Son zamanlarda değişik çevrelerden konuştuğum insanlardan hayli kaygılı sözler duyuyorum. Özellikle seçim öncesinde AKP’yi istikrar adına destekleyenlerin önemli bir bölümü şimdi kuşkulu. Anayasa değişikliği çalışmaları, türban konusunaki tartışmalar ve Güneydoğu’daki gelişmeler herkesi korkutuyor. Bakın konuştuğum bir işadamı neler söyledi. (İlk söz benimdir)
- İşler nasıl bu aralar?
- Pek iyi değil?
- Neden?
- İç piyasada sıkıntı var?
- Mal almıyorlar mı?
- Biz hammadde üretiyoruz, mamül yapan satamayınca bizim satışlar da etkileniyor.
- İhracatınız var ama?
- Zaten ihracat olmasa yandık.
- Yurt dışında durum nasıl?
- Şaşırtıcı biçimde iyi.
- O zaman mesele yok.
- Nasıl yok, var tabii.
- Neden?
- Dolar 1.20’nin altında.
- Yani?
- Satışlarımız arttı ama...
- Eeee?
- Satışlar arttıkça kazancımız düşüyor. Hatta zarar bile edebiliriz.
- Anlıyorum, yani çok ihracat da çözüm değil.
- Elbette değil. Bu kurla ihracat işimiz de sıkıntıya girer.
- Peki bu hükümetle iyi olacak mı?
- Öyle ümit etmek istiyorum.
- Nasıl yani?
- Seçimden önce daha iyimserdim, ama şimdi...
- Ne değişti ki?
- Bir kere bu kadar çok oy alacaklarını sanmıyordum.
- Neden, belli değil miydi?
- Ben yüzde 30’larda kalıp yine tek başına iktidar olmalarını tercih ederdim.
- Ne değişirdi?
- Şimdi çok kuvvetli hissediyorlar kendilerini.
- Bundan ne çıkar?
- Yaşam biçimimiz tehlikeye girebilir.
- Bu eskiden beri tehlike değil miydi?
- Evet ama, bunun dengeleneceğini tahmin ediyordum.
- Dengelenmedi mi?
- Hayır tam tersine.
- Yani şimdi yaşam biçiminin değişeceği korkusu yaşıyorsun?
- Evet, mesela yeni anayasa beni tedirgin etti.
- Neresi tedirgin etti?
- Türban konusunda endişelerim var.
- Ama seçimden önce türbanın serbest bırakılması gerektiğini söylüyordun.
- O zaman başkaydı.
- Nasıl başka?
- O zaman bunu tehlike görmüyordum.
- Şimdi?
- Söyledim ya şimdi tehlike.
- Fark ne?
- Türban serbest olsun diyordum ama, olmayacağına inanıyordum.
- Yani?
- Şimdi önlerinde engel kalmadı.
- ????
- Türbanla başlayıp başka konulara da kayabilir.
- Hangi konulara?
- Dini konularda bazı dayatmalar olabilir.
- Ne gibi?
- İçki içmeme, tatile gitmeme, kıyafetime karışabilirler.
- Bu konuda ciddi korkun var mı?
- Elbette var. Önlerinde engel kalmadı diyorum ya.
- Bunu biraz daha aç.
- Ben ne olursa olsun bu iktidarın karşısına bir güç çıkacağına inanıyor ve güveniyordum.
- Ne değişti?
- Değişen şu, artık bunların önüne çıkacak güç kalmadı.
- O zaman korkuya kapıldın.
- Evet, geçen yıl konuştuklarımızı hatırlıyor musun?
- Hangisini?
- Hani Türkbükü’ndeydik.
- Evet.
- Bana “Gelecek yıl buralara gelemeyeceksiniz” demiştin.
- Hatırladım.
- Ben de sana “paranoyak” demiştim.
- Demiştin, gülmüştük.
- İşte bak belki önümüzdeki yıl hakikaten gelemeyeceğiz.
- Neden ki?
- İskeleleri yıkıyorlar.
- Yani?
- Söylediklerin hatırıma geldi bunun üzerine.
- Evet.
- İlle yasakla değiştirmezler yaşam biçimimizi, bu tür şeylerle de baskı uygularlar.
- Paranoyak mı oldun sen de?
- İyi de bunlar aklıma gelmiyordu ki.
- Ben söylemiştim diyeceğim ama sırası değil artık.
- Haklısın.
Geldik mi yine aynı noktaya?
