Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilmesi ve dolayısıyla Başkomutan unvanını almasıyla birlikte devletin tepesinde garip bir komedi oynanmaya başlandı.
Başkomutan artık protokolünü ikiye ayırdı. Birinde devletin tepesini muhatap alıyor, diğerinde ise kendi deyimiyle Cumhur’u.
Gül Başkomutan olduktan sonra da yazmıştım, bir kere daha yazmak istiyorum. Bu komedinin bir yerde bitmesi gerek. Nitekim eninde sonunda bitecek de, nasıl bitecek onu bir türlü kafamda canlandıramıyorum. Çünkü bu böyle gitmez. Daha ne kadar Başkomutan’la silahlı kuvvetler köşe kapmaca oynamayı sürdürebilecek? Buna takatları ne kadar yetecek?
Şimdi manzaraya bir bakalım; 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlamaları yapılıyor. Bu kutlamaların ev sahibi doğal olarak Cumhurbaşkanı.
Ancak Cumhurbaşkanı’nın “türban sorunu” var. Bu nedenle askerlerin de katıldığı davet öğle saatine alınıyor ve davetiyeler eşsiz gönderiliyor.
Komutanlar yanlarında eşleri olmadan davete katılıyorlar. Devletin zirvesi böyle bir daveti kazasız belasız atlatmış olmanın huzuru içinde görevini yapmış oluyor.
Ertesi gün ikinci bir protokol daha uygulanıyor ve bu kez herkes eşli davet ediliyor. Bu davette askerler yok. İsteyen, başı türbanlı da olsa eşini alıp Başkomutan’ın karşısına çıkıyor ve saygılarını sunuyor.
Ortada insanın içini acıtan bir oyun oynanıyor. Herkes sahte davranışı kabulleniyor ve günü kurtarıyor. Peki ne zamana kadar? Yarın öbür gün hem askerin hem Başkomutan’ın eşleriyle birlikte aynı ortamda olmalarını gerektirecek durumlar doğmayacak mı?
Tabii ki doğacak. Örneğin Amerika Başkanı ve eşi Türkiye’yi ziyaret ettiğinde Çankaya’da verilecek devlet yemeğinde Genelkurmay Başkanı eşinin “grip olduğunu” mu söyleyecek? Ya da tam tersi Cumhurbaşkanı’nın eşinin “beli mi ağrıyor” olacak?
İşte zamanında “uzlaşma sağlayın” çağrıları bunun için yapılıyordu. AKP iktidarı bunların hiçbirine kulak asmadan dayatmacı bir anlayışla kendi başına Cumhurbaşkanı seçti. Oysa bu sorun çok önceden aşılabilir. Örneğin CHP daha mayıs ayında açık çek vermiş ve “türbanlı birinin de Çankaya’ya çıkması için uzlaşabiliriz” demişti. Onu bile dinlemediler.
Şimdi devletin zirvesinde bir komedi oynanıyor. İşin kötüsü de bu komedinin başrol oyuncusu da yok, herkes figüranlık yapıyor.
Eninde sonunda bu komedi bitecek de, testilerden biri kırılacak. Ama hangisi?
Dünkü yazıya küçük bir ek
Herkesin merak ve heyecanla beklediği “5 Kasım buluşması” için dün “Tayyip Bey belki de Amerika’ya gitmez” başlıklı bir yazı yazmıştım. Kesin bilgiye dayanmayan ama AKP kulislerinde pek yüksek sesle dillendirilmeyen bir dedikoduyu aktarmıştım sizlere.
Ben yazıyı yazdıktan ve gazetede yayına başladıktan birkaç saat sonra Erdoğan’ın Amerika planı da açıklandı. Böylelikle Amerika gezisi nihayet kesinlik kazanmış hale geldi.
Ancak bir “taktik” gereği gezinin iptali ya da ertelenmesi konusu hâlâ sıcak. Açık bir şey söyleyeyim, Tayyip Bey son krizi son derece başarılı biçimde götürüyor. Hem bir şey yapmıyor hem de çok şey yapıyor izlenimi veriyor. Türkiye’yi Amerika gezisine kilitledi. Beklenmedik bir olay karşısında bu geziyi iptal etmesi ve beklenmedik bir karar açıklaması kimse için sürpriz olmamalı. Bu kesin bilgi değildir, olasılıktır, böyle yorumlamanızı rica ederim.
Bir Cumhuriyet beyefendisini daha yitirdik
Erdal İnönü de aramızdan ayrıldı. Türkiye bir bilim adamını, örnek bir siyasetçiyi ve bana göre en önemlisi bir cumhuriyet beyefendisini daha yitirdi.
