Bir dakika o kadar da değil

14 Ekim 2007

Başbakan Erdoğan uzun süre sessiz kaldıktan sonra tezkere ve Ermeni soykırım tasarısı konusunda birden esip gürlemeye başladı.Tayyip Bey önceki gün yaptığı açıklamada “Irak’la ABD gereğini yapmazsa biz yaparız, faturası bedeli ne olursa olsun karşılarız” dedi.İşte bu noktada durmak gerek.Hangi bedeli, hangi faturayı, neden ödeyeceğiz?Üstelik Tayyip Bey Amerika ile aşık atmaya kalkarak “On binlerce kilometreden gelip Irak’ı vuranlar izin mi aldı” diyor.Düne kadar “Bir ay sonra Amerika’ya gidip Başkan’la görüşeceğim, durumu ona anlatacağım” diyen Erdoğan için birden ne değişti ki Türkiye’ye bedel ödetmeye karar verebiliyor?Bir kere sorunun bu hale gelmesinde tek sorumlu bugünkü iktidardır. Kişiliksiz bir dış politika izleyip, her şeyi Amerika’nın iki dudağının arasına teslim eden, teröre karşı sözde diplomasi yolunu seçip Silahlı Kuvvetleri devre dışı bırakmaya kalkan, şehitleri bile görmezden gelmeyi içine sindiren bugünkü iktidardır.Ne zaman ki 13 yiğidimiz şehit düştü, iktidarın da herhalde kafasına dank etti. Şimdi de tamamen iç politikaya yönelik biçimde bir babalanma havası başladı.Amaç çok belli; AKP’ye destek veren çevrelere hoş görünmek, onların giderek artan öfkesini bir parça frenlemek. Çünkü aylardır sürdürülen Silahlı Kuvvetler’e küfür kampanyası, 13 yiğidin birden şehit olması ile bıçak gibi kesilmek zorunda kaldı, Türk halkı bağrından çıkardığı insanların şehit olmasını içine sindiremediği için Türkiye’nin her yerinde adeta ayaklandı.Şu anda “teröre lanet” olarak tanımlanabilecek eylemlerin ve gösterilerin kısa bir zaman sonra iktidar aleyhine dönebileceği tehlikesine karşı Tayyip Bey işi hamasete dökerek puan toplamaya ve muhtemelen olası bir sınır ötesi harekatı mümkün olduğunca ileri atmaya çalışıyor.Türkiye’nin ödemek zorunda kalacağı hiçbir bedel olamaz. Bir bedel varsa bunu iktidarın ödemesi gerekir di o bedel de “biz bu işi yapamıyoruz” diyerek gitmektir.Geldiğimiz nokta iktidarın yıllardır büyük bir yanlışın içinde olduğunun göstergesidir. Danışmanları Amerika’ya gönderip “Bu adamı süpürmeyin, kullanın” mesajları vermekle bir yere varılmadığının resmidir.Başbakan “Her türlü bedeli ödemeye hazırız” diyorsa bu bedelin ne olduğunu da Türk halkına açıklamak zorundadır.Tayyip Bey her seferinde PKK terörünü tanımlarken “Bu son çırpınışlarıdır” söylemini kullanıyor. “Bedel ödemeye hazırız” ifadesi de sanki aynı kapıya çıkmıyor mu?*****İnternet şeyleri İnternet büyük nimet. Artık bilgiye ulaşmak, bir konu hakkında fikir sahibi olmak için eskisi gibi çok meşakkatli araştırmalara gerek duymuyorsunuz.Bu arada mail sistemi ile de tanıdığınız tanımadığınız pek çok kişinin ne düşündüğünü, aklından ne geçtiğini öğrenebiliyorsunuz.Bizler gazeteci olduğumuz için kendi aralarında mail zinciri kuran okurların çoğu bu mesajların birer kopyasını bizlere de gönderiyor.Biz gazeteciler öyle herkesten daha akıllı, daha zeki ve üstün insanlar değiliz. Biz de tıpkı okurlarımız gibi beynimizde düşünce fırtınaları estirmeye ve dikkatimizi çeken konuları dile getirmeye çalışıyoruz. Sıradan okurlardan farkımız, bazı bilgilere ve kişilere ulaşmakta daha avantajlı olmamız.İnternete meraklı olanlar aralarında kurdukları mail zincirinde kendi fikir ve görüşlerini belirttikleri gibi kimi kaynaklardan aldıkları bilgileri ya da beğendikleri yazarların yazılarını da paylaşıyorlar.Öyle oluyor ki yazdığım bir yazı, bakıyorum bir mail zinciri içine alınmış ve bu mail bana da geliyor.Açık söyleyeyim bu mail zincirlerindeki bazı fikir ve görüşlerle bilgiler benim için çok yararlı oluyor. Hatta bunlardan bazılarını yazılarımda bile kullanıyorum.Öyle sanıyorum ki hatta aslında görüyorum ki pek çok yazar arkadaşım da okurlardan gelen bu mesajları kaynak olarak kullanıyor.Tabii bazen dikkatsizlik yapıyor aslında bir başka köşede yayınlanmış yazıları sanki yeniymiş gibi biz de köşemize alıyoruz. Bilmiyorum ama ben de böyle hatalar yapmışımdır.Cuma günü gazeteleri okurken hem şaşırdım, hem güldüm hem de açıkçası içten içe sevindim. Çünkü Perşembe günü referandum ile ilgili bir yazı yazmışım. Ve demiştim ki “Tayyip Bey daha bir çok referandum yapılacağını söylüyor, ama öyle konular var ki, ya halk onlar için de referandum isterse ne olur?” Ardından da aklıma gelen bazı referandum konularını yazmıştım.Örneğin “Milletvekili dokunulmazlıkları, milletvekili maaşları konusunda referandum olsa ne olur?” diye sormuştum.Cumartesi günü bir baktım ki bazı köşe yazarları aynı konuya girmişler, benim yazdıklarıma da birkaç tane daha eklemişler.Derken maillerime bakmaya başladım. Bir de ne göreyim; okurlardan biri, artık bilemiyorum benim yazıdan mı esinlendi, yoksa kendi mi buldu, bir sürü referandum önerisini sıralamış ve tüm yazarlara göndermiş. Elbette çok zekice bir buluş olmadığı için herkesin aklına gelebilir bunlar.Anladığım kadarıyla bu maili gören bazı yazarlar da konuyu köşelerinde işlemişler, verdikleri listeler bile gelen maildekinin anısı. Hepsi çok hoş olmuş aslında. Doğru da olmuş.Ama diyorum ya, insan ister istemez gülümsüyor ve içten içe de seviniyor.*****İlk cevap Sabah’tan Bugün Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün kızı evleniyor. Biliyorsunuz “Yılın düğünü” olarak nitelenen bu düğünle ilgili pek çok spekülasyon da yapılıyor. Dünkü yazımda böyle şaşaalı düğünlerin örf ve adetlerimizde de yer almadığını, ayrıca en yüce makamda oturan bir devlet adamının bu tür bir davranış sergilemesinin yanlış olduğunu yazmıştım.Sonra da eklemiştim “Merak ediyorum, AKP’liler bu düğün için ne diyor, nasıl savunuyorlar?” Ardından da “Bana bunu yazarsanız aynen yayınlarım” demiştim.Henüz okur mesajlarına bakamadım ama gördüğüm kadarıyla ilk cevap Sabah Gazetesi’nden geldi. Gazetenin dünkü birinci sayfasında kocaman başlıklarla şu yazıyordu: “Şaşaasız düğün” Peki neden “şaşaasız” mış? Cevabı hemen veriliyor; çünkü Cumhurbaşkanı düğüne giderken otomobilindeki forsu açmayacakmış.Bu örf ve adetlerimize pek uymayan düğünü savunmak için bulunmuş ilginç bir yöntem. Forsun açılmaması düğünü kabul edilir kılıyor demek ki.Başka savunmaları da bekliyorum. Gelecek cevaplar hayli eğlenceli olacak herhalde.*****Kibriti ıslatmak Kibrit artık eskisi kadar kullanılmıyor ama yine de vazgeçilmiyor. Kibritle ilgili yeni bir şey öğrendim. Daha önceden bilenler “bunu bilmiyor muydun?” diye dalga geçmesinler lütfen, ama yazmak istiyorum.Açık havada biraz esinti olduğunda kibriti çaktıktan sonra yanmasını sağlamak zordur. En küçük bir esintide kibrit sönüverir. Ne sigara, ne ocak ne mum yakamazsınız bir türlü.Ama kibritin başını tükürüğünüzle hafifçe ıslatıp yakarsanız kibrit hemen sönmüyor, en azından siz avucunuzla siper yapıncaya kadar yanmaya devam ediyor.Anlattıklarında önce inanamadım. Sonra denedim açıkçası. Aynen dediğim gibi oluyor. Özellikle deniz kültürü olanlar bunu çok iyi bilirmiş.Tek sakınca ağızla ıslatmada. Onun için kibriti ağzınıza sokmak yerine parmak ucunuzu tükürükleyip kibriti öyle ıslatın.

