp tek bir teröristin bile olmadığı dağları bombalamak ziyandan öte bir şey değildir. Millet olarak artık sözde bombalama haberleri ve hamaset lafları değil somut sonuç istiyoruz.Bu olay Türkiye’nin de şerefidir.*****Meğer MHP istiyormuşPerşembe günkü yazımda “Kimdir bu birileri?” diye sormuştum. Başbakan Tayyip Erdoğan “birileri istiyor diye olağanüstü hal ilan edemeyiz” açıklaması yapmıştı çünkü. Ben de bu birilerini sormuştum.Meğer 12 yiğidimizin şehit edildiği gün MHP’den böyle bir talep gelmiş. Ne yalan söyleyeyim haberi atlamışım. Galiba gazetelerde de önemli bir haber gibi çıkmadığı için dikkatimden kaçmış. Bu nedenle “olağanüstü hal isteyen yok” iddiam yanlış çıktı bu nedenle özür dilerim.Ama bana da hak verin. MHP’nin böyle bir talepte bulunacağı aklıma gelmemişti açıkçası. Çünkü bu talep iktidarı sıkıştıran, zora sokan bir talep. Seçimden bu yana AKP politikalarını destekleyen, Gül’ün Başkomutan seçilmesi için yardım eden, akıl dışı bir referandumun sağlıklı yapılması için çırpınan sandık başına koşan MHP’nin Tayyip Bey’i zora sokacak bir söz söyleyeceği aklımın ucundan geçmemişti. Nitekim Tayyip Bey buna öfke gösterince MHP’den bir daha ses çıkmadı. Yaptığım hata bu yüzden herhalde.*****Bir dakika karanlıklar başladı bileTeröre karşı sınır ötesi operasyon için tezkere hazırlanması konusu gündeme geldiğinde “Susurluk sendromu” başlıklı bir yazı yazmıştım hatırlarsanız.Bu yazıda iktidarın tıpkı Susurluk kazasından sonraki gelişmelerde yaşadığımız protesto eylemlerinin başlamasından çekindiğini belirtmiştim.Çünkü 10 yıl önceki bu protesto eylemleri “devlet içindeki çeteleşmeleri lanetleme” amacıyla başlamış ama çok kısa bir süre sonra bu protesto eylemleri o günkü iktidara ve özellikle irtica tehlikesine karşı hale gelmişti.12 yiğidimizin şehit edilmesinden sonra da tüm Türkiye’de öfke kabardı ve sele dönüştü. İktidar bu öfkenin aleyhine bir gösteriye dönüşmesinden endişe ediyor.Sanıyorum bu endişesinde de haksız değil. Çünkü Susurluk dönemi eylemlerine benzer eylemler başladı bile.Önce sadece kentlerin meydanlarında toplanıp “teröre lanet” miting ve yürüyüşleri yapılıyordu. Ama bunlara her gece ışıkların yakılıp söndürülmesi de eklendi. Bunun yanısıra belli saatlerde arabaların flaşörlerini yakarak kornolarına basmaları da eylem biçimleri arasında.Bu eylemleri yapanların neredeyse tamamı terörle birlikte iktidarı da protesto ediyorlar.Bu arada AKP’nin örgütüne talimat verdiği ve nerede olursa olsun teröre lanet mitinglerine katılmaları, ellerinde bayraklarla dolaşmalarının istendiği de belirtiliyor. AKP bu protestoların dışında kalmış bir görüntü vermek istemiyor.Yine de bir gözlemimi yazmadan edemeyeceğim. Gerçi bazıları çok kızıyor ve öfkeyle bölücülük yapıldığını söylüyor, ama bu tür mitinglerde başka yerlerde görmeye alıştığımız türbanlıları pek göremediğimiz bir gerçek. Bazı gazetelerde koca fotoğraflar yayınlasalar bile, tüm televizyonlardaki kalabalık görüntüleri içinde “bildiğimiz başörtülü” kadınlar var ama üniforma gibi kullanılan türban pek dikkat çekmiyor.Türbanlılar bu gösterilere şehit anaları gibi başörtülerle katılıyorsa onu bilemem tabii.*****Cumhuriyet Bayramı tebriğiPazartesi günü Cumhuriyet Bayramını kutlayacağız. Hepimiz biliyoruz ki bu yıl kutlanacak Cumhuriyet Bayramı’nın çok özel bir anlamı var.