Erdal İnönü’yü kamuoyu önce İsmet İnönü’nün oğlu olarak tanıdı. Ama asıl iz bırakan dönemi siyaset yaptığı dönemdi.
Belli ki kendi rızası egemen olmamıştı siyasete girerken. Bir zorunluluk olarak görmüştü. Ama gerçekten derin iz bıraktı. Hiçbir siyasetçinin yapamadığını, yapmadığını yaparak “bıraktım” dedi ve gerçekten de bıraktı.
İnönü’nün siyaset dönemi aynı zamanda çok eleştiri de aldı. Çünkü alışılmış bir siyasetçi değildi. Siyaset gereği gerçekleri orasından burasından çarpıtmayı, parti çıkarı için doğruları gizlemeyi hiçbir zaman kabullenmedi. Doğru, açık ve net konuştu. Bu yüzden de tabii ki makbul bir siyasetçi olamadı.
Siyasi karar almada da sıkıntısı vardı. Korktuğu için değil, doğru bulmadığı için bazı kararları almaktan çekindi, imtina etti. Büyük ihtimalle “yarın bunu savunamam” diye düşündü.
Çünkü sözde değil özde demokrattı. Bir aydındı, entelektüeldi. Hukuka ve insan haklarına saygısı ise benliğine işlemişti. Zaten bu nedenledir ki siyasette kimilerinin beklediği başarıyı yakalayamadı. Sadece örnek oldu.
Ölümünü öğrendiğimde yüreğimin yandığını hissettim. Ne yazık ki sadece birkaç kez birlikte olmas fırsatı yakalamıştım. Biri İstanbul’daki evindeydi. Yazdığı anı kitabını konuşmuştuk uzun uzun.
Nezaketini, karşısındaki insana verdiği değeri o zaman daha iyi görmüştüm ve hiç unutmadım.
Erdal İnönü’ye Allah’tan rahmet, ailesine de baş sağlığı dilerim.
Kevin Costner vakası
Gazetelere dün bakarken pek çok yazarın Kevin Costner’ın Türkiye ziyaretine değindiklerini gördüm. Ortak fikir Costner çevresinde estirilen fırtınanın eleştirilmesiydi.
Kimi ciddi ciddi kimi alaycı ifadeyle Kevin Costner’ın Türkiye’ye indiği andan itibaren çevresinin kameralar tarafından sarılmasından duydukları rahatsızlığı anlatıyordu.
Ne görmemişliğimiz kalıyordu bu yazılarda ne aşağılık kompleksimiz.
Yazılanlarda doğruluk payı yok mu? Var elbette. Dünyaca ünlü kişilerin Türkiye’ye her gelişlerinde benzer manzaraları izliyoruz.
Onlarca kamera gelen ünlünün peşini bir saniye bile bırakmıyor. En özel anlarını bile görüntülemek için kameralar birbiriyle savaş veriyor, ünlü yazarlar röportaj yapabilmek için kuyruğa giriyor.
Ama inanın bu sadece bizde olmuyor. Pek çok ülkede bu böyle. Bir dünya starı Almanya’ya gidince farklı bir şey mi oluyor sanıyorsunuz. Bizim medyamız böyle davranmayı kendisi icat etmedi, örneğin Londra’daki meslektaşlarından öğrendi.
Tabii bu eleştiri furyası içinde ne yazık ki bana göre Costner’a da haksızlık yapıldı. Kevin Costner’ın “Hollywood eskisi” olduğu, “son derece başarısız bir sinema aktörü” olduğu “hak etmediği bir ilgi gördüğü” yazıldı. O kadar da değil herhalde.
Bunun yanı sıra dikkat çekici bir nokta daha var. Biz medya olarak galiba biraz mazoşist yapıya sahibiz.
Çünkü Kevin Costner ya da benzerlerinin Türkiye’ye gelmelerinde ortalığı ayağa kaldıran da biziz, bir iki gün geçince bunu en ağır biçimde eleştiren de biziz.
Dünkü eleştirilere bakın. Kevin Costner’ın Türkiye’ye gelişini büyük olay haline getiren gazete ve televizyonlar da bunlar değil miydi? Aynı kurumun televizyonları üç gün boyunca Türkiye’ye gelen ünlünün peşinden ayrılmayacak, sonra yine aynı yayın organları “böyle rezalet olmaz” diyecek.
Kurum içi kıskançlık mı acaba?