Devamını Oku

MHP varken AKP istediğini yapar

12 Ekim 2007

Pek çok kişi MHP’nin neden AKP’ye bu kadar destek olduğunu anlayamadığını söylüyor. Önce Abdullah Gül’ün adeta elini kolunu sallayarak Cumhurbaşkanı olmasını sağlamıştı MHP. Ardından Abdullah Gül’ün bundan sonra koltuğunda daha rahat oturmasını sağlayan düzenlemeye imza attı.Peki neden? MHP, AKP’nin payandası mı? AKP’nin rahat bir iktidar sürdürmesi için mi Meclis’e girdiler?İşte bu sorular çok soruluyor.Perşembe günü İstanbul dışındaydım. Rastladığım bir MHP’li yöneticiye yukarıda yazdıklarımı sıralayıp “Bu durum sizi rahatsız etmiyor mu?” diye sordum.Bana çok ilginç bir cevap verdi. Dedi ki: “MHP olarak Meclis’i her koşulda çalıştırmak istiyoruz. MHP bu Meclis’in önünü tıkayan, çalışmalarını engelleyen ya da zorlaştıran bir parti olmayacak.” Ben başka soru sormadan ekledi: “Zaten bu görüşümüzü seçimlerin sonucu alındığında da dile getirmiştik. Genel Başkanımız bu konuda siyasi bir örnek olmak istiyor.” Açıkçası daha sonra fazla konuşmadık. Ben sadece bu tutumun Meclis’i çalıştırmak anlamına gelmediğini söylemekle yetindim.Gerçekten ben de pek çok kişi gibi anlamakta zorluk çekiyorum. Meclis’i her koşulda çalıştırmak farklı, AKP’nin her istediğini yapabilmesine olanak sağlamak ayrı.MHP’nin referanduma götürülen Anayasa değişikliğindeki iki maddenin çıkarılmasına olumlu oy vermesi Meclis’i çalıştırmak anlamına gelmez. Oturuma katılıp “hayır” oyu kullanmak da Meclis’in çalışmasını sağlar.MHP bu önergeyi desteklememeliydi. AKP seçimlerden önce bir tufan yaratmak amacıyla Türkiye’yi sıkıntıya sokacak bir eylemi başlatmıştı. Belli ki kendileri de seçim sonucunun böyle çıkacağını pek sanmıyordu. Bu nedenle siyasete adeta bir hançer sokmakta sakınca görmediler.Ama evdeki hesap çarşıya uymadı. Açıkçası AKP kendi kazdığı kuyuya düştü.AKP kendi kazdığı kuyudan kendi çıkmalıydı. Siyasetin gereği de budur. Aksini yapmak seçmeni de yok saymaktır.MHP seçim sonuçlarının alınmasından bu yana çok ilginç bir tavır sergiliyor. Belli ki seçimlerden önce özellikle AKP yandaşı kalemlerden yükselen “MHP, CHP ile aynı çizgiye düştü” yönündeki eleştirilerin etkisi altında kalmış. Bu tür davranışlarla sanki “Biz CHP’den farklıyız” mesajı verilmek isteniyor.Ancak bu kez de AKP’nin rahat etmesini sağlayan parti durumuna düşüyorlar.Az önce yazdığım gibi siyasetin gereği böyle yerine getirilmez.Sürekli korkularla, endişelerle, eleştirileri göğüsleyememe paniğiyle bir yere varılmaz.MHP yönetiminin şapkasını önüne koyup bir daha düşünmesi ve gerçekten siyaset üretmek için yollar araması gerekiyor bence.*****AKP’liler Gül’ü nasıl savunuyor?Yarın İstanbul’da olağanüstü bir gün yaşanacak. Çünkü Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün kızı Kübra evleniyor.5 bin kişinin davetli olduğu nikâh töreninde 6 bin polis görev alacak. Düğünün provaları ve güvenlik önlemleri günler öncesinden başladı. Herkes heyecanla bu mutlu günü bekliyor. Ama ister istemez insanın aklına takılıyor. Bir Cumhurbaşkanı’nın bu kadar tantanalı ve şatafatlı törenle kızını evlendirmesi doğru mu?Sayın Cumhurbaşkanı bu nikâh töreni sonrası yapılacak eleştirilere kendini hazırladı mı acaba?Nitekim bu konuda şu ana kadar pek çok şey yazıldı ve televizyonlarda söylendi. Örneğin düğünde getirilecek hediyelerle ilgili çok sayıda spekülasyon yapılacağı daha şimdiden belli.Bunun yanısıra gelenek görenek açısından da bu tür düğünler o kadar hoş değil. Binlerce kişiyi nikâh için davet etmek, bunu bir padişah kızı düğününe çevirmek bizim görgümüze de pek uymaz. Ancak nedendir bilinmez AKP’nin en tepe isimleri bu tür şatafatı pek seviyorlar. Başbakan Erdoğan da bu tür nikâh törenleri yapmıştı çocukları için. Dışişleri Bakanı Ali Babacan’ın oğlunun sünneti de bu düğünleri hiç aratmamıştı.Bunlar bana çok tuhaf geliyor.Ama bir başka merakım daha var. Gül’ün kızı için yapacağı nikâh töreni için AKP tabanı ne düşünüyor acaba?En azından bu tür bir nikâh törenini sıradan bir AKP’li vatandaş içine sindirebiliyor mu? Ya da en azından eğer bunu destekliyor veya normal görüyorsa nasıl savunuyor, hangi duygu ve düşünceler içinde?İşte bu nedenle diyorum ki, AKP’li olup da bu tür şatafatlı törenleri destekleyen varsa lütfen yazsın. Söz veriyorum yayınlayacağım. Böyle bir töreni kim hangi gerekçelerle beğeniyor ve destekliyor?Lütfen yazın. İçinde küfür hakaret olmasın ama her zamanki gibi. Medeni biçimde bunu savunun.Kimbilir böylelikle AKP’ye gönül verenlerin duygu ve düşüncelerini daha iyi anlamam mümkün olur.*****İngiltere vatandaşı Devlet Bakanı Mehmet Şimşek’in çifte vatandaş olduğu ortaya çıktı. Şimşek “vize sorununu” aşmak için İngiliz pasaportu da aldığını böylelikle işlerini daha rahat sürdürdüğünü söylüyor.Bir ülkenin hükümetinde başka bir ülkenin vatandaşının da bulunması her halde pek övünülecek şey değil. Ama şöyle diyen de çıkabilir: “Canım ne var bunda, en kritik şirketlerimizi satıp bunların başında yabancıların oturmasına alışmadık mı? Ayrıca bunlarla koordineli çalışacak bir bakanın da hükümette olması her şeyin yabancılara satılmasının bir sembolü olarak da algılanabilir.” İşte geldiğimiz nokta artık budur. Hükümette bir yabancı pasaportlunun bulunmasına da alışacağız her halde.Yalnız aklıma takılıyor. Merve Kavakçı aynı zamanda Amerikan vatandaşı da olduğu gerekçesiyle milletvekilliğini kaybetmişti. Ardından da Türk vatandaşlığından çıkarılmıştı.Mehmet Şimşek için ne tür bir uygulama yapılacak bunu şimdilik bilmiyoruz. Bakalım, bekleyip görelim, Türkiye daha ne tuhaflıklar yaşayacak bu iktidarla birlikte.*****Güvenilen dağlar Ermeni tasarısı Amerikan Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi’nde kabul edildi. Böylelikle AKP iktidarının güvendiği bütün dağlara kar yağmış oldu. Oysa AKP kurmayları yaptıkları kulis faaliyetlerinden çok emindi. En azından “Bugüne kadar olduğu gibi yine Beyaz Saray’ın müdahalesi ile son anda bu karar alınmaz” diye düşünüyorlardı. Ama bu kez öyle olmadı. Her yıl yaşanan yaşanmadı.Tabii bununla iş bitmiş olmuyor. Asıl sonuç Temsilciler Meclisi’ndeki oylamada ortaya çıkacak. Yalnız bu kez zamanlama da çok önemli. Türkiye’nin Irak’a yönelik bir sınır ötesi operasyon planladığı ve halktaki Amerikan karşıtlığının çok arttığı bir sırada böyle bir kararın çıkması Tayyip Bey’i çok sıkıntıya sokacaktır. Türkiye herhalde Başbakan’ın terör konusunda “Amerika Başkanı ile görüşüp durumu aktaracağım” sözlerini asla unutmayacaktır.