İstanbul Erkek Lisesi’ndeki arkadaşlarımdan biri bu yıl başta Başbakan olmak üzere tüm bakanların da bayramını kutlamak istediğini belirterek “Kutlama için bir metin hazırladım. Özel kartlar da aldım. Bunları göndereceğim” dedi.Bakın eski arkadaşım Başbakan ve bakanlara göndereceği Cumhuriyet Bayramı tebrik kartının üzerine ne yazmış:“Sayın Başbakanım; Yüce Mustafa Kemal Atatürk ve merhum silah arkadaşlarının kurduğu demokratik, laik, sosyal, hukuk devletini ve Cumhuriyetimizi, içten ve dıştan gelen her türlü tehlikeye karşı damarlarımızdaki son kan damlasına kadar koruyacağımızı bildirir sizin ve nezdinizde tüm bakanların ve partinizin milletvekillerinin Cumhuriyet Bayramını kutlarım.” Bayramları kutlamak bizim geleneğimizdir. Bu mesajın altına imzamı atıp ben de herkesin bayramını kutluyorum. Arzu edenler hiçbir telif ödemeden bu metni diledikleri kişilere Cumhuriyet Bayramı tebriği olarak gönderebilir.
Bundan yaklaşık 4 ay önce bu köşedeki bir yazımda Barzani’nin Türkiye’deki yatırımlarından söz etmiştim. Bunun da ötesinde Barzani’nin yakınlarının ve Türkiye’deki işbirlikçilerinin yeni bir örgüt marifetiyle çok ciddi kaçakçılık faaliyetleri içinde olduğunu anlatmıştım.Bu bilgileri de şimdi de iyi haber aldığına inandığım bir eski istihbaratçı ile yaptığım konuşmadan edindiğimi söylemiştim.Şimdi “lafın bittiği yere” geldik.Bakıyorum da Barzani’nin Türkiye’deki yatırımları artık haber olmaya başladı. Ayrıca bazı iş adamlarının Kuzey Irak’taki yatırımları da gazetelerde çarşaf çarşaf yayınlanıyor.Milyar dolarlarla ölçülebilen bu karşılıklı yatırımlar ve kaçakçılıklar belki bazılarının zihninde oluşan “Neler oluyor?” sorusuna da ipuçları verebilir.Şimdi isterseniz 2 Temmuz günü bu köşede yayınlanan konuşmadan kısa bir bölümü tekrar okuyalım; (ilk söz benim).- Irak konusu hükümeti çok sıkıştırıyor.- Evet ama hiçbir şey yapmayacaklar.- Neden?- Birçok nedenini sen yazdın zaten.- Ama Genelkurmay’ın son çıkışı önemli.- Öyle ama hükümet direnebildiği kadar direnecek.- Ne kadar?- Seçime kadar götürmek istiyorlar.- Seçimden sonra sınırlı operasyon?- O konuşuluyor ama o da zor.- Peki ne olacak?- Belki gerçekleri ortaya çıkarmak lazım.- Mesela?- Şu anda Güneydoğu’da büyük sigara kaçakçılığı yapılıyor.- Sadece orada mı?- Hayır ama o bölgede bandrollü sigara bulamazsın.- Ne tutar bu?- Bir milyar doları bulur.- Vay canına!- Bunu da Barzani’nin kontrol ettiği kesin gibi.- Başka?- Barzani’nin Türkiye’de yatırım yaptığı da söyleniyor.- Nerede?- Bak Amerikalılar bir harita yayınlamıştı.- Şu neredeyse tüm Doğu’nun Kürdistan olarak gösterildiği?- Evet o harita.- Tamam.- İşte haritadaki bölgede yatırım yapıyor.- Ooo, bu çok önemli.- Biliyor musun, elma bahçesi aldığı bile var raporlarda.- Adamlar çok emin yani.- Arkasında Amerika da olunca gemi azıya alıyorlar.- Peki bunlar niçin ortaya çıkmıyor?- Nasıl çıksın; birincisi, kesin belge yok, ikincisi öyle bir ticari ilişki var ki.- Kimlerin?- Var işte, git bak bakalım Erbil’e kaç Türk göreceksin, hem de en ünlülerinden.- Duyuyoruz tabii, ama onlar yasal yoldan gitmediler mi?- Orası öyle ama görünürdeki iş bağlantılarının arkasında da çok iş var.- Milyar dolarlar mı?- Aynen öyle.