Silahlı Kuvvetler, nisan ayında PKK terörüne karşı etkin önlemler almak zorunda olduklarını bunun için siyasi iradenin karar vermesi gerektiğini söylemişti. Ama Cumhurbaşkanlığı seçimine hazırlanan AKP iktidarı bunun kendisini yıkmaya yönelik bir eylemin parçası olduğuna inanarak kılını bile kıpırdatmamıştı.
Tam tersine, yandaş kalemlerin etkili yazılarıyla Silahlı Kuvvetler aleyhine kampanya bile başlatılmıştı.
Aradan 4 ayı aşkın süre geçti. PKK terörüne karşı siyasi irade koyamayan, bu irade için Amerika’nın iki sözüne baktığı hissedilen iktidar sonunda flu bir adım atmak zorunda kaldı. Dünkü terör zirvesinden sonra “gerektiğinde yapılmak üzere sınır ötesi operasyona izin verilmiştir” açıklaması yapıldı. Hükümet demek ki en azından “gerek görülebileceği” aşamasına geldi.
Kimse savaş istemez elbette. Ama Türkiye’nin bu kadar önemli bir sorununun Amerikan Başkanı’na bırakılmasını da istemez. İnşallah herkes bunu anlar.
Bu promosyonlarla düze çıkmak mümkün değil
Önceki gün yazdığım “piyasalar kan ağlıyor” başlıklı yazıya piyasalardan hayli tepki geldi. Arayan birçok kişi “Malımızı satamıyoruz, elimizdeki stokları eritmek için inanılmaz promosyonlar yapıyoruz, ama bununla düze çıkamayız” dedi.
Son iki günü etrafı gezerek geçirmeye çalıştım. En büyük ve lüks alışveriş merkezlerinden, dar gelirli vatandaşların yararlandığı çarşılara gittim.
Gördüğüm manzara şu: Bayram nedeniyle çok hafif bir canlanma var. Ama bu canlılık daha ziyade dar gelirli vatandaşların alışveriş yapabildiği çarşı ve çadırlarda.
Çünkü buralarda pek kaliteli olmayan mallar yok pahasına satılıyor, üstelik “bir alana bir de bedava” ya da “24 ay taksit” gibi imkânlar tanınıyor.
Bazı dükkân sahiplerine “Nasıl bu kadar ucuza ve üstelik yanında hediye vererek satabiliyorsunuz, ne kazanıyorsunuz?” diye sordum.
Aldığım cevaplar genellikle şöyle oldu: “Kâr falan ettiğimiz yok. Ama hiç mal satamadığımız için elimizdekileri zararına da olsa satmaya çalışıp nakit sağlıyoruz, bununla da geçiniyoruz, ama sıra yeni mal almaya gelince ne yapacağımızı bilmiyoruz.”
Bu çok parlak olduğu söylenen ekonominin aslında ne kadar kötü olduğunun bir kanıtı değil mi?
Alışveriş yapanlara da dikkat ettim. Neredeyse herkes ne alırsa alsın bunu kredi kartıyla ödüyor ve mutlaka 6 aydan az olmamak üzere takside bağlatıyor. Eğer biraz alışveriş oluyorsa bu sayede.
Burada insanı düşündüren ve korkutan, kredi kartlarının sonuna gelindiğinde ne olacağı. Şu anda herkes geleceğini takside bağlamış durumda.
Birkaç bankadan alınan kredi kartlarının asgari ödeme tutarları ödenerek gün kurtarılıyor.
Yarın? Siz korkmuyor musunuz?
Lüks alışveriş merkezlerinde kuru kalabalık var
Dar gelirli vatandaşların gittiği çarşılar ve ucuzluk çadırlarında bir parça bayram alışverişi olmasına karşılık çok lüks ve büyük alışveriş merkezlerinde kuru kalabalıklarla karşılaştığımı söylemeliyim. Dünyanın en ünlü markalarının bulunduğu dükkanlar adeta sinek avlıyor. En ünlü markalar bile yüzde 70 gibi inanılmaz indirimlerle mallarını satmaya çalışıyor. Buna rağmen dükkânlarda tek tük insanlar var.
Ama alışveriş merkezlerinin cadde genişliğindeki koridorları, yemek yenen bölgeleri ve sinema önlerinde büyük kalabalıklar var.
Buraları gezerken “demek ki insanlar sadece gezip görmeye geliyorlar, sıra alışverişe gelince işler duruyor” diye düşünmeden edemiyorsunuz.
Ünlü markaların mallarını satanlar bu durgunluğu “şimdilik” Ramazan ayına bağlıyorlar. Ramazan yarın bitiyor. Sonra üç gün bayram tatili var.
Bakalım bayramdan sonra ne olacak?