Devamını Oku

Referandumların arkası kesilmezse

10 Ekim 2007

Başbakan Erdoğan’ın söylediği “Önümüzde daha referanduma gideceğimiz pek çok konu var” sözleri ister istemez endişe yaratıyor. Çünkü Erdoğan hangi konularda referanduma gidilebileceğini söylemiyor.Dün bir iş adamıyla yaptığım konuşmayı size aktarmıştım. Bu iş adamı seçimlerden önce AKP’nin istikrar adına iktidarda kalmasından bir endişe duymadığını, ama seçimden sonraki uygulamaları kaygıyla karşıladığını anlatıyordu.Aynı çevreler şimdi referandum söylemiyle gelen yeni durumdan çekindiklerini söylüyorlar doğal olarak.AKP’nin seçim öncesi “dini siyasete alet ettiğini” ancak bunun geçmiş iktidarlar tarafından da zaten yapılmakta olduğunu belirten iş çevreleri şimdi ise “AKP artık söylediklerini hayata da geçirmek istemeye başladı, bu bir tehlikedir” yorumunu yapıyor.Türban konusunun kazasız belasız atlatılmasından sonra bazı başka dinsel içerikli konuların gündeme gelebileceği konuşuluyor. Örneğin kimileri “Namaz saatlerinde çalışanlar serbest bırakılsın” diye bir öneri getirirse ne olacak?Bugüne kadar çalışma saatleri içinde kimse “namaz kılacağım, bu benim inancım gereği bir ibadettir, o halde bana izin vermek zorundasın” diye bir taleple ortaya çıkmamıştı.Peki bundan sonra böyle bir talep gelebilir mi? Tıpkı türban tartışması gibi bu da “demokrasi” adına kamuoyu gündemine sokulabilir mi?Ya da örneğin birilerinin “burası Müslüman bir ülke, her çocuk dinini en iyi şekilde öğrenmeli, bu nedenle ilk okul döneminde bütün çocuklara Kuran kursu verilmelidir” talebine kimse karşı çıkamayabilir. Yine demokrasi söylemi ile bu talep haklı görülebilir. Ve eğer bu konu referanduma götürülürse sonucu kimse tahmin bile edemez.Bunun yanı sıra türban konusu üniversitelerin sorunu olmaktan çıkarılıp “Bu çocukları okuttuk ama bu sefer de işe sokamıyoruz, devlet dairelerinde türban serbest bırakılsın” talebine de hangi gerekçe ile karşı çıkılacağı meçhul.Bu konunun referanduma götürülmesi halinde kararın “evet” çıkacağını bilmek için falcı olmaya da gerek yok.Türkiye yüzde 99’u Müslüman bir ülke. Kimse insanların dini inançlarına karışamadığı gibi ibadetini yerine getirmesine de engel olamaz. Ancak kuşku o ki, dini inanç ve ibadet özgürlüğü bahane edilerek ve demokrasi kullanılarak ülke pekala bir “İslam Devleti” haline getirilebilir.İşte özellikle AKP’ye istikrar adına destek veren iş ve sermaye çevrelerini ürküten hassas nokta bu. Bunun da ötesinde anı çevreler, AKP’nin böyle bir hamlesine karşı direnecek bir gücün de kalmadığı inancında.*****Yarın bayram Bir Ramazan ayını daha bitiriyoruz. Bugün arife, yarın bayram. Ancak biliyorsunuz cuma günleri benim bu köşede yazım yok. Bu nedenle hepinizin bayramını bir gün önceden kutlamak istiyorum.Bayramlar hepimiz için çok mutlu ve kutlu günler. Umuyorum ve diliyorum bu bayram ülkemize huzur, mutluluk, barış getirsin. Kısır çekişmelerden, siyasi yolsuzluklardan, kavgalardan, gerginliklerden bizleri uzak tutsun.Haydi bir de Bektaşi fıkrası; Baba Erenler imama sormuş “Ramazan ve oruç çok iyi bir şey değil mi?” İmam biraz da bozularak “Tabii ki çok iyi bir şey” cevabını vermiş. Baba Erenler lafı hemen yapıştırmış “O halde bitince niye bayram yapılıyor ki?” Siz bakmayın bugünün Müslüman geçinenlerine. İslam dini bütün güzelliklerinin yanı sıra engin hoşgörüsü ve mizah duygusuyla da her şeyin önündedir.*****Kredi kartında hassas noktalar Kredi kartları artık hayatımızın değişmez birer parçası. Ben bu konuda belki de ailemden gelen alışkanlıkla son derece muhafazakârımdır. Ne olursa olsun kredi kartı borcumun tamamını yatırmaya özen gösteririm. Bu kartların sağladığı yarar ve özellikleri de fazla bilmem. Ancak konuştuğum bir çok kişiden kartlarla ilgili bazı sıkıntılar yaşandığını duyuyorum. Özellikle bankaların kullanıcının pek dikkat etmediği kurallar sayesinde önemli kazançlar sağladığı yolunda duyduklarım var. Örneğin bazı bankalar alışverişler için ekstra harcama puanları veriyor. Ama alışverişlerde ödeme yaparken dikkat edin, kartınızın ait olduğu bankanın post makinesinin kullanılmasını isteyin. Çünkü başka bankanın post makinesi kullanılınca daha az puan yazıyormuş.Sonra Ramazan için promosyon yapan kredi kartları var, alışverişlerde daha fazla puan yazıyormuş. Ama bunları da 31 Ekim’e kadar kullanmak zorundaymışsınız, minicik harflerle bu belirtiliyormuş ama kimse okuyamıyormuş.Yabancılara satılan bir banka da yakın bir gelecekte büyük batıkları önlemek için üç ay üst üste borcunu geç yatıran müşterilerinin limitlerini hiç sormadan onda bire indiriyormuş. Dikkat edin borcunu ödemeyen değil, geç ödeyenlere bile uygulanıyormuş bu.Fazla puanlarıyla uçak bileti almak isteyenlerin de sorunlarla karşılaştığı ve yeterli puanların kimseye haber verilmeden düşürüldüğü de söyleniyor. Tabii bunlar hangi bankaların kartları için geçerli, onu tam bilmiyorum.Sadece şunu söylüyorum; kredi kartlarının avantajlarını kullananlar dikkatli olsunlar, kendilerine tanınan hakların ne olduğunu tam bilsinler.Kastım budur.*****Bunlar da referandum maddesi olabilir AKP’nin temel amacının bazı dini konularda referanduma giderek bunları kurumsal hale getirmek olduğu yolunda kuşkular giderek artıyor.Tayyip Bey AKP kurmayları “Madem demokrasi var, o zaman halka soralım” mantığı ile tüm karşı görüşleri alt etme çabasında.Ancak Tayyip Bey’in bence bu oyunu oynarken unuttuğu bir şey var. Madem halkın vereceği karar en doğru ve en iyi karar kabul ediliyor, o halde başka konularda da referanduma gidilmeli.Örneğin bu yılın başından beri giderek artan PKK terörüne karşı halk infial halinde. Ama iktidar bu konuda çözüm üretemiyor.Silahlı Kuvvetler aylardır “Sınır ötesi operasyon için hükümet bize yetki vermeli” diyor, Hükümet ise bunu duymazdan geliyordu.O halde bu konuda referanduma gidelim bakalım. Acaba halk bu konuda ne düşünüyor. Sonra milletvekili dokunulmazlığı konusunda da bir referandum yapalım. Halk acaba dokunulmazlıklardan yana mı değil mi bir görelim. Nasıl olsa en iyi kararı verecek olan halktır.Devam edelim. Örneğin milletvekili maaşları da referanduma götürülsün. Halk vekilinin aldığı parayı hak ettiğine inanıyor mu inanmıyor mu? Demokrasi gereği en doğru kararı halk vereceğine göre AKP’nin buna bir itirazı olmamalı.Bir referandum maddesi de örneğin “Milletvekili adaylarını parti başkanı mı yoksa halk mı belirlesin?” diye olsa. Bu halk nasıl Cumhurbaşkanı’nı kendi seçmek istiyorsa milletvekillerini de kendi seçmek isteyebilir, bunu lidere bırakmak istemeyebilir, bir soralım bakalım.Sakın bu yazıdan “halkın iradesi ile dalga mı geçiyorsun” yorumu çıkarmasın kimse. Sadece gözünü karartıp her konuyu “madem demokrasi var halka soralım” diyenlere bir uyarıda bulunmak istedim.