- O zaman işimiz çok zor. *****Demiryolu sevgisi Pazartesi akşamı Levent Metrocity önünden metroya binmek üzere aşağı indim. Metroya giden yol üzerinde bir sergi olduğunu görünce durup ilgilendim. Çünkü çocukken çok sevdiğim oyuncak trenlerle doluydu her yer. Meğer emekli gar müdürlerinden Mete Tekyıldız’ın koleksiyonuymuş. Tekyıldız ömrünü Devlet Demir Yolların’nda geçirmiş. En büyük hobisi de başta oyuncak trenler olmak üzere demiryolları ile ilgili her şeyin koleksiyonunu yapmak. O kadar hoş bir koleksiyon ki anlatmak zor, fırsatı olanların gidip görmesini tavsiye ederim. Birbirinden güzel trenlerin yanı sıra, kullandığımız eski biletler, kondüktör şapka ve üniformaları, demiryolu armaları, yabancı trenlerin levhaları görülmeye değer.Mete Tekyıldız koleksiyonunun her tarafına “Demiryolu Meslek Lisesi tekrar açılsın” sloganını yazmış. Bilmiyordum, böyle bir okul varmış zamanında ve demiryolcu yetiştirirmiş. Şimdi kapanmış. Aslında önemli bir meslek kolu, okulunu neden kapattılar acaba? Kim bilir, Tekyıldız’ın ısrarlı çabalarıyla tekrar açılır belki.*****Bu saatten sonra ne kadar inandırıcı olabilecekler ki?Çok değil üç gün önce “Türkiye’ye PKK liderlerini değil bir kedimizi bile vermeyiz” diyen Talabani dün çark etmiş görünüyordu. Dışişleri Bakanı Ali Babacan’ın Bağdat’taki temaslarından sonra açıklama yapan Talabani “Bu konuyu reddetmeyiz” anlamına gelen sözler söyledi.İyi de bu sözler ne kadar inandırıcı olabilir artık. Türkiye’den hiçbir tehdit gelmeyeceğine inandıkları için galiba ağızlarına geleni söylemekten çekinmeyen bu terör hamisi aşiret liderleri şimdi işin o kadar ucuz olmadığını gördüler anlaşılan.İktidar, kamuoyunun da yoğun baskısıyla, şimdilik fiili bir şey yapmasa da Kuzey Irak’taki sözde kahramanları korkuttu sonunda.Ama yine de içimde bir kuşku var. Çünkü sonuçta karşımızdaki sözde liderler birer devlet adamı değil, aşiret reisi. Böyle olunca da ilişkileri feodal oluyor. Dün söyledikleriyle bugün söylediklerinin birbirini tutmaması, verdikleri sözleri yerine getirmemeleri bu feodal yapının da bir özelliği.Türkiye’de patlayan öfke belli ki Amerika’yı da endişelendirdi. Amerika Türkiye’de dalga dalga kabaran öfkenin Tayyip Erdoğan’ın direncini de kırabileceğini ve sınır ötesi harekâtın başlayabileceği ihtimalini göz önünde bulunduruyor. Bu durumda iki aşiret liderine “Geri adım atın” talimatı vermiş olması kuvvetle muhtemeldir.Bu nedenle Türkiye’nin “İşte dize getirdik” havasına girmeden soğukkanlılıkla gelişmeleri izlemesi gerek.Bugüne kadar hiçbir sözünü yerine getirmeyen ve bundan da bir utanç duymayan aşiret liderlerine öyle hemen güvenmek olmaz.*****“Birileri istiyor diye olmaz”Sayın Başbakan aylarca terör konusunu ciddiye almadı. Genelkurmay Başkanı’nın “Irak’a sınır ötesi operasyon yapmamız lazım, aksi takdirde terör tırmanacak” sözlerine ilk başlarda cevap bile vermedi. Bu taleplerin ısrarlı biçimde tekrarlanması da Sayın Başbakan’ı tavrından döndürmedi.Derken 13 askerimiz şehit edildi. Sayın Başbakan yine aldırmadı.Ardından 12 askerimiz daha şehit edilince tüm Türkiye ayağa kalktı. Sayın Başbakan da o zaman durumun vahametinin farkına vardı.Şimdi tam bir şahin gibi konuşuyor. “İnceldiği yerden kopsun” diyor, “Ödenecek bedelden” söz ediyor. Geçen gün de sormuştum ama hâlâ bu bedelin ne olduğunu öğrenemedik. Bir “bedel ödemektir” lafı gidiyor da, bu bedeli kimse anlatmıyor.Şimdi merak ettiğim bir söylem daha var. Sayın Başbakan “Birileri istiyor diye olağanüstü hal ilan edilemez” diyor. Doğru da da merakım şu “birilerinin” kim olduğu konusunda. Çünkü hafızamı zorluyorum, kimse ortaya çıkıp da “olağanüstü hal ilan edilsin” demedi ki. Muhafefet partileri “olağanüstü durumdan” söz etti. İkisi birbirinden farklı. Sayın Başbakan bu sözü üstelik birkaç kez herhalde bilerek söyledi. O halde bu “birilerini” merak etmemiz hiç de yanlış değil.