Devamını Oku

Bir iş adamının samimi itirafları

9 Ekim 2007

Son zamanlarda değişik çevrelerden konuştuğum insanlardan hayli kaygılı sözler duyuyorum. Özellikle seçim öncesinde AKP’yi istikrar adına destekleyenlerin önemli bir bölümü şimdi kuşkulu. Anayasa değişikliği çalışmaları, türban konusunaki tartışmalar ve Güneydoğu’daki gelişmeler herkesi korkutuyor. Bakın konuştuğum bir işadamı neler söyledi. (İlk söz benimdir)- İşler nasıl bu aralar?- Pek iyi değil?- Neden?- İç piyasada sıkıntı var?- Mal almıyorlar mı?- Biz hammadde üretiyoruz, mamül yapan satamayınca bizim satışlar da etkileniyor.- İhracatınız var ama?- Zaten ihracat olmasa yandık.- Yurt dışında durum nasıl?- Şaşırtıcı biçimde iyi.- O zaman mesele yok.- Nasıl yok, var tabii.- Neden?- Dolar 1.20’nin altında.- Yani?- Satışlarımız arttı ama...- Eeee?- Satışlar arttıkça kazancımız düşüyor. Hatta zarar bile edebiliriz.- Anlıyorum, yani çok ihracat da çözüm değil.- Elbette değil. Bu kurla ihracat işimiz de sıkıntıya girer.- Peki bu hükümetle iyi olacak mı?- Öyle ümit etmek istiyorum.- Nasıl yani?- Seçimden önce daha iyimserdim, ama şimdi...- Ne değişti ki?- Bir kere bu kadar çok oy alacaklarını sanmıyordum.- Neden, belli değil miydi?- Ben yüzde 30’larda kalıp yine tek başına iktidar olmalarını tercih ederdim.- Ne değişirdi?- Şimdi çok kuvvetli hissediyorlar kendilerini.- Bundan ne çıkar?- Yaşam biçimimiz tehlikeye girebilir.- Bu eskiden beri tehlike değil miydi?- Evet ama, bunun dengeleneceğini tahmin ediyordum.- Dengelenmedi mi?- Hayır tam tersine.- Yani şimdi yaşam biçiminin değişeceği korkusu yaşıyorsun?- Evet, mesela yeni anayasa beni tedirgin etti.- Neresi tedirgin etti?- Türban konusunda endişelerim var.- Ama seçimden önce türbanın serbest bırakılması gerektiğini söylüyordun.- O zaman başkaydı.- Nasıl başka?- O zaman bunu tehlike görmüyordum.- Şimdi?- Söyledim ya şimdi tehlike.- Fark ne?- Türban serbest olsun diyordum ama, olmayacağına inanıyordum.- Yani?- Şimdi önlerinde engel kalmadı.- ????- Türbanla başlayıp başka konulara da kayabilir.- Hangi konulara?- Dini konularda bazı dayatmalar olabilir.- Ne gibi?- İçki içmeme, tatile gitmeme, kıyafetime karışabilirler.- Bu konuda ciddi korkun var mı?- Elbette var. Önlerinde engel kalmadı diyorum ya.- Bunu biraz daha aç.- Ben ne olursa olsun bu iktidarın karşısına bir güç çıkacağına inanıyor ve güveniyordum.- Ne değişti?- Değişen şu, artık bunların önüne çıkacak güç kalmadı.- O zaman korkuya kapıldın.- Evet, geçen yıl konuştuklarımızı hatırlıyor musun?- Hangisini?- Hani Türkbükü’ndeydik.- Evet.- Bana “Gelecek yıl buralara gelemeyeceksiniz” demiştin.- Hatırladım.- Ben de sana “paranoyak” demiştim.- Demiştin, gülmüştük.- İşte bak belki önümüzdeki yıl hakikaten gelemeyeceğiz.- Neden ki?- İskeleleri yıkıyorlar.- Yani?- Söylediklerin hatırıma geldi bunun üzerine.- Evet.- İlle yasakla değiştirmezler yaşam biçimimizi, bu tür şeylerle de baskı uygularlar.- Paranoyak mı oldun sen de?- İyi de bunlar aklıma gelmiyordu ki.- Ben söylemiştim diyeceğim ama sırası değil artık.- Haklısın.*****Geldik mi yine aynı noktaya?Silahlı Kuvvetler, nisan ayında PKK terörüne karşı etkin önlemler almak zorunda olduklarını bunun için siyasi iradenin karar vermesi gerektiğini söylemişti. Ama Cumhurbaşkanlığı seçimine hazırlanan AKP iktidarı bunun kendisini yıkmaya yönelik bir eylemin parçası olduğuna inanarak kılını bile kıpırdatmamıştı.Tam tersine, yandaş kalemlerin etkili yazılarıyla Silahlı Kuvvetler aleyhine kampanya bile başlatılmıştı.Aradan 4 ayı aşkın süre geçti. PKK terörüne karşı siyasi irade koyamayan, bu irade için Amerika’nın iki sözüne baktığı hissedilen iktidar sonunda flu bir adım atmak zorunda kaldı. Dünkü terör zirvesinden sonra “gerektiğinde yapılmak üzere sınır ötesi operasyona izin verilmiştir” açıklaması yapıldı. Hükümet demek ki en azından “gerek görülebileceği” aşamasına geldi.Kimse savaş istemez elbette. Ama Türkiye’nin bu kadar önemli bir sorununun Amerikan Başkanı’na bırakılmasını da istemez. İnşallah herkes bunu anlar.*****Bu promosyonlarla düze çıkmak mümkün değilÖnceki gün yazdığım “piyasalar kan ağlıyor” başlıklı yazıya piyasalardan hayli tepki geldi. Arayan birçok kişi “Malımızı satamıyoruz, elimizdeki stokları eritmek için inanılmaz promosyonlar yapıyoruz, ama bununla düze çıkamayız” dedi.Son iki günü etrafı gezerek geçirmeye çalıştım. En büyük ve lüks alışveriş merkezlerinden, dar gelirli vatandaşların yararlandığı çarşılara gittim.Gördüğüm manzara şu: Bayram nedeniyle çok hafif bir canlanma var. Ama bu canlılık daha ziyade dar gelirli vatandaşların alışveriş yapabildiği çarşı ve çadırlarda.Çünkü buralarda pek kaliteli olmayan mallar yok pahasına satılıyor, üstelik “bir alana bir de bedava” ya da “24 ay taksit” gibi imkânlar tanınıyor.Bazı dükkân sahiplerine “Nasıl bu kadar ucuza ve üstelik yanında hediye vererek satabiliyorsunuz, ne kazanıyorsunuz?” diye sordum.Aldığım cevaplar genellikle şöyle oldu: “Kâr falan ettiğimiz yok. Ama hiç mal satamadığımız için elimizdekileri zararına da olsa satmaya çalışıp nakit sağlıyoruz, bununla da geçiniyoruz, ama sıra yeni mal almaya gelince ne yapacağımızı bilmiyoruz.” Bu çok parlak olduğu söylenen ekonominin aslında ne kadar kötü olduğunun bir kanıtı değil mi? Alışveriş yapanlara da dikkat ettim. Neredeyse herkes ne alırsa alsın bunu kredi kartıyla ödüyor ve mutlaka 6 aydan az olmamak üzere takside bağlatıyor. Eğer biraz alışveriş oluyorsa bu sayede.Burada insanı düşündüren ve korkutan, kredi kartlarının sonuna gelindiğinde ne olacağı. Şu anda herkes geleceğini takside bağlamış durumda. Birkaç bankadan alınan kredi kartlarının asgari ödeme tutarları ödenerek gün kurtarılıyor.Yarın? Siz korkmuyor musunuz?*****Lüks alışveriş merkezlerinde kuru kalabalık varDar gelirli vatandaşların gittiği çarşılar ve ucuzluk çadırlarında bir parça bayram alışverişi olmasına karşılık çok lüks ve büyük alışveriş merkezlerinde kuru kalabalıklarla karşılaştığımı söylemeliyim. Dünyanın en ünlü markalarının bulunduğu dükkanlar adeta sinek avlıyor. En ünlü markalar bile yüzde 70 gibi inanılmaz indirimlerle mallarını satmaya çalışıyor. Buna rağmen dükkânlarda tek tük insanlar var.Ama alışveriş merkezlerinin cadde genişliğindeki koridorları, yemek yenen bölgeleri ve sinema önlerinde büyük kalabalıklar var.Buraları gezerken “demek ki insanlar sadece gezip görmeye geliyorlar, sıra alışverişe gelince işler duruyor” diye düşünmeden edemiyorsunuz.Ünlü markaların mallarını satanlar bu durgunluğu “şimdilik” Ramazan ayına bağlıyorlar. Ramazan yarın bitiyor. Sonra üç gün bayram tatili var.Bakalım bayramdan sonra ne olacak?

Devamını Oku

İnançları referanduma sunamazsınız

8 Ekim 2007

Başbakan Tayyip Erdoğan “Bundan sonra daha birçok şeyi referanduma götüreceğiz” diyor. Şu anda Tayyip Bey’in hangi konuları referanduma götürmek istedikleri konusunda kesin bilgimiz yok. Ama elbette tahminlerimiz var.Başbakan kız öğrencilerle konuşurken de “Türban konusunu aşama aşama halledeceğiz” diyor, ki önümüzdeki dönemde hangi konuların referanduma götürüleceği konusunda ipuçları elde ediyoruz böylece.AKP iktidarı çok güçlü parlamento desteğine rağmen, bazı konuları tek başına halletme cesaretini toplayamıyor kendinde.Asıl niyet böylelikle ortaya konamayınca, belli konular kamuoyunun gündemine sokulup tartışma yaratılıyor. İşte türban bunların en önemli “aşama”larından biri. Dün de yazdığım gibi türban konusunda yalan üretip sonra onu demokrasiyle soslandırarak kamuoyunun kafası karıştırılıyor.Sonuçta “halka gidelim” gibi hemen karşı çıkamayacağınız bir aldatmaca ile karşı karşıya kalmanız kaçınılmaz oluyor.İktidar yeniden anayasa yazılması hamlesini aslında bunun için yapıyor daha önce de yazdığım gibi. Sonuçta bir anayasa yazıyorsunuz, içine inançlarla ilgili bazı maddeler koyuyorsunuz. Sonra bunu sözde demokrasiye uygun biçimde halka soruyorsunuz. Oysa alacağınız cevap zaten bellidir.İnançları ortaya koyup oylatmaya kalkarsanız bu, şeklen demokrasiye uygun olabilir ama ülkenin bölüp parçalanması ve insanların birbirine düşman haline getirilmesinde en büyük etken haline gelir. Demokrasinin ölümüne neden olur.Çünkü inançları demokratik biçimde tartışamazsınız. Demokrasinin özünde karşı çıktığınız görüşlerin yanlış olduğunu ortaya koymak da vardır. Bu durumda siz bir inanç konusunu halkoyuna sunmaya kalkarsanız, demokratik tartışma ortamını nasıl yaratacaksınız? Bir inancın referanduma sunulmasına karşı çıkanlar neyi eleştirmek zorunda kalacaklardır?Dinin yanlış olduğunu, bu inancın yanlış olduğunu mu savunacaklardır? Hangi din olursa olsun, bu dinin eleştirilmesi, yanlış noktalarının olduğunun iddia edilmesi mümkün müdür?O halde bir yaşam biçimi olan laikliğe karşı önce türbanı sembolleştirip, dini inancı halkın oyuna sunmaya kalkarsanız bir ülkeye en büyük kötülüğü yapmış olursunuz. İşte yeniden yazılacağı söylenen anayasa ile bu yapılmak isteniyor. Göreceksiniz eğer bu anayasa hazırlanabilir ve halk oyuna sunulma aşamasına getirilirse, iktidar ve yanlıları sadece türbanla sembolleşen inançları propaganda amacıyla kullanmaya kalkacaklardır.Türban sorunu demokrasiye bu kadar aykırı biçimde aşılabilirse gündeme hiç merak etmeyin çok daha sert tartışmalara neden olacak, yine inanca bağlı konular getirilecek ve bunlar da halkın oyuna sunulmaya kalkışılacaktır.AKP’nin kafasında olan ve referanduma götürülmek istenen konulara örnekleri başka yazılarda vermeye çalışırım.*****Dayanamamakta çok haklısınızGenelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın eşi Filiz Büyükanıt şehit ailelerine ve gazilere verilen iftar yemeğinde yaşadıklarının etkisinde kalarak fenalaşıp hastaneye kaldırıldı.Bayan Büyükanıt çok haklı. Elbette gördüğü manzara dayanılmaz. Minicik yavrular babaları şehit düştüğü için “baba” kavramını bile bilmiyorlar ve Büyükanıt’a “baba” diye hitap ediyorlar.Gencecik kadınlar, ömürlerinin baharında kucaklarında yavrularıyla hayatın acımasızlığında tek başlarına kalıyorlar.Gözü yaşlı anne ve babalar, abiler, kız kardeşler bir daha geri dönmeyeceğini bildikleri yiğitlerin yasını yüreklerinde yaşatıyorlar.Ve bu acıların merhemi henüz bulunmadan önce 13, sonra 2 yiğidimiz daha şehit düşüyor. Buna dayanmak mümkün mü?Önlem almak, Türkiye’nin teröre karşı duruşunu göstermek, iktidarlarını ortaya koymak durumunda olanlar ise “Bu artık son çırpınışlarıdır. Sonuna geldiklerini bildikleri için saldırıyorlar. Kanları yerde kalmayacak. Artık başka yöntemler kullanacağız” türünden hamasi sözlerle durumu kurtarmaya çalışıyorlar.Hiçbirimizin yüreği dayanmıyor artık. Bunu herkes bilmeli.*****404 gibi kime yapıştı acaba?Kimbilir kaçtır soruyorum, ama yine sormak istiyorum, çünkü cevap veren çıkmıyor.Dışişleri Bakanı Ali Babacan Türk Ceza Kanunu’ndaki 301’inci maddenin tıpkı bir marka gibi Türkiye ile özdeş hale geldiğini söyledi. Benzetme yapmak için de “Bu madde 404 gibi üzerimize yapıştı kaldı” dedi.404 dediği Türk malı bir yapıştırıcı. Güçlü bir yapıştırıcı olduğu için 404’le bir şeyi yapıştırdığınızda çıkarması neredeyse imkânsız hale geliyor.İyi de, 301’in Türkiye’ye yapışmasında sorumlu kim acaba? Sayın bakan espri yaparak ülkesini kötülerken sorumluluğu neden üzerine almıyor acaba?301. madde kötü yazılmış olabilir. Bu madde yüzünden bazı aydınlar günlerini mahkeme kapılarında geçiriyor da olabilir.Ama şunu unutmayalım ki bu yasaları yapanlar da bizleriz. Parlamentoyu neden seçiyoruz? Bizi yönetsinler, ihtiyaç duydukları kanunları çıkarsınlar diye.Peki AKP iktidarı 4.5 yıllık iktidarı boyunca bu konuda ne yaptı? Adalet Bakanı Cemil Çiçek sıkıyı görünce “Bu yasa ile ilgili öneri gelmedi” demeyi biliyor. Tamam da doğruyu söylemiyor. Sadece Gazeteciler Cemiyeti’nin madde ile ilgili 4 ayrı önerisi var.Bunun da dışında, bir taraftan tek başınıza çok güçlü bir iktidar olduğunuzu söyleyeceksiniz, öte tarafta değiştirmediğiniz bir kanun maddesinin arkasına sığınıp ülkenizi kötüleyeceksiniz.İktidara sormak lazım “301 konusunda elinizi tutan nedir?” Buna klasik cevap veriyorlar “Efendim bu konuda konsensüs sağlanmalı.” Sağla o zaman. Ayrıca başka konularda konsensüs sağlamaya çalışıyor musunuz?Aslına bakarsanız belli ki 301. madde iktidarın da işine geliyor. Değiştirmek istemiyorlar. Buna karşın sanki değiştirmek istiyorlar da birileri buna engel oluyormuş havası yayarak mağduru oynuyorlar. İşin aslı budur.*****Levent sokaklarıBeşiktaş Belediyesi Levent’i tekrar eski haline getirmek için çabalıyor. Özellikle Türkiye’nin en eski villalarını yeniden konut haline getirmek için özendirici çalışmalar yapılıyor.Bu arada pek çok ara sokakta kaldırım ve asfaltlama çalışmaları yapıldı. Yalnız bu kez de ortaya başka bir sorun çıktı. Kaldırımlarla asfalt neredeyse aynı hizaya gelince araçların park yapmaları da kolaylaştı.Şu anda yüzlerce araç yayaların geçmesi gereken kaldırımların üzerini tamamen dolduruyor. Bu sayede yollar biraz daha genişledi ama bu kez de yayalar çile çekiyor.Bu durumun fotoğraflarını çektik, tabii bu köşede yayınlamak zor. Ama Beşiktaş Belediye Başkanı incelemek şart değil, sadece bu ara sokaklardan bir geçse durumun vahametini görecektir.