Biliyorduk bilmesine de üst üste gelen acı haberlerden sonra insanın canı daha da sıkılıyor.Bugün Türkiye’ye kafa tutan aslan gibi yiğitlerimizi şehit eden PKK teröristlerine yardım ve yataklık edenleri aslında Türkiye besliyor, Türkiye ihya ediyor.İşte dünkü VATAN’da bütün ayrıntılarıyla var. 400’e yakın Türk müteahhidi Kuzey Irak’taki Kürt kentlerinde inşaatlar yapıyor. Hatta bu inşaatlar arasında Kürt parlamentosu bile var. Havaalanı, hastane inşaatları Türk müteahhitler tarafından yapılıyor.Sadece bununla da kalmıyoruz. Bölgenin elektriği Türkiye’den gidiyor. Halkın temel ihtiyaç maddeleri; eti, sütü, peyniri, pirinci, bulguru Türkiye tarafından karşılanıyor. Kürtlerin bindiği arabaların benzini de Türkiye’den sağlanıyor.Şimdi tezkere de hazır. Yani Türkiye her an bölgeye bir operasyon düzenleyebilir.Bu durumdan para kazananları bir telaş aldı. Eğer bir operasyon yapılırsa burada iş yapan Türklerin durumu ne olacak?Ne olacaksa olacak. Oradaki kazançlar aslan gibi yiğitlerin canından daha mı önemli.Ayrıca anlamadığım bir şey daha var.Bu müteahhitler, iş adamları Kuzey Irak’taki Kürtleri ihya etmeye çalışıyor. Belli ki iyi de para kazanıyorlar. Yoksa küçük kazançlar için hiç kimse bu kadar büyük riskleri göze alamaz.Peki Kürtler için bu riski alanlar Türkiye’nin Güneydoğusunda neden yok?Nerede Türkiye’nin büyüklüğü?Koca Türkiye Devleti terörün kaynağını kurutacak olan ekonomik hamleyi başlatmıyor da, Kürt kentlerini ihya etmek için çırpınan bu müteahhitleri destekliyor.Bir operasyon olursa Kürt kentlerindeki işlerimiz bitermiş. Bitsin, ne olacak? Bitsin ama devlet de devletliği göstersin.Bu çalışkan iş adamlarımız Kürt kentlerini ihya edeceklerine gitsinler Güneydoğu’yu ihya etsinler, ki o zaman zaten terörün kaynağını da kurutabiliriz.Bu sonuçta bir devlet politikasıdır. Ama ne yazık ki bugün devleti yönetenler, sanki paraya tapanlar gibi davranıyor ve Türkiye’nin başına musallat olmuş bir aşiretin desteklediği teröristleri ortadan kaldırmak yerine onlara bugünkünden çok daha iyi yaşam koşulları hazırlamakla görevli hissediyor kendini.Türkiye Kuzey Irak’taki bütün yatırımlarını durdurmalı ve oradaki tüm vatandaşlarını geri çekmelidir. Buna rağmen kalmak isteyen kalsın, keyifleri bilir.Ama oradan döndürülen iş adamlarına Güneydoğu yatırım bölgesi olarak gösterilmeli ve en az Kürt kentlerinden kazanacakları kadar kazanç ortamı yaratılmalıdır.Bu yapılırsa o zaman gerçekten askeri bir operasyona da gerek kalmayacaktır.Tam sansürDevlet Bakanı Cemil Çiçek RTÜK’e yazıyla başvuruyor ve PKK terörü konusunda medyanın moral bozduğunu ileri sürerek yayınların durdurulmasını istiyor. RTÜK de bu yazıyı televizyon kuruluşlarına gönderiyor.Bunun adı tam sansürdür. Öyle örtülü, dolaylı falan değil, açık açık sansürdür. Hükümet krizi yönetmek zorundadır. Ama ne gariptir ki kriz yönetimi yerine sansürü tercih ediyorlar.Buna medyanın tamamının karşı çıkması gerek. Şu satırları yazdığım sırada tepki veren tek yayın kuruluşu Sky Türk’tü. Diğer kanallarda etkili bir şey göremedim. Ama sadece televizyonlar değil, gazetelerin de buna katılması zorunludur. Ayrıca hükümeti de anlamakta zorluk çekiyorum. Zaten Sayın Başbakan pazar günü öğle saatlerinde medyayı azarladıktan sonra neredeyse bütün televizyonlar kendilerine çekidüzen vermişti. Bunun yanısıra yine zaten medyanın önemli bölümü iktidardan yana yayın yapıyor, hesap falan soran yok. Bu da yetmiyorsa ben ne diyeyim?