Devamını Oku

Yeni sihirli cümle: Yasaklarla bir yere varmak mümkün değil

7 Ekim 2007

AKP’yi kutlamak gerek. Çünkü her zaman ve zeminde buldukları inanılmaz propaganda yöntemleri ile gerçekleri çarpıtmayı ve halkın zihnini karıştırmayı çok iyi beceriyorlar.Bu beceri sonunda partinin oy tabanının oluşmasına neden oluyor.Seçimlerden önce başlatılan “AKP’yi desteklemek demokrasidir, aksini düşünenler darbecidir” propagandası çok etkili olmuştu.Demokrasinin ne olduğundan hiç haberi olmayan milyonlarca insan başımıza “sıkı demokrat” kesilmişti. Adım başı “demokrasiye inanıyorsan eleştirmeyeceksin, AKP’ye karşı çıkmayacaksın” anlamına gelen sözlerle karşısındakileri alt etmeye çalışanlara rastlıyorduk.Seçim kazanıldı, sıra icraata geldi. Şimdi icraatın bir numaralı hedefi türban konusunu sanki bir “İslam devletinde yaşıyormuşuz” haline getirmek.Bunun için yine demokrasi kullanılıyor. En geçerli ve hatta sihirli cümle ise “yasaklarla bir yere varılamaz.” Nedir yasak olan? Türban. Peki nerede yasak? Aslında hiçbir yerde. Sadece bütün çağdaş ülkelerin uyduğu kılık kıyafet kurallarının geçerli olduğu yerler var.Resmi daireler, üniversiteler gibi. Buralara girerken yasalarda gösterilen kılık kıyafet kurallarına uymak zorundasınız. Onun dışında dilediğiniz kıyafeti dilediğiniz yerde giyebilirsiniz.Ama Türkiye’de ne oluyor? Özel yaşamımızda giyebileceğiniz ama kılık kıyafet kurallarına uymadığı için belli yerlerde kullanamayacağımız onca kıyafet içinde sadece türban konu edilerek sorun yaratılıyor.Oysa örneğin cüppe ve sarıkla da üniversiteye giremezsiniz, harakirşna kıyafetiyle de, fesle de, kimonoyla da.Ama ille de türban. Ve asıl can sıkıcı olan, bu konuyu sürekli deşerken hep “yasaktan” söz etmek. Bir yasak olmadığı, sadece çağdaş yaşam kuralları uygulandığı halde bunu bir yasak olarak nitelendirip halkın zihnini bulandırmak ve kafaları karmakarışık etmek ahlak dışılıktır.Bugüne kadar türbanı çok tartıştık, lafı getirmek istediğim nokta şu: Son zamanlarda çağdaş, laik ve demokrat, cumhuriyetçi pekçok kadına ısrarla bu konu soruluyor.Soru “Türban yasağı için ne diyorsunuz?” şeklinde olunca bu insanlar da ne cevap vereceklerini bilemiyorlar. Tabii neredeyse hepsi “böyle bir yasak yok ki” diyerek hedef olmak yerine “Elbette hiçbir yasak savunulamaz. İnsanlar nasıl diliyorsa öyle giyinmeli” türünden, özünde yanlış olmayan ama konuyu saptıran cevaplar vermek zorunda kalıyor.İşte AKP’nin üstün propaganda yeteneği insanlara bunu yaptırıyor. Tayyip Bey ısrarla “mahalle baskısı nedir bunu anlayamıyorum” diyor. Mahalle baskısı budur. İnsanlara aksini söylemekte zorluk çekecekleri sorular sorarsınız, alacağınız cevabı da bilirsiniz. Sonra bunu “bakın onlardan olanlar bile bu hakkı teslim etmek zorunda kalıyor” dersiniz.Türban konusu sözde demokrasi adına çözüldükten sonra sıraya başka konular gelecek. Bu yazıyı fazla uzatmak istemiyorum. Diğer konulara başka yazılarda değineceğim.*****Piyasalar kan ağlıyor Her gün ekonominin ne kadar iyi, ne kadar parlak olduğu yönünde haberler okuyoruz. Ama sıra bunu gözle görmeye gelince olmuyor. Çünkü o çok parlak ekonomi hâlâ hayata yansımış değil.Sokaklara çıkın, ister dev alışveriş merkezlerine ister mütevazı dükkânlara gidin ve sorun bakalım “bugünkü satışlarınızdan memnun musunuz?” diye. Alacağınız cevap “hayır” olacaktır. Çünkü gıda sektörü dahil bütün sektörler kan ağlıyor. Kimsenin satış yapabildiği yok. Şu sıralar bunu Ramazan’a bağlamak isteyenler var. Ama bayramdan sonra da böyle olacak göreceksiniz. Sadece “yarı fiyatına televizyon satıyorum” diyenlerin dükkânları akına uğruyor. O da “yarı fiyatına alır biraz kârla satarım” düşüncesi yüzünden oluyor.Şu anda halkı kurtaran kredi kartları. Herkes geleceğini ipotek altına alıyor. Gelecek ise gelmek üzere.*****‘Yalvaran Türkiye’ istemiyorum İnsanların kitleler önünde yalvartılmasına bazı televizyon yarışmalarında tanık olmuştuk. “Memedalibeeeeeey, ne olur yardım edin, evde annem hasta, kazanacağım arabayı satıp hastane parası yapacağım” diye yalvaranlar önce çok şaşırtmıştı bizi; sonra onlara alıştık, hatta acıdık bile.İnsanların merhamet duygularını sömürerek bundan çıkar sağlayanlar her dönemde olmuştur.Ama son günlerde neredeyse bütün televizyon kanallarında “yalvaran insanların” sesleri kullanılarak güya yardım toplanmasına kelimenin tam anlamıyla ifrit oluyorum.Bir millet bu kadar aşağılanmaz. Yardım adı altında olsa da insanların zor anları, sıkıntıları, yalvar yakar olmaları bu kadar sömürülmez.Ve en acısı sanki oradan alacakları reklam parasına çok ihtiyaçları varmış gibi ciddi haber kanallarının bile hemen her kuşakta böyle bir reklamı yayınlamaları. (Bedava yayınlıyorlarsa bilemem tabii.)Bakın bu olay aslında AKP zihniyetinin de temel kanıtlarından biri. İnsanları fakirleştireceksin, kendine yalvartacaksın, sonra eline üç beş kuruş verip oya çevireceksin, bunun adına da milli irade diyeceksin.Karşı çıkana da “fakirin fukaranın evine bir kilo et girmesi seni neden bu kadar rahatsız ediyor” diye popülizmin en aşağılık dilini kullanacaksın.En zengin toplumlarda bile yardıma muhtaç insanlar vardır. En zengin toplumlarda bile çeşitli sivil kuruluşlar yardıma muhtaç olanlara yardım elini uzatır. Ama siz bunu temel politika haline getirip insanların fakirliğinin uzun süreli olmasını sağlar ve bundan rant elde etmeye kalkarsanız o olmaz.Gerçek demokrasilerde insanlar yalvarmaz, hakkını arar. Oysa Türkiye’de hak arama yerine yalvarmaya geçti. En çok yalvaran en avantajlı olabiliyor artık. Çalışmak, üretmek, daha iyi bir hayat yaşamak yerine, birilerinden avanta almak ve sorunsuz hayat yaşamak daha revaçta. Bunun karşılığı da oy olunca tam bir “alan razı, satan razı” durumu çıkıyor ortaya.*****CHP ve MHP karar vermeli Tam iki hafta kaldı referanduma. Tayyip Erdoğan artık gittiği her yerde “referandumda oyunuz evet olmalı” diyor. Alkış alıyor tabii. Ama alkışlayanların kaçı neyi oylayacağımızı biliyor, o konuda şüphem var.Peki gerçekten herkes biliyor mu 21 Ekim’de ne için oy verileceğini. Gözlediğim kadarıyla bunu bilen çok fazla kişi yok. Üzerinde en çok konuşulduğu için “Cumhurbaşkanı’nı halk seçecek” maddesi biraz daha fazla biliniyor. Ama diğer maddeler konusunda bu kadar bilgi bile yok.Oysa eğer referandumda “evet” oyu çıkarsa seçimler beş yıl yerine 4 yılda bir yapılacak, Cumhurbaşkanı 5 yıl için seçilecek, aynı kişi üst üste iki kere cumhurbaşkanı olabilecek.Bunlar siyasetimizin temel belirleyici unsurları, ama biz bunları üzerinde hiç tartışmadan, yarar zarar hesabı yapmadan bir inat uğruna halkın önüne getiriyoruz.Hiç kuşkunuz olmasın 21 Ekim’den sonra siyasette çok tartışılacak birçok konumuz olacak. Bunu düzeltmek için ağır bedel ödeyeceğimizi de peşinen söyleyeyim.Burada aklımın almadığı muhalefetin takındığı tavır. MHP güya “çözüm üreten parti olduğunu göstermek için” AKP’nin telaş içinde bulduğu öneriyi destekliyor. CHP ise “referandumun tümden iptalini” istiyor.Peki buna rağmen referanduma gidersek bu iki muhalefet partisi nasıl oy kullanmayı düşünüyor? İşte bunu bilmiyoruz. MHP kendi seçmenine “evet oyu verin” mi diyecek yoksa “hayır” mı? CHP’nin oyu ne olacak? Artık bir cevap vermeliler.

Devamını Oku

1 milyar ışık yılı öteden gelen mesaj

6 Ekim 2007

Amerikalı bilim adamları tıpkı Contakt filmindeki gibi uzayın derinliklerinden gelen bir mesaj yakaladıklarını açıkladılar. NASA’daki bilim adamları uzayın derinliklerine çevrilmiş dev antenlerin saptadığı mesajın dünyaya bir milyar ışık yılı öteden geldiğini ileri sürüyorlar.Herhalde bu rakamı saptamanın bir yöntemi vardır. Ama insanın aklı almıyor değil mi? Işığın hızı saniyede 300 bin kilometre. Bir uzay gemisine biniyorsunuz, ışık hızıyla yol alıyor ve hedefe ancak bir milyar yılda varabiliyorsunuz.Hesap yapmaya kalkacağım ama kesinlikle hata yapabileceğimden korktuğum için rakam yazmak istemiyorum. Ama merak eden oturup hesaplar.Hesabı şöyle yapın. Dakikada 60 saniye, saatte 60 dakika var. Bunu 300 binle çarpınca ışığın bir saatte alacağı yolu bulacaksınız. Sonra bunu önce 24’le çarpıp, ışığın bir günde alacağı yolu hesaplayın. Bunu 365’le çarpınca ışığın bir yılda katedeceği yolu bulacaksınız. Bunu bir de 1 milyarla çarpın. Kaç sıfır oldu? Okuması bile zor değil mi, işte bu yüzden hata yapabileceğimi düşünerek bunu buraya yazmıyorum.Bir milyar yıl önce acaba dünya nasıl bir yerdi, üzerinde canlı hayat var mıydı?Bu kesin olarak bilinmiyor. Ama eğer son mesaj doğruysa, bir milyar yıl önce dünyanın dışındaki başka bir yerde en azından hayat belirtisi olduğu kesin.Şimdi merakım bu mesajın ne anlama geldiğinin de saptanması. Ya da bu mesaj içinde görsel öğeler bulunup bulunmadığı.Çünkü yine Contakt filmini hatırlayanlar bilecektir. Uzaydan gelen mesajlar yazıya döküldüğünde ortaya bir mühendislik projesi çıkıyordu. Bir uzay gemisinin yapım planlarıydı bunlar.O halde uzaydan gelen, üstelik bir milyar ışık yılı öteden gelen bu mesajın içinden de pekala görsel bir malzeme çıkabilir.Böyle bir gerçeğin ortaya çıkarılmasının toplumlar üzerinde nasıl etki yaratacağını düşünürüm yıllardır. Herhalde benim gibi düşünen milyonlarca insan da vardır.Öyle ya, ölüm ve yaşamı, inanç ve duyguları, fikir ve görüşleri, din ve bilimi hep üzerinde yaşadığımız dünya ölçeğinde yaşadık bugüne dek.Belki yine milyonlarca kişi “bizim dışımızda da bir hayat var mı?” diye düşündü hep ama bunu bilmiyoruz henüz, tahmin ediyoruz sadece.Ama günün birinde dünya dışı bir canlıdan görsel, somut bir kanıt ele geçirirsek, dünyalıların buna tepkisi ne olacak acaba?Şu ana kadar bildiğimiz, inandığımız her şey bir anda yerle bir olabilir mi?Ya da beynimizin yetmediği, algılama gücümüzün sınırlarını aşan yepyeni bir kavramla karşılaşır mıyız?Bunu düşünmeye başladığınızda ucunu kaçıracağınızı söyleyebilirim. Denemesi çok kolay.Zaman zaman bunları paylaşabiliriz.Güney KutbuGönderdiği mesajları büyük keyifle okuduğum bazılarını da sizinle paylaştığım Tarık Minkari iki kitabını göndermiş. Birinin adı “Mizah zekanın zekatıdır” diğerinin ise “Antarktik Yarımadası, Amazon Nehri, Key West gezileri.” İlk kitap Figen Şakacı’nın Tarık Minkari ile yaptığı tüm hayatını anlatan uzun bir söyleşi. Diğeri ise Tarık Minkari ve eşinin arkadaşlarıyla birlikte yaptıkları üç gezinin günlükleri.Söyleşi kitabını henüz okuyamadım ama bir gezi kitabı bir harika. Minkari’nin kaleminden gizemli Güney Kutbu’nu okurken adeta yaşıyorsunuz. Okuması çok keyifli ve rahat, ama içi o kadar bilgi dolu ki, bir solukta bitirmek mümkün.Kitaptaki fotoğraflar ise gezilerin ne kadar renkli ve eğlenceli geçtiğinin kanıtları.Açıkçası kıskanarak okuduğum bir kitap oldu bu. En büyük hayalim günün birinde herşeyi bırakıp dünyanın en uçsuz bucaksız yerlerine gitmek, yepyeni insanlar tanımak, hiç bilmediklerimi yerinde öğrenmek. Kaçmak değil elbette, ama günlük yaşamın sıkıntı ve üzüntülerinden bir parça olsun kopmak, bırakın kopmayı bunu hayal etmek bile insana gerçekten büyük huzur veriyor.Bakalım, belki bir gün...Akla ziyan sorulara cevalar - Ne okuyorsun?- Mühendislik- Bölüm ne? - Makine mühendisliği - Kaç tane kız var sizde?? -........ ***- Mesleğin ne evladım? - Kimya mühendisiyim amca. - Sabun, şampuan falan... - Yok amca öyle değil; daha bir zor. ***- Abi sen bilgisayar mühendisliğinde okuyordun dimi? - Evet. - Size hackerlik yapmayı öğretiyorlar mı, böyle bir ders var mı? - Sizde de tarihi eser kaçakçılığı diye bir ders var mı? ***- Bilgisayar mühendisliğini kazandığına göre çok zeki olmalısın. - Yok ya o kadar değil - Salak mısın yani? ***- Hmm yazılım mühendisliği nasıl oluyor o? - Bilgisayar yazılımı üzerine. - Yazı mı yazıyorsun yani bilgisayarda? - Evet yazı yazıyorum bilgisayarda. (la havle) ***- Ahmet makine mühendisliği zor muydu? - Tabii oğlum. Termo, mukavemet, akışkanlar.. - Helal olsun valla. Ya benim evdeki musluğa bi bakıversene, damlatıyor kaç gündür.. O da akışkan sonuçta, he ne dersin? -Allah cezanı versin derim başka bir şey demem. ***- Sen şimdi ne okuyordun? - Bilgisayar mühendisliği. - Evladım boşuna okuyorsunuz siz, şimdi çocukların hepsi bilgisayar kurdu, bizim oğlan bütün gün internet cafede. -Tabii amca, anlıyorum.. ***- Ne okuyorsun sen? - Peyzaj mimarlığı - Ne yapar o? - Doğal çevreyi bozmadan insan gereksinimlerini karşılamak için incelemeler ve planlar yapar. Kentlerdeki parkların, bahçelerin, tarım alanlarının ve yolların.... Ha yani bahçıvan olucan... İbret veren bir eşek hikayesi Günlerden bir gün, köylerden birinde, adamın birinin eşeği, kuyunun birine düşmüş. Niye düşer, nasıl düşer sormayın. Eşek bu. Düşmüş işte. Belki kör bir kuyuydu, ağzı tahtayla kapatılmıştı, belki üzerine de toprak dökülmüştü. Zamanla tahta çürüdü, zayıfladı, üzerindeki toprakta biten otları yemek isteyen eşeğin ağırlığını çekemedi ve güm diye eşeği yuttu kuyu. Hayvancık saatlerce acı içinde kıvrandı, bağırdı kendi dilinde. Sesini duyan sahibi gelip baktı ki vaziyet kötü. Zavallı eşeği kuyunun dibinde melül mahzun bakınıyor. Üstelik yaralanmış. Karşılaştığı bu durumda kendini eşeği kadar zavallı hisseden adamcağız köylüleri yardıma çağırdı. Ne yapsak, ne etsek, nasıl çıkarsak soruları havada kaldı. Sonunda karar verildi ki kurtarmak için çalışmaya değmez. Tek çare, kuyuyu toprakla örtmek ve hayvanı kuyuya gömmek. Ellerine aldıkları küreklerle etraftan kuyunun içine toprak attılar. Zavallı hayvan, üzerine gelen toprakları, her seferinde silkinerek dibe döktü. Ayaklarının altına aldığı toprak sayesinde her an biraz daha yükseldi ve sonunda yukarıya kadar çıkmış oldu. Köylüler ağzı açık kalakaldı. Kıssadan hisse; Hayat, bazen bizim de üzerimize abanır. (Ne bazeni, çoğu zaman.) Üstümüzü toz toprakla örtmeye çalışanlar çok olur. Bunlarla baş etmenin tek yolu, yakınıp sızlanmak değil, düşünüp silkinmek ve kurtulmak, aydınlığa adım atmaktır. Kör kuyuda olsak bile!