*****Hükümetin eli çok rahatladı artık demokrasi güzel işleyecek!İktidar için şehit haberlerinin kasaveti içinde herhalde en sevindirici haber Anayasa Mahkemesi Başkanlığı için yapılan seçimin sonucudur.Uzun süren seçim maratonundan sonra belli ki yorulan Anayasa Mahkemesi üyeleri Haşim Kılıç’ı Başkan seçtiler. Artık iktidar rahat bir nefes alacaktır. İktidar Türkiye’yi daha demokratik hale getirmek için daha güvenli adımlar atacaktır.Bir ay içinde hem Sezer hem de Anayasa Mahkemesi gibi iktidarın reformlarını engelleyen unsurlardan kurtulmak elbette az şey değil.Eskiden ne oluyordu. AKP parlamentosu Türkiye’nin önünü açacak reformları gece yarılarına kadar çalışıp çıkarıyordu. Sonra bu reformlar Sezer’in önüne gidiyordu. Ama Sezer bunları veto ediyordu.AKP parlamentosu yılmayıp bu reformları noktasına virgülüne dokunmadan yeniden kabul ediyor ve Sezer’e iade ediyordu. Sezer’in ikinci veto şansı olmadığı için Anayasa Mahkemesi’ne başvuruyordu. Anayasa Mahkemesi de bunları iptal ediyordu.Artık bu dönem sona erdi. Artık AKP’nin demokratik yoldaki reformlarının önüne geçecek güç kalmadı. Hatta belli ki Anayasa Mahkemesi’ne bile gerek kalmadı. Çünkü zaten parlamentonun aldığı her karar, çıkardığı her kanun reformlara gönül vermiş Başkomutan tarafından onaylanacak. Çok belli ki artık hiçbir konu Başkomutan tarafından Anayasa Mahkemesi’ne götürülmeyecek.Belki bazı uygulamalar konusunda muhalefet Anayasa Mahkemesi’ne gitme hakkını kullanır. Ama artık Anayasa Mahkemesi eskisi gibi olmayacağından reformların önünün kesilmesi tehlikesi de tamamen ortadan kalkmış oldu. Haşim Kılıç Türkiye’ye hayırlı uğurlu olsun.*****41 yıllık nostalji gecesiÖnceki akşam İstanbul Erkek Lisesi’nde beraber okuduğumuz arkadaşlarla yine bir aradaydık. Tam 41 yıl olmuş o çatının altına gireli, yan yana yataklarda yatalı. Hepsi 51 yaşına gelmiş, bu kez kızlı erkekli bir nostalji gecesi yaşadık Nevizade’de. Bu kez çok uzun yıllardır görmediğimiz bazı arkadaşlarımız da katıldı aramıza.Biz bu toplantıları neredeyse 20 yılı aşkın süredir yapıyoruz. Önceki toplantılar çok daha gürültülü patırdılı olurdu. Kendimizi sanki okulun yatakhanesinde sanırdık belki de. Yıllar geçtikçe gürültüler de azaldı. Şimdi herkes daha olgun bir yaşın verdiği vakarla uzun sohbetlere dalıyordu.Örneğin iki arkadaşımın 12 Eylül askeri darbesinden sonra çok eziyet çektiklerini hatta uzun süre hapis yatmak zorunda kaldıklarını öğrendim üzüntüyle. Biri dedi ki acıyla “Bana anlatmayın kardeşim Türkiye’nin bugün geldiği durumu, Amerika’nın oyunlarını. Bunları söylediğim için 7 yıl yattım, o zaman neredeydiniz?” derken gerçekten utanç içinde yerin dibine geçtiğimi hissettim. Bu ne yazık ki Türkiye’nin çok önemli bir sorunu.41 yıllık arkadaşlarımız arasında solcusu, sağcısı, CHP’lisi, komünisti, sosyalisti, AKP’lisi var. Hararetli tartışmalar oldu elbette. Ama hepimiz birbirimizin canıyız, ciğeriyiz. Bazı ayrıntıları önümüzdeki günlerde de anlatırım.