Devamını Oku

SABAH - ATV için fiyat 1.8 milyar dolara çıkabilir

5 Ekim 2007

Kasım ayı yaklaştıkça medyada hareketlenmeler artıyor. Tabii ilk önce herkes SABAH-ATV grubunun satışını bekliyor. Medyadaki söylentilere göre bu satışla birlikte medya çok ciddi biçimde hareketlenecek. Önemli yer değiştirmelerin ve flaş transferlerin olacağı konuşuluyor.Aslına bakarsanız bu büyük satış öncesinde hareketlilik başladı. Kanaltürk’ün el değiştirdiği, yalanlanmasına rağmen hararetle konuşuluyor, Turgay Ciner’in geri aldığı Kanal 1’deki üst yönetim değişikliği, Cumhuriyet Gazetesi’nin kuracağı televizyon, medyadaki hareketliliğin öncü adımları gibi. Bu arada bazı yeni gazetelerin de yayın hayatına atılacağı, gazetelerin daha net ve açık biçimde taraflarını belirleyeceği de görülüyor.SABAH-ATV satışı ise “fiyat” açısından en çok ilgi çeken gelişme. Şu ana kadar 5 yabancı girişimci şartnameyi aldı. Ama asıl merak edilenler bu yabancılarla kimin ya da kimlerin ortak olacağı. Çünkü yasa gereği yabancılar yüzde 25’in üzerinde hisse sahibi olamıyor.Ancak yerli ortaklar konusunda da bazı engeller var. Yabancı bir şirket dilediği kişiyi ortak gösteremiyor satış kurallarına göre. Yerli ortağın da en az 225 milyon dolarlık varlık göstermesi gerekiyor. Yani yabancı bir ortak yanına birkaç gazeteci veya küçük sermayedar alıp da “Yüzde 25’i benim, diğerleri de bu ortakların” diyemeyecek. Bunun yanı sıra ihaleye girmek için 120 milyon dolarlık da bir teminat var ki, işin içine hile karıştırıldığı anlaşılırsa bu teminatın yanma riskini herkes göze almak zorunda. Gelelim kasım ayında yapılacak ihalede hangi fiyatın oluşmasının beklendiğine.Satışı yapacak olan TMSF muhammen bedel olarak 1 milyar 100 milyon dolar belirledi. Ancak gözlediğim kadarıyla fiyat bu rakamın hayli üzerine çıkacak. Örneğin tesadüfen öğrendiğim bir bilgi var. İhale için şartname alan yabancı şirketlerden biri fiyatı 1 milyar 800 milyon dolara kadar çıkarma kararı almış. Bundan sonrası ne olur bilmiyorum ama en azından bir şirket eğer ihale kıyasıya sürerse bu rakama kadar çıkacak.Bilemediğim diğer şey ise başka bazı şirketler bunun da üzerine çıkıp çıkmayacakları.Yine aynı tesadüfle öğrendiğim bilgiye göre ihaleye katılacaklar Murdoch’u en şanslı olarak görüyor. Büyük patronun Tayyip Bey’le sadece Amerika’daki iftarda görüşmediği, bu görüşmenin dışında iki ayrı görüşme daha yapıldığı belirtiliyor.Bu arada çok ilginç bir başka bilgiye daha ulaştım. İhale için şartname alan yabancı şirketler soluğu hemen Ankara’da alıyormuş. Başbakan’la ya da onun gösterdiği kişilerle hararetli toplantılar yapılıyormuş. İktidar mensupları ihaleye girmek isteyen yabancılara yerli ortaklar öneriyormuş. Bu önerilen ortakların ortak özelliği ise hepsinin AKP’ye çok yakın isimler olmasıymış. Atasay, Kiler Market, Rixos otelleri en çok önerilen şirketler arasındaymış. Yazıdan önemli başlıklar1 SABAH - ATV ihalesine girecek yabancılar kıyasıya mücadele edecek2 Bir yabancı şirket şimdiden 1 milyar 800 milyon dolara kadar çıkmaya karar verdi.3 Ortak kanı bu büyük ihaleyi Murdoch’un alacağı yönünde4 İhaleye girecek yabancılar Ankara’ya gidip “Türk ortak önerisi” alıyor. *** Adalet!MHP’li eski bakan Koray Aydın yargılandığı Yüce Divan’da, hakkındaki tüm suçlamalardan beraat etti. Oysa Yüce Divan’da Koray Aydın için 216 yıl hapis isteniyordu. İster istemez insanın aklına “Bu nasıl iştir” sorusu takılıyor. Peki bu suçlamalar nasıl ciddiye alındı, Aydın ve ailesine son iki yılını cehennem azabında geçirten uygulamalar, haciz ve tedbirler ne olacak? Bir insanı iki yıl boyunca insan içine çıkamayacak hale getiren, sözlerin, haberlerin, yorumların hesabını kim verecek?Burada anlamadığım nokta şu: Olay bir cinayet davası olsa idamı istenen birinin beraat etmesi mümkün. Çünkü örneğin gerçek katil yakalanabilir, ortaya çıkan deliller şüphelinin suçlu olmadığını gösterir vs...Ama Koray Aydın olayı bir yolsuzluk davası. Tüm suçlamalardan beraat ettiğine göre demek ki hakkındaki her şey yalanmış.Demek ki Türkiye’de en kolay şey, bir insanı suçlamakmış. Siz suçlayın, gereği hasıl olsa yerine getirilir. İyi de kaybolan yılları yerine koymak da mümkün değil ki.***Laiklik radikallik değildirCumhurbaşkanı Gül Strasburg’da konuşuyor. Diyor ki “Ilımlılar da en az radikaller kadar cesur olmalı.” Bu sözün aslını yanılmıyorsam İsmet İnönü söylemişti zamanında. Şöyle demişti İnönü “Namuslular da en az namussuzlar kadar cesur olmalı.” Cumhurbaşkanı Gül’ün “radikal” diyerek kimi kastettiğini anlamakta güçlük çekmiyorum. Gül’e göre laikliği savunanlar, Atatürk ilke ve devrimlerini benimseyenler, Cumhuriyet’e sahip çıkanlar radikal.Kendileri “ılımlı” İslam oldukları için karşı görüş olarak algıladıkları laikliğin de ılımlı olmasını istiyorlar.Ilımlı laikler, bu görüşe göre ne yapacaklar; türbana karşı çıkmayacaklar, imam hatip okullarının daha yaygınlaştırılmasına, Kuran kurslarının her köşebaşında açılmasına tepki vermeyecekler.O zaman Türkiye kurtulmuş olacak. Çünkü istenen “uzlaşma” veya “ötekini de dinleme” bu oluyor. Laikliği, Atatürk devrimlerini bir kenara bırakınca “ılımlı” olacaksın ve “uzlaşma” sağlanacak.Ne yazık ki özellikle AKP’nin seçim zaferinden sonra böyle düşünenlerin sayısında artış var. Yoğun propaganda baskısı ile “Canım ne olmuş kızlar da üniversiteye türbanlarıyla giriversinler, dünyanın sonu değil ya” söylemi gün geçtikçe yaygınlaşıyor.Tabii bunun arkasındaki asıl niyeti ve tehlikeyi görmek istemeyip, günü kurtararak üç beş kuruş daha fazla kazanmak şimdilik cazip geliyor.Uzlaşma adına verilen bu tavizlerden sonra günün birinde hayatı çekilmez hale gelenlerin feryatlarını o zaman kimse duymayacak ama.

Devamını Oku